Ali Emiri'nin Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası Ciltli

Bu kitapta Ali emiri Efendi’nin çıkardığı Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası ile Tarih ve edebiyat Mecmuası isimli dergiler incelenmiştir. Birbirinin devamı mahiyetindeki dergilerden ilki 31, ikincisi 5 sayıdır. Derginin çıkış amacı her sayının başında yer alan “Mülk ve millete nafi’ tarih, edebiyat, fünun, iktisadiyat ve şüun-ı saireye müteallik mebahis-i müfideyi havi mecmua-i şehriyedir” ibaresiyle ortaya konulmuştur.

Dergilerde farklı alanlarda kaleme alınmış toplam 630 başlık tespit edilmiştir. İncelemede bu yazılar tarih ve edebiyat olarak iki ana bölüme ayrılmıştır. Tarih yazıları yakın ve uzak tarih; edebiyat yazıları ise nesir ve şiir olmak üzere tasnif edilmiştir. Nesir yazılarının büyük bir kısmını tenkit oluşturur. Ali Emiri Efendi, tenkit yazılarında Maarif Nezareti gibi kurumlarının yanında Mehmet Fuat Köprülü gibi şahısları eleştirir ve kendisine yöneltilen eleştirilere cevap verir.

Dergilerdeki şiirlerin çoğu naziredir. Osmanlı hanedanından pek çok kişinin şiirleri, onlara yazılan nazirelerle birlikte yayınlanır. Kadın şaiirlerin şiirleri ve Tiranlı Hatice Hanım gibi önemli şahsiyetlerin biyografileri de verilmiştir. Böylece kadınların toplumdaki önemine vurgu yapılmıştır. Divanu Lügati’t-Türk’ü Türk dünyasına kazandıran Ali Emiri Efendi, bu eseri nasıl bulup ortaya çıkardığını da dergi sayfalarında ayrıntılarıyla anlatır. Bu çalışma, Ali Emiri ve eserlerini ilim dünyasına tanıtabilirse amacına hizmet etmiş alacaktır.

Süleyman Oğlu Cihangir

Şehzade Cihangir, tarihin tozlu yaprakları arasına aksak ve kambur şehzade olarak geçmiştir.
Entrikalar, Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan zaafı, itibar, mevki ve para uğruna Topkapı Sarayı’nda işlenen onlarca cinayet…
Tüm bu karanlığın içinde sırtındaki kamburun aksine yüreği ile hareket eden bir şehzade…
Mustafa’ya bunca haksızlık yapılmasaydı acaba tarih nasıl şekillenirdi?
Bir nefeste okuyacağınız “Süleyman Oğlu Cihangir” romanı uzun tarihsel araştırmalar sonunda yazılmıştır.

Fars’ın Don Juan’ı

Elinizdeki bu kitap, bir Müslüman iken daha sonra bir Katolik olan ve “Don Juan” adını alan Oruç Bey’in notlarından oluşmuş bir eserdir.

Oruç Bey (yani Persli Don Juan), bir iyiniyet elçisi olarak 1599 yılında Pers İmparatorluğundaki İsfahan kentinden başlayıp İspanya’nın Vallodolid kentinde sona eren bu uzun ve ilgi çekici yolculuğu sırasında gördüğü, gezdiği ve yaşadığı yerleri ve buralardaki kişi ve olayları bu kitabında anlatmıştır.

Bu çalışmayı önemli kılan somut nedenlerden biri, bu konuda yazılmış ilk örneklerden biri olmasıdır. Gözden kaçan diğer bir neden ise, tür olarak da birçok kitap türünün karışımından oluşmasıdır.

Çünkü bu kitap;

1- Yazarının, Pers İmparatorluğu’ndan Avrupa’ya gönderilmiş bir tür iyiniyet elçisi olması nedeniyle bu kitap bir “Sefaretname” dir.

2- Sefaretnameler çoğunlukla bir ülkeyi anlatırken, bu kitap, hem yazarının gezgin ve maceracı ruhunu, hem de onlarca ülkeyi ve krallığı anlatması göz önüne alındığında ise bir ”Seyahatname” dir.

3- Yazar; gezdiği yerlerin nüfüsunu, hane sayısını, iklimini, bitki örtüsünü, denizlerini, nehirlerini, göllerini, ovalarını, dağlarını vs. tek tek belirttiği için, bu kitap coğrafi anlamda, çizilmiş haritalardan meydana gelmiş bir Atlas değilse de, yazılı metinlerden oluşmuş, yani sözcüklerle meydana getirilmiş bir ”Cihannüma” dır.

4- Yazarın, kendi kalemi ile özyaşamını anlattığı bir ”Otobiyografi”dir.

5- Bir kişinin görüşünü yansıttığını unutmadan ve bazen objektif olmadığını da gözönünde tuttuğunuzda, öznel ve kişisel bir ”Tarih Kitabı” dır.

6- Kitabın örgüsüne ve kurgusuna baktığınızda ise bir ”Tarihi Roman”dır.

Meşrutiyet Ruznamesi Cavid Bey 2. Cilt

Günlükler tarihi olayların ortaya çıkartılmasında önemli bir yere sahiptir. Son dönem devlet ve siyaset adamlarımızdan bir kısmı günlük tutmuş ve anılarını yazmıştır. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin en önemli ve renkli simalarından olan Cavid Bey de, günlük tutma geleneğinin yaygın olmadığı toplumumuzda yaklaşık on dört yıl aralıksız tutarak günlük türünün önemli bir örneğini ortaya koymuştur.

Elinizdeki eser, Cavid Bey’in toplam yirmi dört defterden oluşan günlüklerinin Sekizinci Defterinin son kısımlarını teşkil eden, 14 Ağustos 1913 tarihli günlükten başlamakta ve On Dördüncü Defterinin de sonunu teşkil eden 14 Kasım 1914 tarihinde yazılmış günlükle sona ermektedir. Cavid Bey’in Meşrutiyet Ruznamesi olarak isimlendirdiğimiz günlüklerinde Meşrutiyet’in ilanının ardından İstanbul’a gelişi, 31 Mart Hadisesi, Balkan Savaşları gibi tarihimizin önemli olayları hakkında gün gün tutulmuş notlar yer almaktadır.

Cavid Bey’in İttihad ve Terakki Hükümetlerinde Maliye Nazırlığı görevini de üstlendiğini göz önüne aldığımızda bu kitap son dönem Osmanlı Maliyesi, özellikle Düyun-ı Umumiye ile olan ilişkilerin düzenlenmesinde bizzat aldığı rol ve kararları ortaya koyması bakımından da önem kazanmaktadır.

Meşrutiyet Ruznamesi Cavid Bey 3. Cilt

Cavid Bey’in Meşrutiyet Ruznamesi’nin elimizdeki üçüncü cildi, Cavid Bey’in 15 Kasım 1914 tarihinde yazmaya başladığı on beşinci defterleriyle başlamakta ve yirminci defterinin sonu olan 30 Haziran 1919 tarihiyle sona ermektedir.

Bu günlerdeki anılarında Cavid Bey, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Harbi’ne girişi süreci, Maliye Nazırlığından istifa etmesi ve dönemde yaşadıkları savaş boyunca iç ve dış ilişkilerde müdahil olduğu konular hakkında bilgiler vermektedir.

Yine elimizdeki bu üçüncü ciltte, birinci ve ikinci ciltte olduğu gibi Cavid Bey’in bizzat latin alfabesiyle yazdığı kısımlar tarafımızdan italik olarak belirtilmiştir. Ayrıca bazı kısa pasajlar ve anlaşma maddeleri, Cavid Bey tarafından Fransızca yazılmıştır. Bu gibi kısa pasajlar tam olarak okunmadığı için yanlışlıklara meydan vermemek amacıyla Cavid Bey’in elyazısıyla metinde gösterilmiştir.

Meşrutiyet Ruznamesi Cavid Bey 4. Cilt

Cavid Bey’in Meşrutiyet Ruznamesi’nin elimizdeki dördüncü cildi, Cavid Bey’in 1 Temmuz 1919 tarihinde başlayan yirmi birinci defterleriyle, yirmi dördüncü defterinin sonu olan 28 Şubat 1924 Perşembe günki yazılarını ihtiva etmektedir. Ayrıca bu kısmın sonuna Cavid Bey’in Günlüklerinin bulunduğu Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde Y-324-ek koduyla kayıtlı perakende evrakından meydana gelen belgeler eklenmiştir. Belgelerin bir kısmı okunmadığı için olduğu gibi metne ilave edilmiştir. Belgeler 72 pozdan ibarettir.

Bu kısımlarda Cavid Bey sonrası, Osmanlı hükümetindeki değişiklikler, bu sıradaki bağlantıları, uluslararası şirket temsilcileriyle görüşmelerini anlatmıştır. Daha sonra maceralı bir şekilde yurt dışına çıkışı görüşmeleri yazışmaları ayrıntılarıyla ele alınmaktadır. Yine bu süreçle İstanbul ve Anadolu’da meydana gelen gelişmeler Cavid Bey’in bakış açısıyla takip edilebilmektedir.

Özellikle TBMM Hükümeti’nin Fransızlarla yaptığı Ankara Antlaşması’nın zemininin hazırlanmasında Fransızlarla yaptığı görüşmeler ön plana çıkmaktadır. Daha sonra Lozan görüşmelerine davet edilmesi ve bu görüşmelerdeki komisyonlarda görev alarak yaptığı görüşmelerin ayrıntıları ve Türk heyeti arasında geçen tartışmalar ve onların tutumları konusundaki fikirleri dikkat çekicidir. Yine Lozan sonrası dönem ve Cumhuriyetin ilanı sürecinde yaşanan siyasi olaylar Cavid Bey’in kaleminden farklı bir açıdan takip edilebilmektedir.

İşgal, Direniş, İç Savaş

“… 2. Dünya Savaşı’na girmeyen Türkiye ile Alman İşgali’ne uğrayan Yunanistan’ın bu döneme ait hatıraları ve algıları birbirinden oldukça farklıdır. Türkiye’de yaşayan insanların çoğu için 2. Dünya Savaşı yılları ‘karne ile satılan ekmek’ veya ‘bulunamayan şeker,’ yani bir yokluk dönemidir. Ancak Yunan halkı hem cephelerde savaşmış, hem de savaşın ve İşgal’in getirdiği karanlık günleri yaşamak zorunda kalmıştır: Açlığı, ölümü, toplama kamplarını… Daha da kötüsü, ülke İşgal’den kurtuluşunun hemen ardından kanlı bir İç Savaş’a sürüklenmiştir (1946-49). İç Savaş, 1949 yılında belki cephede bitmiştir, ama Yunan halkının bir kısmı için zorlu yıllar devam etmiştir. 1950-1960 yılları arasındaki on yıllık süreç kimileri için ‘korku ve baskı rejimi’dir. Albaylar Cuntası (1967-1974) boyunca da özgürlükler kısıtlanmış, ülkeyi yönetenler tarafından halkın bir kesimi düşman olarak ve komünizm de tehdit olarak algılanmaya devam etmiştir. Devletin vatandaşları hakkında tuttuğu ‘fişler’in Yunanistan’ın 1982 yılında Avrupa Topluluğu’na girmesi sonrası yok edildiği sadece varsayılmaktadır. …”

Savaştan Barışa Giden Yol kitabı ve makaleleriyle tanıdığımız akademisyen-yazar Damla Demirözü, İşgal, Direniş, İç Savaş kitabında öncelikle ülkemizde yayımlanmış kaynaklarda dağınık halde ulaşılabilen, yahut hiç bilinmeyen savaş dönemi Yunanistan tarihinin Türkçe-dilli okuyucu için ilk kez bütünlüklü ve kapsayıcı bir sunumunu yapıyor. Daha sonra ise etkisi hala süren bu esaret, zafer ve felaket döneminin edebiyatına, yani “’45 Kuşağı” yazarlarının eserlerine ilgisini yöneltiyor.

12 yazara ait 12 eser (roman, öykü ve deneme) yetkin bir araştırmacının gözüyle hem kendi tarihleri hem de ‘öteki’yle olan ilişkileri açısından irdeleniyor. Büyük toplumsal vakaların edebi hayata etki ve tercümesinin, sarsıcı ve zorlu bir geçmişle yaşayan Yunanistan bağlamında tarihi ilginize sunuluyor.

Bir Zamanlar Mülkiye

“Bir zamanlar” diye hikaye edilen 1964-1970 dönemi, bir söylenceye dönüşen 68’liliği yaratan Üniversite işgalleri ve yoğun öğrenci hareketlerini içeren çok hareketli bir dönem. Savaş’ın anıları, şakacı dili ve iyimser üslubunun yarattığı neşeli havanın içinde türlü zorlukların, sıkıntıların, kadir bilmezliklerin, hoyratlıkların ürettiği acıların da izlerini taşıyor. O genç yaşımızda nasıl dirençli olduğumuzu, sıkıntı ve zorluklara karşın yaşama sevincimizle ve tüm saflığımızla nasıl direndiğimizi de anlatıyor.

Edebiyat Araştırmaları 2 : Mehmet Fuad Köprülü Külliyatı 6

Ülkemizde edebiyat tarihçiliğinin en önemli isimlerinden biri hiç şüphesiz Fuad Köprülü’dür. Onun bu geniş alandaki çalışmalarının temeli birçok dergiye yayılmış makalelerinden oluşmakta. 1958’de Türk Tarih Kurumu yazarımızın bu dağınık ilmi makalelerini bir külliyat halinde basmaya karar vermiş ve böylece edebiyat tarihi alanındaki çalışmalarına bir tür saygı durusu olan Edebiyat Araştırmaları adlı değerli yapıt ortaya çıkmıştı… Elinizdeki kitap ise oğlu Dr. Orhan Köprülü tarafından külliyatın eksik kalan parçalarının bir araya getirilmesi amacıyla oluşturulmuş değerli bir mücevherdir. Edebiyat Araştırmaları 2, Azeri edebiyatından Çağatay dili ve kültürüne. Tuyugdan Abdallara. Kayıkçı Kul Mustafa’dan Yeni Farsçadaki Türk unsurlarına kadar geniş bir alana yayılmış olan toplam yedi makalenin yanı sıra çoğunlukla İslam Ansiklopedisinde yer alan ve Aşık Çelebi’den Baki’ye. Devlet- şah’tan Fuzuli’ye uzanan on dokuz birbirinden değerli biyografiyi de içeren çok önemli araştırmaları bir araya getiriyor.

Küprülü’nün, ilk basıldığı yıldan bu yana önemlerini giderek artıran ilmi araştırmalarını bir araya ge­tiren bu ikinci ciltle birlikte edebiyatımızla ilgilenen herkesin kesinlikle okuması gereken başvuru kaynakları derli toplu biçimde ve büyük oranda tamamlanmış oluyor.

Yılancızade Hasan Bey, Yunanlıların Uşak’ı İşgali ve Esaret Sancısı

İstiklal Harbi yıllarına dair birçok şey bilsek de o dönemde yaşamış birinin dilinden ve kaleminden okumak bambaşkadır. Kitabın tashihi sırasında sayfalar üzerine düşen gözyaşlarım, aslında işgal yıllarında çekilen acıların ve sancıların bende uyandırdığı derin bir izdir.

Olayların içi yüzünü, insani yönlerini ve özellikle İstiklal Harbi’ndeki eserlerin yürek yakan acılarını olduğu gibi kaleme alan Uşaklı Yılancızade Hasan Bey’in tuttuğu günlüğün bu çalışmayla gün yüzüne çıkarılması son dönem tarih çalışmaları açısından önemli bir kazanımdır.

Bu eser günlükte anlatılanlardan dolayı akademik bir çalışmanın ötesine geçmiş, belgeler ve kanıtlarla o yıllarda yaşanan “Esaret Sancısı”nı hepimize bir kez daha derinden hissettirmiştir.

– Bengü Yaren Tutsak

Arabistan'da Bir Yıl (1862-1863)

Uzun yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu kontrolündeki Orta Doğu, Avrupalılar tarafından sürekli mercek altında tutulmuştur. Başlangıçta bu faaliyetler misyonerler vasıtası ile gerçekleştirilmiş ve elde edilen başarının daha da ileriye götürülmesi için onların yöntemleri ve amaçları değiştirilerek kullanılmaya devam edilmiştir . Özellikle 19. Yüzyılın başından itibaren “bu topraklarda yaşayan insanların birbirleri arasındaki bağların hassas noktaları nedir” sorusuna cevap aranmıştır. Bu maksatla da çeşitli şekillerde Orta Doğu’da casusluk faaliyetleri yürütüle gelmiştir.

Palgrave da bu faaliyetlerin içerisindeki birisidir. Doktor ve şifacı kamuflajı, kendisine uydurduğu Arap ismi ve Arapça’ya bir Arap kadar hakim olan dil bilgisi ile İslamiyet’in özünü ve geleneklerini çok iyi öğrenmiş olarak bir yıl boyunca bütün Arap yarımadasını dolaşmış ve bu coğrafyada yaşayan insanların yaşamsal, geleneksel ve dinsel özelliklerini etüt etmiştir. Topladığı bilgileri de bu kitapta birleştirerek ileride bu toprakların Osmanlı’dan kopması ve aynı coğrafyanın insanlarının birbirlerine düşman olmaları için gerekli yol haritasını hazırlamıştır.

Kod 0 : Atatürk'ün Son Vasiyeti

Sinsice vücuduna adeta enjekte edilen zehirler onun güçlü bedenini çaresiz ve acılar içinde bırakmaya yetmişti. Son dakikalarında, dudaklarından dökülen birkaç kelime, küçücük bir çocuğun kulaklarından geçerek odanın sessizliğinde yok oldu… Bu, çocuğa “O”nun son vasiyetiydi!

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün son sözleri, sadece birkaç kişi tarafından biliniyordu ve söylediklerinin büyük bir gizlilikle korunması gerekiyordu. Türkiye Cumhuriyeti’ni bekleyen her tür iç ve dış tehlikelere karşı kalkan olacak gizli bir teşkilat kurulması O’nun son vasiyetiydi… Ama bu sözler sadece bir vasiyet değildi.

Bu bir emirdi! O’nun son emri…

Serinin ilk kitabı olan Atatürk’ün son vasiyeti soluksuz okuyacağınız muhteşem bir roman…

Türk Halk Edebiyatından Türk Halk İnançlarına

Türk edebiyatının da her türünde ve her tür edebiyat ürününde halk kültürü vereleri önemli yer tutmuşlardır. Halk kültürlerinin millî edebiyata yanıma nispetleri onların aynı zamanda millilik özelliğini belirler. Farklı Türk kültür coğrafyalarının edebiyatlarına yansı-tılabilmiş halk kültürü verileri, ortak Türk millî edebiyatının doğmasını sağlayabilecektir. Bu hal halk kültüründen hareketle millî ede­biyatta ortaklığın yaşanma yollarından birisi olabilir.

Barut Kokan Topraklar Çanakkale

Sevdalı gönüllerin vatan aşkıyla yanıp kül olduğu yerdir Çanakkale… Vatan sevdasının, ana, baba, gardaş, eş, dost, evlat sevdasının üzerine çıktığı, bir vatanın aşkla, şevkle yanan kalplerle ebediyen kazanıldığı yer olmuştur Çanakkale…

Çanakkale, bir varoluş, bir diriliş destanıdır aynı zamanda… Yüzyıllardır acımasızca ve bin bir türlü oyunlarla üzerine gelinen bir milletin; silkinişidir, haykırışıdır bütün dünyaya… Ve Çanakkale, destanlar yazmaya alışmış bir milletin bu destanlara altın harflerle bir yenisini daha eklemesidir adeta…

İlmek ilmek dokunuşudur bağımsızlığımızın tüm zihinlere… Ve tüm zihinlerin yalnızca “ölürsem şehit, kalırsam gazi” anlayışına odaklandığı yerdir Gelibolu…

Bu eserde uzun yıllar önce yazılmış ve artık milletimize mal olmuş şiirler ile günümüzde yazılmış bir kısım şiirleri bulacaksınız. Cephede, siperlerin içinde, top güllelerinin, mermilerin altında, barut kokan savaş meydanlarında, ölümün soğuk yüzünü her daim yanlarında hisseden Mehmetçiğin kaleme aldığı, anasına, babasına, biricik eşine, yavuklusuna, evladına gönderdiği veya göndermesinin dahi mümkün olmadığı ruhunu teslim etmiş kanlı bağrından çıkan şiirleri bulacaksınız karşınızda…

Pazarola Hasan Bey (1885-1926)

“Pazarola Hasan Bey’in her bir gülücüğü, evde kalmış kızlar nezdinde, müstakbel bir koca için bir alamet, bir işarettir. Her ‘Pazarola …cibaşı’ selamı, İstanbul’un tüm bereket dilencileri için, geleceği garantiye almaktır. Ancak, Pazarola Hasan Bey’in kendisine yapılan bütün çağrılara cevap verip vermeyeceği pek belli olmazdı.
Kendisinden ‘Pazarola …cibaşı’ iltifatı almak isteyen ve böylece gündelik karından emin olmak isteyen esnaf etrafına üşüşür, ‘Hasan Bey, gel bir kahvemizi iç’ diyerek onu dükkanlarına çağırır, ancak Hasan Bey’in bu çağrılardan hangisine cevap vereceği ve hangi davete icabet edeceği de pek belli olmazdı.

İçinden geldiği gibi sokaklarda dolanır, birden sevindirmek istediği birisine yaklaşır, önce meşhur ‘Pazarola ….cibaşı’ iltifatını yapar, sonra da o kişiye işiyle ilgili çeşitli şakacı sorular sorardı. Belki de itibarının zedeleneceği ve belki de karşısındakini rahatsız edeceği düşüncesiyle çok konuşmaz, çok oturmaz, her gittiği yerde birkaç dakikadan fazla kalmazdı. Tahsili hakkında kimsenin bir şey bilmediği Pazarola Hasan Bey, bazen değme okumuşlar gibi sözler söyler, hikmetler savururdu. Bazen de hiçbir münasebeti olmayan sözler sarf ederdi.

Kendisine ısmarlanan kahveleri geri çevirdiği görülmezdi, sarılıp eline tutuşturulan sigaraları keyifle tüttürür, sonra da geldiği gibi, ansızın ortadan kayboluverirdi…”

Arap Edebiyatı Tarihi – Osmanlı Dönemi

Denilebilir ki, Arap Edebiyatının geçirdiği devreler içinde, gerek Arap gerek müsteşrik araştırmacılar tarafından tanınmak ve ele alınmak açısından Osmanlı dönemi kadar şanssız bir dönem yoktur. Bu çalışmanın ilgili bölümünde de görüleceği üzere, birkaç insaflı araştırmacı dışında Arap edebiyatının Osmanlı dönemi hemen hemen yok denilecek durumdadır. Arap ülkelerinde bulunduğum zamanlarda görüştüğüm Arap akedemisyenlerin de, muhtemelen bilgi eksikliğinden kaynaklanan, aşağı yukarı aynı görüşte olması beni bu dönemi incelemeye ve dönemin edebi çalışmalarını tespit edip hiç de durumun iddia edildiği gibi olmadığını ortaya koymaya yöneltti.

Araştırmamın sonunda Osmanlı dönemindeki Arap edebiyatının diğer dönemlerdeki edebiyattan geri olmadığını, aksine yenilenerek varlığını sürdürdüğünü gördüm. Vardığım sonuç, iddia edilenin aksine Arap edebiyatının Osmanlı döneminin, geçmiş dönemlerin bir devamı olup modern dönem için bir alt yapı oluşturduğudur. Aksi takdirde Ahmed Şevki, el-Barudi vb. şairlerin Fransızların Mısır’ı işgali ile başlatılan modern dönemde gökten zenbille indiğini ya da ellerinde birer sihirli değnek olduğunu ve yüzyıllarca ihmal edilmiş bir edebiyatı modern bir edebiyat haline getirdiklerini kabul etmek gerekir.

Bu dönemin Arap edebiyatını ele alan, ancak akademik araştırma özelliği taşıyan ve ön yargıdan uzak birkaçı dışındaki eserlerin, gerek metot, gerekse dönemle ilgili verdiği bilgiler açısından oldukça karmaşık, düzensiz ve çelişkilerle dolu olduğu görülür. Bunun temel nedeni, bu dönemi inceleyen eserlerin akademik, objektif ve derinlemesine incelemeler olmak yerine, Arap ülkelerindeki orta, lise ve yükseköğrenimdeki öğrencilere verilmek üzere hazırlanan, ihtiyacı karşılamak üzere derlenen yüzeysel, objektiflikten uzak ve ön yargılı, büyük çoğunlukla da araştırmalarını bilimsel temeller üzerine oturtmak yerine Osmanlı-Türk düşmanlığı üzerine oturtan oryantalist araştırmacıların öne sürdüğü ve Arap bilim adamlarınca da hiçbir araştırma ve inceleme yapılmadan peşinen kabul edilip dillendirilen bilgiler içermesidir. Arap bilim dünyasında Osmanlı dönemindeki Arap edebiyatını inceleyen akedemik çalışmaların oldukça az olduğu görülür.

Bunlardan tespit edebildiğimiz kadarıyla Yüksek Lisans ve Doktora düzeyinde yapılmış çalışmaları şöyle anmak mümkündür:

1-Meyyade et-Tunci, eş-Şi’ru’l-ictima’i fi’l-‘ahdi’l-Osmanî, Y. Lisans çalışması, Danışman: Omer ed-Dekkak, Cami’atu Haleb, 1991.
2-Muhammed Sakr, eş-Şi’r fî Mısr fi’l-‘asri’l-Osmani, Doktora çalışması, Cami’atu’l-Ezher, 1985.
3-Halil Kasım Ğariri, eş-Şi’r fî biladi’ş-Şam fi’l-‘asri’l-Osmani 1516-1798, Doktora çalışması, Danışman: Omer Musa Başa, Cami’atu
Dımaşk, 1991.
4-‘İd Fethi ‘Abdullatîf ‘Abdulazîz, İtticahatu’l-edebi’l-‘arabi fi’l-karni’l-hadi ‘aşer el-hicri fî Mısr ve’ş-Şam, Doktora çalışması, Danışman: Muhammed Yunus Abdulal, Cami’atu Ayn Şems, 2006.

Türkiye’de ise tespit edebildiğimiz kadarıyla tek çalışma şudur:

Nurettin Ceviz, Osmanlılar Döneminde Mısır’da Arap Edebiyatı, Doktora Çalışması, Danışman: Nevzat H. Yanık, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doğu Dilleri ve Edebiyatları Anabilim Dalı, Erzurum, 2002. Bu eserler incelendiğinde de Osmanlı dönemindeki Arap edebiyatının geçmiş dönemlerin edebiyatının bir devamı olduğu, konu ve türler açısından çağa göre kendisini geliştirerek devam ettiği görülür.
Elinizdeki bu çalışma, daha önce yine tarafımızdan hazırlanan ve Arap Edebiyatının m. 550-622 yıllarını kapsayan İslam öncesi devresinin incelendiği “Arap Edebiyatı Tarihi-1-Cahiliye Dönemi”, m. 622-661 yılları arasını kapsayan dönemin incelendiği “Arap Edebiyatı Tarihi-2-Sadru’l-İslam Dönemi”, m. 661-750 yılları arasını kapsayan “Arap Edebiyatı Tarihi-3-Emeviler Dönemi” ve m. 750-847 yılları arasını kapsayan “Abbasi Edebiyatı Tarihi” adlı çalışmaların devamı olup, bu çalışmada Arap Edebiyatının Osmanlı dönemindeki durumu incelenmiştir. Çalışma hazırlanırken Ana Kaynaklar ve İkincil Kaynaklar yanında DİA=Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde yayınlanan maddelerden de istifade edilmiştir. Bu çalışmadan amaç, batılı oryantalistlerce dillendirilip doğulu Arabistlerce de tekrar edilen bir “yok sayılmış Osmanlı Dönemi Arap Edebiyatı”nın ne kadar verimli, çok renkli ve üretken bir dönem edebiyatı olduğunu ortaya koymaktanbaşka, gerek Doğu Dilleri ve Edebiyatları ya da Arap Dili ve Belağati alanında öğrenim gören Lisans ve Lisansüstü Eğitim öğrencilerine, gerek Arap Dili, Belağati ve Edebiyatı alanına ilgi duyan okuyuculara Arap coğrafyasında başlangıcından bitişine kadar Osmanlı Dönemini içine alan, Türkçe yazılmış bir Arap Edebiyatı Tarihi sunmaktır. Çalışma, “İçindekiler” kısmından da anlaşılacağı gibi, Osmanlı döneminde Mısır, Suriye ve Lübnan’ın durumu hakkında özet bilgi sunulan bir Giriş’ten sonra, Arap edebiyatında Osmanlı döneminin sınırları, dönemin değerlendirilmesi ve Osmanlı döneminde Türklerin Arap dili, edebiyatı ve kültürünü koruma ve geliştirme çabalarının incelendiği Dönemin Değerlendirilmesi başlıklı bir bölüm, ardından Şiir ve Nesir olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır.

Osmanlı döneminde Arap Edebiyatı konusu çok araştırılmış ve hakkında çok eser yazılmış bir konu değildir. Bu alanda telif edilmiş birincil ve ikincil kaynakların hemen hemen tamamını toplayıp gözden geçirerek bu satırları kaleme almaya çalıştık. Burada el-Imad el-İsfehani (öl. 597/1207)’nin “Gördüm ki, bir gün bir kitap yazıp da ertesi gün ‘Şurası farklı yazılsaymış daha iyi olurmuş, şu da eklenseymiş daha güzel olurmuş, bu konu daha öne alınıp zikredilseymiş daha hoş olurmuş, bu husus burada hiç anılmamış olsa daha güzel olurmuş’ demeyen kimse yok. Bu, ders alınabilecek en güzel durum. Bu durum da, her insanın eksikliğinin bir göstergesi” şeklindeki sözlerini bir kez daha hatırlamak gerekiyor.

Ara Rejimin Adaleti

Ülkemizin 28 Şubat olarak bilinen siyasi kriz süreci devlet ve toplum katmanlarında turnusol görevi görmüş, geçmiş-bugün-gelecek ekseninde ülkenin duracağı yeri gideceği noktayı belirlemede önemli bir kilometre taşı olmuştur. Askerin doğrudan değil dolaylı olarak ülke siyasetini sivil siyaset ile kol kola girerek tam işbirliği ve inanılmaz düzeyde örgütü bir hakaret planı çerçevesinde belirlemem teşebbüsüdür 28 Şubat süreci Demokrasinin tam eksiksiz ve tüm kurumlarıyla oturmasının gerekliliğini ortaya çıkaran bir kırılma noktasıdır. Bu süreç kendini ülkenin “sahibi” olarak addeden bir grup elitin son çırpınışı olarak tarihteki yerini almıştır. Üstelik sıcaklığını da, tüm aksi gelişmelere rağmen halen muhafaza etmektedir.

Şükrü Karatepe bu süreçte Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı iken yaptığı bir siyasi konuşma sebebiyle “seçilmiş” olduğu iktidarı elinden alınmış mahkeme mahkeme dolaştırılmış ve nihayetinde düşünceleri sebebiyle hapis yatmak zorunda kalmıştır.

Elinizdeki kitap onun bu süreç boyunca yaşadıklarını bir “insan” ve aynı zamanda bir “akademisyen” olarak anlattıklarıdır. Sağlıklı işleyen bir demokrasinin gerekliliğini anlamak ve tahkim etmek için mutlaka okunması gereken bir metin…

Harbiyeli Bir Osmanlı Ermenisi

“1912 haziranında üç, temmuzunda beş Ermeni okulu bitirdik ve mülazım-ı sani [teğmen] rütbesiyle Osmanlı ordusunun hizmetine ilk Ermeni subaylar olarak girdik. O yılki mezunlarımız ordulara kurayla dağıtıldılar. Ben şanslıydım, 4. Ordu’yu, Erzincan’ı çektim. 1912 yazında, belime takılı kılıcım, parlayan düğmelerim ve apoletlerimle gururlu ve mutlu, memleketimde idim…”

Kalusd Sürmenyan, 2. Meşrutiyet döneminde Harbiye’den mezun olup Osmanlı Ordusu’nda muvazzaf subay olarak görev yapan Ermenilerden biriydi ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar orduya hizmet etti. Savaş sırasında geri hizmete alındıktan sonra katliamların yaşandığı Sansa Vadisi’nde görev yaptı. Tehcir sırasında görevini terk edip ailesini kurtarmak için kervanların peşinden yollara düştü, Ermeni halkının yaşadığı trajediye bizzat tanıklık etti.

Sürmenyan’ın anılarını Ermeniceden çeviren ve yayına hazırlayan Yaşar Tolga Cora, anı türü eserlerin tarihi “hakikati” ortaya çıkarmasındaki zorlukları dikkate alarak, Osmanlı Ermenilerinin Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadığı trajedinin ayrıcalıklı bir Ermeninin hayatını dahi nasıl etkilediğini inceliyor. Bu kısa anı kitabı, geleceğine ve kariyerine dair hayalleri 1915’te kaybolan bir Harbiyeli Osmanlı Ermenisinin hikayesini ve onun gözünden halkının yaşadıklarını okuyucuya sunuyor.

Cephedeki Bir Doktorun Gözünden 1915 Baharında Çanakkale

“Yıkıntılar, yaralılar, sargılar arasında… Evrensel vahşetin, dehşetin günü… Medeniyetin en gelişmiş silahlarıyla yaratılan kıyamet! Yangınlar, yıkıntılar, akıl almaz bir gümbürtü…”

Behçet Sabit Erduran, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na katılmasıyla açılan Çanakkale Cephesi’nde görevlendirilen onlarca doktordan biriydi. Behçet Sabit Bey, bölgede bulunduğu altı aylık sürenin 1915 Mart ve Mayıs ayları arasında mesleğini icra etmesinin yanı sıra gördüklerini, duyduklarını gün gün, saat saat kaydetmiştir. Yıldız mevkiinde ve seyyar hastanelerde görev yaptığı sırada 18 Mart deniz harekatını ve kara muharebelerinin başladığı 25 Nisan’ı yaşayarak anlatmış, cephedeki sıhhiye hizmetleri hakkında da bilgi vermiştir.

Çanakkale Savaşı’nın 100. yılında yayımlanan ve bu savaşta yaşananların ve verilen hayat mücadelesinin ilk elden anlatımı olan 1915 Baharında Çanakkale, bir doktorun anıları ve gözlemleri olması sebebiyle de ayrı bir değer taşımaktadır.

Cephedeki Bir Doktorun Gözünden 1915 Baharında Çanakkale

“Yıkıntılar, yaralılar, sargılar arasında… Evrensel vahşetin, dehşetin günü… Medeniyetin en gelişmiş silahlarıyla yaratılan kıyamet! Yangınlar, yıkıntılar, akıl almaz bir gümbürtü…”

Behçet Sabit Erduran, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na katılmasıyla açılan Çanakkale Cephesi’nde görevlendirilen onlarca doktordan biriydi. Behçet Sabit Bey, bölgede bulunduğu altı aylık sürenin 1915 Mart ve Mayıs ayları arasında mesleğini icra etmesinin yanı sıra gördüklerini, duyduklarını gün gün, saat saat kaydetmiştir. Yıldız mevkiinde ve seyyar hastanelerde görev yaptığı sırada 18 Mart deniz harekatını ve kara muharebelerinin başladığı 25 Nisan’ı yaşayarak anlatmış, cephedeki sıhhiye hizmetleri hakkında da bilgi vermiştir.

Çanakkale Savaşı’nın 100. yılında yayımlanan ve bu savaşta yaşananların ve verilen hayat mücadelesinin ilk elden anlatımı olan 1915 Baharında Çanakkale, bir doktorun anıları ve gözlemleri olması sebebiyle de ayrı bir değer taşımaktadır.

Osmanlı'dan Karikatürler

Karikatür, bir kişi, tip ya da eylemin çizgiyle çarpıtılmış, abartılmış sunuluşudur …

Karikatür, çizildiği dönemi en iyi yansıtan kaynaklardan biridir. O dönemdeki sosyal, ekonomik, kültürel ve saire bir çok konuda iğneleyici tarzda bilgiler verir.

Osmanlı Dönemi gazete ve dergilerinden, sizler için seçerek Latin harflerine çevirdiğimiz bu karikatürleri okurken eskilere doğru bir yolculuğa çıkacak, ninelerimizin ve dedelerimizin düşünce yapısını, yaptıkları derin esprilerde bulacaksınız…

Abartılı espriden daha çok, ince fikirlilik, iğneleme ön plana çıkmaktadır. Tamamı zeka ürünüdür. Bazı karikatürler düşünmeye de sevk edecektir.

Ordener Sokağı Labat Sokağı

Yahudi Soykırımı Sırasında Kofman Ailesinin Fransa’da Yaşadıklarına Dair Çok Çarpıcı Bir Anlatı.

Bir Kadın Filozofun Kaleminden Unutulmaz Bir Hikâye.

Gerçekten de bir daha göremedik babamı. Bir ha­ber de alamadık, sadece Drancy’den yollanmış bir kart, menekşe rengi mürekkeple yazılmış, üzerindeki pulda Mareşal Pétain’in resmi var. Bir başkasının eliy­le Fransızca yazılmış. Genelde bizimle iletişim kurar­ken kullandığı diller olan Yidişçe ya da Lehçe yaz­masını yasaklamışlar elbette …. Savaştan sonra, Auschwitz’den vefat ilamı gel­di. Toplama kamplarına gönderilmiş diğer sür­günler geri döndüler. Bir Yom Kippur günü, si­nagogda, tehcir edilmişlerden biri babamı Aus­chwitz’de görmüş olduğunu iddia etmişti. Orada bir sene hayatta kalmış. Kapo olmuş Yahudi bir kasap (ölüm kampından döndükten sonra, Ro­siers Sokağı’nda tekrar dükkân açmıştı), çalışma­yı reddettiği bir gün onu kazma darbeleriyle öl­düresiye dövmüş ve canlı canlı gömmüş: O gün Şabatmış: “Hiçbir kötülük yapmadı,” demişti, “sadece biz kurbanlar ve cellatlar için Tanrı’ya dua ediyordu.”

Bunun için, başka pek çoklarıyla birlikte babam da bu sonsuz şiddete maruz kalmıştı: Auschwitz’de ölmek, hiçbir ebedi İstirahate saygı gösterilemeyen, gösterilmeyecek bu yerde. 

– Sarah Kofman

Hikmet Aksoy Kitabı : Karınca İzleri

“Anlattıklarınıza bakınca merkezi Trabzon olan geniş çaplı bir daire gördüm. Pergelin sivri ucu Trabzon’daydı, kalem ucu ise İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin diğer illerini dolaşıyordu. Bu halinizle sizi hem taşra ve merkez arasında hem de taşra ve taşra arasında bir köprü olarak gördüm ve itiraf etmeliyim, beni taşra basınıyla olan bağınız daha çok ilgilendirdi.”

– Nazan Bekiroğlu
 
Karınca İzleri; İstanbul ve Trabzon basınında, kültür ve sanat dünyasında yıllarca çalışmış, 27 Mayıs döneminde Tercüman, Hürriyet, Milliyet, Vatan gibi pek çok gazetede muhabirlik yapmış gazeteci, karikatürist, mizah ustası Hikmet Aksoy’un hayat hikâyesi. İstanbul’da bulunduğu dönemde edebiyat ve basın çevrelerinden tanınmış simalara ilişkin anılarının tazeliği, bilgisinin yoğunluğu, darbe dönemine ve Yassıada duruşmalarına yakın şahitliği, gittiği her yere götürdüğü idealleri ve bunları hayata geçirme biçimi onun hikâyesini çarpıcı kılıyor. Yedek subay öğretmen olarak atandığı Kütahya’nın Simav ilçesine bağlı Pazarlar’da hiç durmadan çalışarak tek tek hayata geçirdiği fikirleriyle, yıllar sonra bile hâlâ orada yaptıklarıyla anılması bunun bir göstergesi. 
 

Sounds of Silence 3 – Ankara’s Armenians Speak

The oral history studies of Hrant Dink Foundation, which are going on since 2011, focused on Ankara Armenians for 2013. The book, which comprises 10 interviews with the Armenians of Ankara, also includes a foreword by Raymond H. Kevorkian and concluding remarks by Özgür Bal.

“Just before the First World War, half of the Armenian population of Ankara county (28.858 in sum), was living in the administrative center, Ankara. The distinguishing aspect of the Ankara community was the ratio of Catholics: according to the 1914 census, 11.246 Armenians of the town were making up p of the population. Another distinguishing feature was their preference for using Armenian script to write Turkish and their use of Turkish as vernacular. (…)
The educational infrastructure of the city was also developed: Six establishments of Catholics (1.200 students), three schools and colleges of Apostolics (400 students), two vocational schools, two kindergartens and two establishments belonging to Protestants. On the other hand, a rather large portion of the population was still speaking Turkish; the advancement of the Armenian language was slow (…) Around the beginning of September 1915, the Armenians of Ankara; women, children, elderly, Apostolic or Catholic, were taken out of their houses, which were sealed earlier by the police. The crowd, thousands in number, was brought together in the train station outside the city. They stayed there at least for 25 days. This time period was enough to seize their possessions and persuade the most attractive young women to convert to Islam and marry a Muslim. Those who accepted the offer were allowed to go back to the city, those who did not were eventually sent to Eskişehir and Konya, later joining the deportation line going to Syria.

Throughout the first years of the Turkish Republic, a number of emigrees from inner counties (some of whom had to relocate because of unsafe conditions in some counties) settled in Ankara. Some of them became Muslims and some of them married Turkish inhabitants of the city with a special license granted by the administration. There were some who managed to obtain the administrative document which would allow them to settle in Ankara; this was, however, only possible on the condition that they would convert to Islam.

A large proportion of the narratives on the following pages belong most probably to the members of such familie.

Ocak Sönmesin Diye : Lütfü Şehsuvaroğlu Kitabı

Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal ve siyasal hayatının dönüm noktalarından biri olan 12 Eylül, öncesiyle ve sonrasıyla Türk siyasi tarihinde merkezi bir yere sahiptir. Şüphesiz bu dönemi diğer dönemlerinden ayıran itici kuvvet, idealist gençlerdir. 12 Eylül’e gelinirken “sağ”ı ve “sol”u şekillendiren bu gençler, sadece teorik düzlemde kalmamış ve düşüncelerini pratiğe geçirerek döneme damgalarını vurmuştur.

“Kanımız aksa da zafer İslam’ın!” sloganının mucidi; Ülkü Ocakları’nın son genel başkanı; şiir, roman, deneme, biyografi ve araştırma inceleme türlerinde eserler vermiş üretken bir yazar olan Lütfü Şehsuvaroğlu, bu idealist gençlerden biri olarak dönemin en önemli tanıklarından biridir. Türk abide şahsiyetleri -özellikle de Necip Fazıl Kısakürek ve Muhsin Yazıcıoğlu- ile genç yaşlarından itibaren irtibat halinde olan Şehsuvaroğlu, söyleşi şeklinde hazırlanan bu kitapta, dönemin Türkçülük, İslamcılık, milliyetçilik fikri akımlarını teorik ve pratik yönleriyle ortaya koyuyor, tespit ve tanıklıklarıyla günümüzdeki gelişmeleri de kapsayan bir yelpaze içinde Türk okuyucularına sunuyor.

Emel Yolunda Kandil ve Muhtar Paşa

Jön Türkler’in 1897 senesindeki ünlü sürgün hadisesi için bizzat bu sürgün alayının içinde bulunan iki kişi tarafından birer kitap yazılmıştı. Bunlardan birincisi Erkan-ı Harp Zabitleri’nden Silistreli Mustafa Hamdi tarafından piyes şeklinde yazılan Afv ile Mahküm yahut Şeref Kurbanları (Mısır, 1907, 342+8 s) isimli eserdir. İkinci ve daha mühim bir kitap ise Feridun Kandemir’in babası ve bir sürgün olan ve birçok esere imza atmış olan ve Ağababa lâkabıyla yâd edilen Ali Fahri olmuştur. Ali Fahri’nin Emel Yolunda (İstanbul, 1328, 396 s) isimli hatıratıdır.

İlk defa kendi ismiyle ve çok itinalı bir çalışma ile baskıya hazırlanan bu kitap Fizan sürgünleri hakkında çok taze bir zihinle yazılan kıymetli bir vesikadır. Buradaki günlük hayat ve sürgün edilen 77 kişi hakkında çok dikkate değer bilgiler verilmiştir ve bu devri öğrenmek ve anlamak isteyenler için belli başlı mehazların başında gelmektedir. Bu vesile ile tarihçilere bu kıymetli bilgi kaynağını bırakan Ali Fahri’ye Hak’tan rahmet ve mağfiret niyaz ederim.

– Prof.Dr. Ali Birinci

 

İskendername

İskender gerçekte tarihsel bir kişilik olmasına rağmen, hem daha hayattayken hem de ölümünden sonra onunla ilgili çok sayıda efsane ve mit oluşturulmuş, yarı efsanevi bir kişiye dönüştürülmüştür. Bütün bunların yanı sıra İskender’in hayatını ve savaşlarını konu alan İskendernâmelerin yazarları da sözkonusu efsanelere yenilerini ekleyerek ya da var olanları genişleterek mitleri de ekleyerek Makedonyalı genç hükümdarı mitolojik bir kişilik haline getirmişlerdir.

Bazı bölümleri ya da tamamı Makedonyalı İskender ya da İskender-i Zülkarneyn ile ilgili olarak kaleme alınmış veya gerçek İskendernâmelerden esinlenilerek yazılmış manzum ya da mensur eserler, İskendernâme adıyla bilinir. Ancak genel anlamda İskendernâme türü eserler, İskender ya da yaygın bir diğer adıyla İskender-i Zülkarneyn hikayesine yer veren eserlerin adıdır.

 

Hoşçakal Şam

İki adam.. İki millet.. Ayrı ayrı yerlerde doğup büyüyen bu iki adamı kader Şam’da birleiştirir. Bir yüzyıla sığan gerçek hayat hikayesinde yaşanan acı tatlı olaylara, yer verilmekte romanın Ermeni ve Türk kahramanları birbirine kırılmadan küsmeden dostluklarını sürdürmekte zaman zaman özelleştirel bir dille iki milletin nerede hata yaptığını anlamaya çalışmaktadırlar.

Şam’da doktorluk yapan ve de mesleğini seven Dr. Nurettin Söylemez koskoca bir aileye tek başına bakarken parasal olarak son derece zorda kaldığı ve ne yapabilirim bu aileyi nasıl geçindirebilirim diye kara kara düşündüğü bir sırada karşısına çıkan bir ermeni genç annesinin hasta olduğunu söyler ve doktordan yardım ister. Doktorla birlikte Ermenilerin yerleştirildiği bir köye giderler. Köylerine bir doktor geldiğini duyan Ermeniler de kendi hastalarına bakması için ondan ricada bulunurlar. Türk doktor bu dönemde Ermenilerden iyi para kazanır.

Hastaya gidip gelmeler, sonunda bir dostluğun doğmasına neden olur. O dönemde Osmanlıların ve Osmanlı ordusunun durumu zorunlu göç Doğu Anadoludaki olayları Rusların Doğu Anadoluya girişleri ve o döneme ait olan günümüzde hala etkilerini çok canlı bir şekilde yaşadığımız pek çok tarihi olay yalın bir şekilde anlatılmaktadır. Türk Ermeni Sorunu üzerine biraz farklı bir açıdan da olsa tekrar düşünmemizi sağlayacak olan bir eserdir Hoşçakal Şam.

Gazi Osman Paşa

Kuşatma 1453, Yavuz ve Kanuni romanlarıyla büyük bir okuyucu kitlesine ulaşan, ödüllü romancı Okay Tiryakioğlu’nun ilk tarihi romanı.

Plevne, Tuna Nehri kıyısında, içinde Bulgarlar ve Osmanlıların kardeşçe yaşadığı küçük, şirin bir kent. Plevne küçük ama Rus Çarı 2. Aleksandır’ın hayali büyük. Dünyaya, Bulgarların Osmanlılarca katledildiği yalanını yayıp burayı işgal etmek niyetinde… Osmanlı ‘hasta adam’sa ve Plevne küçük bir kentse, bunu başarmak çocuk oyuncağı diye düşünür Çar. Fakat işler sandığı gibi yolunda gitmez. Zira hesaba katmadığı kadar güçlü, zeki, kararlı ve inançlı bir başkumandan vardır karşısında: Gazi Osman Paşa!

Okurları ve edebiyatçılar tarafından Peyami Safa’nın halefi olarak gösterilen Okay Tiryakioğlu, Gazi Osman Paşa’da efsane savunmayı bütün çıplaklığıyla resmederken, “Galibiyet bir vehimdir!” fikrinden hareketle “savaş”ı sorguluyor.

“İyi bak, dumanlar içindeki harp alanının üzerinde gezinen şu leş kargalarını görmüyor musun? İşte, tüm savaşların tek galibi onlar.”

Ölümsüz Paşadan Anılar

Atatürk’le ilgili çeşitli hatıralar, yakın tarihin bildiği simalar ve Atatürk’ü yakından tanıyan insanlar tarafından yakın geçmişte yayınlandı. Bunlar arasında dönemin edebiyatçıları, gazeteciler ve Atatürk ile beraber çeşitli savaşlarda bulunmuş askerler yer aldılar.

Atatürk’ün birçok özellikleri arasında bulunan ve yanında bulunmuş olanların da hatıralarında belirttiği gibi halkla daima kaynaşması, iç içe olması, önemli yer tutmaktadır.

Atatürk’ün hayatı boyunca gittiği yurt gezilerinde kendisiyle karşılaşma fırsatı bulmuş insanlar ya da onun gençlik ve eğitim yıllarından itibaren yakın çevresinde bulunanlar, büyük savaş’ta, Milli Mücadele’de onun yanında olanlar ve hizmetini yapan kişiler, Atatürk ile olan anılarını yazma fırsatı bulmuşlardır Bu sayede insanlar Atatürk’ü yalnız Türk İnkılap tarihi kitaplarında anlatılanlarla sınırlı değil, aynı zamanda bilinmeyen özel hayatıyla da tanıma fırsatı bulmuşlardır. Yine bu sayede insanlar Atatürk’ü Atatürk yapan üstün özelliklerini daha iyi anlamak fırsatını yakalamışlardır. İşte bu kitapta anlatılan anılar bu türden anılardır.

Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır

Ay ve yıldızda buluştu kaderimiz. Elçibey’in deyimiyle “Bir millet, iki devletiz.” Nice baskılara göğüs germiş. ahdine vefada noksan kabul etmemiş, yekdeğerinin sancısını yüreğinde hissetmiş bir bütünün parçalarıyız. Türk soyunun yaşaması uğruna canını ortaya koyan cengaverleriz. Biz Türk’üz Azeriyiz.

Türkistan Türkistan ve Üsküp’ ten Kosova’ya isimli eseriyle, bulunduğu coğrafyaların havasını ruhumuza taşıyan Yavuz Bülent Bakiler, Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır’ da bir yeniden diriliş destanını ve asimilasyon tehlikesine karşı direniş mücadelesinin öyküsüsnü kaleme alıyor. Klasik gezi ağırlıklı kitapların aksine yazar, gözlemlerini sadece anlık muhitle sınırlandırmayıp tarihi ve kültürel anekdotlara da yer vererek sizleri takvimler arası bir yolculuğa çıkmış oluyor.

Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır

Ay ve yıldızda buluştu kaderimiz. Elçibey’in deyimiyle “Bir millet, iki devletiz.” Nice baskılara göğüs germiş. ahdine vefada noksan kabul etmemiş, yekdeğerinin sancısını yüreğinde hissetmiş bir bütünün parçalarıyız. Türk soyunun yaşaması uğruna canını ortaya koyan cengaverleriz. Biz Türk’üz Azeriyiz.

Türkistan Türkistan ve Üsküp’ ten Kosova’ya isimli eseriyle, bulunduğu coğrafyaların havasını ruhumuza taşıyan Yavuz Bülent Bakiler, Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır’ da bir yeniden diriliş destanını ve asimilasyon tehlikesine karşı direniş mücadelesinin öyküsüsnü kaleme alıyor. Klasik gezi ağırlıklı kitapların aksine yazar, gözlemlerini sadece anlık muhitle sınırlandırmayıp tarihi ve kültürel anekdotlara da yer vererek sizleri takvimler arası bir yolculuğa çıkmış oluyor.

Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü

Sarıkamış Muharebeleri’nin Enver Paşa’dan sonra gelen ikinci ismi olan ve kendisi de Sarıkamış bozgununun hemen ardından can veren 3. Ordu Kumandanı Hafız Hakkı Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişimiz ile Şark Cephesi’nde uğradığımız büyük mağlubiyeti anlattığı, askeri tarihimiz bakımından son derece önem taşıyan ama tam bir asır boyunca saklı kalan günlüğünün tam metni ve tıpkıbasımı.

Kızılderililer

İspanyol tarihçi ve Dominiken rahibi. Ağustos 1474’de Sevilla’da doğdu. Orta sınıf bir tacir olan babası, aynı zamanda Kristof Kolomb’un da yakın arkadaşlarından biriydi. Bu vesile ile Kolomb’un yolculuklarından birine de katılmış olan Bartolomeo de las Casas, 1510 yılında Küba’da papazlık görevine getirildi. Aynı zamanda, seferlere katılmış olması dolayısıyla kendisine encomienda denilen toprak parçası verildi.

Ancak bu süreçte şahit olduğu zulüm, şiddet, soykırım gibi dehşet verici olaylar sonrasında verilen bu toprak parçasını tüm köleleriyle birlikte iade ederek, 1515’te İspanya’ya döndü. Burada yaşadıklarını anlatarak, Kızılderililerin haklarını korumak üzere bir yasa çıkarılması için çalışmalar yaptı, komisyonlarda yer aldı. Alınan tüm tepkilere rağmen ( toprak sahipleri türlü çıkar çatışmaları sebebi ile buna şiddetle karşı çıkmışlardı) Encomienda’lardaki yerlilerin daha iyi koşullarda yaşamaları yönünde bir yasa çıkarılabilmiş olsa da, bu yasa uzun ömürlü olamadı. Mücadelesini sürdürebilmek için Chiapas Piskoposluğuna atanmayı istedi fakat görev yaptığı süre içerisinde karşılaştığı zorluklar onu yıldırdığından bu görevinden de istifa etti ve 1547’de tekrar İspanya’ya döndü.  Mücadele ile geçen ömrü 1566 yılında Madrid’de sona erdi. Sömürgecilik uygulamalarında pek fazla bir değişikliğe yol açmasa da, kölelik ile ilgili  yaşananları ilk ağızdan anlatması bakımından bir ilktir ve tarihte önemli bir yere sahiptir.

Üsteğmen M. Hilmi ve Bembo Tepesi

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e çok sayıda sosyal, kültürel, psikolojik miras kaldı v Cumhuriyet bu mirası iyisiyle kötüsüyle uzun süre içselleştirmeye çalışmakla birlikte, felsefesine ve siyasetine uymayan kimi şeyleri de çeşitli yöntemlerle aşmaya çalıştı.

Çetecilik de Cumhuriyet ilan edildikten sonra oldukça uzun yıllar Anadolu’nun ve Karadeniz’in sarp ve ulaşılması zor dağlarında devam etti.

Çetelerin Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri özveri ve düşman hatlarında ortaya koydukları başarı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu gruplara karşı mücadeleyi zorlaştırdı. Ancak grupların dağlardaki ve hatta kimi zaman kasaba ve şehir merkezlerindeki eylemlerinden kaynaklanan tacizler, o dönemin güvenlik güçlerini harekete geçirdi ve daha önce müsamahayla bakılan çetecilik hareketlerine sonvermek için bir mücadele süreci başladı.

Üsteğmen M.Hilmi tam da bu yıllarda Güneydoğu’daki isyanlarda başarılı olmuş ve İstiklal Madalyası almıştı.

Güneydoğu’daki tecrübesini gözönüne alan üstleri onu Karadeniz bölgesindeki çetelerle mücadele etmesi için görevlendirildi.

Kitapta; Üsteğmen M.Hilmi Oker’in Güneydoğu’daki isyancılarla ve Karadeniz bölgesindeki çetelerle yaptığı mücadele anlatılırken, Türkiye tarihinin çok da bilinmeyen bir dönemine dair ilginç bilgiler ortaya çıkıyor.

İfritler'den Dracula'ya Modern Vampir Mitinin Doğuşu

Beresford’un çalışmasını okurken dehşetle fark edeceksiniz ki, vampirlerin tarihi aynı zamanda insanlığın da tarihi… Kanlı, zalim, çirkin, güzel ve masum… Tüm bu özellikler bir arada ve vazgeçilmez…

Her şeyin bir tarihi var. Düşüncelerin, alışkanlıkların, doğaüstü varlıkların,  gizlice sevdiğimiz, korktuğumuz şeylerin aşina olunan ama bilinmeyen tarihi. Başrolünde savaşların, devletlerin, büyük adamların olmadığı bir tarih.Karşınızda yepyeni bir dizi: Renkli Tarih!

Sivri dişleri, korkunç görünümüyle kan içen bir yaratığı yirmi birinci yüzyılda dahi evlerimizin başköşesine oturtan, zihnimizin en dehşetli, en karanlık, en renkli, en mahrem eğlencesi haline getiren nedir? Matthew Beresford, folklordan batıl inançlara, kutsal metinlerden edebiyata, sinemadan televizyona kadar bir dizi alanda vampir mitinin izini sürerken, bu sorunun cevabını veriyor. Vampir, olanca parlaklığı ve aydınlığıyla karşımızda duruyor hem de karanlığından ve gizeminden bir şey yitirmeksizin…

Beresford’un çalışmasını okurken dehşetle fark edeceksiniz ki, vampirlerin tarihi aynı zamanda insanlığın da tarihi… Kanlı, zalim, çirkin, güzel ve masum… Tüm bu özellikler bir arada ve vazgeçilmez…

Yazar Hakkında:

Yazar ve arkeolog Matthew Beresford Avrupa kültüründe vampir ve kurtadam mitlerinin kökenlerini araştıran çalışmalarıyla tanınıyor. Analizlerini edebiyat, sinema, tarih, folklor, arkeoloji alanlarının bilgisiyle tam anlamıyla disiplinlerarası bir perspektiften yürüten Beresford, bu alanda başvurulacak önemli isimlerden biri.