Kreutzer Sonat

Romanlarında inandırıcı olabilen büyük yazarlar hayata dair meseleler üzerine yazdıkları konularda insanların hiç değişmeyecek sorunlarını, kendilerine özgü bir ustalıkla hikâyeleştirirler. Tolstoy’un Kreutzer Sonat’ta ele aldığı konu da işte böyle bir konu. Hayatın gizemi içinde saklı kıskançlık, mutluluk, korku, iğrenme, şüphe, gaddarlık… gibi hisler, felsefenin ‘bunlar değişken değer yargıları, felsefenin konusu olmazlar’ diyebileceği türden kavramsa Ulaştırılamayacak konulardır. Din kitapları bu hisleri inananlara sundukları ahlâk sistemi içinde cevaplarlar. Psikanaliz disiplini bu hislere sistemli bir açıklama getirme iddiasında olmuştur. Edebiyatın büyük yazarları ise bize hayatta hep varolagelecek bu hislerin sırrını daha da inandırıcı bir şekilde, hazzına da vararak anlatırlar.

İşte Kreutzer Sonat’ta düğümlenen ana meseleyi Tols­toy’dan okuyalım:

“Bir yandan baktığınızda kadının toplumdaki yeri en aşağının da aşağısıdır. Öte yandan bakıldığında ise dün­yaya asıl egemen olanın kadın olduğunu görürsünüz. Tıpkı Yahudiler gibi. Toplumda ezilmelerinin acısını para egemenlikleri ile çıkartıyorlar. Yahudiler: “Demek siz bi­zim ticaretten başka bir şeyle uğraşmamıza izin vermiyorsunuz, öyleyse biz de sizi ticaretle egemenliğimiz altına alacağız” diyorlar. Kadınlar da: “Demek siz bizi yalnız şehvet aracı olarak kullanmak istiyorsunuz, öyle mi? Biz de şehvet aracı olarak sizleri kendimize köle yaparız” diyorlar.

Kadının başlıca görevi erkeğini büyülemeyi başarmaktır. Bu eskiden de böyleydi, ileride de böyle olacaktır. Yalnız kızlık döneminde değil, evlilik döneminde de aynı şekilde devam eder.”

Ekmeğimi Kazanırken

Gorki’nin Rus tarihinin 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl başlarına uzanan çok önemli bir dönemine ışık tutan otobiyografik üçlemesi, aslında kendini ve içinde yaşadığı dünyayı anlama ve anlamlandırma çabasının hikâyesidir. Bu çaba, Ekmeğimi Kazanırken’de artık hayata atılan yeniyetmelik çağındaki Gorki’yi 19. Yüzyıl Rusya’sının katı gerçekliğiyle yüz yüze getirir.

Üçlemenin ilk kitabı Çocukluğum’un sonunda dedesi tarafından “Var git insanların arasına karış…” sözleriyle dünyaya salındıktan sonra, ayakçılıktan bulaşıkçılığa, kuş yakalamaktan bir ikonografi atölyesinde çıraklığa kadar birçok farklı işte çalışır. Biz de garip ve hüzünlü hayat yolculuğunun farklı duraklarında bu halk çocuğuna eşlik eder, daha sonra yapıtlarına esin verecek olağanüstü canlı çok sayıda karakterle tanışırız. Kitaplar aracılığıyla gerçeklikten kaçıp sığındığı, ama görev çağırdığında terk etmeye hazır olduğu düş dünyasında onunla birlikte geziniriz.

Kremlin Kadınları

Sovyet-Rus şair ve yazar Larisa N. Vasileva’dan şiir lezzetinde bir eser: Kremlin Kadınları. Sosyalizmin son dönemini yaşamış ünlü yazar Larisa N. Vasileva, o dönemi araştırıyor, kadınca sezgileriyle ama temkinli bir bakış atıyor o “sera”ya ve gördüklerini okurlarla paylaşıyor. Devrim öncesi yurt dışında, 1917 devrimi sonrası yurt içinde Lenin’in yanında – yakınında bulunmuş Ivan Popov’un yazarımıza anlattıkları çok ilginç: Çar ailesi ile Maria A. Ulyanova (Lenin’in annesi) arasındaki büyük sır nedir? Basit söylentiler mi, gerçek mi?.. Marksist-Leninist “sera”da, en çok özgürlük vadedilen kadınların durumu nasıldı? Üstelik, Kremlin’in hanımefendileri olan o kadınların tarihi süreçteki rolleri neydi; Kremlin’in kunt duvarları arasında mutlu muydular? Neden o kadınların bazıları zindanlara kapatıldı, sürgünlere gönderildi ve devletin zirvesindeki eşlerin, onları kurtarmak için, kılı kıpırdamadı? Duvarlar yıkıldı; elini dudaklarına götürerek “Konuşma!”, “Çok dikkatli ol. Böyle zamanlarda duvarın da kulağı var” diye ikaz eden başı kızıl çatkılı kadın afişleri nostaljik birer objeye dönüştü, ama o “sera”nın gizemi aralandı mı? Elinizde tuttuğunuz bu kitabı okuyunca hayretler içinde kalacaksınız. Dünya dillerine çevrilmiş, çok satanlar listesinde haklı yerini almış bu eseri okurlarla ilk kez Eton Yayıncılık buluşturuyor ve önemli bir eksiği gidermiş oluyor.

Babalar ve Oğullar

Romanda, geçen yüzyıl Rusya’sının toplumsal-siyasal görünümü ele alınmaktadır. Romandaki baba ve oğul karakterleri iki Rus jenerasyonu arasındaki artan bölünmüşlüğü, Yevgeniy Bazarov ise nihilist görüşleri ve eski düzen karşıtlığı ile “ilk Bolşevik”leri temsil eder.

Dönemin Rusya’sında yaşanan geleneksellik ile bireysellik arasındaki çatışmanın adım adım gösterildiği romanda, adından da anlaşılacağı gibi babalar kuşağı, ataerkil toplumun sarsılmaz töresel inancını; oğullar ise, bütün töreleri yok sayma savaşını temsil ederler.

Babalar ve Oğullar, Rus Edebiyatı’nın tam anlamıyla yazılmış ilk modern roman örneği olarak kabul edilebilir. Aynı zamanda batı dünyasında şöhret kazanan ilk Rus edebiyat çalışmasıdır.

Ham Toprak Ciltli

İvan Sergeyeviç Turgenyev (1818-1883): Avrupa’da ve ülkemizde eserleri ilkönce çevrilen 19. Yüzyıl Rus yazarlarındandır. Döneminin Avrupalı bakış açısına sahip tek Rus yazarı olarak anılır.

1877 yılında yayımlanan Ham Toprak, Turgenyev’in son romanıdır. Ham Toprak, yazarın bir önceki romanı Duman’la birlikte Rusya’daki devrimci hareketleri konu edinen en sert eserlerinden biridir.

Ham Toprak’ta Rus soyluların liberalizmle maskelediği muhafazakâr tutumlarını alaycı bir dille sergileyen Turgenyev, halka hizmet etmekten, onu özgürleştirmekten başka amaçları olmayan çarlık karşıtı, korkusuz, dürüst, idealist gençleri de kendine özgü lirik üslubuyla ölümsüzlüğe kavuşturur.

Kıskançlık

Yirminci yüzyıl Rus edebiyatının en önemli eserlerinden biri sayılan Kıskançlık’ta, dönemin Sovyet düzeninin metaforu yaratılmış, Sovyet Rusya’nın ilk yıllarındaki çarpışan değerlerinin ileriye dönük bir portresi çizilmiştir. Oleşa’nın dışavurumcu üslupla yazdığı ve toplumsal gerçekçilik ekolünden oldukça farklı duran bu romanı Nabokov ve Bulgakov’un yapıtlarıyla karşılaştırılmıştır. Sıradan insanın içini kemiren kıskançlık duygusunu somutlaştıran Kavalyerov, sistemin çarkları arasında kendi yaratıcılığına özgürlük tanınmadığını düşünen İvan Babiçev, sistemin ta kendisini temsil eden Andrey Babiçev gibi unutulmaz karakterleriyle, Kıskançlık, usta işi bir üslupla işlenmiş, müthiş bir ironiyle bezenmiş, insan psikolojisinin derinlerine inerken toplumsal taşlamaya da yer veren bir eser.

“Üstün ve zamanı aşan, neredeyse bir film kadar görsel bir şölen.”

– The New York Times

“Modernizm deneyi ve Dostoyevski’yi andıran bir mazoşizmin birleşimi…”

– Times Literary Supplement

Kıskançlık

Yirminci yüzyıl Rus edebiyatının en önemli eserlerinden biri sayılan Kıskançlık’ta, dönemin Sovyet düzeninin metaforu yaratılmış, Sovyet Rusya’nın ilk yıllarındaki çarpışan değerlerinin ileriye dönük bir portresi çizilmiştir. Oleşa’nın dışavurumcu üslupla yazdığı ve toplumsal gerçekçilik ekolünden oldukça farklı duran bu romanı Nabokov ve Bulgakov’un yapıtlarıyla karşılaştırılmıştır. Sıradan insanın içini kemiren kıskançlık duygusunu somutlaştıran Kavalyerov, sistemin çarkları arasında kendi yaratıcılığına özgürlük tanınmadığını düşünen İvan Babiçev, sistemin ta kendisini temsil eden Andrey Babiçev gibi unutulmaz karakterleriyle, Kıskançlık, usta işi bir üslupla işlenmiş, müthiş bir ironiyle bezenmiş, insan psikolojisinin derinlerine inerken toplumsal taşlamaya da yer veren bir eser.

“Üstün ve zamanı aşan, neredeyse bir film kadar görsel bir şölen.”

– The New York Times

“Modernizm deneyi ve Dostoyevski’yi andıran bir mazoşizmin birleşimi…”

– Times Literary Supplement

İlkgençlik

Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910): Anna Karenina, Savaş ve Barış, Diriliş’in büyük yazarı, yaşamının son otuz yılında kendini insan, aile, din, devlet, toplum, özgürlük, boyun eğme, başkaldırma, sanat ve estetik konularında kuramsal çalışmalara da verdi. Bu dönemde yazdığı roman ve öykülerinde yıllarca üzerinde düşündüğü insanlık sorunlarını edebi bir kurguyla ele aldı. Tolstoy’un yarı otobiyografik denebilecek üçlemesinin ikinci kitabı olan İlkgençlik, ilk kez 1854 yılında Sovremennik dergisinde yayımlandı. İkinci kitap da ilki gibi samimi, sade bir kurguya sahiptir. Tolstoy kendini, ailesini ve çevresini gittikçe daha iyi kavrayan kahramanının manevi gelişimini eserinin merkezine alır. İlkgençlik Tolstoy’un benzersiz gözlem gücünün, muazzam tasvir yeteneğinin de ilk örneklerinden biridir.

İlkgençlik Ciltli

Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910): Anna Karenina, Savaş ve Barış, Diriliş’in büyük yazarı, yaşamının son otuz yılında kendini insan, aile, din, devlet, toplum, özgürlük, boyun eğme, başkaldırma, sanat ve estetik konularında kuramsal çalışmalara da verdi. Bu dönemde yazdığı roman ve öykülerinde yıllarca üzerinde düşündüğü insanlık sorunlarını edebi bir kurguyla ele aldı. Tolstoy’un yarı otobiyografik denebilecek üçlemesinin ikinci kitabı olan İlkgençlik, ilk kez 1854 yılında Sovremennik dergisinde yayımlandı. İkinci kitap da ilki gibi samimi, sade bir kurguya sahiptir. Tolstoy kendini, ailesini ve çevresini gittikçe daha iyi kavrayan kahramanının manevi gelişimini eserinin merkezine alır. İlkgençlik Tolstoy’un benzersiz gözlem gücünün, muazzam tasvir yeteneğinin de ilk örneklerinden biridir.

Yüzbaşının Kızı

Ergin Altay çevirisi, Robert Chandler’ın önsözüyle, Donald Davie’nin sonsözüyle, Yazar ve dönem kronolojisiyle,

Yüzbaşının Kızı, modern Rus edebiyatının kurucu figürlerinden Puşkin’in belgesel gerçekçilik konusundaki mahareti ile kişisel öykülere açılan hayal gücü zenginliğini benzersiz bir şekilde birleştiren, eşine az rastlanır bir tarihsel roman. Pyotr Grinyov, 17 yaşına geldiğinde, emekli bir asker olan babasının ısrarıyla askerliğini yapmak için Orenburg’a gönderilir. Burada Yüzbaşı Mironov’un kızı Maşa’ya aşık olur. Maşa ile Pyotr arasındaki aşk başladıktan kısa süre sonra Pugaçov ayaklanması patlak verir. Rusya’nın uzun modernleşme serüveninde Çar Petro tarafından tasfiye edilene kadar kritik roller oynayan Kazakların da desteğiyle “ayaklanma” büyür. Maşa ile Pyotr arasındaki ilişkinin arka planına kişisel anlatıları şekillendiren Pugaçov Ayaklanması oturur. Yüzbaşının Kızı, geleneğin erken döneminde Puşkin’in tarihsel romana kattığı simetri, denge ve ikna edicilik ilkelerinin hayatiyetini gösteren, çarpıcı bir anlatı. “Yüzbaşının Kızı, Puşkin’in Rus nesrini yarattığı öykülerden biridir. Bu nesnel, berrak, yapmacıksız ve vurucu anlatı ancak Puşkin gibi gerçek bir şairin elinden çıkabilirdi.”

– Robert Conqest

İnsan Ne ile Yaşar

“Erken gelmiş bir bahar günü, ormanda yalnızdım, ormanın seslerini dinliyordum. Son üç yıldır süregelen çırpınmalarımı, Tanrı’yı arayışımı, sürekli bir biçimde sevinçten umutsuzluğa sıçrayışlarımı düşünüyordum… Birden, ancak Tanrı’ya inandığım sıralarda yaşadığımı anladım. Sırf onu düşünmekle bile, yaşamın sevinçli dalgaları kabarıyordu benliğimde. Çevrede her şey canlanıyor, her şey bir anlam kazanıyordu. Ama Tanrı’ya inanmamaya başladım mı yaşam duruveriyordu.” 

– Tolstoy, İtiraflarım’dan 
 
Tolstoy, İnsan Ne İle Yaşar’daki tüm öykülerinde insanın özünde iyilik olduğunu vurgular. Şeytan ve meleği temsil eden karakterleri öykülerinde kullanarak, insanın er ya da geç iyiliğin peşinden gidebileceğini anlatmak ister.

Tolstoy 1885’te yayımlanan bu esere adını veren “İnsan Ne İle Yaşar” adlı öyküde, insanların özünde iyilik olduğunu ve durum her ne olursa olsun iyilik yapması gerektiğini anlatır. “Peki insanların içinde hiç mi kötülük yoktur?” diye bir soru akla geldiğinde ise yazarın başka bir öyküsüne göz atmak yeterli olacaktır. “İnsana Ne Kadar Toprak Lazım” hikayesinde de bu sorunun cevabını buluruz.

Kamala İmanova’nın Rusça aslından çevirisiyle…

Asma Katlı Ev

Asma Katlı Ev’de Çehov, 19. yüzyıl Çarlık Rusyası’nın değişen toplumsal yapısını ustalıkla işler. İnsanın evrensel sorunlarını günlük yaşamın kesitlerini resmederek ve bireyi toplumla ilişkilendirerek yansıtır.

Dili bütün zenginliğiyle kullanan ve öykülerinde insanları ve durumları büyük bir ustalıkla anlatan Çehov, yaşadığı devrin önemli tarihsel ve sosyolojik durumlarını ve bu durumların verdiği acıları, insanın iç dünyasını kapsamlı şekilde anlatan, eşine az rastlanır yazarlardan biridir.

“Çehov’un bilinci dışında her şeyde yenik düşmüş küçük burjuvaları, geliyorum diyen felaket karşısında ayak direr, daha iyi bir dünya umutlarını korurlar.”

– Italo Calvino
 
“Sanırım Anton Çehov’la karşılaşan herkes, içinde ister istemez daha yalın, daha doğru, daha kendisi olma isteği duyardı… Çehov hayatı boyunca hep kendi ruhsal bütünlüğü içinde yaşadı; her zaman kendisi olmayı, iç özgürlüğünü korumayı başardı. Başkalarının özellikle de daha kaba insanların Anton Çehov’dan beklediklerine hiç aldırmadı… Bu güzel yalınlığın içinde, kendisi de yalın, gerçek ve içten olan her şeyi sevdi ve kendine özgü bir güçle başkalarına da yalın olmayı öğretti.”

– Maksim Gorki

Hacı Murat

“Bu öykünün bir kısmını bizzat yaşadım, bir kısmını olup bitenleri kendi gözleriyle görenlerden dinledim. Bir kısmını da hayalimde canlandırdım. İşte, boş kalan yerlerini hayalimde tamamladığım öykü budur.”

Hacı Murat, 1851-1852 yılları arasında Kafkaslarda yaşanan savaşın son dönemini anlatmaktadır. 1851’de, henüz yirmi üç yaşındayken, Kafkaslardaki Rus ordusuna gönüllü olarak yazılan Tolstoy, bu esere ilham veren efsane savaşçı Hacı Murat’ı tanımış ve hiç unutmamıştır.

Tolstoy, Hacı Murat’ı yazmaya 1896’da başlasa da yazdığı bir mektup sayesinde eserin temelini 1875’te yaptığı çalışmalarla attığını öğrenmekteyiz. Mektupta Tolstoy, Kafkas halklarının menkıbeleri ve şiirlerini “olağanüstü şiirsel hazineler” olarak tanımlamıştır.

Gözden geçirilmiş çevrisiyle…

Bozkırda Bir Kral Lear

Şair, öykücü, romancı ve oyun yazarı olan İvan Turgenyev 19. yüzyıl Rus edebiyatının temel taşlarındandır. Turgenyev, realizm akımına bağlı kalarak yazdığı, en önemlilerinden iki uzun öyküsünün bir araya getirildiği bu önemli seçkide, Batı Avrupa kültürünün başyapıtlarından hareketle, modern çağın eşiğinde, trajedilerin arkasında işleyen mekanizmaları gösteriyor.

Bozkırda Bir Kral Lear, Shakespeare’in yapıtının Rus derebeylerine özgü bir uyarlamasıdır: Ölümün yaklaştığını hissedince, malvarlığını kızlarına bölüştüren bir toprak ağasının kararı beklenmedik sonuçlara yol açacak, olaydaki trajedi yazgıdan çok insan hırsından kaynaklanacaktır. Asya adlı öyküde ise, Almanya’da sefahat hayatı yaşayan anlatıcı, karşılaştığı iki kardeşin karmaşık ilişkilerini çözemeyince, aşkı büyük bir hataya dönüştürecektir.

Turgenyev’in hayatından izler de taşıyan bu uzun öykülerdeki gizemli, bağımsız ve güçlü kadınlar, annesinden, kızından ve büyük aşkı Pauline Viardot’dan esintiler barındırıyor. Türkçe’de 40’lı ve 50’li yıllarda yayımlanan bu öyküler bu kez günümüz Türkçesiyle ve Rusça asıllarından çevrilerek Kırmızı Kedi Yayınları’nın Klasikler Dizisi’nde yer alıyor.

Hayata Dair Düşünceler

Hayat, kainat ile bir ilişki içinde olmak demektir. Hayatta rastlanan bütün değişim ve dönüşümler kişi ile kainat arasında daha yüksek bir ilişkinin kurulmasından ibarettir. Dolayısıyla ölüm de kainat ile yeni bir ilişki içine girmek demektir.

Bir Gencin Dramı

Bir Gencin Dramı

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı dans eder gibi hareketler yapan birini görür. Biraz yaklaşınca bir gencin, sahile vuran denizyıldızlarını birer birer alıp okyanusa fırlattığını fark eder. Genç adama yaklaşır ve sorar: Neden bu denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?”Genç adam şöyle cevap verir:”Birazdan güneş yükselip sular çekilecek. Onları suya atmazsam ölecekler.”Bunun üzerine yazar:”Kilometrelerce sahil, binlerce deniz yıldızı var. Bunların hepsini nasıl kurtaracaksın? Ne fark eder ki der.”Genç adam eğilip yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır. “Onun için fark etti ama…”

 

Beyaz Geceler

İsimsiz bir anlatıcının ağzından yalnızlığı ve karşılıksız aşkı dinlediğimiz dört gece ve bir sabahlık yalın bir hikâye.

Dostoyevski’nin gençlik döneminde yazdığı bu yalın ve lirik öykünün isimsiz, içine kapanık ve hayalci kahramanı, geceleri Petersburg’un kanalları ve caddeleri arasında tek başına dolaşır. Derken bir köprüde ağlayan Nastenka’yı bulur ve bir adamın tacizinden kurtardığı genç kıza âşık olur.

Peki, daha önce hiçbir kadınla beraber olmamış, kendisini hayattan soyutlamış bu adam, hayatının merkezine koyduğu genç kızda aradığı mutluluğu bulabilecek midir? En farklı Dostoyevski öykülerinden biri olan Beyaz Geceler, 1957 yılında İtalyan yönetmen Luchino Visconti tarafından filme uyarlandığından beri gerçek üstü ve sinematografik anlatımıyla pek çok kez beyazperdeye taşınmıştır.

 

Efendi ile Uşağı

Tolstoy’un hikâyelerinin bu ilk cildinde, yazarın farklı dönemlerinde kaleme aldığı üç önemli hikâyesini okuyacaksınız. Hikâyelerin üçünde de kar yağıyor. En erken tarihli olan Tipi (1856) ölüm korkusu, hayatta kalmak ve hatırlamak hakkında. 1861’de yazılmış olan Polikuşka’nın temelinde Tolstoy’un Brüksel’deyken duyduğu köy hayatıyla ilgili gerçek bir olay yatıyor. Efendi ile Uşağı (1895) ise, insanların birbirine muhtaç olmaları, eşitlik ve kendini ve ötekini keşfetmek üzerine bir başyapıt.

Ekmeğimi Kazanırken

Ekmeğimi Kazanırken, Gorki’nin otobiyografik üçlemesinin ikinci kitabıdır. Yazarın hayatı anlama, insanları tanıma çabasını ve Rus köylülerinin, işçilerinin  mücadelelerine tanık olma sürecini anlatır.
 
Gorki, eserinde gençliğinin nerelerde geçtiğini, ne tür işlerde çalıştığını ve en önemlisi de kitaplara olan düşkünlüğünü ayrıntılarıyla anlatır. Gemide bulaşıkçılık yapar, ancak çalışma arkadaşlarına okumaktan keyif aldığı eserlerden, hayran olduğu yazarlardan bahsetmeden edemez. Okuduklarımız gösterir ki o, “ne iş olsa yaparım.” ifadesinin iticiliğine bir anlam kazandırmış, çalıştığı her işe adeta dünyanın en zevkli işiymişçesine bağlanmıştır. Haksız da değildir. Çünkü Gorki, çalıştığı bu işler sayesinde asıl yolunu bulur, üniversiteye gitmekte gecikmez. 
 
Bütün bu işlere girip çıkmanın bir bedeli vardır: Hayal kırıklığı. Ninesi ve dedesiyle yaşayan eserin başkarakteri Alyoşa, Gorki’nin yaşadığını tahmin ettiğimiz hayal kırıklığının, umudunu ne derece etkilediğini gösterir.
 
“İnsanlar yaşadıkça yaşayacaktır. Çünkü yeryüzünün en büyük şairidir.”

– Nâzım Hikmet 

Kazaklar

Kazaklar romanının kahramanı Olenin, Moskova’nın kibar çevreleri etrafında dönüp durmaktan sıkılmış, farklı hayatların peşine düşerek yeni bir hayata başlamak istemiştir. Bu arayışın sonunda Olenin orduya yazılıp Kafkaslar’a gider ve buradaki bir köyde Kazaklar’ın yaşamına tanık olur. Olenin’in bir Kazak kızına âşık olması etrafında gelişen roman, aynı dönemde yaşayıp birbirinden alabildiğine farklılıklar gösteren iki toplumu karşılaştırır. Bunlardan biri “kibarlar” tabakasını oluşturan, çeşitli kültürlerin etkisi altında bulunan aristokrasi dünyasıdır; diğeri de hiçbir kültürle karşı karşıya gelmemiş, doğrudan doğruya halkın eseri olan geleneklerinden sıyrılmamış bir dünyadır.

Turgenyev’in “Dilimizde yazılmış en güzel hikâye” olarak nitelediği Kazaklar Tolstoy’un hayatından izler taşımaktadır.

Serhan Nuriyev’in Rusça aslından çevirisiyle…

“Tolstoy’un ‘yaşam’ı yazılı sayfaya sözcüğü sözcüğüne taşıdığı izlenimi, sanatın, yani başka birçoklarından daha bilinçli ve karmaşık bir kurgunun sonucundan başka bir şey değildir.”

– Italo Calvino
 

Notre Dame’ın Kamburu

Notre Dame Kilisesi’nin kambur zangocu Quasimodo, güzel çingene kızı Esmeralda’ya âşık olmuştur. Ne var ki velinimeti başrahip Claude Frollo da bu kıza karşı ilgisiz değildir. Esmeralda’nın âşık olduğu Yüzbaşı Phoebus da bu üçgene eklenince, “Sevmek sahip olmak mıdır yoksa fedakârlık mı?” sorusunu akla getiren üç farklı insan ve üç farklı aşk gözler önüne serilir. 
 
Victor Hugo 15. yüzyıl Paris’ine dair pek çok tasvire yer verdiği Notre Dame’ın Kamburu’nda, dönemin mimarisini olağanüstü zengin bir dille anlatmıştır. 
 
Notre Dame’ın Kamburu yazıldığı günden bu yana birçok sanat eserine, özellikle de filmlere ilham vermiştir. 
 
Buket Yılmaz’ın Fransızca aslından çevirisiyle…  
 

Oblomov

İvan Aleksandroviç Gonçarov’un tembelliğe yeni bir tanım getiren eseri Oblomov yazıldığı dönemde büyük ses getirmiş ve bir buçuk asır sonra bile tembellikten konuşurken akla gelen ilk isim olmuştur. Gonçarov’un, Oblomov’un tembelliği, miskinliği, hayalperestliği üzerinden bir ulusun içinde bulunduğu hali, mizahi bir dille anlattığı bu roman, herkesin aslında biraz “Oblomov” olduğunu anlatır okuruna. Dönemin Rusyası, Doğu ile Batı çatışması her satırda bütün berraklığıyla kendini gösterir.

Oblomov ve ondan da tembel uşağı Zahar, Rusya’yı; Oblomov’un her durumda yardıma koşan dostu Ştoltz ise disipliniyle Avrupa’yı temsil eder. Bir de Oblomov’un hiç ummadığı bir anda karşılaştığı Olga vardır. Gerçekten aşk her şeyi alt edebilir, Oblomov gibi bir adamı bile hayata döndürebilir mi?..

“Hayat bir ödev, büyük bir ödevdir. Aşk da öyle… Tanrı yaşamamı ve sevmemi istediği için yaşıyor ve seviyorum.”

Babalar ve Oğullar

Anna Segeyevna kapıda durup, Bazarov’a baktı. Ölüm soğukluğu bütün yüzünü kaplamıştı, ateşler içindeydi ve ona bakan donuk gözleri, kadını epey şaşırtmıştı. İçinde bir korku hissetti, soğuk ve üzücü bir korku! Onu gerçekten sevmiş olsaydı, böyle bir duygu hissetmeyeceğini düşündü.  
 
– Anna Sergeyevna, her şeyin doğrusunu konuşalım. Benim işim bitti, biliyorum. Tekerleğin altına düştüm. İleriyi düşünmek falan boş işlermiş. Ölüm eski bir şakadır, fakat herkese yeni gibi görünür. Şu ana kadar hiç korkmadım. Az sonra da kendimden geçeceğim, böylece olur biter işte! Güçsüz, güçsüz elini salladı. Ee, size ne diyelim… Sizi sevdiğimi mi? Daha önce bunun bir anlamı olmamıştı, bu durumda hiç olmaz. Aşk, bir kalıptır, benim kalıbımsa dağılmak üzere. Size şunu söyleyebilirim; çok güzelsiniz. Şimdi orada duruyorsunuz, öyle güzel…  

Karamazov Kardeşler

Dünya edebiyatının başyapıtları İletişim Klasikleri dizisinde!

İletişim Yayınları, Murat Belge yönetiminde edebiyat klasikleri yayımlamaya devam ediyor. İletişim Klasikleri dizisinden çıkan kitaplar, edebiyata karşı sorumluluğu okuma zevkiyle buluşturan bir anlayışla hazırlanıyor. Eserler orijinal dillerinden ve tam metin çevirileriyle yayıma hazırlanırken, ana metne eşlik eden ve yetkin isimlerin yazdığı önsöz ve son sözlere yer veriliyor. Ayrıca her kitabın başında, yazarın hayatına ve yaşadığı döneme ışık tutan bir kronoloji bulunuyor. İletişim Klasikleri’nin içeriği eserin ilk baskı kapağı, el yazmasından örnek sayfalar, haritalar ve özel çizimlerle zenginleştiriliyor. Diziye özel olarak hazırlanan kapak tasarımında ise, resim tarihinden özenle seçilmiş görseller kullanılıyor. Zengin bir içerikle hazırlanan İletişim Klasikleri dizisi, güvenilir ve özenli bir edisyonla okurla buluşurken, alanında referans kaynaklar sunuyor.

Ergin Altay çevirisi, Yazarın kitaba dair yazısı, Richard P. Blackmur önsöz ve sonsözleriyle, Yazar ve dönem kronolojisiyle. Tüm zamanların en başarılı romanları arasında sayılan Karamazov Kardeşler Dostoyevski’nin kaleme aldığı son büyük eseri ve başyapıtıdır. Bencil, paraya ve zevke düşkün Fyodor Pavloviç Karamazov’un esrarengiz ölümü, birbirinden çok farklı karakterlere sahip oğullarının hayatını geri dönüşü olmayacak bir şekilde değiştirmekle kalmayıp tüm Rusya’nın yakından takip ettiği bir davaya dönüşecektir. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de yazarlık yaşamı boyunca kafa yorduğu hemen bütün temaları işleyerek dev bir esere imza atmış, bu son eseriyle de çok büyük övgüler almış ve kitabın yayımından kısa bir süre sonra ününün doruğundayken hayata veda etmiştir.

“…Karamazov Kardeşler yaklaşık dört yüz bin sözcükten oluşan bir destandır..”

-Edward Hallett Carr

“Hayatta öğrenmek istediğiniz ne varsa hepsini Karamazov Kardeşler’de bulursunuz…”

-Kurt Vonnegut

Ezilenler Ciltli

Acının insanı güzelleştireceğini söyleyen Dostoyevski, sevebilmek için de acımanın zorunluluğuna inanır. Günlük yaşamı “şekilsiz hümanizmasıyla” cehenneme dönüştüren Dostoyevski aynı zamanda pasifist iradeyle insanı azaltmıyor mu? Abartılı tesadüflerle örülmüş Ezilenler romanında yaratılan tiplere bakarak bu soruya yanıt verebilirsiniz.

Yeraltından Notlar

“Hastayım ben… Kötü bir insanım; içim hınçla dolu,” tümcesiyle başlayan Yeraltından Notlar, çağımızın ruhunu etlendiren ve bedeninde bilincin çınladığı nadir karakterlerden birini edebiyatın eşiğine taşımıştır: Kıyısını sırtında taşıyan bu fenomen, bir Yeraltı İnsanıdır. O bir köstebektir, yurt/ev bildiği mekân kazıdığı yeraltı koridorlarıdır; o bir yılandır, kıvrılır yeryüzü denen bu enkazın yıkıntıları arasında. Yeraltı İnsanı bir eşikte mi belirmiştir; yoksa kendisi başka türden bir mekânın eşiği midir? Bu soru günümüzü kat ederek geleceğe sarkmaya devam etmektedir. Onun bu başka oluşu, yeni ya da iyi olarak düşünülmemelidir.

Başkadır ve bu başkalığıyla tüm mevcudiyetin aynı oluşunu kat etmektedir. Yeraltı İnsanı bir ideal değildir; mevcudiyetin mekân, eşik ve ufuk tasarımını dinamitleyen tehdit kabilinden bir vaadin belirişidir. Öyle ki bu eşik, tüm sanatların ve filozofinin uygarlık boyunca biriktirdiği ve cevabı ertelenmiş soruların uğultusuyla salgılanmıştır. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı bu metninin edebiyat oluşu, bize şunu fısıldamaktadır: Okuyarak daldığınız sulardan, yazmadan çıkamazsınız!

Yaşama arzusu ve yaratma tutkusu öfkesinde çınlayan bir entelektüelin soluğunda zuhur eden bu romanın satır aralarında beliren şey, var olmayan bir şeyin imgesidir ve musallat olur okuyucunun konforlu bilincine. Bu beliren şeyin ardından metin boyunca koşturan okuyucunun hakikati, yine bu koşturmaca ile salgılanmaktadır: Kendisi gördüğü için parıldayan şeyler ve varlığı etkisinde biçimlenen arzular kefaret ister okuyucudan!

Babalar ve Oğullar

Leyla Soykut çevirisi,
Isaiah Berlin’in önsözü,
Irwing Howe’un sonzözü,
Yazarın döneme dair yazısı,
Yazar ve dönem kronolojisiyle.

Eski nesille, nihilist gençlik arasındaki kuşak çatışmasını anlatan Babalar ve Oğullar, Rusya’nın çalkantılı bir dönemine Bazarov karakteriyle mercek tutuyor.

Genç Arkadiy Petroviç’in babası, okulunu bitirip dönen naif oğlunu tanıyamaz: Beraberinde getirdiği arkadaşı, yerleşik prensipleri, otoriteyi ve inançları tamamen reddeden genç Bazarov, oğlunun aklını kendi sapkın fikirleriyle zehirlemiştir. Toprak beyliğini ve Rus toplumunun tüm geleneksel değerlerini söküp atmak isteyen ve kendini nihilist olarak tanımlayan bu genç adam, Arkadiy’nin Batıcı babasını ve amcasını dehşete düşürür. 1862 yılında yayımlandığında Rus okurları ve eleştirmenleri derinden sarsan Babalar ve Oğullar’da Turgenyev, edebiyatta sık sık karşımıza çıkan “öfkeli genç adam”ların olağanüstü bir erken örneğini Bazarov ile yaratıyor.

“O zamanlar yeni bir şeyin doğduğunu hissettim; yeni insanlar görüyordum ama nasıl hareket edeceklerini, onlardan ne bekleneceğini bilemiyordum. Ya susacak ya da ne biliyorsam yazacaktım. İkincisini seçtim.”

– Turgenyev

“Babalar ve Oğullar Turgenyev’in en iyi romanlarından biri olmakla kalmaz, 19. yüzyılın en parlak romanlarından da biridir.”

– Vladimir Nabokov

Yol Arkadaşım

Gorki, 1899-1900 yıllarında Çehov’la ve Tolstoy’la tanıstı. Bu dev yazarlar, basından beri Gorki’nin yetenegiyle ilgilenmekte, halkın arasından çıkan bu genç yazara büyük deger vermekteydiler. 1902’de Akademi onur üyeligine seçilen Gorki’nin üyeligi II. Nikolay’ın buyruguyla geçersiz sayılmıs, bunun üzerine Korolenko’nun yanı sıra Çehov da akademi üyeliginden istifa etmislerdi. Yine bu yıllarda Moskova Sanat Tiyatrosu Gorki’nin ilk oyunlarını, “Dipte”yi (1902) ve “Küçük Burjuvalar”ı (1901) oynuyordu. Oyunlar Çarlık düzenine karşı büyük gösteriler yapılmasına yol açtı. “Küçük Burjuvalar”daki Nil tipiyle, tarihin yeni kahramanı, Rus isçi-savasçı karakteri, sanatsal bir kisilik kazanmaktaydı.

Çocukluğum

Çocukluğum, Rus edebiyatının en güzel otobiyografik romanları arasında sayılan Gorki Üçlemesi’nin ilk kitabıdır. Eserde, yirminci yüzyılın başında Devrim’in eşiğine gelmiş Rusya’nın karmaşık hali, baba acısı ve aile içindeki ilişkiler bir çocuğun gözünden anlatılır. Hayat bir çocuğun taşıyamayacağı kadar ağırdır. Ama büyükannenin varlığı ve olayların üzerine bir tül gibi örtülen naif çocuk bakışı onca acıyı katlanılır kılar.

Leyla Şener’in Rusça aslından çevirisiyle… 
 

Şeytan’ın Günlüğü

Rus edebiyatının aykırı yazarı Leonid Andreyev, 1905-1917 yılları arasında oyunları, kısa öykü ve romanlarıyla Rus entelektüel çevreleri içinde sivrilmişti. Yazıları o dönem için “alışılmadık ölçüde” yeni ve yadırgatıcı bulunuyordu.

Şeytanın Günlüğü’nün, Bulgakov’un ünlü Usta ile Margarita’sının esas esinleyicisi olduğu söylenir: Şeytan dünyaya iner, bir Amerikalının bedenini sahiplenir ve İtalya’ya doğru yola çıkar… Ama değişen ve çığırından çıkan insanoğluna bakılınca, onun bu dünya için fazla saf kaldığı bile söylenebilir. 20. Yüzyılda insanlık adına kaybettiğimiz ne varsa Şeytanın Günlüğü’nde kaydedilmiş olduğunu göreceksiniz. Bu büyük başyapıt, ilk kez Türkçede.

Suç ve Ceza

Dostoyevski, insan bilinçlerindeki, ruhundaki tepkileri, dayanma kapasitelerini, hayat karşısındaki dirençlerini gözlemlemek için karakterlerini en uç durumlarda, adeta uçurumun kenarındaki bir konumda ele alır. İnsanın tüm potansiyelleri böyle durumlarda harekete geçebildiği gibi, gerçek yüzü de ancak bu şekilde anlaşılabilir.

Bedenin tüm sinir uçları uyarıldığı zaman, kişi kanıksamış olduğu ‘benim’ dediği alışkanlıklarından, duygularından uyanır, başka bir boyuta geçtiğinin, âdeta doğayla, kainatla birlikte nefes aldığının, titreştiğinin farkına varır. O yalnız değildir.

Derin bir hayal kırıklığı, çaresizlik ve ruh çöküntüsü içinde kendi idealine ve ailesinin onunla ilgili beklentilerine yaraşan biri olmadığının bilincine varan Raskolnikov da yalnız değildir. Gerçi çılgınlığa varan bir yalnızlık içinde, küçücük tavan arasında hayatla, dünyayla ilgili büyük büyük fikirler, diğer yandan da en sefil, bencilce düşler kurarken, sayıklarken görmüyor değiliz onu.

Ama gene de akıl almaz bir şekilde işlenen cinayetlerin ardından Svidrigaylov’lar, Lujin’ler, kendi ailesi, Sonya ve diğerleriyle birlikte, bu zengin karakterler örgüsü içindeki onu, ilişkilerini, gerilimlerini, çatışmalarını okuduğumuzda, büyük yapının bir parçası olarak insan ruhunun birliği hakkında, derin mi derin karanlığı hakkında zihin açıcı ipuçlarına ulaşıyoruz.

“Hayatın anlamından çok, hayatın kendisini sevmek gerekir.” Sevgiyi öğrenebilmek için de ancak ötekilerin selameti için kendini feda etme, adama düşüncesini uyardıkları zaman geleceğin anlam kazandığını bilen ruhlar olmak… böylece yeniden dirilmiş ve değişmiş olarak hayata yeniden başlarlar. Burada Raskolnikov ve Sonya ile, diğer romanlarında başka ölümsüz karakterlerle bu düşüncesini ısrarla işleyen Dostoyevski belki de bu yüzden dünyanın en sevilen romancısı…

Genç Bir Doktorun Anıları

Devrim zamanı Rusya… Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir.

Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş… Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov’un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür.

Düşkünler

“Yeryüzünde her şey görecedir, kişioğlu için her zaman kötünün daha kötüsü vardır..”

20. yüzyıl Rus Edebiyatının en önemli isimlerinden biridir Gorki. Daha 11 yaşındayken çalışmaya başlayan ve gençlik yıllarından başlayarak çıktığı Rusya içindeki uzun yolculuklarında çok değişik işlerde çalıştı. Rus insanını yakından tanıdı. Eserlerinde büyük bir iyimserlik, insanın yaratıcı gücüne duyulan sonsuz inanç ve aktif bir hümanizma göze çarpar.

Dünyada birçok ülkede basılan eserleri ile haklı bir üne sahip olan yazarın bu kitabını Türkiye’de ilk defa “sesli kitap” olarak sunuyoruz.

“Maksim Gorki yalnız kendi halkına değil, bütün dünya yurtlarına, hürriyeti, barışı ve birbirlerini sevmeyi öğretir. Çünkü O, insanın, insanlığın geleceğinden, güzel günler göreceğinden emindir. Çünkü O, emekçi insanı, koluyla, kafasıyla çalışan insanı, yeryüzünün, gerçek biricik efendisi sayar. O, bu insanın efendiliğine kavuşması için savaşmıştır. O, bu savaşa, bu bahtiyarlık savaşına insanları çağırır.

Düşünüyorum: Gerçekçi, halkçı edebiyatımızın üzerinde Maksim Gorki’nin çok hayırlı bir tesiri olmuştur…” Nazım Hikmet

Rus Öyküleri

Rus edebiyatından üç öykü.

Hemen her sanat dalında ölümsüz eserlerin üretildiği ender ülkelerden biri olan Rusya, özellikle dünya klasiklerinde pek çok yazarı ile yer alır.

Rus edebiyatı, tanınmış şair, yazar ve romanlarının yanı sıra öykü dalında da hatırı sayılır bir kitaplığa sahiptir.

Bu yazarlar Gorki ve Puşkin’in yaşadıkları dönemlerde, dünyamızı ve Rus edebiyatını etkiledikleri gibi şüphesiz kendi dönemlerinin yazarlarını da etkilemişlerdir.

Dili ve anlatım şekli ile öne çıkan bu eserlere SesleKitap’ta yer vermeye, dünya edebiyatının sesini duyurmaya devam edeceğiz..

Hacı Murat

Hacı Murat, kahramanlıklarıyla ün salmış Şeyh Şamil’in en iyi adamıydı. Her zaman, kendi sancağı ile adamlarının arasında dolaşırdı. Bu kez başında, yüzünü iyice gizleyen bir şapka vardı. Kepeneğinin altından da tüfeğinin ucu görünüyordu. Yanındaysa, adamlarından sadece bir kişi vardı. Hacı Murat, mümkün olduğu kadar kendini belli etmemeye çalışarak gidiyor, şahin bakışlarıyla da yoldan geçen herkesi büyük bir dikkatle süzüyordu. Köyün ortasına gelince de sola, dar bir çıkmaza yöneldi. Çıkmazın bir tarafı, bir tepeciğe aslanmıştı. Yokuş üzerinde oyulmuş ikinci bir toprak eve gelince, durdu, çevresine bakındı. Evin önünde kimseler yoktu. Çatıda, yeni sıvalı, kilden bacanın arkasında, üstü parkasıyla örtülü bir adam yatıyordu. Hacı Murat yatan adama, kırbacının sapıyla dokundu. Parkanın altından, başında takke, üzerinde eski, hırpani bir hırka olan bir ihtiyar çıktı. İhtiyarın neredeyse kirpiksiz gibi görünen gözleri, kıpkırmızı, çapak içindeydi. Gözlerini açmakta zorlanıyor, sık sık kırpıştırıyordu.

Öyküler Gorki

“Yeryüzünde her şey görecedir, kişioğlu için her zaman kötünün daha kötüsü vardır..”

20. yüzyıl Rus Edebiyatının en önemli isimlerinden biridir Gorki. Daha 11 yaşındayken çalışmaya başlayan ve gençlik yıllarından başlayarak çıktığı Rusya içindeki uzun yolculuklarında çok değişik işlerde çalıştı. Rus insanını yakından tanıdı. Eserlerinde büyük bir iyimserlik, insanın yaratıcı gücüne duyulan sonsuz inanç ve aktif bir hümanizma göze çarpar.

Dünyada birçok ülkede basılan eserleri ile haklı bir üne sahip olan yazarın bu kitabını Türkiye’de ilk defa “sesli kitap” olarak sunuyoruz.

“Maksim Gorki yalnız kendi halkına değil, bütün dünya yurtlarına, hürriyeti, barışı ve birbirlerini sevmeyi öğretir. Çünkü O, insanın, insanlığın geleceğinden, güzel günler göreceğinden emindir. Çünkü O, emekçi insanı, koluyla, kafasıyla çalışan insanı, yeryüzünün, gerçek biricik efendisi sayar. O, bu insanın efendiliğine kavuşması için savaşmıştır. O, bu savaşa, bu bahtiyarlık savaşına insanları çağırır.

Düşünüyorum: Gerçekçi, halkçı edebiyatımızın üzerinde Maksim Gorki’nin çok hayırlı bir tesiri olmuştur…”  Nazım Hikmet