Yokuş Yukarı İstanbul

“Gözüm ısırıyor bir yerlerden ikisini de, ama hafıza, mahalledeki Hafız amca gibi çatık kaşlı mendebur bir ihtiyar şimdi. Ser verip sır vermiyor. Alt dudağı sarkmış, masaya değiyor Hafız amcanın. Bir avuç erik için sopayı sırtımda kırıyor. Eriğin balı sızarak, ağzımın kenarından akan kana karışıyor. Hafız amcanın sakalından tutuyorum, ellerimdeki kan bulaşıyor ak sakalına. Kurtarıyor sonra sakalını avucumdan, soruyor, orak çekici nereden tanıyorum? Ters assak, hatırlar mısın? Ters dönüyor dünya. Göz hizamda ayakkabılar, kirden kararmış yer döşemesi, orak çekiç kemerle bağlanmış ayaklarımla göz göze. Ayaklarım da konuşmayacak, isteseler de konuşamazlar. Onlar görmedi poşeti kimlerin verdiğini, bense hatırlamıyorum. Tek suçum erik çalmak.”

Evlerine arka sokaklardan gidenlerin öykülerini yazıyor Sibel Öz. 

Beykoz’un kapısına kilit vurulmuş fabrikaları, Tarlabaşı’nın yokuşlu yolları, Taksim’in özgürleştiği on dört gün, Kandilli’deki fısıltılar, Boğaz’a bakan fesleğen kokulu teraslar dile geliyor, ete kemiğe bürünüyor yorgun İstanbul… Ve hatırlıyor hatırlamak istemediklerini de… Gayrettepe’deki işkenceleri, kentsel dönüşüm kıskacında çetelere boğdurulan mahalleleri ve mahalleli yiğit gençlerin katledilişini. 

Bazı öykülerde susuyor İstanbul, katliamdan geçiyor sözcükler de, Suruç oluyor, Ankara oluyor…

Akıllı Mı Desem Deli Mi

Kentlerin; canından-kanından olma ama aradan yüzyıl geçse de unutulmayacak kendisiyle bütünleşmiş insan tipleri vardır…

Kendilerine biçilmiş bir hayatı yaşayıp göçtükten sonra bile, “adları yaşayacaklar” hanesine adlarını yazdıran?

Yegane işleri güçleri, koca bir şehri her Allah’ın günü gülüp eğlendirmek olanları da vardır bunların içerisinde? Onlar ayrı ayrı birer nefes. Ayrı bir sayfadır, bir ömür tükettikleri o şehirler için…

Akıllı Mı Desem Deli Mi

Kentlerin; canından-kanından olma ama aradan yüzyıl geçse de unutulmayacak kendisiyle bütünleşmiş insan tipleri vardır…

Kendilerine biçilmiş bir hayatı yaşayıp göçtükten sonra bile, “adları yaşayacaklar” hanesine adlarını yazdıran?

Yegane işleri güçleri, koca bir şehri her Allah’ın günü gülüp eğlendirmek olanları da vardır bunların içerisinde? Onlar ayrı ayrı birer nefes. Ayrı bir sayfadır, bir ömür tükettikleri o şehirler için…

Akıllı Mı Desem Deli Mi

Kentlerin; canından-kanından olma ama aradan yüzyıl geçse de unutulmayacak kendisiyle bütünleşmiş insan tipleri vardır…

Kendilerine biçilmiş bir hayatı yaşayıp göçtükten sonra bile, “adları yaşayacaklar” hanesine adlarını yazdıran?

Yegane işleri güçleri, koca bir şehri her Allah’ın günü gülüp eğlendirmek olanları da vardır bunların içerisinde? Onlar ayrı ayrı birer nefes. Ayrı bir sayfadır, bir ömür tükettikleri o şehirler için…

Akıllı Mı Desem Deli Mi

Kentlerin; canından-kanından olma ama aradan yüzyıl geçse de unutulmayacak kendisiyle bütünleşmiş insan tipleri vardır…

Kendilerine biçilmiş bir hayatı yaşayıp göçtükten sonra bile, “adları yaşayacaklar” hanesine adlarını yazdıran?

Yegane işleri güçleri, koca bir şehri her Allah’ın günü gülüp eğlendirmek olanları da vardır bunların içerisinde? Onlar ayrı ayrı birer nefes. Ayrı bir sayfadır, bir ömür tükettikleri o şehirler için…

Akıllı Mı Desem Deli Mi

Kentlerin; canından-kanından olma ama aradan yüzyıl geçse de unutulmayacak kendisiyle bütünleşmiş insan tipleri vardır…

Kendilerine biçilmiş bir hayatı yaşayıp göçtükten sonra bile, “adları yaşayacaklar” hanesine adlarını yazdıran?

Yegane işleri güçleri, koca bir şehri her Allah’ın günü gülüp eğlendirmek olanları da vardır bunların içerisinde? Onlar ayrı ayrı birer nefes. Ayrı bir sayfadır, bir ömür tükettikleri o şehirler için…

Akıllı Mı Desem Deli Mi

Kentlerin; canından-kanından olma ama aradan yüzyıl geçse de unutulmayacak kendisiyle bütünleşmiş insan tipleri vardır…

Kendilerine biçilmiş bir hayatı yaşayıp göçtükten sonra bile, “adları yaşayacaklar” hanesine adlarını yazdıran?

Yegane işleri güçleri, koca bir şehri her Allah’ın günü gülüp eğlendirmek olanları da vardır bunların içerisinde? Onlar ayrı ayrı birer nefes. Ayrı bir sayfadır, bir ömür tükettikleri o şehirler için…

Akıllı Mı Desem Deli Mi

Kentlerin; canından-kanından olma ama aradan yüzyıl geçse de unutulmayacak kendisiyle bütünleşmiş insan tipleri vardır…

Kendilerine biçilmiş bir hayatı yaşayıp göçtükten sonra bile, “adları yaşayacaklar” hanesine adlarını yazdıran?

Yegane işleri güçleri, koca bir şehri her Allah’ın günü gülüp eğlendirmek olanları da vardır bunların içerisinde? Onlar ayrı ayrı birer nefes. Ayrı bir sayfadır, bir ömür tükettikleri o şehirler için…

Akıllı Mı Desem Deli Mi

Kentlerin; canından-kanından olma ama aradan yüzyıl geçse de unutulmayacak kendisiyle bütünleşmiş insan tipleri vardır…

Kendilerine biçilmiş bir hayatı yaşayıp göçtükten sonra bile, “adları yaşayacaklar” hanesine adlarını yazdıran?

Yegane işleri güçleri, koca bir şehri her Allah’ın günü gülüp eğlendirmek olanları da vardır bunların içerisinde? Onlar ayrı ayrı birer nefes. Ayrı bir sayfadır, bir ömür tükettikleri o şehirler için…

Özlemek Güzel

Yazmak istediğim birkaç şey vardı aklımda. Ama bu güzel ortamda gözümü ilerideki köşeye diktim ve tanısam da tanımasam da oraya ilk kim gelirse o kişiyi yazmaya karar verdim. Yazımın konusu o olacaktı yani. Görüntüsüne, yürüyüşüne, giyim tarzına, bakışlarına anlamlar yükleyip, kelimelerimin dünyasına misafir edecektim. Niyetim gayet güzel ağırlamaktı. En naif cümleler ile süsleyeceğim dünyada kısa bir yürüyüş yapacak, paragraftan paragrafa koşacak, satır başlarında dinlenip her noktanın ardından büyük harf ile yeniden başlayacaktık. Hayatın sıkıcılığından, tekdüzeliğinden bir yazının içine konuk olacak ve farkında olmadan da olsa farklı alemlerde gezecekti. Bir insan olması şart değildi konuğumuzun. Bir kedi, köpek ya da rüzgârın içini şişirdiği başıboş bir poşet bile olabilirdi bu. Şans kime gülerse artık.

“Tam karşımdaydı, iki adımlık mesafede. Gözlerinden kalkıp gidişlerimin farkında değildi, kendinden habersiz kurduğum düşlerimin… Benim sadece onu dinlediğimi zannediyordu.”

Okuduğum birçok hikayede ben hep öyle bir kenarda duranları
Kendini belli etmeyip sadece düş kuranları
Çok konuşmayıp sükûta anlam katanları
Hayatın kıyısında,
Gerçeğin ötesinde
Ama içli, ama derin sadece gayesi uğruna yaşayanları sevdim
Benimkisi sadece uzaktan sevmeydi elbette…

Bu kitapta hayatın içinden öyküler var. Hacı amcalar, dilenci kızlar, söylenmemiş sevdalar, ağaçlar, duvarları eskimiş evler, toprak yollar, gökyüzü ve bulutlar var. Hayatın içinden kareler Rast gele çevrilmiş radyo frekansından karşımıza çıkan sesler, yutkunmalar, içlenmeler, hüzünler, yürek sızıları var. Yüzünüze aniden oturan bir tebessüm, sesinizi size geri veren yankılı hikayeler var.

Özlemek Güzel

Yazmak istediğim birkaç şey vardı aklımda. Ama bu güzel ortamda gözümü ilerideki köşeye diktim ve tanısam da tanımasam da oraya ilk kim gelirse o kişiyi yazmaya karar verdim. Yazımın konusu o olacaktı yani. Görüntüsüne, yürüyüşüne, giyim tarzına, bakışlarına anlamlar yükleyip, kelimelerimin dünyasına misafir edecektim. Niyetim gayet güzel ağırlamaktı. En naif cümleler ile süsleyeceğim dünyada kısa bir yürüyüş yapacak, paragraftan paragrafa koşacak, satır başlarında dinlenip her noktanın ardından büyük harf ile yeniden başlayacaktık. Hayatın sıkıcılığından, tekdüzeliğinden bir yazının içine konuk olacak ve farkında olmadan da olsa farklı alemlerde gezecekti. Bir insan olması şart değildi konuğumuzun. Bir kedi, köpek ya da rüzgârın içini şişirdiği başıboş bir poşet bile olabilirdi bu. Şans kime gülerse artık.

“Tam karşımdaydı, iki adımlık mesafede. Gözlerinden kalkıp gidişlerimin farkında değildi, kendinden habersiz kurduğum düşlerimin… Benim sadece onu dinlediğimi zannediyordu.”

Okuduğum birçok hikayede ben hep öyle bir kenarda duranları
Kendini belli etmeyip sadece düş kuranları
Çok konuşmayıp sükûta anlam katanları
Hayatın kıyısında,
Gerçeğin ötesinde
Ama içli, ama derin sadece gayesi uğruna yaşayanları sevdim
Benimkisi sadece uzaktan sevmeydi elbette…

Bu kitapta hayatın içinden öyküler var. Hacı amcalar, dilenci kızlar, söylenmemiş sevdalar, ağaçlar, duvarları eskimiş evler, toprak yollar, gökyüzü ve bulutlar var. Hayatın içinden kareler Rast gele çevrilmiş radyo frekansından karşımıza çıkan sesler, yutkunmalar, içlenmeler, hüzünler, yürek sızıları var. Yüzünüze aniden oturan bir tebessüm, sesinizi size geri veren yankılı hikayeler var.

Özlemek Güzel

Yazmak istediğim birkaç şey vardı aklımda. Ama bu güzel ortamda gözümü ilerideki köşeye diktim ve tanısam da tanımasam da oraya ilk kim gelirse o kişiyi yazmaya karar verdim. Yazımın konusu o olacaktı yani. Görüntüsüne, yürüyüşüne, giyim tarzına, bakışlarına anlamlar yükleyip, kelimelerimin dünyasına misafir edecektim. Niyetim gayet güzel ağırlamaktı. En naif cümleler ile süsleyeceğim dünyada kısa bir yürüyüş yapacak, paragraftan paragrafa koşacak, satır başlarında dinlenip her noktanın ardından büyük harf ile yeniden başlayacaktık. Hayatın sıkıcılığından, tekdüzeliğinden bir yazının içine konuk olacak ve farkında olmadan da olsa farklı alemlerde gezecekti. Bir insan olması şart değildi konuğumuzun. Bir kedi, köpek ya da rüzgârın içini şişirdiği başıboş bir poşet bile olabilirdi bu. Şans kime gülerse artık.

“Tam karşımdaydı, iki adımlık mesafede. Gözlerinden kalkıp gidişlerimin farkında değildi, kendinden habersiz kurduğum düşlerimin… Benim sadece onu dinlediğimi zannediyordu.”

Okuduğum birçok hikayede ben hep öyle bir kenarda duranları
Kendini belli etmeyip sadece düş kuranları
Çok konuşmayıp sükûta anlam katanları
Hayatın kıyısında,
Gerçeğin ötesinde
Ama içli, ama derin sadece gayesi uğruna yaşayanları sevdim
Benimkisi sadece uzaktan sevmeydi elbette…

Bu kitapta hayatın içinden öyküler var. Hacı amcalar, dilenci kızlar, söylenmemiş sevdalar, ağaçlar, duvarları eskimiş evler, toprak yollar, gökyüzü ve bulutlar var. Hayatın içinden kareler Rast gele çevrilmiş radyo frekansından karşımıza çıkan sesler, yutkunmalar, içlenmeler, hüzünler, yürek sızıları var. Yüzünüze aniden oturan bir tebessüm, sesinizi size geri veren yankılı hikayeler var.

Özlemek Güzel

Yazmak istediğim birkaç şey vardı aklımda. Ama bu güzel ortamda gözümü ilerideki köşeye diktim ve tanısam da tanımasam da oraya ilk kim gelirse o kişiyi yazmaya karar verdim. Yazımın konusu o olacaktı yani. Görüntüsüne, yürüyüşüne, giyim tarzına, bakışlarına anlamlar yükleyip, kelimelerimin dünyasına misafir edecektim. Niyetim gayet güzel ağırlamaktı. En naif cümleler ile süsleyeceğim dünyada kısa bir yürüyüş yapacak, paragraftan paragrafa koşacak, satır başlarında dinlenip her noktanın ardından büyük harf ile yeniden başlayacaktık. Hayatın sıkıcılığından, tekdüzeliğinden bir yazının içine konuk olacak ve farkında olmadan da olsa farklı alemlerde gezecekti. Bir insan olması şart değildi konuğumuzun. Bir kedi, köpek ya da rüzgârın içini şişirdiği başıboş bir poşet bile olabilirdi bu. Şans kime gülerse artık.

“Tam karşımdaydı, iki adımlık mesafede. Gözlerinden kalkıp gidişlerimin farkında değildi, kendinden habersiz kurduğum düşlerimin… Benim sadece onu dinlediğimi zannediyordu.”

Okuduğum birçok hikayede ben hep öyle bir kenarda duranları
Kendini belli etmeyip sadece düş kuranları
Çok konuşmayıp sükûta anlam katanları
Hayatın kıyısında,
Gerçeğin ötesinde
Ama içli, ama derin sadece gayesi uğruna yaşayanları sevdim
Benimkisi sadece uzaktan sevmeydi elbette…

Bu kitapta hayatın içinden öyküler var. Hacı amcalar, dilenci kızlar, söylenmemiş sevdalar, ağaçlar, duvarları eskimiş evler, toprak yollar, gökyüzü ve bulutlar var. Hayatın içinden kareler Rast gele çevrilmiş radyo frekansından karşımıza çıkan sesler, yutkunmalar, içlenmeler, hüzünler, yürek sızıları var. Yüzünüze aniden oturan bir tebessüm, sesinizi size geri veren yankılı hikayeler var.

Özlemek Güzel

Yazmak istediğim birkaç şey vardı aklımda. Ama bu güzel ortamda gözümü ilerideki köşeye diktim ve tanısam da tanımasam da oraya ilk kim gelirse o kişiyi yazmaya karar verdim. Yazımın konusu o olacaktı yani. Görüntüsüne, yürüyüşüne, giyim tarzına, bakışlarına anlamlar yükleyip, kelimelerimin dünyasına misafir edecektim. Niyetim gayet güzel ağırlamaktı. En naif cümleler ile süsleyeceğim dünyada kısa bir yürüyüş yapacak, paragraftan paragrafa koşacak, satır başlarında dinlenip her noktanın ardından büyük harf ile yeniden başlayacaktık. Hayatın sıkıcılığından, tekdüzeliğinden bir yazının içine konuk olacak ve farkında olmadan da olsa farklı alemlerde gezecekti. Bir insan olması şart değildi konuğumuzun. Bir kedi, köpek ya da rüzgârın içini şişirdiği başıboş bir poşet bile olabilirdi bu. Şans kime gülerse artık.

“Tam karşımdaydı, iki adımlık mesafede. Gözlerinden kalkıp gidişlerimin farkında değildi, kendinden habersiz kurduğum düşlerimin… Benim sadece onu dinlediğimi zannediyordu.”

Okuduğum birçok hikayede ben hep öyle bir kenarda duranları
Kendini belli etmeyip sadece düş kuranları
Çok konuşmayıp sükûta anlam katanları
Hayatın kıyısında,
Gerçeğin ötesinde
Ama içli, ama derin sadece gayesi uğruna yaşayanları sevdim
Benimkisi sadece uzaktan sevmeydi elbette…

Bu kitapta hayatın içinden öyküler var. Hacı amcalar, dilenci kızlar, söylenmemiş sevdalar, ağaçlar, duvarları eskimiş evler, toprak yollar, gökyüzü ve bulutlar var. Hayatın içinden kareler Rast gele çevrilmiş radyo frekansından karşımıza çıkan sesler, yutkunmalar, içlenmeler, hüzünler, yürek sızıları var. Yüzünüze aniden oturan bir tebessüm, sesinizi size geri veren yankılı hikayeler var.

Özlemek Güzel

Yazmak istediğim birkaç şey vardı aklımda. Ama bu güzel ortamda gözümü ilerideki köşeye diktim ve tanısam da tanımasam da oraya ilk kim gelirse o kişiyi yazmaya karar verdim. Yazımın konusu o olacaktı yani. Görüntüsüne, yürüyüşüne, giyim tarzına, bakışlarına anlamlar yükleyip, kelimelerimin dünyasına misafir edecektim. Niyetim gayet güzel ağırlamaktı. En naif cümleler ile süsleyeceğim dünyada kısa bir yürüyüş yapacak, paragraftan paragrafa koşacak, satır başlarında dinlenip her noktanın ardından büyük harf ile yeniden başlayacaktık. Hayatın sıkıcılığından, tekdüzeliğinden bir yazının içine konuk olacak ve farkında olmadan da olsa farklı alemlerde gezecekti. Bir insan olması şart değildi konuğumuzun. Bir kedi, köpek ya da rüzgârın içini şişirdiği başıboş bir poşet bile olabilirdi bu. Şans kime gülerse artık.

“Tam karşımdaydı, iki adımlık mesafede. Gözlerinden kalkıp gidişlerimin farkında değildi, kendinden habersiz kurduğum düşlerimin… Benim sadece onu dinlediğimi zannediyordu.”

Okuduğum birçok hikayede ben hep öyle bir kenarda duranları
Kendini belli etmeyip sadece düş kuranları
Çok konuşmayıp sükûta anlam katanları
Hayatın kıyısında,
Gerçeğin ötesinde
Ama içli, ama derin sadece gayesi uğruna yaşayanları sevdim
Benimkisi sadece uzaktan sevmeydi elbette…

Bu kitapta hayatın içinden öyküler var. Hacı amcalar, dilenci kızlar, söylenmemiş sevdalar, ağaçlar, duvarları eskimiş evler, toprak yollar, gökyüzü ve bulutlar var. Hayatın içinden kareler Rast gele çevrilmiş radyo frekansından karşımıza çıkan sesler, yutkunmalar, içlenmeler, hüzünler, yürek sızıları var. Yüzünüze aniden oturan bir tebessüm, sesinizi size geri veren yankılı hikayeler var.

Özlemek Güzel

Yazmak istediğim birkaç şey vardı aklımda. Ama bu güzel ortamda gözümü ilerideki köşeye diktim ve tanısam da tanımasam da oraya ilk kim gelirse o kişiyi yazmaya karar verdim. Yazımın konusu o olacaktı yani. Görüntüsüne, yürüyüşüne, giyim tarzına, bakışlarına anlamlar yükleyip, kelimelerimin dünyasına misafir edecektim. Niyetim gayet güzel ağırlamaktı. En naif cümleler ile süsleyeceğim dünyada kısa bir yürüyüş yapacak, paragraftan paragrafa koşacak, satır başlarında dinlenip her noktanın ardından büyük harf ile yeniden başlayacaktık. Hayatın sıkıcılığından, tekdüzeliğinden bir yazının içine konuk olacak ve farkında olmadan da olsa farklı alemlerde gezecekti. Bir insan olması şart değildi konuğumuzun. Bir kedi, köpek ya da rüzgârın içini şişirdiği başıboş bir poşet bile olabilirdi bu. Şans kime gülerse artık.

“Tam karşımdaydı, iki adımlık mesafede. Gözlerinden kalkıp gidişlerimin farkında değildi, kendinden habersiz kurduğum düşlerimin… Benim sadece onu dinlediğimi zannediyordu.”

Okuduğum birçok hikayede ben hep öyle bir kenarda duranları
Kendini belli etmeyip sadece düş kuranları
Çok konuşmayıp sükûta anlam katanları
Hayatın kıyısında,
Gerçeğin ötesinde
Ama içli, ama derin sadece gayesi uğruna yaşayanları sevdim
Benimkisi sadece uzaktan sevmeydi elbette…

Bu kitapta hayatın içinden öyküler var. Hacı amcalar, dilenci kızlar, söylenmemiş sevdalar, ağaçlar, duvarları eskimiş evler, toprak yollar, gökyüzü ve bulutlar var. Hayatın içinden kareler Rast gele çevrilmiş radyo frekansından karşımıza çıkan sesler, yutkunmalar, içlenmeler, hüzünler, yürek sızıları var. Yüzünüze aniden oturan bir tebessüm, sesinizi size geri veren yankılı hikayeler var.

Özlemek Güzel

Yazmak istediğim birkaç şey vardı aklımda. Ama bu güzel ortamda gözümü ilerideki köşeye diktim ve tanısam da tanımasam da oraya ilk kim gelirse o kişiyi yazmaya karar verdim. Yazımın konusu o olacaktı yani. Görüntüsüne, yürüyüşüne, giyim tarzına, bakışlarına anlamlar yükleyip, kelimelerimin dünyasına misafir edecektim. Niyetim gayet güzel ağırlamaktı. En naif cümleler ile süsleyeceğim dünyada kısa bir yürüyüş yapacak, paragraftan paragrafa koşacak, satır başlarında dinlenip her noktanın ardından büyük harf ile yeniden başlayacaktık. Hayatın sıkıcılığından, tekdüzeliğinden bir yazının içine konuk olacak ve farkında olmadan da olsa farklı alemlerde gezecekti. Bir insan olması şart değildi konuğumuzun. Bir kedi, köpek ya da rüzgârın içini şişirdiği başıboş bir poşet bile olabilirdi bu. Şans kime gülerse artık.

“Tam karşımdaydı, iki adımlık mesafede. Gözlerinden kalkıp gidişlerimin farkında değildi, kendinden habersiz kurduğum düşlerimin… Benim sadece onu dinlediğimi zannediyordu.”

Okuduğum birçok hikayede ben hep öyle bir kenarda duranları
Kendini belli etmeyip sadece düş kuranları
Çok konuşmayıp sükûta anlam katanları
Hayatın kıyısında,
Gerçeğin ötesinde
Ama içli, ama derin sadece gayesi uğruna yaşayanları sevdim
Benimkisi sadece uzaktan sevmeydi elbette…

Bu kitapta hayatın içinden öyküler var. Hacı amcalar, dilenci kızlar, söylenmemiş sevdalar, ağaçlar, duvarları eskimiş evler, toprak yollar, gökyüzü ve bulutlar var. Hayatın içinden kareler Rast gele çevrilmiş radyo frekansından karşımıza çıkan sesler, yutkunmalar, içlenmeler, hüzünler, yürek sızıları var. Yüzünüze aniden oturan bir tebessüm, sesinizi size geri veren yankılı hikayeler var.

Özlemek Güzel

Yazmak istediğim birkaç şey vardı aklımda. Ama bu güzel ortamda gözümü ilerideki köşeye diktim ve tanısam da tanımasam da oraya ilk kim gelirse o kişiyi yazmaya karar verdim. Yazımın konusu o olacaktı yani. Görüntüsüne, yürüyüşüne, giyim tarzına, bakışlarına anlamlar yükleyip, kelimelerimin dünyasına misafir edecektim. Niyetim gayet güzel ağırlamaktı. En naif cümleler ile süsleyeceğim dünyada kısa bir yürüyüş yapacak, paragraftan paragrafa koşacak, satır başlarında dinlenip her noktanın ardından büyük harf ile yeniden başlayacaktık. Hayatın sıkıcılığından, tekdüzeliğinden bir yazının içine konuk olacak ve farkında olmadan da olsa farklı alemlerde gezecekti. Bir insan olması şart değildi konuğumuzun. Bir kedi, köpek ya da rüzgârın içini şişirdiği başıboş bir poşet bile olabilirdi bu. Şans kime gülerse artık.

“Tam karşımdaydı, iki adımlık mesafede. Gözlerinden kalkıp gidişlerimin farkında değildi, kendinden habersiz kurduğum düşlerimin… Benim sadece onu dinlediğimi zannediyordu.”

Okuduğum birçok hikayede ben hep öyle bir kenarda duranları
Kendini belli etmeyip sadece düş kuranları
Çok konuşmayıp sükûta anlam katanları
Hayatın kıyısında,
Gerçeğin ötesinde
Ama içli, ama derin sadece gayesi uğruna yaşayanları sevdim
Benimkisi sadece uzaktan sevmeydi elbette…

Bu kitapta hayatın içinden öyküler var. Hacı amcalar, dilenci kızlar, söylenmemiş sevdalar, ağaçlar, duvarları eskimiş evler, toprak yollar, gökyüzü ve bulutlar var. Hayatın içinden kareler Rast gele çevrilmiş radyo frekansından karşımıza çıkan sesler, yutkunmalar, içlenmeler, hüzünler, yürek sızıları var. Yüzünüze aniden oturan bir tebessüm, sesinizi size geri veren yankılı hikayeler var.

Yükşehir

Özgür Çakır, ilk öykü kitabı Yükşehir’de varolma çabasını, inancı, her türlü zorluğa rağmen hayatı anlamlı kılma inadını yalın bir dille ifade ederken, gündelik olanın içinde yitip gitmeye yüz tutan ayrıntıları özenle ayıklayıp karşımıza çıkarıyor. Politik çalkantılar, ekonomik krizler ve işsizlikle sarmalanmış hayatların, enkaza dönüşmüş mekânların etrafında dolanırken insanın koşullara adapte olma gücünü ve üretkenliğini yer yer mizahi bir dille ortaya koyuyor. Kadıköy’den isimsiz kasabalara, kır çiçeklerinden yosunlara, derbeder birahanelerden terk edilmiş parklara uzanan öyküler…

Hüzünlü Kadınları Seviniz

Melankoli şimdiye kadar bir kadın hastalığı olarak düşünülmüş ve histeriyle yan yana anılmış. Ama artık yapılan akademik araştırmalardan ya da melankoliye kafa yoran sanat eserlerinden biliyoruz ki her kadın ataerkil toplumda yaşadığı travmalarla hüzünlü, melankolik olmaya adaydır. İşte bu yüzden artık kadınlar hüzünlerine sahip çıkıyor.

Melankolik kadının acısı içsel olmaktan çok dışsaldır. Toplumda karşılaştıkları, kadını kendi kendine mırıldanan, kırılgan bir insan haline getirir. Hüzünlü kadın acı çeker. O kadar acı çeker ki daha fazlasının olmayacağını hissettiği an kaybedecek bir şeyi kalmamıştır. İşte o “an”, geleceğini eline almaya karar verdiği an hüzünlü kadın gider, yerine sessizce infilak eden bir bomba gelir. İçe ya da dışa doğru patlayan bir bomba. Ayşe Akaltun’un öyküleri tam da bu değişimi yaşayan kadınları anlatıyor. Acının doyma noktasındaki kadınların içe ya da dışa doğru infilak edişini okuyacaksınız onun öykülerinde. Mırıl mırıl konuşurken beklemediğiniz bir an beklemediğiniz şekillerde kaderini kendi çizmeye karar veren hüzünlü kadın kahramanlarla karşılaşacaksınız.

Ayşe Akaltun “Hüzünlü Kadınları Seviniz” derken topluma inceden inceye şöyle söylüyor sanki: “Hüzünlü kadınları seviniz, yoksa olacaklardan onlar sorumlu tutulmayacaktır.”

Pembe Kızıl

Teyzeler geliyor. Saklanmalıyım. Kestirdiğim saçlarımı görmemeliler. Kenarları sararmış kirli tırnakları, hilal biçiminde bükülü dudakları, storları yarıya indirilmiş pencereler gibi yarı açık uykulu gözleri, orak gibi kullandıkları soru işaretleriyle geliyorlar. Ağaçların arasında yitip giden balkonumuza kurulup sokağı gözetleyecekler. Çaylarını kim getirecek? Bisikletimi alıp kaçmalıyım. Annem peynirli börek, kısır, hindistan cevizli kek yapmıştır, tabakları tek tek taşıyacak biri gerekir. Ama kaçıyorum.

Melike Belkıs Aydın, kendileri olma uğraşında yara bere içinde kalan, kimileyin ancak ölerek kendisi olabilen ama nihayetinde pembe kızıl saçlarından, pembe kızıl düşlerinden taviz vermeyen kadınları anlatıyor öykülerinde. Yalnızları, yalnızların birbirlerini ve kendilerini dikizlemelerini, benzer hayatlar yaşadıklarının farkında olamayacak kadar mecalsizleşen anne kızları, tutam tutam kesilen saçları, evin orasına burasına dağılmış soru işaretlerini anlatıyor.

Melike Belkıs Aydın’ın kalemi keskin bir kadın zekasını acıyla bileye bileye, en küçük detayların dilini günlük yaşamın hoyrat genellemelerinin üzerine çıkarıyor. Anlam değiştiriyor her şey. Bu kez oyunu kadınlar kuruyor. Pembe kızıl bir ışıltı düşüyor gri hayatlarımızın üzerine.

Mutlaka okunası…

Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa

Yalandı. Getirmediler oğlumu geri. Nereye götürdüklerini, ne zaman döneceğini ve hatta sağ olup olmadığını bile bilmiyordum. Sanki bir iblis yeryüzüne inip alıp kaçırmıştı oğlumu. Gavur komitacıları bile yapmazdı bunların yaptığını. Nereye başvurduysam bulamadım yavrumu. Karakolları, amirlikleri, hapishaneleri
ve hastaneleri tek tek dolaştım.

Mehmet Hakkı Yazıcı’nın kalemi acılar, ölümler, kayıplar arasından çıkıp geliyor, hapishanelere, sürgünlere uzanıyor, devlet dersinde öldürülmekten beter edilmiş bir kuşağın sesi olup bugünü yankılıyor. Kahretmeyen, diz çökmeyen, yürümeyi yol eylemiş insanların öykülerini edebiyatımıza taşıyor. En başa çıkılması zor durumları bile gülümseyerek anlatıyor Mehmet Hakkı Yazıcı. Hayat boyumuzu aştığında, onunla başa çıkma yöntemlerimizi inceliyor titizlikle. Hatırlamanın ve hatırlatmanın ötesinde bugünümüzü anlatıyor geçmişe ait denemeyecek zamansız öykülerde.  Kendi sesini bulmuş bir yazardan, hayatı ıskalamamak bir yana hayat için mücadele eden öyküler.

Yaşlı Cadının Mutfağından Hikayeler

Duygu ile düşünceyi, duyarlılık ile bilinci birbirine eş kılıp örgüleyen, şiirsel bir dilden akarken şaşırtıcı sahnelere bağlanıp çoğalıveren dik başlı, asi öyküler. Aynı zamanda tüm öykülerin fonunda naif bir yüreğin imgelemin renkleri arasından atışını duyuran ve o yüreğin sıcaklığını kuruyla paylaşan öyküler.

Kitaptaki her öyküde özgür bir ruhun bayrağını sonuna kadar dik tutan bir kadın öylü kahramanı var. Aileden,toplumdan ve kimi koşulların dayatmasından kaynaklanan ve kendisinin özgürce gelişimini ve varoluşunu kısıtlayan her ne varsa tümüne direnen, pahası ne olursa olsun bedelini terddütsüz ödeyerek tüm kısıtları parçalayan ve her seferinde başını dik tutmayı başaran kadınlar…

Hemen her öykü, ölüme bağlanıyor. Ama bu öyküler aynı zamanda ölümle bir hesaplaşma. Bu yüzleşme ölümü sıradanlaştırıyor ve onu yaşama sevincimiz ve özgürce var olma çoşkumuz karşısında acizleştiriyor. Yazar ölüm ürküntüsünü bir yaşama direncine, kendi kararlarını üstlenmeye ve umudu aşan bir gelecek azmine sessizce dönüştürmeyi başarıyor.

Meral Kutluğ İlsever’in öyküleri, günümüzün acımasız, mekanikleşmiş ve kaotik yaşama biçimi karşısında daralan ve çıkış yolu arayan insana incelik ve sevgiyle omzunda yer açıyor, ”başarabilirsin” diyor.

Dostluk

“Dostluk”, mistik bir hikayeden oluşmaktadır. Ali Muezzini, bu hikayede Nemrut ile Hz. İbrahim’i anlatıyor. Nemrut, saltanatını yok edecek bir erkek çocuğun doğacağını büyücülerden öğrenince, yeni doğan bütün erkek çocukların ve hamile kadınların öldürülmesini emreder. Durum böyle devam ederken, bir gün Nemrut’un canı sıkılır ve gezintiye çıkar. Kapkaranlık bir mağara gözüne ilişir. Bir meşaleyle içeri girer. Bir anne ile çok güzel bir oğlan görür ve onları beraberinde götürür…

Ey karanlıklarda gezenler, kendinize gelin ve cahilliğinden kendini tanrı ilan eden o nankör kulum Nemrud’un yaptığı gibi yapmayın. Belki ibret alır diye ben onun yok oluşunu rüyasında kendisine gösterdim. Rüyasında, gökyüzünde güneş ve ayın parlaklığını örten bir yıldız ışıldattım ama Nemrut daha da kibirlendi. Rüya tabircileri “O yıldız, bu yıl doğacak sonra seni ve saltanatını yok edecek bir çocuktur.” dediklerinde, “Yılın başından beri dünyaya gelmiş olan ve yılın sonuna kadar doğacak olan bütün çocukları öldürün.” diye bağırdı. Kederinin şiddetinden tacını yere fırlattı ve üstünü başını yoldu. “O çocuğun kafasını ellerimde sıkıp yok etmediğim sürece huzur bulmayacağım.” dedi.

“Onun gönlümde coşan sevgisini önemsememeliyim. Bu bir büyüdür. Yoksa onun gibi bir çocuk, nasıl bir insandan doğmuş olabilir? Bu büyüyü etkisiz hale getirmeliyim.”

Viktor Petroviç Astafyev'in Öykülerinde Köy Teması

Viktor Petroviç Astafyev, 1 Mart 1924 de Krosnayarsk’a yakın Yenisey ırmağı kıyısındaki Ofsiyanka köyünde, fakir bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelir. Yazarın zorlu yaşamı daha yedi yaşındayken başlar. Bu yıllarda, annesi Lidiya (1901-1932) Yenisey ırmağında boğularak ölür. Bu olay, ileride yazacağı öykülerde ve kişisel yazılarında sık sık vurgulanacaktır. Anne sevgisinin insan yaşamında, özellikle de çocukluk yıllarındaki gerekliliğine değinmediği öyküsü yok gibidir. Ancak, gerek öykülerinde gerekse kişisel yazılarında annesinin tasvirini ayrıntılarla dile getirmek istemediği için, annesi onun yaşamında sadece, temiz bir ışık ve iyilik sembolü olarak kalır.

Gölge

Azerbaycan Edebiyatının günümüzdeki en güçlü kalemlerinden Elçin’in Gölge başlığıyla sunduğumuz bu kitabında yedi hikaye bulunuyor: Gölge, Kaşçey’in Akıbeti, Kırmızı Karanfiller Pera Palas Oteli’nde Kaldı, Kurt Ailesi, Karabağ Şikestesi, Bayraktar, Gece Pencereden Görünen Dağlar. Uzun süren Rus tahakkümünün neticelerinden belki de en önemlisi yozlaşarak kendi toplumuna ve kendi duygularına yabancılaşan insan tipidir. Elçin tıpkı diğer hikâye ve romanlarında olduğu gibi burada sunduğumuz yedi hikâyesinde de insanı yalnızca “an”da değil, varlığını bir anlama kavuşturan geçmişiyle birlikte ele alır. Elçin, bir evin dört duvarı arasında yaşananlardan, bir toplumda hâkim olan düşüncelere ve cereyan eden olaylara bizi ulaştırır.

“SSCB genelinde cereyan eden olaylar yüzünden tele­vizyon izleyicilerinin iyi tanıdığı biyoloji uzmanı, Bilimler Akademisi Azası Nurullayev tam anlamıyla bir tedirginlik içinde bulunuyordu o sıralar, beklenmedik siyasî gelişme­lerin hızla birbirini takip edişi adamı şaşkına dönüştür­müştü ve neyin peşinden koşması gerektiğini kendisi de bilemiyordu, muhtemelen bu nedenle suratını ekşiterek:

– Vallahi çok tuhaf adamsın, dedi. Dünyanın sonu gel­diğini görmüyor musun? Bu hengamede yeni bir örümcek türü bulmanın sırası mı? Ben de seni ciddi bir adam sanır­dım. Kafasını sallayarak uzaklaşırken ekledi: Bırak bunları da işine bak.”

Öteki Kuşlar

Süleyman Kalman, kalemiyle belleğine ve geçmişine uzandığı öyküleriyle, büyük şehirlerin küçük mahallelerinde hayatlarını sürdüren sıradan insanları, onların en doğal, en sıcak, en gerçek ve en ‘bizden’ hikayelerini okurlarına sunuyor.

Öteki Kuşlar, Kalman’ın kitabındaki öykülerden sadece birinin adı; ama Kalman’ın öykülerinin tamamına bakıldığında, bizlerden göç etmiş zamanları ve güzel insanları, çok uzaklardan alıp aklımıza ve kalbimize yeniden kavuşturduğunu söyleyebiliriz hiç şüphesiz….

“Öteki kuşlar, önce çocukluğumuzdan, sonra tüm hayatımızdan çekip giderken, bu toprakların biraz daha çoraklaştığını, biraz daha renksizleştiğini, biraz daha hoyratlaştığını umutsuzca ve umarsızca seyreder bulduk kendimizi. Keşke bilmeseydik çileli topraklarda doğduğumuzu; başka dünyaları tanımasak, âlemi sadece kendi çocuk gözlerimizin gördüğünden ibaret sansaydık. Ve uçup gitmeseydi öteki kuşlar…”

Sancho’nun Sabah Yürüyüşü

“Sancho’nun Sabah Yürüyüşü”

Yapı Kredi Yayınları Haldun Taner’in öykülerini ilk basımlarına uygun olarak ayrı ayrı çıkarmayı sürdürüyor. Bunlar arasında unutulmaz öyküleri içeren kitaplardan biri de Sancho’nun Sabah Yürüyüşü.

Haldun Taner’in, tiyatro çalışmaları nedeniyle ara verdiği öyküye Sancho’nun Sabah Yürüyüşü ile dönmesi 1969’da heyecanla karşılanmıştı.
“Sancho’nun Sabah Yürüyüşü”, “Piliç Makinesi”, “Dürbün”, “Salt İnsana Yöneliş”, “Rahatlıkla”, “Ases” adlı altı öyküden oluşan kitap bu kez yazarın daha sonra eklediği uzun öyküsü “Gülerek Ölmek” ile birlikte.

Sancho’nun Sabah Yürüyüşü iki karakteriyle öne çıkıyor: Sancho ve Ases. Taner’in hayvanların dünyasını anlatışındaki başarısı Sancho’da doruklara yükseliyor. Kaleci Ases’i anlattığı öykü ise edebiyatımızın en gözde futbol öyküsüdür.

“Bu bir futbol hikâyesi değildir. Bir hüsranın hikâyesidir belki. Belki de bir itirafın. Ases benim bir tarafımdır. Mademki Ases’i seviyorum, o halde henüz kurtulabilirim. Ases benim doğmamış oğlum. Ases benim içimdeki ukde. Belki sizin de.”

– Haldun Taner

Jazz Hikayeleri

Kontrbas çalıyordu. Ve tam ortasında ışık vardı. Hiç kimsenin görmediğini düşündü, damla. Muhtemelen hiç kimse görmüyordu ışığı. Müzik, orayı dolduruyor, ruhları dolduruyor ve hâtta sarhoş ediyordu. Ama damla, sadece ışığı görüyordu, kontrbastaki ışığı… İnanılmaz bir hızla akıyordu her şey. Mülklerin efendisi, kimsesizlerin bekçisi, yalnızların sorgucu… o ve hepsi… Sesler ötelerden geliyordu. Müzik tam ruhundan geliyordu. Çok farklı bir andı o an: hem duyduğu, hem yaşadığı, hem hissettiği, hem ağladığı ve idrak ettiği çok farklı bir an…

Herkes alkışladı. Ve damla alkışları bile duymadı.

Çok garip ve bütün kavramlardan ırak bir kavramdı bu; Kavramsızlık! Kavramsızlığın içine akarak su zerresi olduğu zamanlara döndü. Yaşamı duyumsadı sadece ve sadece yaşamı duyumsadı. Bir an sessizlik oldu gün ve gece… Sonra çok hızla bir müzik ile geldi seslilik… Şimdi sonsuzlukta uçuyordu. Ve sadece müzikti: bir nota, bir vuruş, bir dokunuş, bir duyuş…

Damla, sade bir sonsuzluktaki boşlukta uçuyordu. İçinde hissettiği inanılmaz bir var oluş ve aynı zamanda hiç bilmediği ve tanımadığı bir yok oluştu. Direndi ilkin, her var oluş gibi… Sonra ansızın kendini kapıp koy verdi yok olmuşluğa. Yok olmuşluğun diğer namıyla hiç yokluğun mucizevi baş kaldırışı ile bütünleşti. Ve sanki, yeniden ve yeniden var oldu; ama bilinmeyene…

Dış Kapının Mandalı

2015 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görülen Arzu Uçar, birbirlerini gören ama duymayan, duyan ama görmeyen karakterlerin ilişkilerini anlatırken eşyanın sessiz dilini kullanıyor, en sarsıcı duyguları bile sükûnetini kaybetmeden okura aktarıyor. Dış Kapının Mandalı sadece hayata pamuk ipliğiyle bağlı insanların değil, bir bakıma pamuk ipliğinin, yani nesnelerin de öykülerini içeriyor. Demirin soğuğu, şelalenin gürültüsü, bir bluzun kokusu, bir eldeki kahverengi lekeler kimlik kazanarak bizi peşlerinden sürüklüyor. Ama bütün yolculukların sonu yalnızlığa çıkıyor. Yalnızlığı delip geçecek sırrı ise kimse bilmiyor.

Sensiz O Kadar Bensizim Ki

Hadi durma, adını yaz sonbaharda düşen bir yaprağın üzerine, en azından bahanen olur bu… Sonbahar gelmişti zaten dersin düştüğünde avuçlarıma. Bilirim, bahanesi çok olurmuş insanın gitmek isteyince. Nedenleri, sebepleri hiç bitmezmiş… Ama bil ki aşkı sensiz, seni sevmeyi bensiz anmaya hiçbir cümlenin gücü yetmez.

Gideceksen de senden bir cümle bırak bana… Bırak ki kelimeler dolusu seni yazayım. Sen bir cümle bırakırsın ben yine kitap yazarım nasıl olsa…

Ahdım Var

“Henüz bir masal olan şu zaman, sana göstermeden bir yere gizlenmiş olabilir. Ya git, ya da kal. Mesafeyi dondurmuş, boğazını kurutmuş, dilini koparmış, başını döndürmüş olabilir. Git, ya da kal. Karşındaki karanlık, yüzüne çığlık çığlıa çarpıp duruyor olabilir. Git… Kal… Sadece parmaklarının yardımıyla konuşabilen şu dudaklardan sızan sayıklama, seni yaralıyor, yok sayıyor, yıldırıyor, başucunda bekliyor, yüzüne üflüyor, seni iyileştiriyor da olabilir. Gitme, kal. Hep zaman yok, kalmadı denecek. Hadi gitme. Kal. Ya da git! Dön geri. Bu yer, tutsak bir kimsenin ilk bedeni. Çoktan ayartıldı. Bu yer tek ayartılmanın, sevmenin sürekliliği… Ya git, ya da kal… Dön geri.”

Dost Eli

Yağmur ince ince, tane tane yağıyor…  Cumbaların altına sığınıp kanatlarını kurutuyor güvercinler…  Bir çocuk seken topun peşi sıra koşuyor habire…  Üstü başı çamur içinde, bana mısın demiyor…

Düşnane

“Size anlatacağım çok şey var” dedi çocuk, dile gelmeyen nefesiyle.  “Biliyorum” karşılığını verdi nine, aynı nefese karışan hissiz sesiyle:  “Kendini yorma boşuna! Oysa benim sana anlatacağım hiçbir şeyim yok!”

Gönül Bağı

Ürkek bir ceylan gibi gözleri; taştan taşa, daldan dala, masadan masaya sekiyor. Zoraki yutkunuyor. Eşarbı telleniyor. Rüyamda gördüydüm Buket seni. İlk nazarda vurulmuştum sana. Yangın yeriydi kalbim. Onatsız bir derde düştüydüm seni tanıdıktan sonra.

Yüksek Ökçeler

Lakayt doktorun o kadar kat’iyetle söylediği bu sözleri çürütmek için, kendi ıstırabımı söylemek pek kafi idi. Hemen ayağa kalkarak… Fakat tuhaf şey!… Birdenbire karnımın fevkalade acıktığını, pantolonumun kemerinin bollaştığını ve sol kasığımın üzerinde hiçbir ağrı, sızı kalmadığını hissettim.Ve şüphesiz benden mühim bir cevap bekleyen doktoru ihmal ederek garsona bağırdım:

– Bana da kiraz getirir misin İspiro?