Eski Bir Mit Mensubunun Kaleminden Çözüm Sürecinde Güneydoğu Anıları

“Mezuniyetimi takiben başlayan askerliğim sırasında karşılaştığım bazı olatlar, o günkü adıyla ‘Milli Emniyet’ olan milli istihbarat teşkilatı mensuplarıyla tanışmama ve görev teklifi almama sebep oldu.”

Eski bir ‘MİT’ mensubu olan yazar Abidin Sungur, Türkiye’de ‘çözüm süreci’ çerçevesinde çözümlenmeye çalışılan etnik ve mezhepsel sorunlara ışık olabilmek için, 40 yıl öncesinin Güneydoğusunu konu alan dedektiflikten, bölge başkanlığına uzanan MİT serüvenini okuyucuyla paylaşıyor…

Eski Bir Mit Mensubunun Kaleminden Çözüm Sürecinde Güneydoğu Anıları

“Mezuniyetimi takiben başlayan askerliğim sırasında karşılaştığım bazı olatlar, o günkü adıyla ‘Milli Emniyet’ olan milli istihbarat teşkilatı mensuplarıyla tanışmama ve görev teklifi almama sebep oldu.”

Eski bir ‘MİT’ mensubu olan yazar Abidin Sungur, Türkiye’de ‘çözüm süreci’ çerçevesinde çözümlenmeye çalışılan etnik ve mezhepsel sorunlara ışık olabilmek için, 40 yıl öncesinin Güneydoğusunu konu alan dedektiflikten, bölge başkanlığına uzanan MİT serüvenini okuyucuyla paylaşıyor…

Demir Ökçe

“Sözlerimin hiçbirinin sizi etkileyeceğini sanmıyorum,” dedi.

“Çünkü sizde etkilenecek ruh yok. Siz, omurgasız, solucan gibi birer yaratıksınız. Burnunuz havada, Demokratız, Cumhuriyetçiyiz, diyorsunuz… Siz, tükürük yalayıcı asalak yaratıklarsınız. Plütokrasinin kuklalarısınız siz. Sırtınızda Demir Ökçe’nin kan kırmızı uşak üniformasıyla kalkmış özgürlük aşkı denen modası geçmiş sözler kullanıyorsunuz.”

12 Eylül Anıları

Barış Derneği’nin önde gelen isimlerinden ve Türkiye’nin emektar komünistlerinden G. Doğan Görsev bu kitapta 12 Eylül’ün cezaevlerinde yaşadıklarını anlatıyor. Kitabın önsözünde Niyazi Dalyancı şunları yazıyor…

“Kitapta anlatılanlar 12 Eylül karanlığında yaşanan onbinlerce öyküden yalnızca biri. O insanlık doşu koşullarda ayakta kalmak, insan onurunu korumak için verilen savaşımlardan birisi. Ama öğretici. Koğuşlarda, elde kalem, kağıt bile yokken, belleklerden eskiden öğrenilmiş bilgilerin, şiirlerin çıkarılıp nasıl bir direniş kaynağı olarak kullanıldığını anlatıyor. Anılar yalnızca içeridekileri  kapsamıyor.Dışarıdakilerin bir çoğu gibi Doğan Görsev’in eşi Nesrin ablanın olağanüstü mücadelesi de içeriden göründüğü gibi yansıyor anılarda.

Doğan ağabeyin dilinden kendi kişiliği de yansıyor. Her zaman olduğu gibi son derece alçak gönüllü, böbürlenmeden, hatta zaman zaman kendini sansürleyerek yazıyor. Kimi yerde öfkelenerek, kimi yerde de acı bir gülümseme ile okudum bu anıları. Doğan ağabeye bunları kaleme aldığı için teşekkür ediyorum.”

İşgal, Direniş, İç Savaş

“… 2. Dünya Savaşı’na girmeyen Türkiye ile Alman İşgali’ne uğrayan Yunanistan’ın bu döneme ait hatıraları ve algıları birbirinden oldukça farklıdır. Türkiye’de yaşayan insanların çoğu için 2. Dünya Savaşı yılları ‘karne ile satılan ekmek’ veya ‘bulunamayan şeker,’ yani bir yokluk dönemidir. Ancak Yunan halkı hem cephelerde savaşmış, hem de savaşın ve İşgal’in getirdiği karanlık günleri yaşamak zorunda kalmıştır: Açlığı, ölümü, toplama kamplarını… Daha da kötüsü, ülke İşgal’den kurtuluşunun hemen ardından kanlı bir İç Savaş’a sürüklenmiştir (1946-49). İç Savaş, 1949 yılında belki cephede bitmiştir, ama Yunan halkının bir kısmı için zorlu yıllar devam etmiştir. 1950-1960 yılları arasındaki on yıllık süreç kimileri için ‘korku ve baskı rejimi’dir. Albaylar Cuntası (1967-1974) boyunca da özgürlükler kısıtlanmış, ülkeyi yönetenler tarafından halkın bir kesimi düşman olarak ve komünizm de tehdit olarak algılanmaya devam etmiştir. Devletin vatandaşları hakkında tuttuğu ‘fişler’in Yunanistan’ın 1982 yılında Avrupa Topluluğu’na girmesi sonrası yok edildiği sadece varsayılmaktadır. …”

Savaştan Barışa Giden Yol kitabı ve makaleleriyle tanıdığımız akademisyen-yazar Damla Demirözü, İşgal, Direniş, İç Savaş kitabında öncelikle ülkemizde yayımlanmış kaynaklarda dağınık halde ulaşılabilen, yahut hiç bilinmeyen savaş dönemi Yunanistan tarihinin Türkçe-dilli okuyucu için ilk kez bütünlüklü ve kapsayıcı bir sunumunu yapıyor. Daha sonra ise etkisi hala süren bu esaret, zafer ve felaket döneminin edebiyatına, yani “’45 Kuşağı” yazarlarının eserlerine ilgisini yöneltiyor.

12 yazara ait 12 eser (roman, öykü ve deneme) yetkin bir araştırmacının gözüyle hem kendi tarihleri hem de ‘öteki’yle olan ilişkileri açısından irdeleniyor. Büyük toplumsal vakaların edebi hayata etki ve tercümesinin, sarsıcı ve zorlu bir geçmişle yaşayan Yunanistan bağlamında tarihi ilginize sunuluyor.

Mektuplardan Sızanlar

Mektuplardan Sızanlar… Bir günlük… Bir ağıt… Balyoz davası sırasında haksızca ve hukuksuzca kendi ülkesinde esir düşen bir deniz subayının geride kalan eşinin güncesi… Esaret sürecini anlatan “gerçek” balyoz günlüğü…!

Bir ağıt bu, tüm yazılanlar… Sevgiliye ağıt… Memlekete ağıt… Yitip giden dostluklara ağıt… Yüreklerden kopup gidenlere ağıt… Gözlerin kaybolan pırıltısına ağıt… Sahipsiz kalmışlığa, çaresizliğe ağıt… Hukuksuzluğa ağıt…

Bir küçük mahkeme salonu Çağlayan Adliyesinde… Hiç alışık olmadığımız bir sahne, asla unutmayacağım… Sen ve bir albay sanık sandalyesinde oturmuşsunuz; sırtınız bana, bize dönük…

Senden geriye kalanları getirdiler; kapaklı küçük bir karton kutu içinde. Gidişinin hemen ardından ofisinden birisi geldi, kutuyu kapıdan kucağıma verdi ve gitti. Öylece kalakaldım kapının önünde. Küllerin gibi geldi birdenbire. Elim yandı sanki.

Eve döndüm, bavulu girişe bıraktm öylece. Göksel Kartay geldi birden aklıma, gözlerim doldu.

Geçenlerde sormuştun ya bana “Bu mevsim hangi meyveler var?” diye, bir an cevap verememiştim sana… Sonra “Galiba mürdüm eriği” demiştim, diyebilmiştim…

Sana soru sormadılar. Bir tek soru bile sorulmadan en ağır cezalardan birini aldın.

Bugün 2 Aralık 2013. Mamak’a getirildin. Mamak, Sincan yolunda bir durak… Direnmek her şeye rağmen… Olmak ya da ol-mamak…

Çiçeklerin kokusu düşlerimin arasında mırıldanmıyor. Ufuk çizgisi yok olmuş bu şehirde bakışlarım hep duvarlara çarpıyor. Senin bakışlarının duvarlara çarpması gibi. Geçmiş yüreğime geri akıyor sık sık.

Sonra birisi “Kimliğini aldın mı?” diye soruyor sana. Bir masa kurulmuş, nüfus cüzdanlarını dağıtıyorlar. Meğer kaç yıldır kimliğimiz yokmuş bizim, farkında değilmişim… Ağlıyorum… Kimliğini geri veriyorlar sana…

Abdullah Gül ile 12 Yıl

AK Parti’nin kurucu önderlerinden Abdullah Gül’ün başbakan, dışişleri bakanı ve cumhurbaşkanı olarak Türkiye’nin yakın siyasi tarihine damgasını vurduğu 12 yılın hikayesi…

En başından son gününe kadar Gül’ün başdanışmanlığını yapan Ahmet Sever bu kitapta 12 yılın bilinmeyen, söylenmeyen veya söylenemeyen perde arkası gerçeklerini anlatıyor.

  • 27 Nisan muhtıra gecesi konutta neler yaşandı, karşı metin nasıl hazırlandı?
  • 1 Mart Tezkeresi kabul edilseydi Türkiye’nin rotasını değiştirecek hangi gelişme olacaktı?
  • Gül cumhurbaşkanlığı sırasında en çok neye üzüldü ve kırıldı?
  • Cemaat’e yakın mı?
  • Gezi Olayları’nı nasıl gördü, neler yaptı?
  • Berkin Elvan’ın babasına ne dedi?
  • 17/25 Aralık yolsuzluk iddialarına tepkisi ne oldu?
  • Hangi olaydan sonra sabrı taştı?
  • Pişmanlıkları ve keşkeleri nelerdi?
  • Bugüne bakıp hatırladığı çocukluk hatırası neydi?
  • Twitter yasağını nasıl deldi?
  • Erdoğan ile hangi konularda ayrıştı?
  • Bülent Arınç’ı istifadan nasıl vazgeçirdi?
  • Hayrünnisa Hanım ne zaman “Artık yeter” dedi?
  • Hakan Fidan krizinde ne yaptı?
  • Çekilme kararını ne zaman ve neden aldı?
  • Hangi ünlü gazeteciyi hapse girmekten kurtardı?
  • Suriyeli Ermenileri Türkiye’ye getirmek için hazırlanan gizli plan neydi?

Rahat Ol Türkiye Eğlen

Bu kitapla Recep Tayyip Erdoğan (RTE) iktidarının zaman içinde hafızamızda bulanıklaşan veya unutulan “günahlarını” tasnifleyip, bölümler halinde kayda geçirmek amaçlanmıştır.

A’dan (Arpalık) Z’ye (Zorbalık); Gaf-Günah, Kibir-Küfür İsraf-Kumpas Dincilik-Kincilik, Hortum-Şatafat gibi temalar şiirle hicvedilerek işlenmiştir. Dipnotlarla olayların açıklaması ve kaynağı verilmiştir.

Bilimsel olmasa da bir tür belgesidir denilebilir. “Sessiz Çığlıkların” belleğimizden silinmeden yazıya dökülmesi hedeflenmiştir. Unutmamak, unutturmamak istenmiştir. Unutulmasın dediklerimiz; R.T Erdoğan’ın ülkemize ve halkımıza zarar veren icraatlarıdır.

Baskı ve yolsuzluklar yoksulluk ve haksızlıklardır. Hukuksuzluk, adam kayırma rüşvettir. Ayrımcılık, bölücülük, kutuplaştırmaktır.

Hiciv (Taşlama-Yergi) isyandır: zulme, baskıya, hukuksuzluğa, haksızlığa, yolsuzluğa, rüşvete başkaldırıdır. Silahla değil şiirle başkaldırıdır. Şiirle başkaldırmak bazen silahla başkaldırmaktan daha tehlikeli olmuştur.

Nef’i “Gürcü hınzırı a samsun-ı muazzam, a köpek nerde sen, nerde sadrazamlık, a köpek ….” dediğinden baş verdi.

Eşref; “Ey zavallı boş yere yakınma bağırıp çağırma; Çünkü ezilenlerin ahını işiten hükümet bunu musiki sanıyor!” diye taşladı, hapis yattı.

Hiciv taşlamadır biline
Zor hakim olunur diline
Bazen imadır düşünüle
Bazen de mizahtır gülüne

Hiciv-Taşlama gelenekseldir; asırlardır altta kalanın, ezilenin, yolunanın  sesidir. Bu kitap da bir sestir; devrimizde Sultan Recep olma yolunda “İlerleyenin” vicdanına seslenen!

The Asker

Değerli yazar Hasan Kıyafet arkadaşımın “The Asker Amerikan Üssünde Anadolulu Bir Subay” adlı bu kitabı, Amerikan emperyalizminin ülkemizde izlediği politikaları, Amerikan asker ve personelinin yaptıkları çalışmaları, halkımıza karşı gösterdikleri saygısızlıkları, hayasızlıkları, onların nasıl Türkiye insanını bir müstemleke insanı gibi horladıklarını, çıkarcılıklarını, aymazlıklarını, Barış Gönüllüleri adı altında CIA ajanlarının çalışmalarını somut biçimde gözler önüne sermekte ve okuyucuya o tarihten bir kesit sunmaktadır. İkili Antlaşmaya dayanılarak Amerikalı subay ve erlerin tuvaletlerinin temizlenmesi için Türk askerlerine verilen emir karşısında Astsubay Saral’ın tepkisi kitapta şöyle aktarılıyor:

“Evet Teğmenim, (Teğmen Hasan Kıyafet’tir) hiç de yanlış anlamamışsın, tastamam doğru anlamışsınız. Yangın kovalarıyla birlikte tam on tane Mehmetçik istiyorlar. Lağım yine tıkanmış, kağıt kullandıklarından lavaboları, lağımları tez tıkanır keferelerin, tıkanır ve bize de açar, temizleriz?

Niye heyecanlanıyorsunuz? Elbette temizleyeceksiniz. İkili Anlaşmaların altına imza basmışsınız. Onların 250 tane eri sırt üstü yatacak ve sen onların bokunu temizleyeceksin… Evet teğmenim, hiç de yanlış anlamamışsınız. Ne bir eksik ne bir fazla, tastamam anlamışsınız. Yangın kovalarıyla birlikte tam on asker istiyorlar. Hemen yollayacağız. Okey.”

Emperyalizmin “Yeni Dünya Düzeni” adı altında değişik bir yafta ile piyasaya sürüldüğü bugünlerde onun niteliğini, amaçlarını, geçmişteki icraatını görmek ve tanımakta büyük yarar vardır.

Değerli yazar Hasan Kıyafet’in yaşayarak, düşünerek, yerinde gözlem ve değerlendirmelerle ve akıcı bir anlatımla, insan onurunu ve bağımsızlığı temel alan bu öykü-anılarını herkesin okumasında yarar görüyor, yakın tarihimize ışık tutan bu yapıtından ötürü yazarı kutluyorum.

-Av. Halit Çelenk

The Asker

Değerli yazar Hasan Kıyafet arkadaşımın “The Asker Amerikan Üssünde Anadolulu Bir Subay” adlı bu kitabı, Amerikan emperyalizminin ülkemizde izlediği politikaları, Amerikan asker ve personelinin yaptıkları çalışmaları, halkımıza karşı gösterdikleri saygısızlıkları, hayasızlıkları, onların nasıl Türkiye insanını bir müstemleke insanı gibi horladıklarını, çıkarcılıklarını, aymazlıklarını, Barış Gönüllüleri adı altında CIA ajanlarının çalışmalarını somut biçimde gözler önüne sermekte ve okuyucuya o tarihten bir kesit sunmaktadır. İkili Antlaşmaya dayanılarak Amerikalı subay ve erlerin tuvaletlerinin temizlenmesi için Türk askerlerine verilen emir karşısında Astsubay Saral’ın tepkisi kitapta şöyle aktarılıyor:

“Evet Teğmenim, (Teğmen Hasan Kıyafet’tir) hiç de yanlış anlamamışsın, tastamam doğru anlamışsınız. Yangın kovalarıyla birlikte tam on tane Mehmetçik istiyorlar. Lağım yine tıkanmış, kağıt kullandıklarından lavaboları, lağımları tez tıkanır keferelerin, tıkanır ve bize de açar, temizleriz?

Niye heyecanlanıyorsunuz? Elbette temizleyeceksiniz. İkili Anlaşmaların altına imza basmışsınız. Onların 250 tane eri sırt üstü yatacak ve sen onların bokunu temizleyeceksin… Evet teğmenim, hiç de yanlış anlamamışsınız. Ne bir eksik ne bir fazla, tastamam anlamışsınız. Yangın kovalarıyla birlikte tam on asker istiyorlar. Hemen yollayacağız. Okey.”

Emperyalizmin “Yeni Dünya Düzeni” adı altında değişik bir yafta ile piyasaya sürüldüğü bugünlerde onun niteliğini, amaçlarını, geçmişteki icraatını görmek ve tanımakta büyük yarar vardır.

Değerli yazar Hasan Kıyafet’in yaşayarak, düşünerek, yerinde gözlem ve değerlendirmelerle ve akıcı bir anlatımla, insan onurunu ve bağımsızlığı temel alan bu öykü-anılarını herkesin okumasında yarar görüyor, yakın tarihimize ışık tutan bu yapıtından ötürü yazarı kutluyorum.

-Av. Halit Çelenk

Sounds of Silence 3 – Ankara’s Armenians Speak

The oral history studies of Hrant Dink Foundation, which are going on since 2011, focused on Ankara Armenians for 2013. The book, which comprises 10 interviews with the Armenians of Ankara, also includes a foreword by Raymond H. Kevorkian and concluding remarks by Özgür Bal.

“Just before the First World War, half of the Armenian population of Ankara county (28.858 in sum), was living in the administrative center, Ankara. The distinguishing aspect of the Ankara community was the ratio of Catholics: according to the 1914 census, 11.246 Armenians of the town were making up p of the population. Another distinguishing feature was their preference for using Armenian script to write Turkish and their use of Turkish as vernacular. (…)
The educational infrastructure of the city was also developed: Six establishments of Catholics (1.200 students), three schools and colleges of Apostolics (400 students), two vocational schools, two kindergartens and two establishments belonging to Protestants. On the other hand, a rather large portion of the population was still speaking Turkish; the advancement of the Armenian language was slow (…) Around the beginning of September 1915, the Armenians of Ankara; women, children, elderly, Apostolic or Catholic, were taken out of their houses, which were sealed earlier by the police. The crowd, thousands in number, was brought together in the train station outside the city. They stayed there at least for 25 days. This time period was enough to seize their possessions and persuade the most attractive young women to convert to Islam and marry a Muslim. Those who accepted the offer were allowed to go back to the city, those who did not were eventually sent to Eskişehir and Konya, later joining the deportation line going to Syria.

Throughout the first years of the Turkish Republic, a number of emigrees from inner counties (some of whom had to relocate because of unsafe conditions in some counties) settled in Ankara. Some of them became Muslims and some of them married Turkish inhabitants of the city with a special license granted by the administration. There were some who managed to obtain the administrative document which would allow them to settle in Ankara; this was, however, only possible on the condition that they would convert to Islam.

A large proportion of the narratives on the following pages belong most probably to the members of such familie.

Adım Adım Siyaset

Nihat Ergün, “Madem siyaset yaptık bunca yıl, nasıl yaptığımız ve ne yaptığımı belli olsun bari” diyerek, yaşadıklarını mümkün olduğunca şeffaf, açıkyürekli bir şekilde anlatmaya çalışıyor.
Gençliğinden beri Türkiye’yi kendisine dert edinen birisi, yaşanan büyü değişim sürecinde gördüklerini kim ne yapmış yapmamış bakış açısıyla değil de ne nasıl neden yapıldı bakış açısıyla sunuyor.

Bürokratik zorluklar içinde hayata geçirilen değişim sürecinin hiç de kola olmayacağı çok aşikar. Nihat Ergün bize devleti yönetmenin karar almakla bitmediğini gösteriyor. Ve bu kararları uygulamanın meydan savaşları kazanmaktan daha zor olduğunu, bir anlamda her gün sırat köprüsünden geçildiğini de.

Ama ona göre asıl savaş şimdi başlyor: “Bizim kuşak büyük siyasi, sosyal ve ekonomik zorluklar karşısında direndi ve bozulmadı. (…) bizler de şartlar iyileştikçe yozlaşmayalım, (…) toplumun biz olan güven ve sevgisini kaybetmeyelim istiyorum. Değişimin savrulmak anlamına gelmediğini, ilkelerimizi, inancımızı ve ahlakımızı koruyarak da değişim yönetebileceğimizi anlatmaya gayret ettim.”

Ekmeğin Fethi

Daha önce “Çağdaş Bilim ve Anarşi” adlı kitabını yayınladığımız 19. yüzyılın en önemli anarşist simalarından Kropotkin’in bu kitabı, insanlığın kurtuluşu için mücadele ederken her şeyden önce hiç kimsenin aç kalmamasını sağlamak olduğuna dikkat çekiyor ve “İlle de ekmek! Devrim ekmeksiz olmaz!” diyor…

Putin: Yüzü Olmayan Adam

Vladimir Putin’in beklenmedik şekilde KGB ajanlığından dünya siyasetinin ön sıralarına yükselişinin tüyler ürpertici öyküsü

1999 yılında, Boris Yeltsin’in etrafını çevreleyen “Aile”, sağlığı kötüye giden ve gitgide popülaritesini kaybeden devlet başkanına bir halef aramaya koyuldu.

Hükümet kademelerinde ya da idarede çok az tecrübesi olan Putin -geçmişte sadece St. Petersburg Belediye Başkan Yardımcılığı ve kısa süreliğine gizli polis direktörlüğü yapmıştı- yine de mükemmel bir seçenek olarak öne çıkıyordu: Yeltsin ve arkadaşlarının kendi suretlerinde yoğurabilecekleri “yüzü olmayan” bir canlı.

Putin’e karasevdayla bağlanan Batı ve Rusya, çiçeği burnunda devlet başkanında rüyalarının ilerici liderini görmekte kararlıydı -hatta Putin o merhametsiz iş bitiriciliği ile ülkenin medyasını hallaç pamuğu gibi atar, işadamlarının elindeki güç ve zenginliği çekip alır ve demokrasinin kırılgan mekanizmalarını paramparça ederken bile…

Birkaç yıl içerisinde, Putin’in sahip olmak istediği mutlak iktidarın önündeki her türlü engel kaldırılmış, muhalif sesler susturulmuş, siyasi rakipler ya sürgüne ya da mezara gönderilmişti.

Bu tarihi dönemi ilk elden tecrübe etmiş bir gazeteci olan Masha Gessen, hikayeyi şu anki huzursuzluk ve belirsizlik dönemine kadar getirip önümüze koyuyor. Putin’in yükseliş ve iktidar dönemine dair büyüleyici anlatımı, bu alanda bir klasik olmaya aday.

Putin: Yüzü Olmayan Adam

Vladimir Putin’in beklenmedik şekilde KGB ajanlığından dünya siyasetinin ön sıralarına yükselişinin tüyler ürpertici öyküsü

1999 yılında, Boris Yeltsin’in etrafını çevreleyen “Aile”, sağlığı kötüye giden ve gitgide popülaritesini kaybeden devlet başkanına bir halef aramaya koyuldu.

Hükümet kademelerinde ya da idarede çok az tecrübesi olan Putin -geçmişte sadece St. Petersburg Belediye Başkan Yardımcılığı ve kısa süreliğine gizli polis direktörlüğü yapmıştı- yine de mükemmel bir seçenek olarak öne çıkıyordu: Yeltsin ve arkadaşlarının kendi suretlerinde yoğurabilecekleri “yüzü olmayan” bir canlı.

Putin’e karasevdayla bağlanan Batı ve Rusya, çiçeği burnunda devlet başkanında rüyalarının ilerici liderini görmekte kararlıydı -hatta Putin o merhametsiz iş bitiriciliği ile ülkenin medyasını hallaç pamuğu gibi atar, işadamlarının elindeki güç ve zenginliği çekip alır ve demokrasinin kırılgan mekanizmalarını paramparça ederken bile…

Birkaç yıl içerisinde, Putin’in sahip olmak istediği mutlak iktidarın önündeki her türlü engel kaldırılmış, muhalif sesler susturulmuş, siyasi rakipler ya sürgüne ya da mezara gönderilmişti.

Bu tarihi dönemi ilk elden tecrübe etmiş bir gazeteci olan Masha Gessen, hikayeyi şu anki huzursuzluk ve belirsizlik dönemine kadar getirip önümüze koyuyor. Putin’in yükseliş ve iktidar dönemine dair büyüleyici anlatımı, bu alanda bir klasik olmaya aday.

Hoşçakal Bizim Kesk

“… Sonra panzerlerden kitle üzerine sıkılmaksızın asfalt üzerine su akıtılıyor. Kitlede en ufak bir geri çekiliş yok. Panzerler buz gibi tazyikli suyu kitlelere sıkmaya başlıyor. Pankartları kendimize siper ediyoruz. Kalabalık arasında reformist olarak değerlendirdiğim bir kısım arkadaşı görüyorum. Daha üç gün önce teslimiyetçilikle eleştirip tartıştığım Kemal’i görüyorum; Bir aslan parçası. En önlerde. Hemen yanı başında bir kaç yıl sonra kaybedeceğimiz Müslüm’ü görüyorum. Aman Allahım! O ne görkemli duruş. Kürsüde olduğuma hayıflanıyorum aralarında değilim. Bunun ezikliğini yaşıyorum.

Kürsüden Faysal’ın Cengiz’in ‘Yılgınlık yok direniş var’ sesleri panzer seslerine karışıyor. Öndekilere coplarla saldırı başlıyor. Kimsede kımıldama yok. Sonra ‘Boom!’ diye bir ses duyuyoruz. Kitlede bir çığlık “Kaçın bizi bombalıyorlar.” Kürsüden çevreye bakıyoruz. Bir sis, bir duman bir gaz bulutu genzimiz gözlerimiz yanıyor. Evet, bunlar bizi bombalıyor..

IŞİD'in Elinde 40 Gün

Hem bir tanıklık hem de Suriye topraklarını kana bulayan iç savaşa objektif bir bakış…

Haber peşinde koşarken tarihe tanıklık etmek…

Milliyet gazetesi foto muhabiri Bünyamin Aygün, haber için defalarca girip çıktığı Suriye’de, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından esir alındı. 40 gün boyunca esaret altında kalan Aygün, filmlere konu olabilecek bir operasyonla kurtarıldı.

IŞİD nedir, IŞİD’liler kimlerdir, nasıl örgütleniyorlar, nasıl yaşıyorlar, neye inanıyorlar gibi pek çok sorunun cevabını bizzat muhataplarından dinledi. Her biri manşetlik pek çok olaya tanık oldu. Aygün’ü bir an önce öldürmek isteyen örgüt elemanları da oldu, koruyucu kanatlarının altına alan da…

Bugüne kadar IŞİD’in elinden kurtulan pek çok isim sustu, yaşadıkları hakkında konuşmamayı tercih etti. Ancak Bünyamin Aygün, kâbus gibi geçen günlerini bir gazeteci gözüyle anlattı…

IŞİD’in Elinde 40 Gün, hem bir tanıklık hem de Suriye topraklarını kana bulayan iç savaşa objektif bir bakış…

Yazar Hakkında:

Bünyamin Aygün, Gümüşhane’de dünyaya geldi. Gazeteciliğe, 1989 yılında Trabzon’da muhabir olarak başladı. Günaydın, Hürriyet, Türkiye gazetelerinin çeşitli illerde bölge muhabirliğini yaptı. 2003 yılında Milliyet gazetesinde foto muhabiri olarak göreve başladı. ABD’nin Irak operasyonu, Filistin İntifadası, Suriye iç savaşı, İsrail’in Gazze bombardımanı gibi önemli olayları gazeteci olarak izledi.

Aygün’ün, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Foto Muhabirleri Derneği ve daha birçok saygın mesleki kuruluştan haber ve haber fotoğrafı dalında çok sayıda birincilik ödülü bulunuyor. Aygün ayrıca, Sedat Simavi Yılın Gazetecisi Ödülü ile Türkiye’de bir gazeteciye ilk kez verilen, Abdi İpekçi Gazetecilik Cesaret Ödülü’ nün de sahibi. Halen Milliyet gazetesinde fotoğraf servisi müdürlüğü görevini yürüten Bünyamin Aygün’ün Işığa Tutunmak (fotoğraf), Gümüşhane (foto-belgesel), Türkiye’nin Çatıları (foto-belgesel) ve Kül (roman) adlı kitapları yayımlandı.

 

Örümcekçinin Hikayeleri

“Amerikan işgali; o savaş dört saat bile sürmez,” ya da “Amerika asker göndermeden bu ülkeyi kontrol altına alır,” deme gafletine düşenler son derece yanılmaktadır. Bir milyon asker de gönderseler başaramazlar. Bu ülkeyi kimse kontrol edemez! Sadece biz Venezuelalılar bu ülkeyi ileriye taşırız! Bunu sadece biz yapabiliriz!” 

Dünyanın tüm halkları için esin verici bir liderin kendi ağzından anıları! Söylediği anda, söylediği gibi kayda geçirilmiş; çocukluğundan ilk gençliğine, hobilerinden özel zevklerine, direnişten istikrara, içinde hep taşıdığı merhamet duygusuna, devrime ve dostluklarına kadar…

“Fidel Castro’nun Che Guevara’nın ayak izlerinden yürüyerek halk isyanını gerçekleştiren Chavez kimdi, nasıl bir hayat yaşamıştı? Çoğu lider için mitik hikâyeler üretildiğini biliyoruz. Bunlarda gerçek ile gerçek sanılan buğulu, sisli bir şekilde birbirine karışmıştır. Örümcekçinin Hikâyeleri, bu türlü yanılsamalı biyografiye yer vermeyecek şekilde ilk ağızdan anlatılan bir hayat hikâyesidir. Chavez’in özel sohbetlerinden derlenen bu kitap bir bakıma onun otobiyografisi niteliğindedir. 

Yoksul bir halk çocuğu olan Chavez’in çocukluğu, gençliği, okul yılları, ailesi, askerliği ve ihtilalciliğinin anlatıldığı kitapta onun merakları, atılganlığı, tereddütleri, cesareti ve korkuları, umudu ve inadı sahici, abartısız olarak aktarılmaktadır.”

– Ahmet Telli

Obama : Vaatten İktidara

Koton Kitap’tan Yepyeni Bir Kitap…“Obama: Vaatten İktidara’’Amerika’nın En Ateşli Siyasi Süperstarı Barack Obama’nın Biyografisi!

Başarılı gazeteci ve bir Obama kronikçisi olarak bilinen David Mendell’e ödül getiren Obama; Vaatten İktidara adlı kitabı, Koton Kitap etiketiyle Türkiye’de okurla buluşuyor…

Çarpıcı detaylar içeren, çok iyi araştırılmış, etkileyici bir dille yazılmış bu kitapta, bir kamu görevlisinden, siyah, beyaz, Demokrat, Cumhuriyetçi, Ilımlı, genç, yaşlı; alt, üstü, orta sınıf tüm Amerikalılar için kurtarıcı bir adaya dönüşen Obama’nın hayatıyla ilgili daha önce duymadığınız bazı özel bilgiler edineceksiniz. Mendell’in, Obama’nın yakın yardımcıları, akıl hocaları, siyasi danışmanları ve ailesi, en önemlisi de ziyadesiyle karizmatik karısı Michelle’le özel röportajları içeren araştırması, bir politikacının evrimine gerekli bir bakış olarak tanımlanıyor.

Birleşik Devletler Senatosu seçimlerinde başarıyla aday oluşundan bu yana, çalışkan, ebeveynlerinden ilhamalan, rahat ve kendinden emin, hitabet sanatında usta Obama’yı takip eden Ohio, Cincinnatili başarılı gazeteci David Mendell’in yazdığı Obama: Vaatten İktidara, Obama’nın bilinmeyenlerine ışık tutan bir biyografi.

Mendell, umutsuzca yeni bir yıldız arayan, siyasi anlamda bezgin bir toplumda, soyadı umudun sloganı haline gelen, Berry adındaki delikanlının derinlemesine ve kapsamlı bir portresini sunuyor. Kitap, Amerika’da John F. Kennedy’den sonra en dinamik figür olarak görülen Obama’nın, imajını ve itibarını, temiz siyaset ve iyi hükümet idealleriyle yükseltişini ve Senato’daki yerini kazanmak için bu alanda en acımasız uzmanları işe alarak faydalandığı şaşırtıcı ve amansız kampanya taktiklerini tüm çarpıcılığı ile gözler önüne seriyor. Obama: Vaatten İktidara’da, samimi ayrıntılarla birlikte Hawaiili bir lise öğrencisinin, büyük bir azimle Harvard Hukuk Fakültesi öğrencisine ve daha sonra başarılı bir devlet adamına dönüşmesinin hikâyesini bulacaksınız.

Türkçülüğün Esasları

Türk düşünce, kültür ve siyaset tarihinin önemli simalarından olan Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eseriyle “Türk milletindenim” demenin ne demek olduğunu, Türk milletinin kim olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gitmesi gerektiğini öğreten bir ilk öğretmendir. Bu çabalarıyla Türk milliyetçiliğinin zeminini de hazırlayan Gökalp, kendisine kadar dağınık bir halde gelen düşünceleri bir araya getirerek, gerçek anlamını bulan bu düşünceye Türkçülük adını vermiş ve milletin bundan sonra gideceği yolu tayin etmiştir. İmparatorluktan Milli-Devlete geçiş döneminde yaşayan Gökalp’ın, insanların kafalarının karışık olduğu bir dönemde, bu karışıklığa çözüm bulmak amacıyla Türk toplumu ve kültürü üzerine yaptığı sosyolojik, kültürel ve siyasi değerlendirmeler geçerliliğini bugün de muhafaza etmektedir.

Bir Asırlık Kan Davası : Tehcir ve Propaganda (1915-2015)

Kendimi bildim bileli bu kitabın konusu olan Ermeniler ile birlikte yaşadım. Onlarla birlikte oyunlar oynadım, aynı okullara gittim. Oturduğum semtlerden dolayı onlarla günlük hayatımın her evresinde beraber oldum. Çocukluğum, Nvart Amca’dan çokomel, Ani Teyze’den paskalya çöreği almakla geçti. Yıllar geçtikçe, onlarla ilişkilerim daha derinleşti. Yeşilköy’de futbol oynarken en yakın arkadaşım Rober’di. Ya da ilk aşkım Patricia adında ela gözlü bir Ermeni kızıydı…

Önümde iki yol vardı. Ya Ermeniler ile münasebetlerimi, bu konuya girmeden, hiç yaşanmamış, konuşulmamış olarak devam edecektim. İlişkilerimi gündelik hayata indirerek, bu mesele ile ilgili iki kelam etmeyecektim. Ya da bu meselenin üstüne giderek, söylemediklerini konuşarak kendi çapımda bir yüzleşmeye gidecektim.
Zor olanı seçtim, her ne kadar bunun bedelini 40 yıllık dostlukların bitmesiyle ödemiş olsam da…

Bu çalışmada, Ermeni Meselesi hakkında bugüne kadar su yüzüne çıkmamış yeni bilgileri veya iddiaları, olayları değerlendirirken “ölü sayıcılığı” yapmadığım için de matematiksel verileri, ona bağlı tabloları, şablonları bulamazsınız… Bu kitabı okurken karşılaşacağınız, sadece gerçeklerin peşinden giden bir gencin, bu yolda ilerlerken yaşadıkları, öğrendikleri, tecrübeleri ve en önemlisi bu esnada hissettikleridir.

“Ümit, güvenlik yolunun başıdır. Yolda yürümesen de daima yolun başını gözet. Doğru olmayan şeyler yaptım deme, doğruluğu tut. O zaman hiçbir eğrilik kalmaz. Doğruluk Musa’nın asası gibidir. Eğrilik ise sihirbazın sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca onların hepsini yutar…”

– Hz.Mevlana

 

Yarım Kalmış Bir Şarkı

Bu kitapta, uzun bir açlık grevinde hayatını kaybeden IRA militanı Bobby Sands’in hayatı ve mücadelesi anlatılıyor.

Bobby, yirmi yedinci yaşını açlık grevinde karşıladı. O sırada, İngiliz sömürgeciliğine karşı bağımsızlık mücadelesi veren İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) üyesi olarak gerçekleştirdiği eylemlerden dolayı dokuz yıldır hapishanede bulunuyordu. Kuzey İrlanda’da “H Blokları” adlı özel tip cezaevindeki baskıların son bulması, tek tip elbise dayatmasından vazgeçilmesi ve IRA mahkûmlarına siyasi statü tanınması talebiyle yürüttüğü açlık grevinin altmışaltıcı gününde, 5 Mayıs 1981’de hayata gözlerini kapadı.

Bobby Sands ve yoldaşları, taleplerini elde edemediler belki ama o günden itibaren Bobby Sands, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insana ilham veren bir direniş simgesi haline geldi. Türkiye’deki uzun açlık grevlerinde ve ölüm oruçlarında da adı en çok anılıp örnek alınan figür yine Bobby Sands olacaktı.

Ne var ki, bu biyografinin basımına değin Bobby Sands’i, açlık grevlerine yol açan sebepleri etraflıca incelemiş ya da tarihin bu dönemini, hapishane hücrelerinin içinden bakarak yeniden canlandırmış bir kitap yoktu. Denis O’Hearn’ün kitabı, birincil kaynaklara başvurularak yapılan araştırma ve görüşmelere dayalı muazzam miktarda yeni materyal içeren bir çalışma olarak bu çarpıcı hayat hikâyesine ışık tutuyor.

“Bu muhteşem biyografiyle bir kez daha hatırlıyoruz ki, Bobby Sands tüm dünya için büyük bir insan, Belfast’ın iki yakasında ise gerçek bir kahramandı.”

– Mike Davis

“Sands’in hapishane günleri, mahkûm arkadaşlarıyla yaşadıkları, demir parmaklıklar ardındayken yazdığı şarkılar, şiirler ve son olarak açlık grevinin acılarına dair insanı duygulandıran bir öykü.”

– Washington Post

 

Çizgilerle Kapitalizmin Korkunç Tarihi

Kapitalizm insanlığın başbelası, her gün yaşadığımız felaket. Bizi aç, yoksul, işsiz bırakan; kendimize, çevremizdekilere, işimize, yaşamaya yabancılaştıran düzenin adı. Ama her düzen gibi onun da bir tarihi var. Kapitalizmin tarihini bilmek en çok da onun tarihin bir vaktinde başlamış bir siyasi iktisadi biçim olduğunu, dolayısıyla tarihin bir başka vaktinde de sona ereceğini bilmek için önemli.

Meksikalı yazar ve çizer Rius, Kapitalizmin Korkunç Tarihi kitabında bu tarihi 15. yüzyılın feodal çağındaki köklerinden alarak yeni sömürgeciliğe dek taşıyor. Bu tarihte neler yok ki?

Deli Dumrul misali tuttukları köprü başlarında sermaye biriktiren ve geleceğin saygın işadamları olacak eşkıyalar; dinin emek sömürüsünü baş araçlarından biri olması; kıta aşırı sömürge keşifleri; önce köleleştirilen sonra soyu tüketilen halklar; ücretli köle haline getirilen yığınlar; polis, ordu, okul ve tüm ideolojik aygıtlarıyla sömürünün ömrünü daim kılmak isteyen iktidarlar, gazeteler, televizyonlar, video filmler ve emperyalist kapitalizmin ana motoru savaşlar…

Hepsi titiz bir tarih ve kuram araştırmasıyla derlenmiş bilgiler eğlenceli ve yaratıcı çizgilerle kâğıda dökülmüş.

İtalya'da İşçi Konseyleri Deneyimi

1920 yılı Mart’ında Torino’da oluşan fabrika konseylerini dağıtmak amacıyla, işverenlerin lokavta gitmesi, dünya çapında en önemli işçi komiteleri ve konseyleri deneyimlerinden birinin gelişmesine yol açtı. Deneyimin önderliğini yapan Torinolu sosyalistler arasında, Antonio Gramsci en göze çarpan kuramcı idi. Lokavtı bütün Piemonte bölgesini kucaklayan bir genel grev izlemişti. Ağustos ayında Milano’da ilan edilen lokavt ise, fabrika işgalleri ile yanıtlandı. Fabrikalar işçi komitelerinin denetimi altında üretime devam ettiler. Aynı dönemde İtalya’da köylülerin toprak işgalleri de yaygınlaştı. Gramsci’nin o günlerde sıcağı sıcağına yazdığı makaleler, sosyalist demokrasi, işçi konseyleri, katılım tartışmaları bakımından hala güncelliğini korumakta, ilginç ve önemli bir deneyime ışık tutmakta.

Tek Başına

Bu kitabın yazarı İsmet Erdoğan; kişisel tarihi Türkiye’nin yakıntarihiyle içiçe geçmiş bir devrim havarisi.

12 Eylül karanlığının mimarlarına, karanlık ve ölümlü sokaklarına, mahkemelerine ve yargıçlarına kafa tutmuş, bunun bedelini de idam cezasıyla ödemiş bu devrimci yürek, genç nesil için her satırı gelecek fikrinin temeline sapasağlam bir taş olacak nitelikteki anılarını, tarihin diyalektik yapısını unutmadan ve ona hizmet ederek, okurlarla paylaşıyor.

İsmet Erdoğan’ın yaşamı, 12 Eylül Darbesinin, darbe sonrasının ve Türkiye devrimcilerinin uzun soluklu mücadelesinin röntgenini çekerken, cezaevi günlerinin sonrasındaki yaşamına dair anılarında da ülke siyasetine ve insan yapısına dair çözümlemelerde bulunuyor, darbe sonrası toplum yapısının anlaşılabilmesine yönelik anekdotlar paylaşıyor.

Türk Romanında Azınlıklar (1872 – 1950)

Türkiye’deki azınlıklar yüzyıllarca Türklerle birlikte yaşamış, zaman zaman aynı kaderi paylaşmış zaman zaman birbirlerine kol kanat germiş zaman zaman da kavga etmişlerdir.

Osmanlının ilk dönemlerinde Türklerle kardeşçe yaşayan azınlıklar, son dönemlerde toplumsal ve siyasi açıdan hareketlenmeye başlamış, bir kısmı yaşadığı topraklarda kalırken bir kısmı bu topraklardan göç etmek zorunda kalmıştır. Hem kalanların yaşayışları hem de gidenlerin gittikleri yerlerde nasıl bir hayat yaşadıkları, memleket özlemleri, dramları, taşıdıkları kültür vb. birçok romanda dile getirilmiştir.

“Adana’ya gidince Seyhan ırmağından benim için bir tas su iç!” diye bir Türk dostuna tavsiyede bulunan bir karakterden Kumkapı ile Ahırkapı arasındaki mahallenin bir benzerini Beyrut’a taşıyan azınlık mensuplarına kadar değişen bir yelpazede karakterler romanlarda yer almıştır. Kendini halis muhlis bir Osmanlı kabul ederek “Türk’tü ama komşularıyla kavga çıkarmazdı.” diyen bir azınlık mensubu karakterle “Türkler için uğurlu olan bize uğursuz gelir.” diyerek kendini Türk milletinden soyutlayan bir azınlık mensubu karakteri aynı yazarın farklı romanlarında görmek mümkündür.

İşte bu çalışmada hem paylaşmanın, kol kanat germenin ve kavganın hem de bunların zamanının ve sebeplerinin Türk romanına nasıl yansıdığı ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Siyaset Yolu

Ahmed Yesevi’den, Mevlânâ’dan, Yunus Emre’den ve Hacı Bektaş Veli’den aldığı hoşgörüyle şekillenen bir siyaset adamı: Namık Kemal Zeybek…

Namık Kemal Zeybek, Bayburt’un Kitre ilçesinde doğdu. Daha çocukluğunda siyasetçi olmayı kafasına koydu. Lise yıllarından itibaren Ülkücü hareketin içinde yer aldı. Anadolu’nun pek çok yerinde kaymakamlık ve valilik yaptı. 12 Eylül’den sonra idamla yargılandığı için Özal Hükümeti döneminde ilk kez kurulan Kültür Bakanlığı’na atanması birçokları tarafından kuşkuyla karşılansa da, her kesimden insanı kucaklayan hoşgörülü yaklaşımıyla önyargıları yenmeyi başardı.

Kültür Bakanlığı döneminde pek çok ilke imza attı: Bakanlık depolarında bekleyen yasaklı kitapları “serbest bıraktı”, yurtdışına kaçırılan kültür varlıklarına sahip çıktı, özel tiyatrolara ve Türk sinemasına destek verdi. Türkiye’nin yurtdışında milli değerleriyle tanıtılmasında büyük katkıda bulundu. Siyaseti hiçbir makam beklentisi olmadan gerçekleri millete haykırma ve hizmet etme aracı olarak gördüğünü söyleyen Namık Kemal Zeybek,  Siyaset Yolu’nda hem anılarını hem de dünya görüşünü okurla paylaşıyor.

1987 yılında Anavatan Partisi’nden parlamentoya girerek Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde kültür bakanı olarak görev yapan; 1992-1994 yıllarında Süleyman Demirel hükümetinde büyükelçi unvanıyla başbakanlık başdanışmanlığı görevinde bulunan Namık Kemal Zeybek, Türkiye ile tüm Asya’ya yayılan Türk dünyasının koordinasyonu konusundaki çalışmalarıyla da yakından tanınıyor. 1997’ye kadar DYP’de İstanbul milletvekili ve devlet bakanı olduğu dönemde de “Türk dünyasının sadece bir söylem” olmaktan çıkarılması konusunda verimli çalışmalarda bulundu.

Türkiye ve Çevresindeki Yörükler ve Türkmenler Olarak Türkler – Ermeniler – Çerkezler – Kürtler – İsrailoğulları – Araplar

Eserimin ana fikri 21.yy’a giren farklı kavimlerin farklı unsurları, fertlerinin geçmişte çok farklı gen karışımlarıyla bir ülkede birlikte yaşama mecburiyetine yeni çözümler aranmasıdır. Geleceğin medeni yaşantısının nasıl olması gerektiğini, farklı soyları, kültürleri, inançları irdeleyerek bulabilir miyiz? Geçimsizlik sebepleri bulunarak olumlu birleştirici yapıların temel unsurları nelerdir? Akıl yürütme güçlendikçe problemlerimiz azalabilecek mi? Bilimler ilerledikçe insan mutluluğu genelleşecek mi? İnanç doğruluğuna yaklaştıkça farklı inançları nasıl birleştirip, zıtlaşmaları nasıl azaltabiliriz?

Son yüzyılın başında da Ön Asya’ da, Arap ekseninde, Afrika tamamında, Avrupa Kuzeyi ile doğusunda, Amerika’ nın Güneyinde tekrar çatışma sancıları başladı. Kökleri, kültürleri, inançları, dilleri farklı toplulukların sorunları çoğalıyor. Kardeş olmasalar da birbirlerini tanırmış gibi sayan topluluklar zıtlaşıyor. Birçok ülkede modern yaşam felsefesi anlaşılamadığından hala onaylanmadı. Eski çağların akıl ve bilimleriyle henüz tanışan kesimlerde aydınlıklar alacakaranlık safhasında insanlar genelde gençlik evresindedir. Gelişme zayıflıkları, sağlıksızlıklar eski kötü duyguları canlandırıyor, bireyler ve grupları birbirini itiyor.

Kemal Atatürk’ün Yurtta ve Cihanda Sulh önerisi dünyaca kökleştirilemedi. Benliklerin sınırı dünyada çizilemedi. Topluluklarda ötekilerle uzlaşamıyor, eski zıtlaşmalar yenileniyor. Oysaki çağın bilimleri ileri akılla ekonomik ve cinsel farklardan kaynaklanan problemleri çözebilirler. O zaman üst yapıların dinginliğine ulaşılabilir. İnsan daha hızlı sıçrayarak hızla evrimselleşir. Türkiye ve çevresi anlatımlarım her yönüyle bundan tercih edilmiştir. Yüzyıl önceki sarsıntıları esas alarak yakınımda çözümü aradım. Farklar olumsuzlukları yaşatıyor. Geçmişle bağlantılı geleceğin aslının aranması farkları azaltacaktır. Tüm inanışlarında müştereği, ayrılıp uzaklaştırmak değil birleşebilmektir. Anlatı ve yorumlarımın eşdeğer ana temalarından biri de; doğululara bilimlerin yaşamdaki büyük önemini anlatıp onaylatabilmektir. Bilimselliğin inançlarla eşit değerini anlamalıyız.

Kuran başta bilinçli inanışlarda bilimselde de sevgi ve saygı istemektedir. Bütün gerçek inananlardan bu istenir. İlimleri, aklı, modern bilimleri inkar edenler inanç inkarcıları gibidirler. Aşırı çıkarcı, ezici, zorlayıcı, geriletici ve doğruları iyileri güzelleri yok edenler bunlardır. Ayrıca: Kanımca Türklerde nebilik kavramının gerçekçi ve inançlara uygun olduğunu anlatmaya çalıştım. Bölge kavimlerinin köklerini ve genel özelliklerini aynı açıdan irdeledim. Kürtlerin atalarının Kurru soyundan geldiğini aktarmadaki amacım tamamen birleştiriciliktir. Yapıcı, bilimsel yorumlarım barıştırıcıdır, çünkü gerçekçidir. 1915 yıllarında eserin konusu bölgelerde Türk kavmine ait soyların, Türk halklarının ve yöneticilerinin hiçbir kavime veya kişiye soykırım yapmadığını, kimseleri soymadığını yeni belgelerle tespitledim.

Bu saydığım temel fikirler etrafında makalelerimde… bazılarınca sezilse de ifade edilmemiş olan, saklanmış ancak gerçek olan, hatalı veya noksan bazı ülkeler, bazı aydınlar, bazı yazılanlar yanlış anlayışlarını dünyanın olumlu gerçeklerini yaşaması için düzeltmeye çalıştım. Yeni yüzyılı yaşayacak tüm nesillere bunları aktarmak için onların da tekrarlarını, dikkatle düşünmelerini isterim. Nitekim Türk, Çinli, İngiliz, Slav, Yahudi Atasözleri bireylerin ve toplum çoğunluğunun hataları arttığında toplumun tamamının zararlarının artacağını bildirir.

“Eceli gelen ördek geri geri yüzermiş” diyen Atasözünü düşünürsek acıklı isyanları, sağlıksız, yararsız husumetleri önleyebiliriz sanıyorum.

– Afşin Tol

Karl Marx: 19. Yüzyılda Yaşanmış Bir Hayat

Belki de 19. yüzyılın ilk yarısındaki koşulları ele alan Marx’ı, geçmişe
bakarak geleceğe ışık tutan biri olarak anlamak, onu tarihsel gelişmelerin
öngörüsü sağlam bir yorumcusu olarak anlamaktan daha yararlı olacaktır.
JONATHAN SPERBER
Karl Marx hakkında hâlâ öğrenecek bir şey kalmış olabilir mi? Tarihçi
Jonathan Sperber’in eseri, bu sorunun cevabının evet olduğunu
kanıtlıyor. Düşüncesi ve eylemiyle modern çağın kutup yıldızlarından
olan Karl Marx’ın hayatını, farklı açılardan görmemizi sağlayan bir kitap
Sperber’inki
Bu biyografi her şeyden önce, klişeleşmiş ifadesiyle, insan olarak Marxı
tanımayı sağlıyor. Romantize etmeden, mitleştirmeden, zaafları içindeki
büyüklüğünü anlatarak İnsanlarla ilişkilerine, hırslarına, kaygılarına,
bu arada örneğin hayat yoldaşı Engels’le dostluğuna ışık tutarak Kitap
elbette büyük düşünürün sadece özel hayatına değil, düşünce ve siyaset
hayatına da bütün ayrıntısıyla eğiliyor. Onun Hegel etkisiyle müsbet
bilimlerin ve pozitivizmin cazibesi arasındaki enerji akımıyla oluşan
düşünce dünyasını da inceliyor Sperber. Kitabın belki en özgün yanı şu:
19. yüzyıl Avrupası uzmanı olan yazar, Marx’ın hayatını, düşüncesini ve
eylemini, yaşadığı dönemin koşullarına oturtarak anlamaya eğiliyor. Büyük
bir titizlikle, ayrıntı ve hakikat sevgisiyle yapıyor bunu. Marx’ı bir 19. yüzyıl
romanının içinde okuyoruz!
Sürükleyici, kılı kırk yaran bir araştırma
New York Times
Olağanüstü ayrıntılı

Taş Dile Geldiğinde

Kaybedildiler…

Yoktular…

Sessizdiler…

Birden ortaya çıktılar…

Sokaklarda göründüler…

Duyguları, düşünceleri, öfkeleri taşlaştı; o taşı “sisteme” attılar. Yaşamları paramparça edildi, onlar yaşamlarını sahiplendiler. Onlar, sokakta, taşla; özneleştiler. Sokaklarda, toplumsallaşmış varlıklarının en kristalleşmiş siyaset biçimiyle, taş atarken gördük onları. Bu yüzden tek dertleri “taş” sanıldı, “taş atan çocuklar” denildi kolayca, çoğunlukla da yargılayarak ve onlar adına düşünerek. Halbuki onlara sormak lazımdı, nedir bu taş? Bir taş nasıl olur da bambaşka bir çocukluk yaratır, öğrenmek gerekti ve düşüldü Amed sokaklarına…

Bu kitapta, Amed sokaklarında gezineceksiniz. Savaşın çocukları, yoksulluğun çocukları, dilsizliğin çocukları hüzünlü tebessümleriyle bakacak gözlerinize… Ellerindeki taş anlatacak size onları, hemhal olacak vicdan arayacaklar hepinizde. Çocukların ellerindeki taş, umut olacak hepimizin geleceğine.

Aziz Nesin Konuşuyor

“Yazar ve aydın namusu nedir, doğruluk ve dürüstlük nedir, en saf ve som şekliyle onda gördüm, onda yaşadım. Yararlı iş yapmak yaşamında en büyük özeniydi. Tembelliği ve yararsız işi aptallık diye nitelerdi. İsraf da onun için en yararsız işlerden biriydi. Yalana, sahteliğe ve sahtekârlığa büyük öfke duyardı.”

Aziz Nesin yazarlığının yanı sıra bir mücadele insanıydı. Hayatı boyunca durmadan ve yorulmadan, yaşadığı toplumu ve dünyayı daha güzele doğru değiştirmek için çabaladı.

Yüksel Pazarkaya, Aziz Nesin’in yıllar boyu yakınında oldu. Onunla farklı zamanlarda yapılan, saatler süren söyleşileri kayda aldı. Hem toplantılarda konuşulanlar hem de kendi sorduğu sorulara aldığı yanıtlarla elinizdeki kitap oluştu.

Bu kitapta Aziz Nesin’in çok tartışılan kimi görüşleri üstüne ayrıntılı açıklamalarının yanında, farklı konularda düşüncelerini öğrenecek, bilmediğiniz özellikleriyle de karşılaşacaksınız.

Uzaktaki Yakın

“Kimilerimiz mücadele etmeyi seçecek, kimilerimiz pes etmeyi. Kimilerimiz adaletin yanında duracak, kimilerimiz haksızlık edenlerin. Tarih öyle ya da böyle koymuş olduğumuz duruşumuza tanık olurken, kusursuz bir ilahi kamera da her eylemimizi kaydetmeye devam edecek. Bu bizim dünyadaki sınavımız! O sebeple hep teyakkuz halinde olarak, haksızlık ve adaletsizlikle mücadeleyi, zulüm kim tarafından ve kime karşı yapılmış olursa olsun, hiçbir şartta elden bırakmamak gerektiğine inanıyorum…”

Şiddet kelimesini topla tüfekle, kaba kuvvetle birlikte düşünürüz hep. Oysa sözler, bakışlar, tutumlar, davranışlar, yasalar, genelgeler de insanın canını yakabilir. Vücutta darp izi görünmez ama, bazen daha derin yaralar açılır. Hırpalanır, incinir insanın o kıymetli ruhu! İşte bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat sürecinde yaşananlar da, böyle bir şiddetin tezahürleriydi. Mimarları yanılsa da demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçen bu süreç, birçok kişinin hayatını derinden etkiledi.

Dr. Nurdan Özyılmaz da bu süreçte hayat hikâyesinin yönü değişenlerden. O, büyük bir azim ve sebat ile, inandıklarından taviz vermeden mücadele ettikten sonra, artık gücünün tükendiğini hissettiğinde, Nisa Suresi’nin “Ve kim Allah için kötülük diyarını terk ederse, yeryüzünde çok tenha yollar ve bereketli hayatlar bulacaktır” ayetiyle yolunu belirlemiş genç bir hekim.

Demir Asa: Allah’ın 21.Yüzyıla Öfkesi

Uluslar Cezalandırılıyor

Tanrı Sözü’nün Yengisi 11-16
(Burada hem Hz. Mehdi hem de Hz. İsa anlatılıyor)

“11.Sonra göğün açıldığını gördüm. Baktım, beyaz bir at. Binicisinin adı da ‘Güvenilir’ ve ‘Gerçek’ [adıyla anılıyor]. Doğruluk kapsamında yargılıyor, savaşıyor. 12.Gözleri ateş alevi [gibi]. Başında krallık simgesi pek çok bağ var. Üzerine bir ad yazılmış. Bunu kendisinden başka hiç kimse bilmiyor. 13.Kana batmış bir giysi kuşanmış. Adı ‘Tanrı Sözü’ diye biliniyor. 14.Göğün orduları beyaz atlar üstünde kendisini izliyor. Apak, tertemiz, ince keten kuşanmışlar. 15.Ağzından keskin bir kılıç çıkmakta. Bununla ulusları vuracak. Onları demir bir asayla güdecek. Evrensel Egemen Tanrı’nın kızgınlığının öfkesiyle taşan şarap cenderesini kendisi çiğneyecek. 16.Giysisinin ve kalçasının üzerinde şu ad yazılı: Hükümranların Hükümranı”

Şeyh Bedrettin

15 Ocak, Çarşamba…

Ortalığın ayaza kestiği bir kış gününün daha ilk saatleri… Zaman, Sultan Mehmet’in Divan-ı Hümayun’un toplanması için çıkardığı fermana uymak için boynu bükük ilerliyor. Her şey divanın toplanacağı salona dönük ve ayarlı… Bugünkü divan, daha öncekilere hiç benzemiyor; bu nedenle padişahın kaldığı konağın en büyük salonu özel olarak hazırlanıyor. Belki de ilk ve son kez bir zamanlar Osmanlı’nın kazaskerliğini yapmış bir büyük bilgin divanda yargılanacak. Dahası yargılanacak olan “Dede Sultan”dır ve bu dava kıyamete kadar sürecektir. Divanın kararı, insanlığınkiyle örtüşmezse, dava sonsuza kadar insanların zihninde karara bağlanamayacaktır. Mehmet Çelebi, herkesten çok bilincindedir bunun ve hazırlıkların ona göre yapılmasını ferman etmiştir.

Barış Zinciri

“Dünyada ‘savaş suçluları’ görülmüştür ama ‘barış suçluları’ görülmemiştir!” “Suçumuz barış istemek! ‘İnsanlar savaşlarda ölmesinler’ demek! Dünyanın her yerinden yükselen, insanca ‘barış’ seslerine yurdumuzdan ‘biz de varız’ diye katılmak!” “Artık bilinmektedir ki bu davada, işlenmiş/somut suçlar değil, dünyanın büyük çoğunluğunun paylaştığı ve birleştiği barışçı bir düşünce yargılanmaktadır!” “Barış bir zorunluluktur; varlık-yokluk sorunudur… Barışı kurmak, sürekliliğini sağlamak da emek ister, çaba ister…” 1977’de ve 2002’de CHP’den Denizli Milletvekili seçilen, 12 Eylül 1980’de Dil İstihbarat Okulunda gözaltında tutulan, Eğitimciler Derneği (EĞİT-DER) Genel Başkanlığı (1990), SHP Genel Sekreter Yardımcılığı (1992) yapan Mustafa Gazalcı, bir yıla yakın tutuklu kaldığı “Barış Derneği Davası”nı tüm yönleriyle, belge ve fotoğraflarla anlatıyor.

Allahaısmarladık Benim Güzel Memleketim

En büyük ihanete kendinizi gizlediğinizde uğrarsınız

Bu eser Rumeli’nde yaşamakta olan Türklerin Anadolu’da yaşamakta olan Rumlarla mübadelesini konu almaktadır.

Biz burada yalnızca Rumeli’den göç ettirilen insanların hikayesini konu alacağız. Öyle zannediyoruz ki Türklerin hikayelerinin aynısı Rumlar için de geçerlidir. Bu insanlar bu muameleye maruz kalmadan evvel yaşadıkları ve köklerini toprağının derinliklerine geçirene kadar uzun bir süre kaldıkları bu topraklara nereden, nasıl, hangi sepelerle ve hangi yolları kullanarak geldiler? Daha doğrusu bu insanlar kimdir, kimlerin ahfadıdırlar, kimlerin soylarını temsil etmekteler? Bunları da bir parça aydınlatmak gerekmektedir.

Eserde, yirmi kuşak önceki istilacıların günahlarının, bu işlerde hiç sorumluğu bulunmayan insanlara yüklenmesi ve bunun sonucunda çektirilen acılar, ıstıraplar ve imkânsızlıklar anlatılmak istenmiştir.

Anadolu’dan Rumeli’ne göç ettirilen insanlar gibi, Rumeli’nden Anadolu’ya göç ettirilen insanlar da zorla vatan belledikleri topraklardan koparılmışlar, bütün maddi ve manevi değerlerinden yoksun bırakılmışlar, soyulmuşlar, aldatılmışlar, kötü muamelelere maruz bırakılmışlar. Çoluk çocuk, ihtiyar genç, hasta sağlam demeden, günlerce hiç alışık olmadıkları yolculuklara maruz tutulmuşlardır. Sonunda da hiçbir imkânları olmadığı halde geldikleri yeni vatanlarında hayata tutunmaya, yaşamlarını idame ettirmeye terk edilmişlerdir.

Bütün burada yazılan gerçekler daha sonraki kuşaklara ibret ve ders olması için anlatılmıştır. Hatıraların tazelenmesi, silinmemesi, insancıl düşüncelerin yaygınlaşması düşüncesi ön plana alınarak belirli bir mesaj verilmek istenmiştir.