Bir Asya Masalı Sonsuzluğun İçindeki Pusu

Başının ağrısı geçtiğinde anladı ki; bir bozkırdaydı! Dümdüz, göz alabildiğine boş bir alan…

Etraftaki tek hareketi rüzgarın savurduğu çalı çırpı oluşturuyordu. İçini saran korkuyu bastırmak için ‘‘korkunun ecele faydası yok!’’ sözünü düşündü…

-Tamam, madem böyle olması gerekiyor, olsun bakalım!

Zor Yıllar

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yangın yerine dönen Anadolu’da iç karışıklıklar, açlık, yokluk ve umutsuzluk hâkimken, küçük bir bozkır kasabası olan Ankara’da eşine emsaline rastlanmayan bir özgürlük meşalesi tutuşturulur…

Kısa zamanda tüm Anadolu’ya yayılan kurtuluş ateşi, Silifke ve Taşucu’ndaki yurtseverlerin de yüreğini yakıp kavurur…

Kurtuluş Savaşı’nın akıllara durgunluk veren hikâyesine bir de Silifke ve Taşucu halkının gözünden bakmak ister misiniz?

Oğuz Kağan – Diriliş

Gördüğü düşler ne anlama geliyordu?

Teoman Bey’in oğlu Oğuz’un cevaplanmasını istediği tek soru buydu aslında. Ama bu sorunun cevabının başka sorularla birlikte geleceğini bilmiyordu.

Kadim Türk piramitlerini kimler, neden yapmıştı? Burada saklanan sır neydi? İyi ile kötünün, hak ile batılın arasındaki büyük savaşın perde arkasında kimler vardı? Büyük Tufan’dan önce Hz. Nuh’un oğlu Yafes tarafından dövülen kutlu kılıç, çağlar sonra Türk milletinin kaderini nasıl değiştirecekti? Türklere verilen görev neydi ve bu görevi yerine getirebilecekler miydi?

Kehanetlerin, ihanetlerin, babalar ile oğullar arasında yaşanan kıyasıya mücadelelerin sonucunda dünya yeniden şekillenmeye başlayacak, Tunghular, Yüeçiler ve Çinliler bozkırın yiğit çocuklarını yok etmeye çalışırken Oğuz töreyi yaymak için önce kendi kanından olanlara karşı savaşmak zorunda kalacaktı.
Destanlarımızın başkenti Ötüken’de başlayan macera yine Ötüken’de biterken siz de yeni bir çağın başlangıcına adım adım şahitlik edeceksiniz…

“Tanrı’nın, devlet güneşini Türk burçlarından doğurmuş olduğunu ve Türklerin ülkesi üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi. Ve yeryüzüne hakim kıldı…”

– Divanü lügati’t-Türk“

“Allah’ın ‘Doğuda’ bir ordusu vardır. Onun adını Türk koymuştur. Kendisine başkaldıranlardan işte onlar vasıtasıyla intikam alır.”

– Hadis (Divanü lügati’t-Türk)

“Boyun eğmeyeceğiz…  Biz ölsek de kahramanlığımızın şanı yaşayacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaklardır.”

– Çi-çi Yabgu

Anabasis – On Binler'in Dönüşü

Ksenophon (MÖ yaklaşık 432 – MÖ 355): Atinalı yazar, tarihçi, komutan. Peloponnesos Savaşı’nda kentinin yenilgisini demokrasiden kaynaklanan disiplin eksikliğine bağlayarak demokratik yönetime karşı tavır aldı. MÖ 394’teki Koroneia Savaşı’nda Sparta saflarında Atinalılara karşı savaştı. Bunun üzerine ihanetle suçlanarak sürgün edildi ve bütün mal varlığına el kondu. Sokrates’in öğrencisi olan Ksenophon ilk eserini haksız ölümü üzerine hocasını savunmak için yazmıştır. Devlet adamlığı konusundaki Kyros’un Eğitimi ve Tiranlık Hakkında, Spartalılara ilişkin Hellenika ve Lakedaimonların Devleti, ev idaresine dair İktisat Üzerine yazarın başlıca kitapları arasında yer alır. En tanınmış eseri Anabasis – On Binler’in Dönüşü, Pers prensi Kyros’un iktidarı ele geçirmek için ağabeyi 2. Artakserkes’e karşı açtığı sefere katılan Yunanlı askerlerin savaş ve yurda dönüş macerasını anlatır. Ksenophon’un anı ve deneyimlerini aktardığı Anabasis, çoğu Anadolu’da geçen büyük bir askeri seferin güncesidir.

Kösem Sultan

Her yaşayanın, her ölenin ardından bir söz edilir mi bilinmez. Ama Kösem Sultan’ın ardından çok söz edildi. Bir sürü rivayet dolandı hakkında. Kimi, bütün anlatılanlara, doğru dedi. Kimi yalan… Kimisi bazıları doğru, bazıları yalan… Herkesin düşünde, düşüncesinde bir başka Kösem Sultan vardı.

Onu anlayanlar oldu, anlamayanlar oldu. Yaşadıkları ile yargılayanlar, yaptıkları ile yargılayanlar… Yargılamayıp her şeyi olduğu gibi kabul edenler… Bir gerçek daha: Bu Osmanlı’da ilk valide sultan cinayetidir.

Gençliğinde güzelliğine hayran bırakmış, valideliğinde sevgi ile yaşlandığında çok zaman saygı ile anılmıştı. Sevmeyeni çoktu. Seveni de çoktu. Bir sürü günahı, suçu vardı belki. Bir sürü de hayır işlemiş, insanların duasını almıştı. Geride bıraktığı vakıflar adını yaşatacaktı.

Kimisi iyi ki kurtulduk, dedi. Kimisi onu “Şehit” ilan etti. Kimisi yas tuttu ardından ki bütün İstanbul halkının bu yasa katıldığı da iddia edildi.

Aztek Öfkesi 1

2 Ciltlik Yeni Dünya Serüveni

Don Juan de Zavala bütün Yeni İspanya’nın en yetenekli savaşçısıydı; kadınlar konusunda da en az silahlar ve atlar konusunda olduğu kadar yetenekliydi. Arzu ettiği tek şey bu hazlardı.

Ama görkemli Aztek İmparatorluğu, muazzam şehirleri ve zenginlikleri çökmüştü. Şimdi yiğit erkekler ve korkusuz kadınlar ayaklanıp gaddar derebeyleriyle savaşıyor.

Aztek isyanına bir savaşçı-rahip liderlik ederken, okyanusun karşı tarafındaki İspanya’da cesur insanlar Napoleon’un işgalci ordularıyla savaşıyor.

Juan de Zavala dahil hiç kimse tarafsız kalamaz. Özellikle de Zavala’nın korkunç geçmişinden şok edici bir sır açığa çıkmışsa; İspanya Tahtı için o denli öldürücü bir sır ki onların varlığını tehdit ediyor. Zavala ışıltılı Meksiko’dan, yılan ve timsah dolu ormanlara, kayıp Maya uygarlıklarına, işkenceli sorgu odalarına, güzel Barselona’ya ve İspanya’da Napolyon Savaşı’nın kanlı katliamlarına, Yeni İspanya’nın en kanlı ve muhteşem devrimlerinin içine sürüklenir.

Herkes Don Juan de Zavala’yı istemektedir…ve bir çoğu onu ölü istemektedir: Isabella…içgüdüsel olarak şeytani, günahkar bir şekilde baştan çıkarıcı. Baba Hidalgo…Bir din adamı kılıcı eline alıp yüzlerce, binlerce insanı kontrol edemediği kanlı bir devrime sürükleyebilir mi? Raquel…Çekici, tensel, bilge, Juan’a zekası ve bedeni ile meydan okuyor. Marina…Enfes bir safkan Aztek, insanlarının baştaki gaddarlar tarafından tecavüz edilip yağmalandığını çok iyi biliyor.

Aztek Öfkesi 2

2 Ciltlik Yeni Dünya Serüveni

Don Juan de Zavala bütün Yeni İspanya’nın en yetenekli savaşçısıydı; kadınlar konusunda da en az silahlar ve atlar konusunda olduğu kadar yetenekliydi. Arzu ettiği tek şey bu hazlardı. Ama görkemli Aztek İmparatorluğu, muazzam şehirleri ve zenginlikleri çökmüştü. Şimdi yiğit erkekler ve korkusuz kadınlar ayaklanıp gaddar derebeyleriyle savaşıyor.

Aztek isyanına bir savaşçı-rahip liderlik ederken, okyanusun karşı tarafındaki İspanya’da cesur insanlar Napoleon’un işgalci ordularıyla savaşıyor. Juan de Zavala dahil hiç kimse tarafsız kalamaz. Özellikle de Zavala’nın korkunç geçmişinden şok edici bir sır açığa çıkmışsa; İspanya Tahtı için o denli öldürücü bir sır ki onların varlığını tehdit ediyor. Zavala ışıltılı Meksiko’dan, yılan ve timsah dolu ormanlara, kayıp Maya uygarlıklarına, işkenceli sorgu odalarına, güzel Barselona’ya ve İspanya’da Napolyon Savaşı’nın kanlı katliamlarına, Yeni İspanya’nın en kanlı ve muhteşem devrimlerinin içine sürüklenir.

Herkes Don Juan de Zavala’yı istemektedir…ve bir çoğu onu ölü istemektedir: Isabella…içgüdüsel olarak şeytani, günahkar bir şekilde baştan çıkarıcı.Baba Hidalgo…Bir din adamı kılıcı eline alıp yüzlerce, binlerce insanı kontrol edemediği kanlı bir devrime sürükleyebilir mi?

Raquel…Çekici, tensel, bilge, Juan’a zekası ve bedeni ile meydan okuyor. Marina…Enfes bir safkan Aztek, insanlarının baştaki gaddarlar tarafından tecavüz edilip yağmalandığını çok iyi biliyor.

Süleyman Oğlu Cihangir

Şehzade Cihangir, tarihin tozlu yaprakları arasına aksak ve kambur şehzade olarak geçmiştir.
Entrikalar, Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan zaafı, itibar, mevki ve para uğruna Topkapı Sarayı’nda işlenen onlarca cinayet…
Tüm bu karanlığın içinde sırtındaki kamburun aksine yüreği ile hareket eden bir şehzade…
Mustafa’ya bunca haksızlık yapılmasaydı acaba tarih nasıl şekillenirdi?
Bir nefeste okuyacağınız “Süleyman Oğlu Cihangir” romanı uzun tarihsel araştırmalar sonunda yazılmıştır.

Ata'nın Gizemli Aşığı Beyaz Rus

“Sana Atatürk’e olan aşkımdan söz etmiş miydim?” Madam, kemikli parmaklarını bileğime dolamış, gözlüğünün üzerinden bana bakıyordu. Şaşırmıştım. “Atatürk’e olan aşkınız mı?” Yaşlı kadın gözlüğünü çıkarıp masanın üzerine koydu. 

“Aşkım ya! Delikanlı ben de bir zamanlar gençtim. Benim de peşimden koşanlar vardı. Ahh! Ben ona âşıktım. Onu hiç kimsenin sevmediği kadar sevmiştim. Sıcaklığını hissedecek kadar yaklaşabiliyordum. Hem de her gün… ”Çocukluğumdan beri hep o büyük insanı görmüş, onu yakından tanımış insanlarla konuşmayı arzulamış, bunu birkaç kez başarabilmiştim. 

Şimdi karşımda duran kadın, onun hakkında daha önce duymadığım bilgiler veriyordu. Madamda bir vecd hali gözleniyordu. Konuşurken irice açılan mavi gözlerine bakmaya korkuyordum artık.

Ata'nın Gizemli Aşığı Beyaz Rus

“Sana Atatürk’e olan aşkımdan söz etmiş miydim?” Madam, kemikli parmaklarını bileğime dolamış, gözlüğünün üzerinden bana bakıyordu. Şaşırmıştım. “Atatürk’e olan aşkınız mı?” Yaşlı kadın gözlüğünü çıkarıp masanın üzerine koydu. 

“Aşkım ya! Delikanlı ben de bir zamanlar gençtim. Benim de peşimden koşanlar vardı. Ahh! Ben ona âşıktım. Onu hiç kimsenin sevmediği kadar sevmiştim. Sıcaklığını hissedecek kadar yaklaşabiliyordum. Hem de her gün… ”Çocukluğumdan beri hep o büyük insanı görmüş, onu yakından tanımış insanlarla konuşmayı arzulamış, bunu birkaç kez başarabilmiştim. 

Şimdi karşımda duran kadın, onun hakkında daha önce duymadığım bilgiler veriyordu. Madamda bir vecd hali gözleniyordu. Konuşurken irice açılan mavi gözlerine bakmaya korkuyordum artık.

Aztek Kanı : Birinci Kitap

İki ciltlik dev eser. New York Times Bestseller kitabı Aztek’in yazarı Garry Jennings’in kaleminden efsane devam ediyor. Kılıçların ve pelerinlerin, ayaklanmanın ve devrimin bu renkli ve heyecanlı çağında, damarlarında İspanyol ve Aztek kraliyetlerinin kanını taşıyan genç bir dilenci çocuk hakkını aramak zorunda.  Onurlu bir yeni ulusun kurucusu olacağını bilmeden gerçeği bulmaya çalıştığı esnada Cristo (Piç), Veracruz Kıyısı’ndaki Ölüler Şehri’nin yakıcı sokaklarından, Eski İspanya’daki eskimeyen Seville zaferine kadar, savaşlar ve aşklarla karşılaşır.

Biz, Cristo’nun aşkları ve maceraları ile çağın renkli saltanatına ve barbarlığına tanık olurken, yok olmuş bir kültür bütün ihtişamı ile yeniden canlanıyor.

“Piç, isimlerimden yalnızca biri. Beni tarif etmek için daha az onur verici kelimeler de kullanıldı. Siz daha beyaz tenli olanların ve daha saf kandan gelenlerin sosyal cüzzamlılar olarak adlandırdığı karışık-kanlı aforoz edilmişlerle birlikte pislikle özdeşleştirildiğimden dolayı bir süre için Lépero Cristo olarak tanındım. İspanyol erkeklerinin Aztek kadınlarına tecavüz etmesi sonucu gerek anne gerekse baba tarafından ailelerince reddedildikleri için dilenmek ya da hırsızlık yapmak zorunda kalan pek çok melez dünyaya geldi. Ben onlardan biriyim ama damarlarımda iki asil ırkın kanını taşıyor olmaktan ötürü duyduğum kibirli gururu da itiraf etmeliyim.”

Aztek Kanı : İkinci Kitap

İki ciltlik dev eser. NewYork Times Bestseller kitabı Aztek’in yazarı Garry Jennings’in kaleminden efsane devam ediyor. Kılıçların ve pelerinlerin, ayaklanmanın ve devrimin bu renkli ve heyecanlı çağında, damarlarında İspanyol ve Aztek kraliyetlerinin kanını taşıyan genç bir dilenci çocuk hakkını aramak zorunda.  Onurlu bir yeni ulusun kurucusu olacağını bilmeden gerçeği bulmaya çalıştığı esnada Cristo (Piç), Veracruz Kıyısı’ndaki Ölüler Şehri’nin yakıcı sokaklarından, Eski İspanya’daki eskimeyen Seville zaferine kadar, savaşlar ve aşklarla karşılaşır.

Biz, Cristo’nun aşkları ve maceraları ile çağın renkli saltanatına ve barbarlığına tanık olurken, yok olmuş bir kültür bütün ihtişamı ile yeniden canlanıyor.

“Piç, isimlerimden yalnızca biri. Beni tarif etmek için daha az onur verici kelimeler de kullanıldı. Siz daha beyaz tenli olanların ve daha saf kandan gelenlerin sosyal cüzzamlılar olarak adlandırdığı karışık-kanlı aforoz edilmişlerle birlikte pislikle özdeşleştirildiğimden dolayı bir süre için Lépero Cristo olarak tanındım. İspanyol erkeklerinin Aztek kadınlarına tecavüz etmesi sonucu gerek anne gerekse baba tarafından ailelerince reddedildikleri için dilenmek ya da hırsızlık yapmak zorunda kalan pek çok melez dünyaya geldi. Ben onlardan biriyim ama damarlarımda iki asil ırkın kanını taşıyor olmaktan ötürü duyduğum kibirli gururu da itiraf etmeliyim.”

Aztek Kanı : İkinci Kitap

İki ciltlik dev eser. NewYork Times Bestseller kitabı Aztek’in yazarı Garry Jennings’in kaleminden efsane devam ediyor. Kılıçların ve pelerinlerin, ayaklanmanın ve devrimin bu renkli ve heyecanlı çağında, damarlarında İspanyol ve Aztek kraliyetlerinin kanını taşıyan genç bir dilenci çocuk hakkını aramak zorunda.  Onurlu bir yeni ulusun kurucusu olacağını bilmeden gerçeği bulmaya çalıştığı esnada Cristo (Piç), Veracruz Kıyısı’ndaki Ölüler Şehri’nin yakıcı sokaklarından, Eski İspanya’daki eskimeyen Seville zaferine kadar, savaşlar ve aşklarla karşılaşır.

Biz, Cristo’nun aşkları ve maceraları ile çağın renkli saltanatına ve barbarlığına tanık olurken, yok olmuş bir kültür bütün ihtişamı ile yeniden canlanıyor.

“Piç, isimlerimden yalnızca biri. Beni tarif etmek için daha az onur verici kelimeler de kullanıldı. Siz daha beyaz tenli olanların ve daha saf kandan gelenlerin sosyal cüzzamlılar olarak adlandırdığı karışık-kanlı aforoz edilmişlerle birlikte pislikle özdeşleştirildiğimden dolayı bir süre için Lépero Cristo olarak tanındım. İspanyol erkeklerinin Aztek kadınlarına tecavüz etmesi sonucu gerek anne gerekse baba tarafından ailelerince reddedildikleri için dilenmek ya da hırsızlık yapmak zorunda kalan pek çok melez dünyaya geldi. Ben onlardan biriyim ama damarlarımda iki asil ırkın kanını taşıyor olmaktan ötürü duyduğum kibirli gururu da itiraf etmeliyim.”

Süleyman (Arapça) سليمان

Vehimi, Koca Kurt! Her köşe başından çıkıp dünyanın her yerinde düşmana aman vermeyen gözü kara yiğit! “İnsanın doğası nedir Vehimi? İktidar hırsına kapılıp riyakârların fitnesine kanan insana hırs neler yaptırır?” Değil mi ki kılıcın iki tarafı da keskindir, değil mi ki Sultan Süleyman en çok sana güvenmiştir… Anlat Vehimi, sorgucuların keskin gözlerinin içine bakarak anlat. Sen mi vurdun Sultan Süleyman’ı sırtından? Sağ kolu olduğun Hünkarına sen mi kıydın?

“Süleyman Han’ın yanına, vefatından yalnızca yarım saat kadar önce girme fırsatı buldum. Derin, gürültülü soluklar alıp veriyordu Süleyman Han… Fısıldadım usulca, ‘Sultanım… Ben geldim Sultanım…’ Sessizlik… Ruhun umuda bakan aydınlık yüzü ile aklın gerçeğe bakan karanlık tarafı arasında bir gölge vardır. Beni o gölgeye iten de Süleyman Han’ın göz kapaklarında gördüğüm o bir anlık kıpırtıydı. Üzerine eğildim, ‘Hünkârım beni işitiyor musunuz?’ Biraz daha eğildim, yüzümü yüzüne yaklaştırdım, ellerimi yastığının iki yanına dayadım… Sonra…”

Muhteşem bir devir kapanıyor! Görkemli bir rüya son buluyor! Kanuni ve Sultan kitaplarıyla okurları heyecanlı bir serüvene sürükleyen ödüllü romancı Okay Tiryakioğlu, üçlemenin son kitabı Süleyman Han’la geliyor. Nefesinizi tutun; gerçek ile kurgu arasında ki bu kararsız yürüyüşte ihtiyacınız olacak.

Yavuz (Arapça) الملطان سليم خان الاول

Kuşatma 1453’ün yazarı Okay Tiryakioğlu’ndan eşsiz bir tarihî şahsiyetin sarsıcı romanı: Yavuz.

Sefer güzergahını soran vezire, “Sır tutmayı bilir misin?” diye soran; “Evet!” cevabını alınca “Ben de bilirim.” karşılığını verecek denli temkinli, “dünya”yı kafasında taşıyan bir gaye adamı.

Hedefleri uğruna kardeş kavgasını hatta baba-oğul çekişmesini bile göze almak zorunda kaan küçük şehzade.

Bu kararlılığına, son nefesine kadar, kaybettiği kardeşleri ve can dostlarının özlemi eşlik etmiş şair bir yürek.

Devletine ve ümmetine 400 yıl soluk aldıran eşi benzeri görülmemiş 8 yıllık bir “hamle”nin mimarı halife. Ve çevresindekilere aklı yitirmenin sınırlarını zorlatan bir yaralı son: Şirpençe.

Hiç abartılı olmayan ama kahramanlarının dayandıkları manevi gücü de ıskalamayan olgun bir edebi dilin romanı…

Kanaviçe

1915… Ermeni Tehciri kararına, “O benim komşum, o benim arkadaşım, o benim halkım!” deyip itiraz eden cesur Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali Bey…

Ne Ermeni ne Türk, sadece ocağına tehcirin ateşi düşen bir kadın, Ani…

Geride ailesini, çocuklarını, en büyük aşkını bırakıp uzaklaşmak zorunda kalan; yüreğine ayrılığın ateşi düşen bir adam, Aram…

Bir trafik kazasında tüm ailesini kaybedip içine itildiği yalnızlıkta; mazi, aşk ve merhamet kuyusuna düşen, tek başına bir delikanlı, Mert…

Ve 1915 Ermeni Olayları’nın bir aileye düşürdüğü ateşi ve bu ateşin günümüze kadar ulaşan ızdıraplarını işleyen Kanaviçe…

İlmek ilmek aşk, ilmek ilmek hüzün, ilmek ilmek özlem…

“Bazı yaralar iyileşemez” diyen Bahadır Yenişehirlioğlu kaleminden…

Kusay'ın Mekke Devrimi

Kusay…

Kilab’ın oğlu Zeyd olarak başladığı hayatını, Arapların İsmail Peygamberden sonraki en büyük atası Kusay olarak tamamladı…

O, Muhammed Peygamberin babası Abdullah’ın dedesinin dedesiydi.

Mekke’den ve kabilesi Kureyş’ten uzaklarda büyüdüğü için, yurtsuzluk ve kabilesinin korumasından uzak olmanın şifa bulmaz acısı ruhunun derinliklerine kök saldı.

Gasp edildiğini düşündüğü Mekke’sini bir devrimle geri aldı ve Kureyş’i sürgünden kurtararak Arapların en şerefli kabilesi haline getirdi. Onlara “ehlullah” payesini kazandırdı. Kabe’yi de Hicaz’da yüzlerce örneği olan basit bir tapınak merkezi olmaktan Allah’ın evi mertebesine çıkarıdı. Onun zamanında Mekke yükseldi ve o bu şehri torunlarına armağan etti. Onlara büyük hedefler gösterdi.

Bu roman sadece hikayenin başkahramanı Kusay’ın hayatından ve Mekke devrimini nasıl yaptığından ibaret değil kuşkusuz…

Romanın insan kahramanı “Kusay” dır, ama mekan kahramanı “Mekke” dir. Mekke’deki tarihi değişimin arka yüzüdür.

Romandaki kutsal kahraman “Kabe”dir. Kabe’nin kutsallığı ve dini değerinin siyasi ve ticari arka plana bağlı olarak gösterdiği başkalaşımdır.

Ve hikayenin geçtiği zaman “Cahiliye Dönemi”dir. Bir kısmı reddedilen bir kısmı da İslam’a devreden yönleriyle aytıntılı bir “Cahiliye Dönemi” betimleme yapmaktadır romanda.

Çanakkale Zığındere

“Gelibolu’da İtilaf devletlerinin hedefi, İstanbul’u işgal ederek Almanya’nın müttefiki Türkiye ile onun Osmanlı İmparatorluğu’nu savaş dışında kalmaya zorlamaktı. Bu Çanakkale Boğazı yoluyla Ege’den Karadeniz’e ve dolayısıyla Rusya’ya bir ikmal yolu açacaktı. Böylece etrafı kuşatılmış olan Rusya’ya destek verilebileceği gibi Almanya ile Avusturya-Macaristan’a karşı yeni bir cephe açılmış olacaktı.”

– Yazarın önsözünden.

Çanakkale Savaşı Dizisi’nin elinizde tuttuğunuz bu kitabında, günümüzde Avustralya ve Yeni Zelandalılarla özdeşleştirilen, ama İngilizlerle Fransızların hatta Hintliler, İrlandalılar ve Fransız Afrikalılarının da savaştığı yer olan Gelibolu’nun nispeten az bilinen, ama savaşın kaderinin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynayan, Seddülbahir muharebe alanının batısındaki Zığındere ele alınıyor. Bu trajik savaşın insanlık halleri bir kez daha gözler önüne seriliyor.

Şah İsmail

Kızılbaş sancakları, Şark’ın en büyük şehir ve kalelerine çekiliyor, henüz yirmi dört yaşlarında bulunan Şah İsmail’in adı memleket memleket bir destan
kahramanı gibi dolaşıyordu.

1511 senesi girdiği zaman tarih sahnesinde kudretli bir Safevi Devleti mevcuttu. Henüz yirmi beş yaşlarında bulunan Şah İsmail Azerbaycan, Irak-ı Acem, Irak-ı Arap ve İran’a saldırdı. Hududunu Ceyhun Nehri’ne kadar genişletmişti. Artık bütün nazarlarını Osmanlı ülkesine çevirebilirdi… Şah İsmail büyük divanın fevkalâde bir içtimaında hiç yoktan nasıl muazzam bir devlet meydana getirdiğinin hikayesini mağrurane bir eda ile anlattıktan sonra şöyle demişti: “Bu kadar büyük zaferler ve fetihler, bu kadar az bir zamanda hangi hükümdara müyesser olmuştur? Hazreti Ali aşkı için atıldığımız mücadele, bakın bizi nerelere yükseltti.”

Sufîlerin en az iki asırlık hikayesinin anlatıldığı bu tarihî romanda; Şah İsmail’in şeyhlikten şah yükselişi ve bu uğurda Kızılbaş Türkmenlerle birlikte verdiği mücadeleler, Safevi Devleti’nin kuruluşu, Şii mezhebini resmi mezhep olarak ilan edişi, Yunus Emre’ye aşık içli bir şair oluşu anlatılmaktadır.

Kösem Sultan’ın Yüzüğü

Aşkı aramak, tutkunun peşinden gitmek değilmiş, onu anladım. Aşkı aramak hakikati aramakmış.

Şimdi yüzüğüme bakarken ondaki aşkı anlama gayretimin her faslının farklı farklı olduğunu görüyorum. Şimdi oğlumun tahta geçtiği şu zamanda bundan sonrası için daha önceki hayatımdan çok farklıyım. Çok farklı düşünüyorum artık. Ben artık Ahmed’in gözdesi, başhasekisi, Kösem Sultan değilim. Ben artık Dördüncü Murad’ın validesi Kösem Sultan’ım. Elbette anne ile eş birbirinden farklıdır ama ben gerçekten Sultan Ahmed döneminde yapamadıklarımı yapacağım, bunda kararlıyım. Nasıl ki Anastasya başka, Hatice başka, Mahpeyker başka ve Kösem de başkaydı; şimdi de önceki Kösem ile bundan sonrası farklı olacak.

Yüzük de şahit. Kalbimin bütün hislerini işaret parmağımdaki yüzükte müşahhaslaşmış halde görüyorum. (…) İşte adaların kendi hülyasında gezinen, papazın kızı mı, zangoçun kızı mı olduğunu bile bilemeyen köylü Rum kızı rüyasını bile göremediği cihan padişahının sarayına valide sultan oldu. Şaşıyorum, sanki yaşananların hiçbiri yaşanmamış da ben o küçük köyümden kalkıp dünyadaki bütün kraliçelerden daha etkili ve yetkili valide sultan olmuşum! Nasıl da geçti zaman?

Yaşadığı küçük Yunan adasından ayrıldıktan sonra güzelliği sayesinde Topkapı Sarayı’nın haremine cariye olarak giren Anastasya, Osmanlı Padişahı 1. Ahmed’in eşi olup devlet yönetiminde etkin bir rol oynamış, Padişah IV. Murad ve 1. İbrahim’in annesi ve IV. Mehmed’in büyükannesi sıfatıyla tarihe adını Kösem Valide Sultan olarak yazdırmıştır. Çok genç yaşta 1. Ahmed’e haseki olmuş, kocası ölünce önce tahta geçen kocasının kardeşi Sultan 1. Mustafa ve daha sonra da Sultan 2. Osman zamanında devlet işlerinde etkinliği yavaş yavaş artmıştır. Bu padişahların tahttan indirilmesi üzerine tahta nihayet Kösem Sultan’ın kendi oğlu 4. Murat çıktı.4. Murat tahta çıktığında yalnızca 12 yaşındaydı ve Kösem Sultan zekası ve hırsıyla artık oğlu adına imparatorluğu perde arkasından yönetmeye başlamıştı.

Hareme girdiği ilk gün buradaki diğer cariyeler gibi olmayacağına yemin eden Anastasya, önce padişahının kalbini çalmış sonra tüm imparatorluğu yönetmiş; hayallerini hayata geçirmek için gözünü budaktan sakınmamış ve en nihayetinde Anastasya’yı Mahpeyker Kösem Valide Sultan’a dönüştürmeyi başarmıştır.

Teşkilat-ı Mahsusa

“Durmadan çalıştım… bu işe gönül vermiştim, mantık ne derse desin… hiçbir zaman filozof yahut siyasetçi olmadım ve bu işten iyi dostlar, yara izleri, kalça çıkığı, birkaç madalya ve memleket için çok iyi dövüştüğümü bilmenin verdiği tatmin dışında hiçbir şey elde etmedim.’ “Ben bir Osmanlıydım. Türkçe konuşan bir Osmanlı , Dağıstan hayali kuran bir Çerkes milliyetçisi veya bir Arap yahut Rum değildim.’

“İçimizden kimsenin kaybedecek bir şeyi yoktu. Davamız haklı olduğuna ve çalışmalarımızın mühim olduğuna inanmıştık. Sonunda kazanamayacak oluşumuzu gözardı etmeye meyyaldik. Hiç değilse harbin sonunda etrafımızdaki dünya çökmeden ufak tefek birkaç zafer daha kazanabilirdik.”

Kuşçubaşı Eşref

Bir Şahin Uçuyor

Alamut Fedaisi Talon’un Macera Dolu Mücadelesi Bu Kitapla Son Buluyor…

Elbruz Dağları’nın Doruklarında Seyduna Hasan Sabbah’ın Fedai Yetiştirdiği  Bir Kale Vardır: Adı Alamut’tur Yani “Kartal Yuvası”

Hacıları düşündü. Aralarında rahipler ve kadınlar da vardı fakat bir şey eksikti. Zihni birkaç dakika bunu bulmaya uğraştı ve sonra anladı: hiç çocuk yoktu. Neden bunların arasında hiç çocuk yoktu? Birden irkildi. “Sör Guy, Claude, ben yayımı almaya gidiyorum. Hemen silahlanın ve diğerlerine de silahlanmalarını söyleyin.”

Sesindeki aciliyetin farkına varan Sör Guy ve Claude hemen harekete geçtiler. Talon’a herkesten daha çok güveniyorlardı. Rahiplerin başı hâlâ kapalıydı; küçük bir grup dosdoğru kapı kulesine doğru yürüyordu. Talon şansını denemeye karar verdi.

“Durdurun şu adamları!” diye bağırdı, kapının yanındaki silahlı adamlara doğru giden dört adama işaret ederek. Pek çok göz onun olduğu tarafa dönerken şaşkın bir sessizlik oldu ve sonra rahip kılığındaki adamlar dosdoğru kapıdaki adamlara doğru koşmaya başladılar.

“Silah başına! Silah başına!” diye bağırdı avazı çıktığı kadar.

Hazin Savaş 1914-1918

The Times’ın “kuşağının en parlak tarihçisi” olarak tanımladığı Niall Ferguson’a göre savaş her şeyden önce korkunçtu, yanı sıra da kaçınılmazdı. Tiyatronun bize öğrettiği trajediden daha fazlasıydı ve aslında doğrudan modern tarihin “hata”sıydı. Bir asker, savaşı “Avrupa’daki tüm ışıkların sönüşü” olarak nitelendirmişti. 8 milyondan fazla insan bu savaşta hayatını kaybetti.

Ferguson, Hazin Savaş’la, Birinci Dünya Savaşı’na geleneksel ve büyük oranda kendi cephelerinden bakan askeri tarihçilerin ve iktisat tarihçilerinin yaklaşımını birleştirmeyi hedefliyor ve bunu başarıyor. “Militarizm, emperyalizm ve silahlanma yarışı nedeniyle savaş kaçınılmaz mıydı?”, “Almanlar savaş kumarına niçin girdi?”, “Savaş sahiden de halk tarafından coşkuyla karşılandı mı?”, “Cephede şartlar bu kadar kahırlıyken insanlar savaşmaya neden hâlâ devam etti?” Ferguson’un Hazin Savaş’ta yanıtlamaya çalıştığı on temel sorudan bazıları bunlar. En önemli ve sonuncu soru ise sizi bu kitabı okumaya davet ediyor: “Barışı kim kazandı, daha kesin bir ifadeyle, sonunda savaşın bedelini kim ödedi?”

“Bugüne kadar yapılmış en ilgi çekici ve kışkırtıcı Birinci Dünya Savaşı analizi”

– Ian Kershaw

“Dahice ve ufuk açıcı… esaslı, okunmaya değer ve inandırıcı”

– The Times

“Muhtemelen yıllardan beri Birinci Dünya Savaşı’nın kökenlerini gösteren en önemli kitap… Ferguson emin adımlarla A. J. P. Taylor’un mirasını devralmayı iddia edebilir.”

– Paul Kennedy, New York Review of Books

Sürgündeki Son Halife Abdülmecid Efendi

“Son Halife Abdülmecid Efendi hüzünlü bir yolculuk içinde vatanından sürüldü ama ülkesi aleyhinde tek bir söz söylemedi. Baskı, ıstırap, özlem, yokluklar ve yaşadığı bütün bu olumsuzluklara rağmen geri dönme umudunu hiçbir zaman yitirmedi. İstanbul’dan gelen dostlarına bir avuç vatan toprağı sipariş etmişti. Beyaz bir bez torba içinde getirilen toprağı başucunda saklıyor, arada bir özlemle derin bir nefes alarak kokluyordu. Abdülmecid Efendi pasaportsuz, yurtsuz kaldı ama yastığının altında sakladığı bayrağını unutmadı…

Şükrü Altın hocamızın romansı bir lezzetle yazdığı kitabı okuduğunuzda saklı tarihimizi öğrenerek hayretler içinde kalacaksınız.”

– Ahmed Günbay Yıldız

Son Halife…

İyi ki yazmış…

“Çünkü “Son Halife” deyince, yine “yasak” larla iç içe “saklı” bir tarih çıkıyordu. Sanırım yazar, kolay okunması ve akılda kalması için roman üslübunu tercih etmiş, yoksa bu tam anlamıyla araştırmaya dayalı belgesel bir çalışma “roman” denilip geçilemeyecek bir eser…

Yüreğinize ve kaleminize sağlık Şükrü Bey…

Yeni çalışmalarınızı artık daha büyük bir sabırsızlıkla bekleyeceğim.”

– Yavuz Bahadıroğlu

“Eski eğitimcilerden Şükrü Altın’ın “Sürgündeki Son Halife Abdülmecid Efendi” isimli kitabını dikkatle ve hüzünle okudum.

Son Halife Abdülmecid Efendi’ye karşı, Cumhuriyet Hükümeti’nin takındığı tavır, yüreğimi kanattı. Şükrü Altın çok dikkat çekici tespitlerde bulunmuş…

Yapılan yeminlere rağmen büyük Osmanlı hanedanına katiyen yakışmayacak bir kabalıkla hareket edildiğini ortaya koymuş. Nitekim Cumhuriyetimizi kuranlar Osmanlı’nın yetiştirdiği paşalardı. Vefasızlığımıza ve tarih şuurundan kopuşumuza bir kere daha yandım!”

– Yavuz Bülent Bakiler

Atlılar

İnal Çatao 1950 yılında Reyhanlı’da doğdu. Çerkes halkının katettiği zorlu tarihi yolu, Kafkas savaşlarının yol açtığı büyük felaketi çocukluğundan itibaren atalarından dinledi.

Yüreği halk sevgisi, aklı ulus bilinci ile dolu nesillerin yetişmesi için, hem Türkiye’de, hem 1991 yılından beri yaşamakta olduğu Adıge ülkesinde çalıştı.

Romanda, Rus çarlığının Çerkeslerin yok edilmesi gereken vahşiler olduğu, bu nedenle topraklarından sürülmesi gerektiği şeklinde kamuoyuna yaptığı propagandalar anlatılmakta, yapılan bu propagandaların asılsızlığı ve Çerkes halkının ülkesi ve özgürlüğünü korumak için yaptığı mücadele dile getirilmektedir…

– Ruslan Mamiy, Prof. Dr. Filolog

Kıskaç

21 Temmuz 1905…

Cuma …

İstanbul Yıldız Camii Cuma Selamlığı…

Saati kurulmuş 140 kiloluk bir bomba …

1 dakika 42 saniyelik bir zaman …

Hedef : Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid Han …

Tarihi yerle bir eden bir patlama !

Öncesi ….

Ve sonrası !

Gerçek Olaylar …

Gerçek Mekanlar …

Gerçek Hainler …

Gerçek Kahramanlar …

Ve bir Osmanlı Polisiyesi !

Kan Kardeşler

İlk olarak 1932 yılında yayımlanan ve bundan bir yıl sonra Naziler tarafından yasaklanan Kan Kardeşler, iki dünya savaşı arasındaki yokluk ve sefalet yıllarında birbirlerine sığınmış delikanlıların oluşturduğu bir gençlik çetesinin hikâyesini anlatıyor.

Kan Kardeşler Alman sosyal hizmet görevlisi ve gazeteci Ernst Haffner’in bilinen tek romanı. 2. Dünya Savaşı sırasında hayatına dair tüm izler yitip giden Haffner, romanında gerçekçi bir anlatım tarzı benimseyerek Hitler’in iktidara gelişinin arifesinde Berlin’in suç ve sefalet dünyasına ışık tutuyor. Yetimhanelerden, yetiştirme yurtlarından kaçmış delikanlıların suça savruluşlarını, yeraltı barlarında ve pis koğuşlarda gecelemelerini, çete yaşamının acımasız gerçekleri karşısında hayatta kalabilmek için verdikleri mücadeleleri ve toplumun onlardan esirgediği meşruiyeti nasıl birbirlerinde bulduklarını keskin ve çıplak bir dille anlatırken de asla basit bir melodrama gönül indirmiyor.

Dönmeyi Düşünmediler

Ne yazık ki Balkanlar’da günbegün çeteler gayelerine ulaşıyordu. Koskoca Osmanlı, Balkanlarda Müslüman Türk tebaasını bir avuç eşkıyanın insafına terk etmişti. Ayrılıkçı çetelerin gün geçmiyordu ki baskınsız bir gecesi geçsin. Her gece gözlerine kestirdikleri birkaç köyü ateşe veriyor, masum insanları katlediyor, namusu kirletilen iffet sahibi kızlar, kadınlar intihar ediyor, canlar gidiyor, ocaklar sönüyordu. Canını, malını kurtarmak isteyen Müslüman Türk, yüzyıllardır yaşadığı yerini yurdunu terk ediyor, kafileler halinde doğuya doğru akın akın göç ediyordu. Yüzyılların hatıraları artık çok gerilerde kalıyor, ak saçlı nineler, ak sakallı dedeler yorgun gözlerle geride kalan hatıralarına bir daha, bir daha bakıp derin derin ah çekiyorlardı. Zaten eşkıyanın da yapmak istediği buydu.

Eksi kırk dereceleri bulan şiddetli ayazla birlikte askerlerin gözündeki yaşlar donmaya başlamıştı. Bu donma gözlerinin kör olmasına sebep olmuştu. Arkadaşlarına ağlayan gözler donarak kör olmuştu ama askerler bunun farkında değillerdi. Onlar zifiri karanlıkta ilerledikleri için kör olduklarını fark etmemişlerdi. Zifiri karanlıkta ilerledikçe ilerliyorlar ama bir türlü sabah olmuyor, aydınlığı göremeyen gözler saatler ilerlemiş olmasına rağmen hala gecenin bitmediğini düşünüyordu. Bu kör ilerleyiş saatlerce sürmüş olmasına rağmen ne yol bitiyor ne de gece bitiyordu. Bir ara Rıfat Çavuş bu işe bir anlam verememiş, aradan uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen hala sabahın olmamasına şaşıp kalmıştı. Sonra da kendi kendine; “Demek soğuk gecelerin sabahı da geç oluyormuş” diye mırıldandı.

Yarbay Esat Bey, verilen görevi çok iyi anlamıştı. Süvari alayı kılıçlarını çekerek dörtnala, adeta uçarcasına söylenen yere koşuyordu. Savaş kokusu alan atlar bile mutluluktan yelelerini ve kuyruklarını kabartmışlardı. Anafartalar Köyünden geçerken düşman topçusunun dikkatini çekmişlerdi. Ama onların umurunda bile değildi. Top atışlarıyla vurulan atlar yere kapaklanıyor, üzerindeki süvariler on-on beş metre ileri fırlıyor, düştüğü yerden tekrar kalkarak elinde kılıcı koşmaya başlıyordu.

Haseki Mahpeyker Kösem Sultan

Arz odasını derin bir ölüm sessizliği kuşatmıştı. Gözler yere bakıyor, diller kilit vurulmuş gibi susuyor, yürekler hırsın, gücün, sarhoşluğun, kan dökmenin günahıyla atıyordu. Turhan Sultan sözlerine devam etti:

“Evet, unuttuk. Dünyanın üç günlük olduğunu çok çabuk unuttuk. En azından şimdi hatırlayanlardan olalım. Olalım da kavgalardan, makam hırsından, birbirimize tuzaklar kurmaktan, gizli işler peşinde koşmaktan şeytandan kaçar gibi kaçalım.”

Muhafızlar da ağır adımlarla odadan çıkınca Turhan Sultan kalfalara ve kethüda kadınlara cenaze merasimi için gerekli emirleri vermeye başladı.

Kösem Sultan’ın cesedi, büyük tahtın yanındaki sedirden alınırken Turhan Sultan, beyaz örtüyü kaldırarak, atmış yaşının iyice eskittiği Nasya Sultan’ın bedenini saran kaşmir renkli elbisesinin içinde büyük validenin morlaşmış tenine ve yüzüne baktı. Nasya’nın uzun saçları, perişan ve dağınıktı, yarı açık menekşe gözleri ise sanki hiç ölmemiş gibi Turhan Sultan’a bakıyor, yine o etkileyici güzellikteki sözleri fısıldıyordu:

“Dünya bir gölgelikti oysa ben unuttum!”

Haseki Mahpeyker Kösem Sultan

Arz odasını derin bir ölüm sessizliği kuşatmıştı. Gözler yere bakıyor, diller kilit vurulmuş gibi susuyor, yürekler hırsın, gücün, sarhoşluğun, kan dökmenin günahıyla atıyordu. Turhan Sultan sözlerine devam etti:

“Evet, unuttuk. Dünyanın üç günlük olduğunu çok çabuk unuttuk. En azından şimdi hatırlayanlardan olalım. Olalım da kavgalardan, makam hırsından, birbirimize tuzaklar kurmaktan, gizli işler peşinde koşmaktan şeytandan kaçar gibi kaçalım.”

Muhafızlar da ağır adımlarla odadan çıkınca Turhan Sultan kalfalara ve kethüda kadınlara cenaze merasimi için gerekli emirleri vermeye başladı.

Kösem Sultan’ın cesedi, büyük tahtın yanındaki sedirden alınırken Turhan Sultan, beyaz örtüyü kaldırarak, atmış yaşının iyice eskittiği Nasya Sultan’ın bedenini saran kaşmir renkli elbisesinin içinde büyük validenin morlaşmış tenine ve yüzüne baktı. Nasya’nın uzun saçları, perişan ve dağınıktı, yarı açık menekşe gözleri ise sanki hiç ölmemiş gibi Turhan Sultan’a bakıyor, yine o etkileyici güzellikteki sözleri fısıldıyordu:

“Dünya bir gölgelikti oysa ben unuttum!”

İncecikten Bir Kar Yağar

Enver, ısıtmak için ellerine üfleyince ağzından bir buhar bulutu çıktı, havada yavaşça kayboldu, gitti. Sonra kollarını kavuşturdu: “Bu gece çok soğuk…”

O gece çok soğuktu. Adanalı sol başta, Sivaslı ortada, Ispartalı da en sağda; sarındıkları battaniyenin altındaydılar. “Uyumayın sakın” dedi Adanalı dişlerini sıkarak, “uyumayın!”

Uyumamalılardı. Yoksa hep uyurlardı. Gün doğduğunda karın, güneş açtığında toprağın altında olurlardı…

Bir yanda memleketin dört köşesinden gelmiş gencecik askerler, diğer yanda komutanları Enver Paşa. Asıl düşmanlarından daha çok doğayla çarpıştıkları bu amansız savaşın ortasındaki tek ortak noktaları, sıcacık evlerine ve sevdiklerine duydukları özlem.

Sarıkamış Harekatı’nda hayatını kaybetmiş on binlerce şehidimizi şanlarına yakışan bu ağıt- roman ile 100’üncü kez, yine saygıyla ve minnetle anıyoruz. İsimsiz kahramanlarımızın, Ufkun Bakış’ın keskin kaleminden anlatılmış hikayelerini bir soğukta okurken sizin de kanınız donacak.

Köleler Arasında Bir Şehzade

Bu dikkat çekici eserde, Terry Alford, 1807’de İrlanda bandıralı bir geminin hekimi, Amerika’da rastladığı yıllar önce hayatını kurtaran Afrikalı bir kralın oğlu Müslüman bir kölenin, Abdurrahman İbrahima’nın hikayesini anlatıyor. Mississipi, Natchez’de “Şehzade’’ olarak tanınan Abdurrahman, yirmi altı yaşındayken bir savaşta esir edilir, köle tacirlerine satılır ve Amerika’ya götürülür. İbrahima, her ne kadar köle olsa da eğitimli, aristokrat biridir ve kendisini bir doktora hiçbir fiyata satmayı kabul etmeyen efendisinin geniş pamuk ve tütün çiftliklerinin kahyası olur. Dr. Cox ve diğerlerinin yıllar süren başvurularından sonra, İbrahima sonunda Birleşik Devletler Dış İşleri Bakanı Henry Clay’in aracılığıyla 1828 yılında özgürlüğüne kavuşur. Altmış altı yaşındaki İbrahima ertesi yıl, karısıyla birlikte Afrika’ya gitmek için gemiye biner ve oraya dönüşünden tam beş ay sonra ateşli hastalıktan ölür.

İbrahima’nın hayatını anlatan bu eser, Köleler Arasında Bir Şehzade’nin otuzuncu yıl baskısıdır ve ilk elden anlatılanlar ve üç kıtadan toplanan belgelerin toplamıdır. Sadece olağanüstü bir hikaye değil, aynı zamanda onurunu ve özgürlük umudunu asla kaybetmeksizin köleliğin aşağılamalarına dayanabilen dikkat çekici bir adamın hikayesidir. Bu yeni baskı, orijinal baskısından sonra ele geçen, Amerika’daki Afrikalı Müslüman diğer kölelerin daha ayrıntılı olarak anlatılıp anlaşılmalarını sağlayacak malzemeler ve bu alandaki yeni ve önemli kaynaklar ve gelişmeler gözden geçirilerek güncellenmiştir.

“Bir kurgu eser gibi dramatik bir yaşamı canlandırıyor.”

– Booklist

‘’Alford, kölelilik döneminde bu ülkedeki ırkçı ve sınıfsal davranışlar dahil her çeşit karmaşayı ortaya koyacak bir açıklıkla yazıyor.’’

– The New Yorker

‘’Sürükleyici bir okuma… Olayların Şehzade’nin köleliği çevresinde birbirini izlemesi ve kurtuluş, düşünceleri zorluyor.’’

– Library Journal

Yufesta ile Şibenza

Geçmişe ve geleceğe Ayasofya’nın minarelerinden bakmaya hazır mısınız?

Kabullenilmesi en güç olanı, yani gerçeği, kabullenebilecek misiniz?

Gerçeğin peşinde olan Yufesta ile Şibenza, Kostantinopolis’ten çok uzaklarda yaşamaktadır. Prens kardeşler, bir bilgeden, fetih gününün gelip çattığını ve “Fatih” olacak kişinin kıyamete yakın ortaya çıkacak “Beklenen kurtarıcı” olduğunu öğrenirler. İki kardeş, Kostantinopolis’in İslamopolis (İslambol) oluşuna tanıklık ederler. Akıllarında ise “İkinci Fetih” vardır.

1453’ten 2028’e uzanan olaylar, tarihin öngörüldüğü gibi yaşanacağının kanıtıdır. Şimdi, tarihin gizemli ve mistik atmosferine dalarak gerçeğin büyüsüne kapılma zamanı!  Şimdi, yakın gelecekte yaşanacak “Büyük Fetih” gününün önemini kavrama zamanı! Şimdi, sarsıcı ve saklı hakikatleri paylaşma zamanı!

Yazarın cesareti, okuyucunun açık fikirliliğiyle buluşuyor ve kurgulama, sorgulamayı da beraberinde getiriyor! Gerçeğin büyüsü, zihinleri allak bullak ederken evrenin ve tarihin merkezine bir yolculuk başlıyor! Geçmişi sorgulamayı ve geleceği kurgulamayı sevenlere…

Adile Sultan

2. Mahmut’un nazlı prensesi, Sultan Abdülmecit’in kardeşi, Sultan Abdülaziz’in ablası, 4. Murat ve 2. Abdülhamit’in halası Adile Sultan…

Osmanlı Devleti’nin yitik yıllarına denk gelen bu zarif ve duygulu prensensin hayatı, tıpkı can çekişen devlet gibi çalkantılar, acılar ve ıstırablar içinde geçmiştir. O gösterişli sarayların, alın, pulun, ihtişamın ardında içi kıymık kıymık acımaktadır.

Şefkatle titreyen kalbi, her daim merhamet ve duygu yüklüdür. Kendisine karşı yapılan haksızlıkları affeder, vefasızlıklara sabreder, içi alev ateş yansa da o gül alıp gül satmaya devam eder. İstanbul’un saadete hasret cumbalı evlerini şenlendirmeyi, yetim kızlara çeyizler yapıp telli duvaklı evlendirmeyi, mermer çeşmelerin gümüş kurnalarından billur sular akıtmayı, mektepler inşa ettirerek talebeler yetiştirmeyi, yoksulların ihtiyaçlarını giderip soluk dudaklarını güldürmeyi kendine vazife beller. Dünyanın bütün takur tukuruna sırtını çevirir, “Neyim varsa milletindir.” diyerek dağıtır, ha dağıtır.

Bu zarif prensesin aşk dilince söylediklerini az dinleyelim, ondan sonra hayal kuşumuzu serbest bırakıp uçuralım. Gümüş pullarla kaplı kanatlarıyla uçsuz maviliklere doğru salınırken bizim için hiç duyulmadık bir hikaye anlatsın…

Benim Kahramanlarım

Şuayip Odabaşı, bu yeni kitabında çok önemli bir göreve soyunuyor ve küçük dostlarımıza, geçmişi ve bugünü geleceğe taşıyacak olanlara, bu toprakların gördüğü en büyük kahramanlık destanı olan Çanakkale Savaşı’nı anlatıyor. Birbirinden çarpıcı hikayeler ve o hikayelerden alınacak yaşamsal değere sahip derslerle… “Anlat Yahya anlat. Herkese anlat. Ayakkabısız, çarıksız, mintansız, ekmeksiz geçen günleri de anlat. Bu vatana canlarını veren isimsiz kahramanları da anlat. Anlat ki dinleyenlerin, bu günlere şükür edecekleri bir hikayeleri olsun.”

Paris'e Son Tren

Amerikalı bir kadın gazetecinin, 2. Dünya Savaşı’na uzanan yıllarda Paris ve Berlin arasında geçen sürükleyici yaşam öyküsü…

Paris’e Son Tren, Nazilerin giderek güç kazandığı ve ufukta savaş tehlikesinin belirdiği bir dönemde, Avrupa’da dış haberler muhabiri olarak görev yapan Rose Manon’un öyküsünü anlatıyor.

Amerika’nın küçük bir kasabasında doğan Rose, New York’ta bir gazetede iş bulup düşlerini kovalamaya başlar. Gazetenin erkek ağırlıklı haber merkezinde kısa bir süre sonra kendini kanıtlar. Bu arada, ailesinin kendisinden gizli tutmaya çalıştığı bir gerçeği, yarı Yahudi asıllı olduğunu öğrenir.

Ünlü bir savaş muhabirinin önermesiyle gazeteciliği Avrupa’da sürdürmeye karar veren Rose, görevi dolayısıyla bir süre Paris’te, sonra Berlin’de yaşar. Colette ve Janet Flanner (Genet) gibi dönemin ünlü aydınlarıyla dostluk kurar; bu arada gönlünü bir direnişçi sanatçıya kaptırır. Üçüncü Reich gücünü ve baskısını artırdıkça, olaylar akıllara durgunluk verici bir hızla gelişir. Kendini kıskıvrak yakalandığı bir terör dehşeti içinde bulan Rose, aynı zamanda yüreğini parçalayan bir seçim yapmak zorundadır.

Elinizden bırakamayacağınız, bitirdikten sonra da etkisinden kurtulamayacağınız olağanüstü bir roman…