Doğan Kuban Yazıları Antolojisi 1. Cilt

Doğan Kuban Yazıları Antolojisi 1
Sanat, Mimarlık, Toplum Kültürü Üzerine Makaleler

“Osmanlı felsefeyi, resmi, heykeli dışlamış bir toplum olarak sanata, mimariye ve estetiğe ilişkin hiçbir kuramsal düşünce geliştirmemiştir. Günümüzde bu boşluğu aşmış okullar, sanatçılar, akademisyenler ve bir kamuoyu var. Fakat Türk toplumu bu entelektüel uğraşa, yani estetiğe, sanat tarihine, sanat eleştirisine Cumhuriyet’in ardından, yani Avrupa’dan 500 yıl sonra başladı. Günümüzde de dünyadan 500 yıl geride bir sanat düşüncesine sahip bir politik ortam var.”

Topçu Kışlası ve Çamlıca Camisi gibi günümüzde çok tartışılan mimari projelerle ilgili görüşlerinden, Ortaçağ’da Anadolu-Türk Sanatı kavramıyla ilgili bir denemeye, Divriği Ulu Camisi’nden, canlının estetiğini anlatan bir makaleye geniş bir seçkiden oluşan Doğan Kuban’ın yazıları bu kitapta yer alıyor.

İki parça olarak tasarlanan antolojinin ilk cildi olan çalışma, 1960’lı yıllardan günümüze mimarlık, tarih, kent ve koruma konularının yanı sıra sanat, kültür ve eğitim üzerine de yazmakta olan, mimarlık tarihi denildiğinde ülkemizde ilk akla gelen isimlerden Prof. Doğan Kuban’ın geçtiğimiz yarım asır boyunca farklı yerlerde yayınlanan çalışmalarını bir araya getiriyor.

 

İfritler'den Dracula'ya Modern Vampir Mitinin Doğuşu

Beresford’un çalışmasını okurken dehşetle fark edeceksiniz ki, vampirlerin tarihi aynı zamanda insanlığın da tarihi… Kanlı, zalim, çirkin, güzel ve masum… Tüm bu özellikler bir arada ve vazgeçilmez…

Her şeyin bir tarihi var. Düşüncelerin, alışkanlıkların, doğaüstü varlıkların,  gizlice sevdiğimiz, korktuğumuz şeylerin aşina olunan ama bilinmeyen tarihi. Başrolünde savaşların, devletlerin, büyük adamların olmadığı bir tarih.Karşınızda yepyeni bir dizi: Renkli Tarih!

Sivri dişleri, korkunç görünümüyle kan içen bir yaratığı yirmi birinci yüzyılda dahi evlerimizin başköşesine oturtan, zihnimizin en dehşetli, en karanlık, en renkli, en mahrem eğlencesi haline getiren nedir? Matthew Beresford, folklordan batıl inançlara, kutsal metinlerden edebiyata, sinemadan televizyona kadar bir dizi alanda vampir mitinin izini sürerken, bu sorunun cevabını veriyor. Vampir, olanca parlaklığı ve aydınlığıyla karşımızda duruyor hem de karanlığından ve gizeminden bir şey yitirmeksizin…

Beresford’un çalışmasını okurken dehşetle fark edeceksiniz ki, vampirlerin tarihi aynı zamanda insanlığın da tarihi… Kanlı, zalim, çirkin, güzel ve masum… Tüm bu özellikler bir arada ve vazgeçilmez…

Yazar Hakkında:

Yazar ve arkeolog Matthew Beresford Avrupa kültüründe vampir ve kurtadam mitlerinin kökenlerini araştıran çalışmalarıyla tanınıyor. Analizlerini edebiyat, sinema, tarih, folklor, arkeoloji alanlarının bilgisiyle tam anlamıyla disiplinlerarası bir perspektiften yürüten Beresford, bu alanda başvurulacak önemli isimlerden biri.

Büyükada – Prinkipo, Ada-i Kebir

Akillas Millas’ın 1988’de Atina’da Yunanca basılan Prinkipo kitabı ilk kez Türkçe yayımlandı.  “Büyükada – Prinkipo – Ada-i Kebir” adıyla yayımlanan eser, Yunanca orjinal baskısına göre metinleri, fotoğrafları ve çizimleriyle tümden gözden geçirildi, yenilendi.  840 sayfa, büyük boy (A4), kuşe kağıda tümüyle renkli olarak basılmış olan kitapta, Akillas Millas’ın eşsiz koleksiyonundan bine yakın gravür, fotoğraf, birer sanat eseri niteliğinde çizim yer alıyor. Büyükada üzerine yapılan çalışmalar için referans niteliğinde olan kitabın, normal ve sert kapakla ciltlenmiş iki versiyonu bulunuyor.

“Bilgi ve belge biriktirme tutkum sayesinde zamanla oldukça zengin bir “Ada arşivi” oluşturdum. Belgeler, zabıtlar, eski kartpostal ve resimlerin yanı sıra, yok olmaya mahkum, yıkılmış, yıktırılmış, yıkılmaya terkedilmiş Ada’nın eski ahşap evlerini çizimlerimle canlandırmaya çalıştım. Her zamanki gibi sayfalarımı görsel malzeme ile desteklemeye bilhassa gayret ettim.”

Kitabın birinci bölümü Ada’nın antik ve Ortaçağ tarihçesi ile, bin küsür senelik Bizans devri süresince Ada manastırlarında kapatılmış talihsiz prens ve prenseslerin, imparatorların gazabına uğramış sürgün saray aristokrasisinin ve keşişhanelerde tecrit edilmiş bunca din adamının öykülerini içermektedir. Fetih sonrası yüzyılların olaylarını, Ada ve Ada hayatını, Dersaadet’i türlü nedenlerle ziyaret etmiş olan seyyah, siyaset, din ve bilim adamlarının yazıları canlandırmaktadır.

İkinci bölüm Kariye-i Rumiyan ya da Prinkipo’nun bilhassa son yüzyıllardaki görünümünü kapsamaktadır. Mahalle ve yörelerini, sokak ve meydanlarını, çarşısını, Ada evlerini, dini yapıları, yerli Adalı ve yazlıkçıları ile Ada hayatını içermektedir. Birbakımdan son zamanlarda unutulmaya yüz tutmuş “yerleşik Ada kültürü” ile, o sık
sık sorulan “Ada’nın Rumlar zamanı”ndaki dönemin öyküsüdür. Gerçeğe sadık kalarak canlandırmaya gayret ettim.

Kitabın üçüncü ve son bölümü Ada’nın tarihi manastırları ile civarlarındaki yöre ve mahallelerini kapsamaktadır: Metamorphosis Manastırı ile 19’ncu asırda gelişen Hristos Mahallesi, Antik Kariye ya da Batık Kilise Mevkii’ndeki Aya Nikola Manastırı ile, tarihi binaları son senelerde bilinçsiz bir restorasyona kurban edilen, Ada’nın anıtsal yapısı Aya Yorgi Kudunas Manastırı…”

– Akillas Millas – Haziran 2014

“Ben Akillas Millas’ın bir akademisyen titizliği ile çalıştığına, bu kitabın Türkçe baskısının hazırlanmasının her aşamasında şahit oldum. Adalar üzerine yapılan her çalışmada kitaplarına bolca referans veriliyor olması bu yüzden. Sadece araştırmaları değil, ressam titizliğiyle çizip aktardığı her şey (ada evleri, sokakları, vapurları, bitki örtüsü vb.) da farklı kılıyor eserlerini. Kaybolmakta olan mimari ve kültürel miras, onun çizimleriyle ölümsüzleşiyor.”

– Halim Bulutoğlu – Adalar Vakfı Başkanı

Akillas Millas kimdir?

Millas 16 Mayıs 1934’te İstanbul’da doğdu, Beyoğlu’nda büyüdü. Büyükada’ya ilk kez 3 aylık iken annesinin kucağında geldi. O günden itibaren çocukluk ve gençlik yıllarını aralıksız Büyükada’da Yeni Yol 16 numarada geçirdi. Ortaokul ve Liseyi Beyoğlu Zoğrafyon Lisesi’nde bitirdikten sonra İstanbul Tıp Fakültesi’nde okudu. Uzmanlığını Vakıf Gureba (Çapa) hastanesinde çocuk cerrahisi ve ortopedi asistanı olarak yaptı. 1963 senesinde Niki hanım ile evlendi. Balayını Büyükada’da Splendid Oteli 59 numaralı odada geçirdi ve o zamandan beri Ada’da olduğu her zaman aynı odada kalıyor. 1964’te bir kız babası oldu. Vatani görevini Ankara’da yedek subay olarak Dışkapı’da 1000 yataklı mevkii hastanesinde ortopedi ve travmatoloji mutehassısı olarak yaptı. Askerliği esnasında ve sonraki yıllarda “eski bir sporcu olarak” spor hekimliğini daha cazip bulan Akillas Millas bir menisküs uzmanı olarak futbol kulüplerine geçti. Gençliğinde dağcılık ve atlet olarak Türkiye çapında dereceler elde etti. Ortopedist olarak spora hizmetini sürdürdü.  Millas’ın en fazla değer verdiği şey geçmişteki hatıralardır. Küçüklüğünden beri müzmin bir koleksiyon hastasıdır. Bu tutkusu sayesinde İstanbul, Anadolu ve bilhassa çok sevdiği Adalar ile ilgili zengin bir arşiv oluşturdu. Adalar’ın yok olmaya yüz tutmuş evlerini, mahallelerinin krokilerini çizmiş, eski kartpostallarla, fotoğraflarla, anılara ve söylentilere dayanarak kaybolanı bulmuş ve yaşatmıştır. Arkeolojiye ve nümizmatik’e meraklıdır.

Akillas Millas’ın kitapları
Oğlunuz Er Yorgos Savaşırken Öldü, (1983) (Türkçe baskısı 2004)
Halki (1984), Akademi ödülü
Prinkipo (1988),
Proti- Antigoni (1992) Akademi ödülü
Propontis (1992)
İstanbul Mühürleri, (1996) Akademi madalyası
Kadıköy – Terkos Mühürleri, (2000)
The Princes Islands, (2001)
Pera, the crosroads of Constantinople, (2003) (İngilizce’ye çevrildi)
Constantinopolis (Sur içi eski İstanbul kiliseleri, 2 cilt, 2005)
Türkiye Havadan, 2006 (Türkçe’ye çevrildi)
Ktimatologion (Büyükada Kadastro), (2006)Trabzon, 2 cilt, (2008)
Halki, arta kalanlar, (2009)
Büyükada Aya Yorgi Manastırı, (2011)
Hala Hatırlıyorum, Büyükada (2013 Temmuz’da Büyükada Çınar’da açılan Adalar Müzesi’nin 2013 Sergisinin kitabı, Türkçe-İngilizce) 

Nazım Hikmet Nasıl Büyük İnsan Oldu?

Memleket şairimiz Nâzım Hikmet’in çocukluğunu hiç merak ettiniz mi?

Neler yapmaktan hoşlanırdı, boş zamanlarını nasıl değerlendirirdi hiç düşündünüz mü? Çocukken kafasını en çok kurcalayan sorular neler olabilir? Büyüdüğünde, şiirleri elliden fazla dile çevrilen, dünyaca ünlü bir şair olacağı o günlerde belli miydi dersiniz? Haksızlığa uğradığında nasıl davranmıştı sizce? Vatandaşlıktan çıkarıldığını öğrendiğinde tepkisi ne olmuştu?

Kuvayı Milliye Destanı’nda kimleri anlatıyordu, kimlerin kahramanlıklarını yazıyordu Nâzım? Ünlü romancımız Orhan Kemal ve ressam İbrahim Balaban başta olmak üzere sanat ve edebiyat dünyasından birçok insanı yetiştirdiğini biliyor muydunuz? İşte bu soruların yanıtlarını ve daha fazlasını bu kitapta bulacaksınız. Hatta bu büyük şairle ortak yanlarınız olduğunu görecek ve şaşıracaksınız belki, kim bilir…

Örneklerle Hellenistik Çağ Şiiri

Eski Yunan tarihinin son dönemini oluşturan Hellenistik Çağ’da (İ.Ö. 334-30) bilimin yanı sıra, edebiyatın birçok dalı gibi şiir de Aleksandreia (İskenderiye) kentinde odaklanmış ve “Hellenistik Çağ Şiiri” yahut “İskenderiye Şiiri” olarak nitelendirilen bir akım doğmuştur. Önceki dönem şiirinden farklı bir karaktere sahip olan bu şiirin en temel özellikleri, çağa damgasını vuran “bilgi”nin şiire de yansıması, insan ve günlük yaşamla ilgili konulara daha çok yer verilmesi, o zamana değin şiirde hiç işlenmeyen temaların seçilmesi, “bukolik şiir” (çoban şiiri) gibi tamamen yeni bazı türlerin yanı sıra epos (destan) gibi geleneksel bazı yeni bir çehreyle karşımıza çıkmasıdır. Çeşitli duyguların birkaç dizede, kısaca aktarıldığı epigramma’nın yaygınlaşması da yine bu dönem edebiyatının özelliklerindendir. Hellenistik Dönem ozanları arasında, söz konusu döneme özgü yeni edebi görüşün en önemli temsilcisi olan Kallimahkos; Argonaut’ların “Altın Post”u ele geçirmek için yaptıkları deniz yolculuğunun ilginç öyküsünü Argonautika adlı yapıtıyla destanlaştıran Rhodoslu Apollonios; kırsal yaşantıyı yansıtan, özellikle çoban yaşamından çarpıcı kesitler sunan, “bukolik şiir”in yaratıcısı Theokritos başta gelmektedir. Hellenistik Çağ’a ait şiir yapıtları, bireysel niteliği ve her insana özgü duyguları; coğrafya, mitoloji ve etnografyaya ilişkin, bilgi dolu ayrıntıları ve konu çeşitliliğiyle son derece ilgi çekici olup şiirle ilgilenen herkes onlarda kendisine hitap eden bir şeyler bulabilir. Elinizdeki kitap, Hellenistik Dönem şiirini dilimizde başlı başına, geniş kapsamlı olarak ele alan bir çalışmanın eksikliğinden doğan gereksinimi olabildiğince karşılamak ve bu yolda bir “ilk adım” oluşturmak amacıyla hazırlanmıştır. Güler Çelgin yapıtında, okuyucuyu Hellenistik Çağ şiirinin tadına doyulmaz, büyüleyici dünyasına götürerek bu edebiyat akımını ve ozanlarını seçme şiir örnekleriyle tanıtmaktadır.

Kültürel Atamız Homeros Ve Odysseia

Homeros’un destanları edebiyat ve düşünce değeri olan ilk yazılı kültür kaynaklarıdır. Eğer bu destanlar olmasaydı, önce Yunan kültürü, sonra Latin kültürü yeterince gelişemezdi, modern dünyanın kültürü bugün bildiğimizden çok daha gerilerde kalabilirdi, diyebiliriz. Biz Homeros’un destanlarını ancak yirminci yüzyılda ve çok gecikmiş olarak tanıdık. Elinizdeki bu kitap ise ilk kez destanlar üzerine kapsamlı bir incelemeyi bize sunuyor. Okuyucu bu kitapta aynı zamanda Yunan mitolojisini bulacak, bu kitabı okurken ayrıca destanlar’ı okuma gereğini duymayacaktır. Kültürel Atamız Homeros’un yazarı Hüsen Portakal İstanbul’da ve Fransa’da yaşamaktadır. Daha önce yayınlanmış kitapları Din ve İnsan Sorunu, Felsefeden Dine Ortaçağ Dönemeci, Rönesans ve Laiklik bulunmaktadır aynı zamanda çevirmenlik yapmaktadır.

Ana Tanrıça Şeytan

Erkek olan kadınlar, kadın olan erkekler; önünden geçer sana selam ederiz. Kadın fahişeler, erkek fahişeler, önünden geçer sana selam ederiz. Sümerler yazarlar tanrıçaya sadece fahişe demediler; İnanna onlara “toplumun süsü”ydü; “Sümer’in neşesi”ydi; “sevgi kaynağı”ydı. O güzeldi… çekiciydi… şuhtu… şefkatliydi… en seçkin kadınlık özellikleri onda bulunurdu… Ama İnanna’nın bunlardan başka sembolize ettiği bir kavram daha vardı… o bereketi yönetmekteydi. Aynı Çatalhöyük’ün -henüz yazı bulunmadığı için adı çözülememiş- ana tanrıçası gibi. Doğayı yenileyen, insanlara çoğalma gücü veren, doğal / doğanın kendisi bir tanrıça… Bu tanrıçanın tapımında seks ön planda olmayacaktı da kiminkinde olacaktı? Bu tanrıçanın tapınaklarında serbest seks yapılmayacaktı da kiminkinde yapılacaktı? Cinsellik o denli kutsal bir eylemdi ki, fahişelik de büyük verici bir güce dönüşmüştü. Zamanın en saygın ailerinin kız ve kadınları ona adanmış tapınaklarda bedenlerini satmak için yarışırlardı.

Yaban’lar ve Yerliler

Ankara’nın Cumhuriyet Türkiyesi’nin başkenti olarak yeniden kuruluşu, tutkularla ve sancılarla yüklü bir süreçti. Yeni Türk ulusunun inşasının söylemsel modeli ve bir nevi sergi mekânı idi, Ankara. Halkı vatandaşa dönüştürme projesinin, Batılılaşma, modernleşme, medenileşme ülkülerinin sosyal şantiyesi idi… Bu kitap, “bozkır kasabasından başkent yaratma” mitolojisinin ulus-devlet kuruluşundaki işlevine ilişkin bir kuramsal analiz çerçevesinde, bu mitolojinin berisindeki çelişkileri, sosyo-psikolojik çalkantıları irdeliyor. Ulusun “Babası” olarak Mustafa Kemal’in şehirde bir disiplin fantazisi yaratan varlığı ve insanların kendilerini O’nun sürekli gözetimi altında algıladıkları bir şehir hayatı… Ankara’yı, İstanbul’la zıtlık içinde tahayyül etmenin moral karmaşaları… Medenileşme arzusu ile aydın despotizminin yol açtığı tepkiler arasındaki gerilim… Ankara’nın eski halkını “yabani taşralılar” olarak gören “yeni/zoraki Ankaralılar” – onları “yaban dışarlıklılar” olarak gören yerliler… L. Funda Şenol Cantek, edebiyatımızdaki “Ankara” imgeleri ve dönemin basını yanında, eski Ankaralıların bu “modernleşme” tecrübesine ilişkin hatırlamalarına başvurarak, son derece canlı bir tasvir koyuyor ortaya.

Doğu Karadeniz – Masallar Öyküler Söylenceler Destanlar

Bize göre efsaneler, en azından bir kendiliğindenliği, bir “doğal”lığı, insanlığın bilinçdışında birikip süregelen bir “akışı” ifade ettiğinden, tarihten daha “doğru” değil ama, tarihten daha “gerçek” bir söylemi dile getirirler. Tıpkı türkülerin “şiir”den daha “gerçek”, daha “sahih” olmaları gibi… Haydar Kenan Gedikoğlu’nun yıllarca çalışarak derlediği “Doğu Karadeniz Masallar, Öyküler, Söylenceler, Destanlar” adlı çalışmasını bir de bu açıdan okuyup değerlendirmeye ne dersiniz?

Antik Edebiyatta Hayalet Hikayeleri

Eski Yunan ve Roma’da Tekinsizlik
Günümüzde olduğu gibi, eski Yunan ve Roman toplumlarının dağarcığında da tekinsizlik söylenceleri, hayalet hikayeleri, şehir efsaneleri vardı. Halk kültürünün ürettiği bu anlatılardan kimisi sözlü gelenekte kalmamış, yazıya geçirilmişti. D. Felton’ın doktora tezinden geliştierek hazırladığı Antik Edebiyatta Hayalet Hikayeleri adlı bu kitap, epik şiirden tragedyaya, satirden biyografiy farklı edebiyat türlerinden karşımıza çıkan hayalet hiyakelerini incelemektedir. Kitapta antik terminoloji sorunları ele alınmış, antik kayıtlarda beliren tekinsizlik türleri modern parapsikoloji ışığında sınıflanmış, Plautus, Genç Plinius ve Lukianos’un aktardığı perili ve öyküleri başta olmak üzere çeşitli hayalet hikayeleri halk kültürünün dayalı bir bakış açısı ile çözümlenmiştir. Antik anlatıların 19. ve 20. yüzyıl hayalet hikayeleri üzerindeki etkilerine de değinen Felton’ın çalışması, klasik filologların yanı sıra, halk bilimcilere, İngiliz-Amerikan edebiyatı araştırmacılarına ve “iyi bir hayalet hikayesinden hoşlanan herkes”e yararlı olabilecektir.

Likya Efsaneleri

“Güneybatı Anadolu’da Teke Yarımadası olarak bildiğimiz bölge, Anadolu’nun ilk uygarlık dönemlerinde Likya Bölgesi olarak biliniyor. Likyalıların ilk uygarlıklarını sundukları bu bölgede, günümüzde Köyceğiz, Dalyan, Ortaca, Dalaman, Göcek, Fethiye, Patara, Kalkan, Kaş, Kekova, Demre, Finike, Kumluca, Tekirova gibi yerleşimler kıyı kesimini oluştururken, Elmalı, Seki, Gölhisar, Çameli, Dirmil, kuzeyindeki yerleşimleri oluşturmaktadır. “ANADOLU UYGARLIKLARI” adlı yapıtında, Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, “Kara ile Pamphylia arasında kalan kıyı kesimi Lykia Bölgesi’dir ve burada görülen kalıntılar, Anadolu topraklarının en ilginç antik buluntularını oluştururlar. M.Ö. 5. ve 4. yüzyıldan kalan anıtlar bölgede Helenistik ve Roma çağı yapıları, mezarlar ve tapınaklarla birlikte yer alırlar. Ören yerleri çok kez zengin doğal güzelliklere de sahiptir. Özellikle M.Ö. 5 yüzyıldan Roma Çağı’na değin tarihlenen, çeşitli tiplerdeki kaya mezarları büyüleyici niteliktedir.” sözleri ile bölgenin önemini vurgulamaktadır.”

Çıldırtan Sesler

Bu kitap daha çok gürültü yapmana izin veriyor! Piyanonun kapağını kaldırmaya, gürültü yapıp yeni şeyler keşfetmeye hazır mısın?

* Yellenmek neden bu kadar gürültülü?
* Tek bir nota, eğitimli bir sanatçıyı nasıl olur da camları parçalayan bir vahşiye dönüştürür?
* Hangi ses dalgaları bağırsakların titremesine neden olur?

Eğer düşünürsen, bilimin bu hasta tarafını hazmedebilirsin. Gürültülü yansımalarının, şok edici ses dalgalarının ve bitmez tükenmez gümbürtülerin dünyası ses kontrolünden geçiyor, okumaya devam et! Ses dalgalarının kulak zarını nasıl titreştirdiğini, bir mikrofonun senin sesini nasıl olup da elektrik titreşimine dönüştürdüğünü keşfet! Korkunç sesler dosyası, değişik kısa sınavlar, öğretmenlere yapılan testler ve çılgın karikatürleriyle bu kitap tam bir çığlık!

Bilim hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı!

 

Namazgah Güzellemesi

Bir kentin tarihini, coğrafyasını, toplumsal hayatını, geçirdiği değişimleri, insan tiplerini, atmosferini, doğal güzelliklerini, unutulan değerlerini, yeme içme kültürünü, gecesini gündüzünü, yazını kışını, folklorunu, eğlence hayatını, daha bin türlü özelliğini, herkes kendince görür. Tarihçi başka, coğrafyacı başka, turizmci başka, asker başka, öğretmen bambaşka bir gözle görür ve kendi bakış açısıyla yazmak ister. Ama bir yazar-edebiyatçı, kendince bir duyarlıkla yaklaşır kentine. Çevresine gönül gözüyle bakar. Kendisini değişik insanların yerine koyar, onların yüreğiyle de hissetmeye çalışır, öylece yazar… Yazar yazdığı zaman, birçok kimse o yazıda kendi duygularını, düşünüp de söyleyemediklerini bulur. Kendisinden önce yazılmış olanları da anımsamak ister… Bu düşünceden yola çıkarak, İzmir’in semtlerini, ilçelerini ve efsanelerini İzmirli farklı edebiyatçı – yazarlar kaleme aldı. Okurla buluşan İzmirim kitap dizisi, hem İzmir için bir ilk olması hem de İzmir’in köklü kent halk kültürüne bir armağan olması açısından yüksek değer taşımaktadır.

Homeros

İlyada ve Odysseia’nın yazın tarihindeki ayrıcalıklı yeri herkesçe teslim edilir. Yunan kültürünün yarattığı ilk yapıtlar arasında gösterilen bu iki destan, lirik ozanlardan trajedi ve tarih yazarlarına kadar herkesi etkisi altına almıştır. Bu iki yapıt merkezinde Anadolulu Ozan Homeros‘u mercek altına alan bu çalışma, bir yandan kadim bir kültürün günümüz dünyasını biçimleyen evrensel etkilerini çözümlüyor, diğer yandan Akhilleus’tan Ulysses‘e kadar klasik ve çağdaş klasik yazının başkişilerini, ana temalarını, öykü yereyini tanımlayan o uzgörüşlü yaratıcının izinde Antik Yunan’ın ufkunu kat ediyor.

Uygarlığın Kökeni Sümerliler 1 Tarihte İlk Edebi Eserlerden Seçmeler

“Konu pek çok ve çeşitli olduğu için, çalışmamı iki cilde ayırdım. Birinci cilt olan bu kitap, merakla sorulan, Sumerlilerin evren ve evrenin, insanın oluşumunu ve tanrılarla ilgili inanışlarını dile getiren efsanelerini; kahramanların serüvenlerini içeren destanlarını; savaşlarla nasıl yıkılıp yakıldıklarını çok acıklı bir dille anlatan ağıtlarını ve izleri zamanımıza kadar gelen atasözlerini kapsayacak, “ikinci cilde alacağım konular ise, daha çok Sumerlilerin günlük yaşantılarıyla ilgili olacak. Tarih, hukuk, ekonomi, okullar, mabetler, cinsel yaşam, müzik, yemek, askerlik ve sanat gibi… Bu kitaplar yayımlandıktan sonra Sümer Tufanı’nın Orta Asya’daki taşkınlıklardan kaynaklandığını kanıtlayacak olan kitabı bitireceğim. “Zevkli okumalar dileğiyle… Muazzez İlmiye Çığ” Kitapta yer alan bazı konu başlıkları şunlardır: Sümer Dili ile Türk Dilinin Karşılaştırılması; Edebi Metinleri İçeren Tabletlerin Öyküsü; Sümer Efsaneleri; Sümer Destanları; Sümer İlahileri; Tarihte İlk Savaş Acıları: Sümer Ağıtları; Sümer Edebiyatında Bilgelik Metinleri: Atasözleri ve Deyimler; Tarihte İlk Kadın Şair…

Hititler ve Hattuşa İştar’ın Kaleminden

Muazzez İlmiye Çığ, bu kitabında okuyuculara yepyeni ufuklar açıyor; Anadolu’nun ortasında en az 3500 yıl önce bir imparatorluk kurmuş olduğu halde çok az tanıdığımız Hititleri, akıcı bir anlatımla gözler önüne seriyor. Kitapta, Hititlerin başkenti Hattuşa’da bulunan ünlü Yazılıkaya, saray, tapınak ve şehir kapılarının kalıntıları gözler önünde canlandırılmakta, kazılarda çıkarılan kırık dökük çiviyazılı tabletlerin, binlerce yıl önceki insanların yaşamı hakkında nasıl yeni sayfalar açtığı ortaya konulmaktadır. Annesi Sumerolog Hatice Kızılyay ile Hattuşa’ya giden 14 yaşındaki İştar yazmış bunları; bulunan her yeni tabletten öğrendiklerini günlüğüne geçirmiş. İki ayı kapsayan bir günlükte, Hititlerin saray entrikaları, cinayetleri, kralların yıllıkları, fermanları, kanunları, mahkemeleri, Tanrıları, efsaneleri, fal ve sihirleri, çeşitli törenleri, aile yapıları, hastalık, doğum, evlenme ve boşanmaları, kitaplıkları, dil ve yazıların çözümü, müzik, dans ve içkileri hakkında bilgiler sunuluyor. Bu arada Hititlerden günümüze ulaşan gelenekler gösterilerek, o günlerle zamanımız karşılaştırılıyor. Bu kitapta, 3000 yıldan beri unutulmuş bir imparatorluğun kültürünü bütün yönleriyle bulacaksınız.

Avanos'a Dair Yazılar 2

“ Bir değişik yer Avanos, Efsaneler, türküler… Saran, sarmalayan, çarpıcı halk oyunları diyarı… Dağın bağrına yaslanmış yeşil güzellik. Kızılırmak’ın sarıp sarmaladığı serinlik. İnsanıyla, insanının her biri bir sanat eseri olan el emeği testileri, çömlekleriyle. Bütün dünyaca tanınan belde… Avanos’a varan, girer seslenir. Avanos’u gören, döner seslenir: Seni seviyorum Avanos,yeniden geleceğim.”

– T. Kutsi Makal

Avrupa’nın Doğu İmajı

 Doğu hakkındaki Avrupa gezi yazılarının çoğunluğunun güçlü bir taraf tutmanın ve  uydurmaların etkisi altında kalmış olması, büyük bir talihsizlikti. Yazılar, hiç şüphesiz ki, dünyaya ilişkin bilginin genişletilmesi amacını taşıyordu ama, bu yalnızca kolonici görüşlere hizmet eden lekelenmiş bir bilgi oldu. Hatta bugün bile, koloni çağının bitmesine karşın, bu lekeli bilgi oldukça belirgin biçimlerde hala bizimle birliktedir. Diğer halkları, ırkları ve dinleri anlatırken, artık daha az önyargılı olmak bir zorunluluktu. Bunu yapabilmenin bir yolu da, miras aldığımız verileri -ister askerden, ister bilimadamından, isterse de gezginden sağlanmış olsun- sürekli sorgulamaktır. Farklılıklarımızı ortaya koyacak olan bu nosyonları sorgularken, belki de giderek daha da karmaşıklaşan dünyamızda, sempati ve çaba ile, insan olarak ne denli benzerliklerimiz olduğu anlayışına ulaşabiliriz.

Genç Kız Edebiyatı

Türkiye’deki Gençlik Edebiyatına baktığımızda , ağırlıklı olarak Genç Kız Edebiyatından oluştuğunu görürürz. Buna dönük olarak önemli iki neden söylemek mümkündür. Birincisi, genç kızlar iyi okurdur ve bu nedenle güçlü bir hedef kitlesi ve pazar oluştururlar.

İkicnisi ve daha önemlisi ise, genç kızların yaşama dokunmak, dış dünyayı keşfetmek için erkekler kadar özgürlüklerinin olmamasıdır. Bu nedenle yaşamı öğretmek ve maceraları tehlikesizce yaşatmak için edebiyat bir araç olarak kullanılmıştır.

Bu anlayış, Tanzimat döneminden başlayarak yakın geçmişe kadar Genç Kız Edebiyatından temel anlayışı oluşturmuştur. Ancak son yılarda Genç Kız Edebiyatında farklı anlayışların da yer almaya başladığını görüyoruz. Bu araştırma çalışması, çeviri -telif Genç Kız Edebiyatı eserlerindeki gelişmeleri ve anlayışların yansımasını sizlerle karşılaştırmalı olarak sunuyor.

Trabzon’dan Abhazya’ya Doğu Karadeniz Halkları Tarih ve Kültürleri

Elimizdeki kitap, Doğu Karadeniz ve Kafkas halklarının bir bölümünün tarih ve kültürleri konusunu içermektedir; araştırmacı, yazar Hayri Hayrioğlu, bu çalışmayı dokuz Gürcü Bilimadamının, çeşitli kitaplarından derleyerek Türkçeye çevirmiştir. Emekçi halkların tarih ve kültürlerini içeren çalışmalar, resmi tarih ve ideolojilerin keyfi ve saptırıcı yönelişleriyle bir türlü bilimsel-nesnel yöntemlerle yazılamadı. Geçmiş tarihlerdeki istila ve savaşların getirdiği kıyımlar bir yana, Çarlık Rusyası, Osmanlı ve emperyalist devletlerin kuşatma ve sömürgeci anlayışları, Bölge halklarının asimilasyon, göç, tarih ve kültürlerinin yağmalanmasını getirmiştir. SSCB deneyimi de, kimi başarılarına rağmen, emekçi halkların sorunlarına çözüm getirememiştir. Bir yandan emperyalizmin çok yönlü kuşatması, diğer yandan siyasal-sosyal devrim sürecinde, özellikle de “Milli Mesele” ile “Milliyetler Meselesi’nin çözüm yöntemleri konusunda yapılan yanlışlıklar, günümüzde de hayati sorunlar olarak gündemi işgal ediyor. Doğu Karadeniz halkları, bu süreç hakkında çok şey öğrenmiş ve ayrıca, “zarar”da görmüştür. İnsanın-insanlığın ulusal-sosyal-evrensel kurtuluş mücadelesi, emekçi halkların tarih ve kültürleri sorunu dahil, pek çok konuyu yeniden tartışmak üzere gündeme taşımıştır. Doğu Karadeniz ve Kafkas emekçi halklarının tarih ve kültürleri konusunda kimi bilgileri ve sorunları inceleyen bu kitap, tarihsellik ve kopuş sürecinde eleştirel katkıya ve tartışmaya açık konulardır.

Kalbimi Vatanıma Gömün

“Elinizdeki, neşeli bir kitap sayılmaz, ama tarihin bugüne uzayan bir yanı vardır ve belki de bu kitabı okuyanlar, geçmişte ne olduğunu öğrenmekle, Amerikalı Kızılderili‘nin bugün ne olduğunu daha iyi anlayacaklardır. Amerikan mitinde, kaba birtakım savaşçılar şeklinde basmakalıp bir biçimde sokulan Kızılderililerin ağzından ince ve son derece akla yatkın sözlerin çıktığını görünce şaşıracaklardır belki de. Belki de, toprakla olan ilişkilerini büyük bir titizlikle koruyan bu halktan, toprak ile kendi aralarındaki ilişki hakkında biraz bir şeyler öğreneceklerdir. Kızılderililer toprağın ve onun zenginliklerinin hayatla bir tutulması gerektiğini ve Amerika‘nın bir cennet olduğunu çok iyi biliyorlardı; Doğu‘dan gelen istilacıların niçin Kızılderililere ait her şeyin yanı sıra Amerika‘nın kendisini de yok etmeye kararlı olduklarını anlayamadılar. Bu kitabın okurları, bugün Kızılderililerin yaşadıkları yerlerin yoksulluğunu, umutsuzluğunu ve sefaletini görme fırsatını bulurlarsa, bunun nedenlerini de gerçekten anlayabileceklerdir.” O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet… Sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu. Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç. – Kara Geyik