Ocak Sönmesin Diye : Lütfü Şehsuvaroğlu Kitabı

Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal ve siyasal hayatının dönüm noktalarından biri olan 12 Eylül, öncesiyle ve sonrasıyla Türk siyasi tarihinde merkezi bir yere sahiptir. Şüphesiz bu dönemi diğer dönemlerinden ayıran itici kuvvet, idealist gençlerdir. 12 Eylül’e gelinirken “sağ”ı ve “sol”u şekillendiren bu gençler, sadece teorik düzlemde kalmamış ve düşüncelerini pratiğe geçirerek döneme damgalarını vurmuştur.

“Kanımız aksa da zafer İslam’ın!” sloganının mucidi; Ülkü Ocakları’nın son genel başkanı; şiir, roman, deneme, biyografi ve araştırma inceleme türlerinde eserler vermiş üretken bir yazar olan Lütfü Şehsuvaroğlu, bu idealist gençlerden biri olarak dönemin en önemli tanıklarından biridir. Türk abide şahsiyetleri -özellikle de Necip Fazıl Kısakürek ve Muhsin Yazıcıoğlu- ile genç yaşlarından itibaren irtibat halinde olan Şehsuvaroğlu, söyleşi şeklinde hazırlanan bu kitapta, dönemin Türkçülük, İslamcılık, milliyetçilik fikri akımlarını teorik ve pratik yönleriyle ortaya koyuyor, tespit ve tanıklıklarıyla günümüzdeki gelişmeleri de kapsayan bir yelpaze içinde Türk okuyucularına sunuyor.

Foks’un Gözünden Gazi Mustafa Kemal

Yatak odasından dost meclislerine, yurt gezilerinden önemli toplantılara kadar her an her yerde..  Atatürk’ün can yoldaşı, sevgili köpeği Foks bugün de Anıtkabir’de onun yanı başında… Foks’un gözünden çok partili rejim arayışının yaşandığı ilginç dönem ilginç olaylar, ilginç kişiler…
 
Foks Atatürk’ün son köpeğinin adıdır. Birkaç yıl eski ve yeni köşkte rahmetli lideri eğlendirdiydi. Foks’u kendisine hediye etmişlerdi. Bilardo oynarken masanın üstüne çıkar, bilyeleri yere yuvarlayıp oynar, Atatürk de bu şımarıklığa gülerdi. Törenlerde Foks Atatürk’ün ayağı dibinde dururdu. Galiba Ülkü kadar onun da çıkmış resimleri vardır.
 
– Falih Rıfkı ATAY
 
Bir gece iki arkadaş Dolmabahçe’den izinsiz ayrılarak bir arkadaşın evine gitmiştik. Ev sahibini Atatürk hiç tanımıyordu. Yiyip içim hoşça vakit geçiriyorduk. Saat hayli ilerlemişti. Birden gözüme Atatürk’ün köpeği Foks ilişti. Rüya görüyorum zannettim. Bu köpek Atatürk’ün odasında yatar, her gittiği yere yanında gider, gireceği salona herkesten ve Atatürk’te önce koşar, adeta Atatürk’ün geldiğini haber veriyormuş gibi hareket ederdi. Ben de Foks’u görür görmez arkasından ne çıkacağını beklerken, Atatürk’ün levent gibi endamı ve güler yüzüyle içeriye girdiğini görünce şaşırdım. “Bravo size! Beni Dolmabahçe’ye tıktınız, siz burada eğlencede… Nasıl bastırdım.”
 
– Kılıç Ali 

1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve Anılar

24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’yla Kıbrıs Ada’sının İngiltere’ye devredilmesi sonucunda; Rumların Kıbrıslı Türkleri ezmesini, sömürmesini ve adada etkisiz hale getirilmesini ve ayrıca azınlık durumuna düşmesini de beraberinde getiren bir sonuç doğurmuştur.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı Kıbrıs Türk Toplumu’nun yıllardan beri Kıbrıs’ta bir ölüm kalım savaşı verdiği mücadelenin sonucu Türk Silahlı Kuvvetleri’yle kazandığı bir zaferdir.

İşte bu kitap Kıbrıs Barış Harekâtı’na katılan Komutan, Asker ve Mücahitlerimizin çatışma ve muharebe ortamına yaşadıklarının ve anılarının anlatıldığı bir eserdir.

Geçilemeyen Çanakkale

1915 yılında Çanakkale’de milletimiz çok muhteşem bir destan yazmıştır. Bu savaşta dünya tarihine altın sayfalarla geçen muazzam bir savunma yaparak, yedi düvele meydan okuyan kahraman Türk milleti, Çanakkale’nin geçit vermeyeceğini dosta düşmana kanıtlamıştır. Çanakkale kahramanı Atatürk, yurdumuzu işgale gelen, ancak topraklarımızda ölen düşman askerleri için şu veciz konuşmayı yapmıştır: “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” Bu kitap, Türk milletinin 96 yıl önce kanıyla yazdığı bu unutulmaz destanı, bugünün gençlerine hatırlatmak ve milletimizin geleceğinin teminatı olan küçüklerimize bir belgesel olarak sunmak amacıyla kaleme alınmıştır. İbretle okuyacağınız ümidiyle..

Mustafa Kemal Atatürk Ciltli

“Naçiz ferdi olmakla öğündüğüm Türk milletinin mutluluğu ve hizmeti uğrunda bütün kabiliyet ve varlığımı vermek gayret ve kararıya duygulu ve dolu bulunuyorum. Asla şüphe yoktur ki, Cumhuriyet’in gelecek evlatları bizden daha refaha kavuşmuş ve bahtiyar olcaklardır. Dünyanın zorunlu gidişinde asil milletimize düşen yüksek ödevlerin yerine getirilmesine çalışacağız. Bu ödevler, uygarlık ve insanlık ailesinde Türk miletinin layık olduğu yüksek itibar mevkiini koruma ve yükseltmesine hizmet etmek olacaktır.” -Mustafa Kemal Atatürk- “Pek çok kitabı yayın öncesi okuma olanağım oldu. Ama bu kitap kadar heyecan duyduğum çok az olmuştur.” -Erol Mütercimler-

Adım Agop Memleketim Tokat

Nerede bağdan bağa akseden o musiki âlemi, nerede Hapap’ın Osgihan emminin udunun sesi, nerede Santuri Onnik emminin şek şakrak oyun havaları, nerede Efrem dayının, yani Kemani Ethem’in o nağmeli keman sesi…’ Hani, nerede bağdan bağa mis gibi mırmırik şarabının kokusu, nerede geceyarıları mahzenlerde gizlice yapılan mis kokulu rakıların, amberi diye anılan kaçak likörün? Ellerindeki bakır kalaylı tokat meşrapalarını topraağa gömülü küplerden doldurup, “Haydi ağalar, iyiliğe!” deyip, sıhhate, afiyete içen o insanlar neden sessizliğe gömülmüş? Hangi acı poyraz esip de seni böyle tarumar etmiş? Rüya gibi şehirler gördüm, İtalya’da Po ovasını, göz alabildiğine uzanan üzüm bağlarını gördüm, Fransa’da Burgonya’yı, o göz kamaştıran yeşillikleri gördüm, Fransa’da Burgonya’yı, o göz kamaştıran yeşillikleri gördüm ama hiçbiri Tokat’ın yerini tutmadı. Tokat denen o bir avuç şehir, kutsal kitapların Dicle ile Fırat’ın ortasına yerleştirdiği cennetten dah güzeldi benim için. Bir garip şarkı gibi içimde hep var oldu, hep ona dair düşler kurdum. O düşlerde gündoğumunda annemle birlikte kalkıp ineklerimizi çobana saldık, ahırı itina ile temizledik, bahçeye inip domates, isot topladık, akşam olunca sobadan mangala ateş çektik, fosul kebabı yaptık, babam pastırmaları fukara yaması gibi iri iri kesti, kilere inip anamın kurduğu pazı,hıyar, lahana turşusunu tasa koydum, elimdeki bakraca henüz kaynamakla olan, daha sönmemiş üzüm şarabını, mırmıriki doldurdum, bir maşrapa da anamdan gizli kafama diktim… “Ne diyorsun deli oğlan? Sen parmak kadar çocuksun, bilirim ateş gibi oğlansın ama İstanbul’da ateşini hemen söndürürler. Allah saklasın, devler ülkesinde bir cüce! Öyle bir şehir ki, tozu kalmaz insanın. Neyse, bak da ayağını sağlam basasın ki kaymayasın, çünkü kayarsan kimse kolundan tutmaz. Allah korusun, bir tekme de onlardan yersin. Büyük şehrin büyük derdi, temizliği olduğu kadar pisliği vardır. Agop, ben bütün delileri severim. Yahu senin anan da baban da aklı başında insanlar, nasıl ola da parmak kadar bir çocuğu…! Her neyse, yol görülmüş bir kere. Ne derler, ‘giderim diye yol duymasın, satarım diye mal duymasın.’ Kafan çalışıyor, bak ki iyiye çalışsın.”

Cumhuriyeti Savunmak

Gönüllü kölelerle satılıkların dışında herkes yurdumun, bütün dünyanın, doymak bilmez anamalcılık canavarının yeni amansız bir saldırısıyla karşı karşıya olduounu görüp yaşıyor. Bilirsiniz, her saldırı bir öntasarıya, karara bağlıdır; eşsiz Mustafa Kemal de sömürgeci-buyurucu Batı’nın tasarısına başka bir tasarıyla karşı çıkarak yurdumuzu kurtarmıştı; bağımsız, onurlu bir ulus olarak yaşamak. Elinizdeki kitap, son saldırıya aynı biçimde karşı koyup güzelim Anadolumuzu yeniden yaşanır bir yer hâline getirme savaşımına katkıda bulunma amacıyla yazılmış yazıları içeriyor. Ama yine biliyorsunuz, en korkunç savaşların ortasında bile, yaşam sürer; insana özgü güzeli, inceyi, uyumluyu arama da öyle. Bu temel arayışı dile getiren yazılar da var elbet; üstelik, tıpkı yaşamın kendisi gibi, sömürgeciliği bir kez daha yenme çağrılarıyla iç içe, yan yana. Bu savaşı yitirirsek, zaten ne ülkemiz kalacak, ne sanat, ne kitap. – Bertan Onaran

Türbanlı Siyaset

“1980’li yıllarda ülkedeki sosyal ve ekonomik gelişmeden pay alabilmekten ümidini kesen Anadolu insanı, ümidini ahirete bağladı, dine sarıldı ve anti-laik çalışmalar sürdüren tarikatlara yöneldi. Böylece seçmenler, sosyo-ekonomik kriterlere göre oy kullanmak yerine, kendi tarikatlarına ve din duygularına yakın buldukları partilere oy verir hale geldiler. Bu özellikteki seçmenlerden oy alıp iktidara gelmeyi amaçlayan partiler, türbana can simidine sarılır gibi yapıştılar. Yanlarında türbanlı kadınları taşıyarak, türbanı bir partinin dindarlığını gösteren bir işaret, bir simge, bir sembol haline getirdiler. Atatürk döneminde, kadınların medeni ve siyasal haklara kavuşturulması amaçlanmış ve kadın-erkek eşitliğini en ileri ölçülerde gerçekleştirecek yasal düzenlemeler yapılmıştı. Böylece ülkeye çağdaş uygarlık yolu açılmıştı. Ne yazık ki Atatürk’ten sonra tüm siyasi partiler, eşit hak ve özgürlüklerle donatılmış kadınların önemini göz ardı etmeyi tercih ettiler. Dinci siyasetçiler, kadınlara menfaat sağlayarak ya da moda haline getirerek türban bağlamalarını kendi gelecekleri için faydalı buldular. Türbanlı kadınları kendi amaçlarına ulaşmak için kullanarak onları mağdur ettiler. Atatürk’e sahip çıktığını söyleyen siyasetçiler ise, siyasal erki ve ülke nimetlerini kadınlarla eşit paylaşma yoluna gidemediler. Onun yerine kendi çıkarları için kadınları kullanmayı hüner saydılar ve kadın-erkek el ele uygarlık yolunda ilerlemeyi sağlayamadılar.” diyen Gürgün Say, esprili bir dille yaptığı çarpıcı değinmeleriyle, bilinen ama görmezden gelinen gerçekleri yurtsever bir aydına yakışır bir cesaret ve dikkatle okura sunmaktadır. Yazar, çözümü aydınlanmada ve örgütlü çabalarda görürken, Atatürkçü aydınların, “türbanın bireysel bir hal değil, siyasal bir sembol olduğunu” şiddetle savunması gerektiğini söylüyor. Bununla birlikte laikliği savunduğunu söyleyen kimi partilerin alması gereken önlemlere dikkatleri çekiyor. Kolay okunabilir, kendi alanında benzersiz, güldürürken düşündüren bir kitap. – Hakan Dursun Cengiz

Yitik Kentin Kırk Yılı İzmir’in Hacı Frangu Semtinden

İzmir yüzyıl başında çok renkli, çok kültürlü bir kent örneğiydi. Farklı ulusal kimliklerin günlük yaşamı birlikte sürüşünün sıcak örnekleri sergileniyordu. Elbette çelişkilerden yoksun değildi bu ortak yaşam. Ama günümüz dünyasına çok ulusluluğun hoş anılı örnekleri sunuluyordu. Tıpkı bir zamanların Odesa’sı, İstanbul’u ya da Selanik’i gibi. İzmirli yazar Politis, özgün İzmir Rumcası ile kaleme aldığı kitabında kendi ulusunun politikacılarına da eleştiri oklarını yöneltmekten geri kalmıyor. “Bu memleketin, bu güzel memleketin yakılıp yıkılmasına, kana bulanmasına sebep oldular. Sonunda felaket getirdiler ve insanları yerlerinden yurtlarından ettiler.” Akdenizlilerin sesini yansıtmaya çalışan “Marenostrum” dizimiz uzun yolculuğunda bu kez İzmir’in yitik dünyasından izlenimler sunuyor.

Neydi Bu İşlerin Aslı?

Kadir niye kıydın elin oğluna Zahir o yiğit de tatlı can idi Girit’te eşinin “elin oğlunu” öldürdüğü haberini alan Anadolu kadını böyle söylüyor. Bu iki dizede ne yok ki: Öldürülenin “tatlı can”lığı, yiğitliği, oğulluğu… hepsi var. Tek şey yok: Onun “düşman”lığı. Halk şiirinde o bir insan, bir can, bir yiğit. Neydi bu işlerin aslı Cahil gönlüm zaten yaslı “Seferberlik”in ardından söylüyor bunu bir ana. Bu dizelerden, savaşın içinde olanların savaşı nasıl gördüğünü anlıyoruz. Savaş oldu mu halkın dediklerinde hep, derin bir acı, yangı ve döğünme var. Doğrusu, bunlarda bize öğretilen “kahramanlık şiirleri” edası hiç mi hiç görülmüyor. Bu şiirler, tarih kitaplarınkinden apayrı bir algılamayı duyuruyor. Onlarda, savaşın gerçeği, bize öğretilenlerden çok daha başka renk ve ağırlıklarla ortaya çıkıyor. Bize söylenenlerle, tarihin içinde devinenlerin söyledikleri arasındaki fark, hiç bir yerde bu kitaptaki kadar açıkça görülmüyor. Şiirler, halkın savaşı sevmediğinin savaştan nefret ettiğinin belgeleri. Gerçek insani özle dolu bu belgelerden öğreneceğimiz çok şey var. Onlar, bizi çevreleyen karanlığı ve aldanmayı yırtacak olan çıngılar. Bu çıngıların kuytularda unutulmaya bırakılmasını istemedik. Bu kitapta, büyük soluklu bir halk şiiri serisine başlıyoruz. Çıkacak ciltleriyle bu çalışma, halk şiiri üstüne en kapsamlı değerlendirmelerden biri olacak. Elinizdeki kitap serinin ilki. Burada, 1389’daki Kosova’dan, 1974 Kıbrıs Savaşı’na kadar 600 yıllık dönemin şiirleri var.

Türk Romanı

Türkiye‘de roman, her bakımdan iflas etmiş Osmanlı İmparatorluğu‘nun, Tanzimat‘ın akabinde belli başlı kurumlarına taze kan aradığı bir dönemde doğmuştur. 1862‘de Fenelon‘un “Telemaque”yla başlayan Fransız romanlarının çevirileri ve 1872de Şemsettin Sami‘nin “Taaşşuk-i Talat ve Fitnat” adlı romanıyla birlikte Osmanlı yazarları, roman alanında da kalem oynatmaya başlamışlardır. Küçük, sezgili bir okur kitlesine seslenen, kentli ve aydın bir seçkinler tabakasının buyruğunda yolunu arayan ilk Türk romanları, anlatı sanatının yetkin örnekleri sayılamasa da, hem Osmanlı devletinin alacakaranlığında tanıklık belgeleri olarak çok önemli bir tarihsel işlev yüklenmiş, hem de iktidara oynayan Türk aydınının kendi fikirlerini topluma benimsetmesinde ciddi bir kaldıraç rolü oynamışlardır. New York ve Princeton üniversitelerinde yürüttüğü Ortadoğu çalışmaları içerisinde Türk edebiyatı ve Osmanlı tarihine özel bir ilgi duyan Robert P. Finn, 1872-2000 yılları arasında kaleme alınmış kurmaca metinleri çözümlediği bu kitabında. Türk romanının doğuşunun bir portresini çizmektedir.

Çankaya  Cep Boy

Haber vereyim ki Atatürk ne yaptığını, nasıl yapacağını, kimlere ne yaptıracağını, kimleri nerede nasıl kullanacağını bilen pek hesaplı bir adamdı. Yapmış oldukları üzerinde istediğiniz tenkitlerde bulunabilirsiniz. Fakat kendi varmak istediğine ulaşmaktan başka bir şey düşünmeyen, dostluklarının, yakınlıklarının, sözde sırdaşlıklarının üstünde bilhassa ‘’kendi kendine vefalı” bir lider olduğu su götürmez bir gerçektir.’

– Falih Rıfkı Atay

Kurduğu Cumhuriyet’le adını tarihin şanlı sayfalarına yazdıran, Türk’ün ne olduğunu dünyaya gösteren, olağanüstü şartlarda ortaya çıkmış sıra dışı bir liderdi Atatürk. O, işgal edilmemiş yeri, zaptedilmemiş toprağı kalmayan bir milletin küllerinden doğmasına önderlik etti.

Büyük başarılara imza atmış Atatürk hakkında birçok kitap ve makale yazıldı. Atatürk hakkındaki her şey etraflıca tartışıldı, hâlâ tartışılıyor. Bu yazıların birçoğu ancak Atatürk öldükten sonra yazıldığı için, onu tanıyanların ilk elden verdiği bilgilerin kıymet-i harbiyesi daha önemlidir.

Falih Rıfkı Atay 1923’den 1938’e kadar Atatürk’ün yanında bulunmuş, onun yaşadıklarını bizzat kendisinden dinlemiş ve hatta birçoğuna şahit olmuş devrin önemli gazetecilerindendir. Çankaya Atatürk’ü doğumundan okul yıllarına, savaştığı cephelerden yaptığı inkılaplarla, tartışma sofralarından insani yönlerine kadar her detayı anekdotlara yer vererek anlatan muazzam bir çalışma. Her Türk vatandaşının mutlaka okuması gereken ve Türkiye’nin dönüşümünü anlamanıza yardımcı olan çarpıcı bir eser.

Anekdotlarla ve Çizgilerle Atatürk – Laik Türkiye 2

Ülkenin en karanlık anlarında umudunu yitirmeyen bir önder… Gözünü kırpmadan kendini vatanı için feda eden bir asker… Yüreği insan ve doğa sevgisiyle dolu bir devrimci… Anekdotlarla ve Çizgilerle Atatürk serisinin ikinci kitabı olan “Laik Türkiye” ile onun hiç bilinmeyen yönlerine tanıklık edeceksiniz.

Anadolu Ulusal Kurtuluş Destanı

“Destanlar çok değişkendir. Her destan, her çağa, her coğrafyaya, her kültüre, her anlatıya, her dinleyiciye göre kendini ayarlar; her çağda, her coğrafya, her kültürle zenginleşir. Bunda o destancının, dinleyicisinin de büyük işlevi vardır.

-Yaşar Kemal

Olağanüstü olayların ve kişilerin abartılı anlatım biçimleriyle anlatılmasını Destan diye adlandırmış insanlık

Yazınsal türlerin çoğu, zamanla değiştirilmiş ve geliştirilmişse destan neden yerinde saysın ki; onda da bazı değişiklikler yapılabilir.

Söylev de anlatımı gerçekçi olmasına, tarihsel dizgiye birebir sadık kalınarak yazılmış olmasına karşın; anlatılanların olağanüstünlüğüyle neden Destan sayılmasın?

Söylev bir Destan, Anadolu insanının kurtuluş savaşımın destanı tüm sıcaklığı ve güzelliğiyle.

– Birsen Pekçolak

Özsoy Operası – Atatürk ve Adnan Saygun

Cumhuriyet tarihini de aydınlatan çarpıcı bir yaşam öyküsü…

Günümüze ulaşan tek kaydıyla Cumhuriyet Tarihi’nin ilk operasının yer aldığı CD-Rom da kitapla birlikte herkese hediye…
Yakın dostları Halit Refiğ, Gülper Refiğ ve kendi kaleminden, Türk müzik tarihinin en önemli sanatçılarından biri olan Adnan Saygun’un yaşam öyküsü ve eserleri…
Adnan Saygun’un çocukluğu, gençliği, eşiyle tanışma hikayesi…
Saygun’un Mustafa Kemal Atatürk’le ilişkisi, anıları…
Özsoy Operası’na dair unutulmaz anekdotlar…
Tarihimize ışık tutan bu değerli kaynak, CD içinde Özsoy Operası’nın 1982 Ankara gösterimini de müzikseverlerle paylaşıyor.

 

Kutsal İsyan 1. Kitap

Sadrazamın İstanbul’dan gönderdiği telgrafta: “İstanbul’da bulunmanız uygun olur.” demesi ne demekti? Demek ki İstanbul bir ana-baba günü yaşıyordu. Kıyıda köşede kalmış aklı başında kişilerin payitahtta bulunması gereken günler gelip çatmıştı. Talat Paşa’nın harp kabinesi, düşeliberi en önemli ikinci olay, İzzet Paşa kabinesinin düşüşüydü. Bundan sonra, iktidar, karanlıkta nöbet bekleyen karanlık zümrelerin, hırsların, belki de gerçek yurt düşmanlarının eline geçecekti. İzzet Paşa, son namuslu sadrazam sayılabilirdi. Rauf Bey, Fethi Bey gibi kaliteli hürriyetçi ve yurtsever arkadaşlarıyla birlikte büyük bir iyiniyetle de kabinesini güçlendirmişti.

Kutsal Barış Cilt: 1

Bayındırlık girişimleri ise yakında iş alanına dökülecektir. Bunun sonucunda ülkenin bütün önemli merkezleri az zamanda birbirine demiryolu ile bağlanmış olacaktır. Önemli maden hazineleri açılacaktır. Ülkemizin baştanbaşa harap görüşünü bayındırlığa çevirmek olan amacımızın temel taşları, her yerde gözleri sevinçle parlatacaktır. İşçiler için geniş ve güvenli çalışma alanları ortaya çıkmakta gecikmeyecektir. Tüccarlarımız, yüzlerinin güleceği günden uzak değildirler. Bu kongre, ulusa, bir yandan da öbür devletlere anlatacaktır ki, yeni Türkiye, temellerini süngüyle değil, süngünün de dayanağı olan ekonomiyle kurulacaktır. Yeni Türkiye devleti, emperyalist bir devlet olmayacaktır. Yeni Türkiye devleti, iktisada dayanan bir devlet olacaktır. Bu devleti en güçlü temeller üzerinde çok az zamanda kurmak için de Japon’lardan daha az yetenekli olmadığını gösterecektir.

Kutsal Barış Cilt: 2

“Eğer hükümet benimsediğimiz şeyin itelenmesinde diretiyorsa bunu biz yapamayız. Düşüne düşüne benim bulduğum yol, İstanbul’daki İtilaf devletleri komiserlerine bildirge gönderip imza yetkisini bizden kaldırmaktır. Bu durumda gerçi bizim için yeryüzünde görülmemiş bir skandal olur. Ancak yurdun yüksek çıkarları, kişi düşüncelerinin üstünde olduğundan ulusal hükümet kanısını uygular. Hükümetten teşekkür beklemiyoruz. İşlerimizin hesaplaşması ulusa ve tarihe bırakılmıştır.” İsmet Paşa’nın bu telgrafı Mustafa Kemal’i etkilemişti. Hemen araya girerek Rauf’u o yana yatırdı. Sonra, İsmet Paşa’ya imza yetkisini veren telgrafını çekti…

Bir Avukatın Anıları Kefede Kalanlar

… Sosyete boşanmalarını, çapkın zina davalarını, hışırdayan etekleri, canlı, zevkli parfümleri, hovarda kadın bakışlarını, kendilerini güçlü sanan, bazen de hafif boynuzlu şık beylerin nekes veya cömert cüzdanlarını, sıcak, kabul, ümit ve hayalleri bir tarafa iterek, sırtımda ceza kanunu, heybemde ceza hukuku, kendimi, köylere, dağlara, cinayetlere, kan gütmelerin ortasına, Anadolu topraklarına, yoksul mezralara, iyi, güzel, çirkin, mert ve namert insanların ciğerlerine attım…

At Kız

Her zaman genç ve üretken kalmasını becerebilen bir bilim kadının yaşamından onyedi yıllık bir kesit… Olumsuzluklardan yılmayan, hep çözüm üretebilen, gerçek zenginliğin insanların iç evrenlerinden kaynaklandığının kanıtı “At Kız Türkan”ın yaşamındaki Sütçü Ayşe Hanımlar, Terzi Fofo’dan, Bahçevan Zizo’dan öğrendikleri ve uyguladıkları… “At Kız Türkan”ın çiçek açmış anı kırıntılarını keyifle okuyacağınızı umuyoruz. Sayfalar arasında gelecek kuşaklar aktarılan paha biçilemez deneyimler mutlaka sizin de ilginizi çekecek. Türkan Saylan Hoca’nın, bu kitabıyla Cumhuriyet’in ikinci kuşağından, siyah-beyaz fotoğraflarla renklendirerek gönderdiği buruk selamı severek kabulleneceğinizden hiç mi hiç kuşkumuz yok.

Silahtarın Bahçeleri

Zabel Yesayan Silahtarın Bahçeleri’ni yazarken yalnızca kendi yaşamının ilk yıllarındaki İstanbul’un çok çeşitli cephelerini ve çocukluk deneyimlerine ait bazı özel anların sarsıcı duyusal bilincini yakalamayı değil, aynı zamanda geri gelmemek üzere kaybolan bir dünyayı yeniden canlandırmayı da hedeflemiştir. Diğer yazdıklarının hiçbiri bu derece şiirsel ve melankolik bir hasretin o loş pırıltısı ile kaplı değildir. Bu yüzden, okudukça yavaş yavaş Üsküdar ve çevresini bizim de kovulduğumuz, ama onun hayal gücünün yaratıcılığı sayesinde yeniden kavuştuğumuz bir Dünya Cenneti olarak düşünmeye başlıyoruz.

Ermeni edebiyatının en önemli kalemlerinden biri addedilen ve entelijensiya ile ulus-devletleş(eme)me sürecindeki bağa hayatı ve eserleriyle ışık tutan bir kadın yazar, Zabel Yesayan.
Elif Şafak

Zabel Yesayan kendi sözcükleriyle, “Bir oğlan çocuğu, bir eşkıya, dağlarda bir özgürlük savaşçısı…” olma düşünü asla tam anmalıyla terk etmemişti.
Ara Balyozyan

Markopaşa

Markopaşa gazetesi, Türkiye’nin mizah ve muhalefet tarihinde emsali görülmemiş bir örnektir. Kısa yayın ömründe, son demlerindeki Tek Parti yönetimini sallayan Markopaşa, sözünü esirgemeyen keskin tavrıyla gerçek bir ‘tabu-yıkıcı’ misyonu üstlenmiştir. ‘Söylenmeyip söyleyen’ bu açık sözlü mizahi muhalefetiyle, inanılmaz satış
başarılarına ulaşmıştır. Karşılığını, emsali yine zor gürünür bir baskıyla almıştır. Markopaşacılar: Baskılar, tehditleri, birbiri ardına gelen davalar, cezalar, hem gazeteyi hem çıkaranların hayatını mahvetmiştir.

Bu baskıların bir sonucu da, Markopaşa’nın bir yığın değişik isimle hem devamlarının hem de alternatiflerinin ve karşıtlarının yayımlanmasıdır. Markopaşa`nın etrafındaki tartışmalar, Türkiye`de sol muhalefetin biçimlenmesinde ve iç mücadelelerinde de önemli rol oynar. TKP ile TKP’ye muhalif akımların itişmesi, Markopaşa macerasının fasıllarından birisidir.

Bu maceraya dair fasılların bir diğeri de, Türkiye’de antikomünizmin ‘coşkunlaşması’nda yeni bir merhale olmasıdır. Olanca yerliliğiyle, özgünlüğüyle, ‘kökü dışardalık’suçlamasının belki de ilk muhatabıdır Markopaşa! Markopaşa`nın başdöndürücü bir başarıyla ve baskılarla dolu öyküsünde hararetli içi kavgalar da önemlidir.

Birçok önemli ismin yanı sıra Rıfat Ilgaz’ın Mim Uykusuz’un, Orhan Erkip’in de değişik biçimlerde dahil olduğu
Markopaşa içi hadiselerde tabii başrolde Sabahattin Ali, Aziz Nesin ihtilafı vardır. Türkiye’de Çizgi Roman’ın yazarı Levent Cantek, yakın dönem politika ve kültür tarihimizin bu önemli vakasını titiz bir  incelemeyle ele alıyor.