Ali Emiri'nin Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası Ciltli

Bu kitapta Ali emiri Efendi’nin çıkardığı Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası ile Tarih ve edebiyat Mecmuası isimli dergiler incelenmiştir. Birbirinin devamı mahiyetindeki dergilerden ilki 31, ikincisi 5 sayıdır. Derginin çıkış amacı her sayının başında yer alan “Mülk ve millete nafi’ tarih, edebiyat, fünun, iktisadiyat ve şüun-ı saireye müteallik mebahis-i müfideyi havi mecmua-i şehriyedir” ibaresiyle ortaya konulmuştur.

Dergilerde farklı alanlarda kaleme alınmış toplam 630 başlık tespit edilmiştir. İncelemede bu yazılar tarih ve edebiyat olarak iki ana bölüme ayrılmıştır. Tarih yazıları yakın ve uzak tarih; edebiyat yazıları ise nesir ve şiir olmak üzere tasnif edilmiştir. Nesir yazılarının büyük bir kısmını tenkit oluşturur. Ali Emiri Efendi, tenkit yazılarında Maarif Nezareti gibi kurumlarının yanında Mehmet Fuat Köprülü gibi şahısları eleştirir ve kendisine yöneltilen eleştirilere cevap verir.

Dergilerdeki şiirlerin çoğu naziredir. Osmanlı hanedanından pek çok kişinin şiirleri, onlara yazılan nazirelerle birlikte yayınlanır. Kadın şaiirlerin şiirleri ve Tiranlı Hatice Hanım gibi önemli şahsiyetlerin biyografileri de verilmiştir. Böylece kadınların toplumdaki önemine vurgu yapılmıştır. Divanu Lügati’t-Türk’ü Türk dünyasına kazandıran Ali Emiri Efendi, bu eseri nasıl bulup ortaya çıkardığını da dergi sayfalarında ayrıntılarıyla anlatır. Bu çalışma, Ali Emiri ve eserlerini ilim dünyasına tanıtabilirse amacına hizmet etmiş alacaktır.

Meşrutiyet Ruznamesi Cavid Bey 2. Cilt

Günlükler tarihi olayların ortaya çıkartılmasında önemli bir yere sahiptir. Son dönem devlet ve siyaset adamlarımızdan bir kısmı günlük tutmuş ve anılarını yazmıştır. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin en önemli ve renkli simalarından olan Cavid Bey de, günlük tutma geleneğinin yaygın olmadığı toplumumuzda yaklaşık on dört yıl aralıksız tutarak günlük türünün önemli bir örneğini ortaya koymuştur.

Elinizdeki eser, Cavid Bey’in toplam yirmi dört defterden oluşan günlüklerinin Sekizinci Defterinin son kısımlarını teşkil eden, 14 Ağustos 1913 tarihli günlükten başlamakta ve On Dördüncü Defterinin de sonunu teşkil eden 14 Kasım 1914 tarihinde yazılmış günlükle sona ermektedir. Cavid Bey’in Meşrutiyet Ruznamesi olarak isimlendirdiğimiz günlüklerinde Meşrutiyet’in ilanının ardından İstanbul’a gelişi, 31 Mart Hadisesi, Balkan Savaşları gibi tarihimizin önemli olayları hakkında gün gün tutulmuş notlar yer almaktadır.

Cavid Bey’in İttihad ve Terakki Hükümetlerinde Maliye Nazırlığı görevini de üstlendiğini göz önüne aldığımızda bu kitap son dönem Osmanlı Maliyesi, özellikle Düyun-ı Umumiye ile olan ilişkilerin düzenlenmesinde bizzat aldığı rol ve kararları ortaya koyması bakımından da önem kazanmaktadır.

Meşrutiyet Ruznamesi Cavid Bey 3. Cilt

Cavid Bey’in Meşrutiyet Ruznamesi’nin elimizdeki üçüncü cildi, Cavid Bey’in 15 Kasım 1914 tarihinde yazmaya başladığı on beşinci defterleriyle başlamakta ve yirminci defterinin sonu olan 30 Haziran 1919 tarihiyle sona ermektedir.

Bu günlerdeki anılarında Cavid Bey, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Harbi’ne girişi süreci, Maliye Nazırlığından istifa etmesi ve dönemde yaşadıkları savaş boyunca iç ve dış ilişkilerde müdahil olduğu konular hakkında bilgiler vermektedir.

Yine elimizdeki bu üçüncü ciltte, birinci ve ikinci ciltte olduğu gibi Cavid Bey’in bizzat latin alfabesiyle yazdığı kısımlar tarafımızdan italik olarak belirtilmiştir. Ayrıca bazı kısa pasajlar ve anlaşma maddeleri, Cavid Bey tarafından Fransızca yazılmıştır. Bu gibi kısa pasajlar tam olarak okunmadığı için yanlışlıklara meydan vermemek amacıyla Cavid Bey’in elyazısıyla metinde gösterilmiştir.

Meşrutiyet Ruznamesi Cavid Bey 4. Cilt

Cavid Bey’in Meşrutiyet Ruznamesi’nin elimizdeki dördüncü cildi, Cavid Bey’in 1 Temmuz 1919 tarihinde başlayan yirmi birinci defterleriyle, yirmi dördüncü defterinin sonu olan 28 Şubat 1924 Perşembe günki yazılarını ihtiva etmektedir. Ayrıca bu kısmın sonuna Cavid Bey’in Günlüklerinin bulunduğu Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde Y-324-ek koduyla kayıtlı perakende evrakından meydana gelen belgeler eklenmiştir. Belgelerin bir kısmı okunmadığı için olduğu gibi metne ilave edilmiştir. Belgeler 72 pozdan ibarettir.

Bu kısımlarda Cavid Bey sonrası, Osmanlı hükümetindeki değişiklikler, bu sıradaki bağlantıları, uluslararası şirket temsilcileriyle görüşmelerini anlatmıştır. Daha sonra maceralı bir şekilde yurt dışına çıkışı görüşmeleri yazışmaları ayrıntılarıyla ele alınmaktadır. Yine bu süreçle İstanbul ve Anadolu’da meydana gelen gelişmeler Cavid Bey’in bakış açısıyla takip edilebilmektedir.

Özellikle TBMM Hükümeti’nin Fransızlarla yaptığı Ankara Antlaşması’nın zemininin hazırlanmasında Fransızlarla yaptığı görüşmeler ön plana çıkmaktadır. Daha sonra Lozan görüşmelerine davet edilmesi ve bu görüşmelerdeki komisyonlarda görev alarak yaptığı görüşmelerin ayrıntıları ve Türk heyeti arasında geçen tartışmalar ve onların tutumları konusundaki fikirleri dikkat çekicidir. Yine Lozan sonrası dönem ve Cumhuriyetin ilanı sürecinde yaşanan siyasi olaylar Cavid Bey’in kaleminden farklı bir açıdan takip edilebilmektedir.

Gazi Osman Paşa

Kuşatma 1453, Yavuz ve Kanuni romanlarıyla büyük bir okuyucu kitlesine ulaşan, ödüllü romancı Okay Tiryakioğlu’nun ilk tarihi romanı.

Plevne, Tuna Nehri kıyısında, içinde Bulgarlar ve Osmanlıların kardeşçe yaşadığı küçük, şirin bir kent. Plevne küçük ama Rus Çarı 2. Aleksandır’ın hayali büyük. Dünyaya, Bulgarların Osmanlılarca katledildiği yalanını yayıp burayı işgal etmek niyetinde… Osmanlı ‘hasta adam’sa ve Plevne küçük bir kentse, bunu başarmak çocuk oyuncağı diye düşünür Çar. Fakat işler sandığı gibi yolunda gitmez. Zira hesaba katmadığı kadar güçlü, zeki, kararlı ve inançlı bir başkumandan vardır karşısında: Gazi Osman Paşa!

Okurları ve edebiyatçılar tarafından Peyami Safa’nın halefi olarak gösterilen Okay Tiryakioğlu, Gazi Osman Paşa’da efsane savunmayı bütün çıplaklığıyla resmederken, “Galibiyet bir vehimdir!” fikrinden hareketle “savaş”ı sorguluyor.

“İyi bak, dumanlar içindeki harp alanının üzerinde gezinen şu leş kargalarını görmüyor musun? İşte, tüm savaşların tek galibi onlar.”

Elveda Vatanım

Ergun Hiçyılmaz, Elveda Vatanım – Elveda Esir Kampları’nda, savaşlarda esir düşen askerlerin esir kamplarındaki hayatlarını okurlara aktarıyor. Özellikle Birinci Cihan Harbi’nde esir düşen Osmanlı askerlerinin Sibirya’dan çöllere, Hindistan’dan Birmanya’ya, Burma’dan Guyan’a kadar uzanan tarifi imkânsız hayatlarını, esaretin yaşattıklarını, hatıralara ve belgelere dayanarak anlatıyor.

Yabancı dil ve sanat kursları, futbol karşılaşmaları, açlık, hastalık, sefalet, işkence, ihanet ve infazlar… Esir kamplarında hayatta kalmak için direnen ve umudunu yitirmeyen askerler ve orada sönen hayatlar…

“Esir düşmüştüm artık, Allah’ım, ya Rabbim acı bizlere… Şimdi bir esirdim ve hürriyetim bitmişti. Ağlamak, yine ağlamak geliyordu içimden, ama ne fayda! Sanki ne vardı kurşunlayıp öldürselerdi, her şey ve bütün macera biterdi. Kendi kendime de kızıyordum, içim kan ağlıyordu. Niçin elimde henüz fırsat varken beynime bir kurşun sıkmamıştım. Bütün bunları düşünürken ayakta duracak takatim kalmamıştı. Sendeliyordum. Bütün sinirlerim çözülmüştü, düşecektim. Ben bu buhranlar ve düşüncelerle kıvranırken, derinlerden gelen bir ses bana: ‘Toplan, kendine gel, iradeni yitirme, ona hâkim ol!’ diyordu.”

 

Son Vapur – Bir Darbe İki Biat

Son Vapur, tarihimizde modern ordunun ilk darbesini anlatıyor. Bu roman, 1876 yılında Sultan Abdülaziz’e karşı yapılan askeri darbeyi ve sonrasındaki siyasi gelişmeleri sürükleyici bir üslupla ele alıyor.

Dolmabahçe Sarayı’nda sabaha karşı yağmur altında yapılan bu isyan aslında Türk tarihinde modern ordunun ilk darbesidir. Bu darbeyle Osmanlı bir mevsimde üç padişah görüyor.

30 Mayıs 1876 sabahı Sultan Abdülaziz askeri bir darbeyle tahttan indirilirken yerine 5. Murat geçer. 5. Murat amcası Sultan Abdülaziz’i darbecilerle işbirliği yaparak tahttan indirmenin kefaretini ödercesine bilincini kaybedince 93 gün sonra tahttan indirilir. Yerine Sultan 2. Abdülhamit tahta çıkarılır. Yani bir darbe 93 günde iki biata yol açar. 

Son Vapur, meşrutiyet mücadelesi veren Yeni Osmanlılar ile taht-ı saltanatını korumaya çalışan Sultan 2. Abdülhamit arasındaki siyasi mücadeleyi de anlatıyor. Tanzimat sonrası yüzünü Batı’ya dönen pozitivist Osmanlı aydınları ile gelenekçi aydınlar arasındaki mücadelenin, ilk kıvılcımların parladığı yıllar yine bu romanın satırları arasındaki temel siyasi ve felsefi mesaj olarak göze çarpıyor.

Son Vapur, ilk işaretleri Tanzimat’tan başlayıp günümüze kadar süren bir siyasi ve felsefi kavganın da romanıdır.  Son Vapur, günümüzdeki siyasi ve felsefi kavgalar ile geçmişte yaşananların pek de farklı olmadığının çarpıcı bir kanıtı…

Balkan Harbi Hatıratı

Yüzbaşı Osman Nuri (Üsküdarlı Mehmet Rıfat Bey) Balkan Savaşı yıllarında Mesudiye zırh-lısı ikinci suvarisi olarak şahit olduklarını bu risalede ayrıntılarıyla, günü gününe kaydetmiş ve yayınlamıştır.

Balkan Savaşı’nın pek ele alınmayan bir yönü olan deniz savaşlarının safhalarını günü gününe kaydeden yazar, büyük bir tarafsızlıkla donanmamızın ve mürettebatın eksiklerini, kusur-larını ve meziyetlerini ortaya koymuştur. Ayrıca, Avrupa basınını dikkatle takip ederek, bu sahada yazılan yazı ve kitapları ciddi bir tenkit süzgecinden geçirmiştir.

Yüzbaşı Osman Nuri, askerî bir olayı anlatmakla beraber, şahsî duygu ve düşüncelerini, yer yer şairâne ifadelerle süsleyerek, büyük bir samimiyet ve içtenlikle ortaya koymuştur.

Balkan Harbi Hatıratı

Yüzbaşı Osman Nuri (Üsküdarlı Mehmet Rıfat Bey) Balkan Savaşı yıllarında Mesudiye zırh-lısı ikinci suvarisi olarak şahit olduklarını bu risalede ayrıntılarıyla, günü gününe kaydetmiş ve yayınlamıştır.

Balkan Savaşı’nın pek ele alınmayan bir yönü olan deniz savaşlarının safhalarını günü gününe kaydeden yazar, büyük bir tarafsızlıkla donanmamızın ve mürettebatın eksiklerini, kusur-larını ve meziyetlerini ortaya koymuştur. Ayrıca, Avrupa basınını dikkatle takip ederek, bu sahada yazılan yazı ve kitapları ciddi bir tenkit süzgecinden geçirmiştir.

Yüzbaşı Osman Nuri, askerî bir olayı anlatmakla beraber, şahsî duygu ve düşüncelerini, yer yer şairâne ifadelerle süsleyerek, büyük bir samimiyet ve içtenlikle ortaya koymuştur.

İstiklal Harbi ve Anadolu (1921 – 1923)

1921 yılında Askeri Baytar Mektebi’ni bitirdikten sonra Kurtuluş Savaşı’na Garp Cephesi’nde katılmış, Sakarya Meydan Muharebesi’nden Büyük Taarruz’a cephenin başveteriner muavini olarak görev yapmış, hem savaşın hem de mesleğinin zorluklarını yaşamış bir hürriyet sevdalısı…
İnebolu, Kastamonu, Çankırı, Ankara, Akşehir, Afyon, İzmir’e kadar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde görev yapan Mehmet Turgut Bey ve arkadaşları, bütün bu zaman boyunca başka cephelerden gelecek iyi haberleri ve barışı beklerlerken bir yandan da türlü imkânsızlıklara rağmen görevlerini aksatmamak için çabalarlar.

Mehmet Turgut Argun 1921-22 yılları arasında tuttuğu günlüğünde cepheye dair gözlemlerini aktarırken, “Anadolu Hatıra Defteri” başlığıyla 1923 yılında yazdığı anılarında Anadolu’da bulunduğu yerler, oraların insanları ve savaşa dair hislerini anlatır.

Kurtuluş Savaşı’nın önemli şahsiyetlerinin ve cephe fotoğraflarının yer aldığı kendi albümünden fotoğraflarla birlikte, Mehmet Turgut Bey’in anıları döneme farklı bir tanıklık sunuyor…

Padişah Anaları

Padişah Anaları

Osmanlı Padişahlarının eşleri ve anneleri her zaman merak edilen bir konu olmuştur. Tarihi gelişim içinde kimi padişah anneleri hakkında fazlasıyla bilgi günümüze aktarılmış, hatta haklarında kitaplar, romanlar, filmler, televizyon dizileri yapılmıştır. Ama bazı padişah eşleri hakkında fazla bilgi yoktur, kimileri hakkında da çeşitli rivayetler dile getirilir.

Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında, bulundukları yerin şöhretli kişileri, Anadolu Beylerinin, Bizans İmparotarlarının, Sırp ve Bulgar krallarının kızlarıyla evlendiler. Bu evlenmeleler, hissi olmaktan çok siyasi idi. Osmanlı Devleti, akrabalık yoluyla kuvvetlenmeye veya karşısındakinden miras isteyerek topraklarını ele geçirmek amacını güdüyordu.

İsfendiyaroğulları’ndan kız alarak Trabzon Rum İmparotarluğu’na ve Akkoyunlu Devleti’ne, Germiyanoğulları’ndan kız alarak Karamanoğulları’na, Dulkadiroğulları’ndan kız alarak Memluklara karşı dost, akraba bir beylik araya perde olarak konmuş oluyordu. Bulgar ve Sırp Kralları ile yine siyasi sebebler, cariyelerle de evlenmeye devam ediliyordu.

Fatih'in Tarihi

Günümüzde tarihsel malzeme, sinema ve edebiyat eserlerinde sürekli olarak kullanılmakta.
Tabi ki bu durumda yapılacak en büyük iş, birinci elden tarihi kaynakları okurla buluşturmak. İstanbul’u fethederek bir çağı kapatan ve yeni bir çağı açan kudretli padişah Fatih Sultan Mehmet’in hayatını, yıllarca onun en yakınında bulunan Tursun Bey’in kaleminden okumak, şüphesiz dönemin gerçekleri ve Fatih Sultan Mehmet’in şahsiyetiyle ilgili kritik bilgiler verecektir. O’na, “Ya İstanbul beni alır ya da ben İstanbul’u” dedirten kararlılık ve azmi, gemileri karadan yürütmeyi düşündürecek stratejik zeka ve kabiliyetlerini, bu eserde okuyacaksınız. Şiirde zirveyi yakalayan Osmanlı edebiyatçılarının düzyazıda da bir o kadar başarılı olduğunun bir kanıtı olan bu eser, tüm edebiyat otoriteleri tarafından Osmanlı nesrinin şaheseri olarak kabul ediliyor.
Temennimiz, tarihsel olay ve kişileri film ve romanlarına katan sanat ve kültür adamlarınızın, Tursun Bey’in Tarihi gibi hem edebi hem de tarihi açıdan tartışılmaz kalitede olan bir eseri kaynak olarak baz almalarıdır.

Nazlı'nın Defteri / Nazlıs't Guestbook

Meşhur ressam, arkeolog, müzeci Osman Hamdi Bey ile Marie/Naile Hanım’ın kızları Nazlı’nın 1907-1911 yılları arasında tuttuğu
defterde bazı yakın akrabalarının, eve gelen ziyaretçilerin ya da onun ziyaret ettiği insanların kısa birer ithafı ya da imzası yer almaktadır.

Otuzun biraz üstündeki bu kişilerin kim olduklarını, Nazlı veya babasıyla nasıl bir bağlantıları bulunduğunu araştıran bu çalışma,
Osmanlı Batılılaşmasının ve modernliğinin merkezinde yer alan bir entelektüelin çevresinin bir tür portre galerisini oluşturmaktadır.

Böylece arkeolog, yazar, sanatçı gibi ilginç simalardan oluşan bu toplulukla ilgili bilgi ve belgelerin ışığında Eskihisar’dan Münih’e,
Kuruçeşme’den Paris’e uzanan bu çevrenin canlı ve renkli bir görüntüsü ortaya çıkmaktadır. Edhem Eldem, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesidir.

Osmanlı Sultanlarının Gelecek Korkusu

Osmanlı Sultanlarının Gelecek Korkusu kitabının yazarı Sabri Turhan, 1950 yılında Fethiye’nin Çaykenarı Köyü’nde doğdu.lkokulu kendi köyünde, orta Okulu ve Liseyi Burdur Devlet Parasız Yatılı okulunda okudu. Daha sonra Ankara Üniversitesi Huku Fakültesini bitiren yazra, bir çok günlük gazete ve dergide yazılar yazdı.

Yolumuzu Kendimiz Çizeceğiz ve Geçmişten Geleceğe isimli iki adet yayınlanmış kitabı vardı. Halen istanbul’da serbest avukatlık yapan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.

 

Orhan Gazi “Kuruluş”

Ey oğul!
Anlamadığın konuları alimlerden öğrenip yapasın.
İyice bilmediğin hiçbir işe başlamayasın.
Sana itaat edenleri has tutasın.
Askerlerine yardım etmede cömert olasın.
Çünkü insan, ihsanın kulcağızıdır.
Ey oğul! Asla zalim olmayasın.
Cihada devam edesin ki, böylece benim ruhum şad olsun.
Alimlere riayet edesin ki, işler düzgün gitsin.
Bizim mesleğimiz Allah’ın dinini yaymakta, kuru kavga ve cihangirlik değildir. Sana da bunlar yaraşır.
Osman Gazi

Şu Ege’nin Efeleri

Yıl 1919, aylardan Mayıs’ın 15’i, kan ağlıyor Ege. Yunan askeleri İzmir’e çıkarken Gazeteci Hasan Tahsin’in elinde bir tabanca, Yunan sancaktarına kilitlenmiş gözleri. İlk kurşunla sancaktar yere düşerken tutuşuyor özgürlük meşalesi…
Önce padişahın “Nasihat Heyeti” geldi Aydın’a. “Yunan ordusu padişahımızın şeriat ordusudur. Sakın karşı gelmeyin,” dediler. Ve ardından eli kanlı Yunan askerleri geldiler. Kan ağlıyordu Aydın, ne ay kaldı ne güneş geçmiyordu zaman…
Nazillili aydın insan, Hacı Süleyman Efendi, haber yolladı efelere: “Halkımız, kadınımız kızımız işkence görürken dağda efelik olmaz, bundan sonra efelik cephelerde olacak.” Bu sesi duyan efeler Kuvayı Milliye cephesine katıldılar. Köşk cephesi kuruldu. Demirci Mehmet Efe komutan, Celal Bayar da efeye danışman oldu…
Padişah, Ali Kemal’i yolladı Ege’ye, “Efeler halkı soyuyorlar, tutkla” diye. Demirci Mehmet Efe haberi alır almaz tutuklatır Ali Kemal’i. Sinirinden gözünden ateş fışkıran efe haykırır: “ Allah, sizin gibi hainleri yola getirmek için benim gibi bir zalimi görevlendirdi!”… Sepetlerde bazlama, testilerde ayran. Arşın teyzeydi durmadan haykıran: “Vurun yiğitlerim vurun! Vatan, ölümü göze alırsan kurtulur!” Allı pullu giysileriyle Baltaköylü kadınlar Azrail’e meydan okudular…
Ege Efelerinin Kurtuluş Savaşımızdaki gerçek öyküleri…

Cihan Padişahı'nın Kalp Ağrıları

Ünü dünyaya yayılmış bir Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman. Hükümdarlığı zamanında ülkede yaşananlar, savaşçı ve yayılmacı politikası, dillere destan zenginliği, Hürrem Sultan’la yaşadığı büyük aşk ve çalkantılı birliktelik, gözde oğullarından birisi olan şehzade Mustafa’yı tahtını kaybetmek kaygısıyla öldürtmesi… Bütün bunlar onu, üzerine çok düşünülen ve yazılan bir padişah yaparken, bir de şiirleri çıkıyor meydana. Osmanlının geleneksel şiiri Divan şiiriyle, aruz vezniyle yazılmış şiirleri üzerinden onun hayat hikâyesini kendi beyitleriyle süsleyerek bize anlatıyor bu kitap. Ünlü oyun yazarı Recep Bilginer’in titiz araştırmalar sonucu beyitlerle harmanlayarak yazdığı bu kitap, hem yazıldığı dönem hakkında, hem de Kanuni’nin iç dünyası hakkında pek çok şey söylüyor.

Osmanlı Tarihi'nden İlginç Hikaye ve Anekdotlar

Osmalı Tarihi kuşkusuz maneviyat perspektifinden de bakılmaksızın tam anlamıyla anlaşılamaz. Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğütlerinden başlayarak onlarca padişah,pek çok sadrazam ve savaş meydanlarında destansı zaferler kazanmış sayısız komutan gönüllerindeki ‘manevi idealin’ aşkını her fırsatta dile getirmişlerdir.

 Osnlı tarihi bir anlamda maneviyatı ihmal edenlerin başlarına gelen ibretlik hadiseler ve gönüller kazanmayı hedefleyenlerin başarılarıyla doludur. Asırlar boyu elde kılıç ,at sırtında kıtalardan kıtalara koşan şanlı ecdadımızın yarınlar için ‘ibret almamız gereken’ destansı hayat hikayelerinden önemli kesitler bu çalışmada sizlerle buluşacak.

 Başucu eseriniz olacak bu kitapta başka hiçbir yerde bulamayacağınız ibretlik hikayeler ve tarihi anekdotları nesiller boyu anlatacak ve şanlı ecdadımızın hayat hikayesini yetişen yeni nesillere de bu kaynak eser aracılığıyla aktaracaksınız.

Ağanın Çocukları

”Iraklis Mantakas sağken adaların ve Anadolu”nun en büyük ağası idi. Tüccar olarak şöhreti yukarıda İzmir’e ve aşağıda Antalya’ya ve daha da ötelere uzanıyordu. Adanın çoğu insanları ve Anadolu”dan daha başkaları onun yanında çalışıyorlardı: Onun çiftliklerinde ve işyerlerinde yine başkaları ona sünger getirmek için denizlerde, tarlalarında ve bahçelerinde çalışıyordu. Ölmüştü ama insanların ruhunda ağalığı hala sürüyor ve onları korkutuyordu. Bir yıl önce onu tabut içinde, sadık adamı Theodosis’in kayığı ile Halikarnasos’dan (Bodrum’dan) getirdiklerinde de böyle, hatta daha fazlası olmuştu. Sanki Kutsal Cuma imiş gibi şehrin ve bütün adanın kampanaları acı acı çalmıştı. O gün, adaların valisi Abidin Paşa da yanında yaverleri ve subayları ile gelmişti…”

Nietzsche’de Yaşama Sorunu

Nietzsche’nin de yaşadığı 19. yüzyıl, büyük bir ivme kazanmış olan bilimsel gelişmelerin yanında, sarsıcı bir değerler krizine de sahne olmuştur. Sanayi devriminin de başladığı bu yüzyılda Avrupa insanlığı, sürmekte olan yaşamın değeri konusunda ciddi kuşkulara kapılmıştır. Tüm değerlerini üstüne kurduğu geleneksel Batı metefiziğine dayalı bir inanç sistemi olarak Hıristiyanlık ve onun ahlakı artık Avrupa insanının anlam duygusunu karşılayamaz hale gelmiş, bu durum da büyük bir boşluğun doğmasına yol açmıştır. İşte filozof Nietzsche’nin önemi de bu boşluğa karşı takındığı tavır sayesinde artmıştır. Çünkü O, nihilizm adı verilen bu boşluğa bakıp ürkmek yerine, boşluğun aşılabilmesi için çareler aramıştır. O, insanı, çok inandığı antik Yunan’daki insanın görkemine kavuşturmak istemiş, tıpkı o dönemdeki insanın sergileyebileceğine benzer bir trajik bilgelik sayesinde yaşamı, bütün acı, ızdırap ve hazlarıyla onaylamanın yollarını göstermeye çalışmıştır. Nietzsche’nin bütün amacı, yaşamı değersizleştiren unsurlara karşı onu her koşulda savunmak ve onaylamak; insana, türlü nedenler yüzünden kaybettiği büyüklüğünü ve görkemini yeniden kazandırmaktır. Nietzsche için yaşam, elimizdeki en değerli şeydir ve bu yüzden her koşulda sonuna kadar savunulmalıdır. Bu yöndeki çabaları ve yaşama karşı takındığı olumlu tutum, Nietzsche’nin felsefe tarihinde ‘yaşam filozofu’ olarak anılmasını sağlamıştır. Bu kitapta Nietzsche’nin tüm gücüyle yaşama evet deyişini ve üstinsanın ipuçlarını bulacaksınız…

Yitik Kentin Kırk Yılı İzmir’in Hacı Frangu Semtinden

İzmir yüzyıl başında çok renkli, çok kültürlü bir kent örneğiydi. Farklı ulusal kimliklerin günlük yaşamı birlikte sürüşünün sıcak örnekleri sergileniyordu. Elbette çelişkilerden yoksun değildi bu ortak yaşam. Ama günümüz dünyasına çok ulusluluğun hoş anılı örnekleri sunuluyordu. Tıpkı bir zamanların Odesa’sı, İstanbul’u ya da Selanik’i gibi. İzmirli yazar Politis, özgün İzmir Rumcası ile kaleme aldığı kitabında kendi ulusunun politikacılarına da eleştiri oklarını yöneltmekten geri kalmıyor. “Bu memleketin, bu güzel memleketin yakılıp yıkılmasına, kana bulanmasına sebep oldular. Sonunda felaket getirdiler ve insanları yerlerinden yurtlarından ettiler.” Akdenizlilerin sesini yansıtmaya çalışan “Marenostrum” dizimiz uzun yolculuğunda bu kez İzmir’in yitik dünyasından izlenimler sunuyor.

Neydi Bu İşlerin Aslı?

Kadir niye kıydın elin oğluna Zahir o yiğit de tatlı can idi Girit’te eşinin “elin oğlunu” öldürdüğü haberini alan Anadolu kadını böyle söylüyor. Bu iki dizede ne yok ki: Öldürülenin “tatlı can”lığı, yiğitliği, oğulluğu… hepsi var. Tek şey yok: Onun “düşman”lığı. Halk şiirinde o bir insan, bir can, bir yiğit. Neydi bu işlerin aslı Cahil gönlüm zaten yaslı “Seferberlik”in ardından söylüyor bunu bir ana. Bu dizelerden, savaşın içinde olanların savaşı nasıl gördüğünü anlıyoruz. Savaş oldu mu halkın dediklerinde hep, derin bir acı, yangı ve döğünme var. Doğrusu, bunlarda bize öğretilen “kahramanlık şiirleri” edası hiç mi hiç görülmüyor. Bu şiirler, tarih kitaplarınkinden apayrı bir algılamayı duyuruyor. Onlarda, savaşın gerçeği, bize öğretilenlerden çok daha başka renk ve ağırlıklarla ortaya çıkıyor. Bize söylenenlerle, tarihin içinde devinenlerin söyledikleri arasındaki fark, hiç bir yerde bu kitaptaki kadar açıkça görülmüyor. Şiirler, halkın savaşı sevmediğinin savaştan nefret ettiğinin belgeleri. Gerçek insani özle dolu bu belgelerden öğreneceğimiz çok şey var. Onlar, bizi çevreleyen karanlığı ve aldanmayı yırtacak olan çıngılar. Bu çıngıların kuytularda unutulmaya bırakılmasını istemedik. Bu kitapta, büyük soluklu bir halk şiiri serisine başlıyoruz. Çıkacak ciltleriyle bu çalışma, halk şiiri üstüne en kapsamlı değerlendirmelerden biri olacak. Elinizdeki kitap serinin ilki. Burada, 1389’daki Kosova’dan, 1974 Kıbrıs Savaşı’na kadar 600 yıllık dönemin şiirleri var.

Türk Romanı

Türkiye‘de roman, her bakımdan iflas etmiş Osmanlı İmparatorluğu‘nun, Tanzimat‘ın akabinde belli başlı kurumlarına taze kan aradığı bir dönemde doğmuştur. 1862‘de Fenelon‘un “Telemaque”yla başlayan Fransız romanlarının çevirileri ve 1872de Şemsettin Sami‘nin “Taaşşuk-i Talat ve Fitnat” adlı romanıyla birlikte Osmanlı yazarları, roman alanında da kalem oynatmaya başlamışlardır. Küçük, sezgili bir okur kitlesine seslenen, kentli ve aydın bir seçkinler tabakasının buyruğunda yolunu arayan ilk Türk romanları, anlatı sanatının yetkin örnekleri sayılamasa da, hem Osmanlı devletinin alacakaranlığında tanıklık belgeleri olarak çok önemli bir tarihsel işlev yüklenmiş, hem de iktidara oynayan Türk aydınının kendi fikirlerini topluma benimsetmesinde ciddi bir kaldıraç rolü oynamışlardır. New York ve Princeton üniversitelerinde yürüttüğü Ortadoğu çalışmaları içerisinde Türk edebiyatı ve Osmanlı tarihine özel bir ilgi duyan Robert P. Finn, 1872-2000 yılları arasında kaleme alınmış kurmaca metinleri çözümlediği bu kitabında. Türk romanının doğuşunun bir portresini çizmektedir.

Şeyh Bedreddin, Varidat

İsmet Zeki Eyuboğlu (1925-2003); Trabzon (Maçka)da doğdu. Vefa Erkek Lisesi’ni, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe-Klasik Filoloji bölümünü bitirdi. Yazın alanına şiirle atıldı. Sonra bütün çalışmalarını Anadolu uygarlık ürünleri üzerinde yoğunlaştırdı. Anadolu’nun eski geçmişiyle bugünü arasında, uygarlık bakımından, kopmayan bir bağın bulunduğunu, Anadolu insanının çağların akışı içinde değişik göçler nedeniyle karışıp kaynaşan bir birikim olduğunu, Türk insanın bu ürünlerle kimlik-kişilik kazandığını, bu toprakların gerçek yerlisi olduğnu somut kanıtlara dayanarak dil, felsefe, tarih, halkbilgisi, yazın, yontu, mimarlık, tiyatro dallarından örnekler getirerek gösterdi. Ovidius, Vergillius, Lucretius gibi Lain ozanlarından, İslam öncesi Arap şiirinden, Nietzsche’den, Pascal’dan çevirileri dışında: Destanlar İçinde Fatih (1953), Divan Şiir’inden Sapık Sevgi (1968), Baki (1973), Adanolu İnançları (1974), Anadolu Büyüleri 1 (Cinsel Büyüler, Macunlar, Yıldızname- 1975/76) Karadeniz Aşk Türküleri (1976), Anadolu Halk İlaçları (1977), Alevilik-Sünnilik (1979), insanın Boyutları (1979), Anadolu Büyüleri 2 (1979), Şeyh Bedreddin ve varidat (1980) gibi kitapları, “Anadolu Türkçesi” adı altında Türk Dili’nin kökeni (etimolojisi) konusunda uzun bir çalışması vardır.

Osmanlı Padişahları

Osman Gazi’den Sultan Vahideddin’e yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu’na hükmeden anlı şanlı padişahlar… Savaş meydanlarında, sefer yollarında, sarayda, kılıçla, zehirle, cellat eliyle biten saltanat hikâyeleri…

Reşad Ekrem Koçu Osmanlı Padişahları’nda tüm ihtişamları ve zaaflarıyla Osmanlı sultanlarını ete kemiğe büründürürken kısa bir imparatorluk tarihini de renkli üslubuyla okurlara sunuyor.

“Uzun yıllar öncesine dönüyorum ve Murat Reis’in Oğlu’nu okumaya başlıyorum. Büyük bir hayranlıkla okuduğum bu roman uçsuz bucaksız denizlerden geçip giderek bana Osmanlı tarihini sevdiriyor. Yazarı Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı tarihini ‘bugünde yaşatan’ mucizevi, görkemli bir yazar! Reşad Ekrem’in eşsiz eseriyle dostluğum artık hep sürecek, herhalde  ölünceye kadar…”

-Selim İleri

“20. yüzyılın başında şehrin hüzünle yaraladığı ve şehrin hüzünlü ama tamamlanmamış bir imgesini yaratan o özel ruhlardan biridir Reşad Ekrem Koçu”

-Orhan Pamuk 

 

Ah Mine’l – Aşk

Aşk, yerine göre yol olur yürünür, yerine göre iman olur uyulur. Bazen ateş olup yakar, bazen deniz olup boğar. Sultan olur ülke yönetir, şarap olur sarhoş eder. At olup koşar, kuş olup uçar. Hazine olur viran gönüllerde saklanır, kimya olur hakir toprakları altına dönüştürür. Sır olur saklanır, gonca olur açılır. Gül bahçesi olur kokusuyla aşıkları mest eder, güneş olur aşıklarının ümit meyvelerini olgunlaştırır. Aşk olunca gönüller birleşir, aşk olunca kıyamet koparcasına hareketlilik olur. Aşk olunca şimşekler çakar, rahmetler yağar. Alemler kıyama kalkarsa aşktandır. Hastaların şifa bulması aşktandır. Aşk ile döner gökler, aşk ile durur kainat. Aşk, Mecnun’dan Leyla’ya bir feryat, Mansur’dan dara bir sır, gözden kalbe bir yoldur. Velhasıl, klasik edebiyatımızda aşk her şeydir, her şey de aşktır. Bütün bu sayılanlar divan edebiyatına bir aşk edebiyatı dememiz için kafidir…

Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı (1914-1918)

Birinci Dünya Savaşı, ülkemizde yeterince araştırılmamış bir konudur. Bu savaş ile edebiyat ve propaganda arasındaki ilişki ise neredeyse bütünüyle ihmal edilmiştir. Erol Köroğlu’nun kitabı işte bu boşluğu dolduruyor. Propaganda alanındaki başarının ülkelerinden gelişmişliğine göre değiştiğine işaret eden yazar, Osmanlı Devleti’nin bu yöndeki çabalarını ve başarısızlığını derinlmesine araştırıyor. Yazara göre, ulus-devlet oluşumu aiçısından bütün dost ve düşmanlarının gerisinde kalan, propaganda için gerekli maddi altyapıdan yoksun olan Osmanlı İmparatorluğu, edebiyat ve kültürünü seferber etmekte çok zorlanmıştı. Osmanlı aydınları, cepheye ve cephe gerisine yönelik bir propaganda alanını oluşturmayı bir türlü başaramamış, en sonunda, savaşın yol açtığı olanaklardan da yararlanarak asıl eksiğe, ulusal kültürün ve kimliğin inşasına yönelmişti. Birinci Dünya Savaşı deneyiminin 1914 1918 arası edebiyattaki sorunlu temsiline odaklanan çalışma disiplinlerarası biryaklaşım sergiliyor; dönemin savaşla ilgili edebi ürünlerini, üretildikleri tarihsel bağlamla etkileşimleri doğrultusunda konumlandırarak yorumluyor. Milli kimlik inşası, savaş propagandası ve Türk edebiyatı konusunda kapsamlı tahliller sunan kitap, kendi alanında birinci sınıf bir tarihçilik örneği.

Kutsal İsyan 1. Kitap

Sadrazamın İstanbul’dan gönderdiği telgrafta: “İstanbul’da bulunmanız uygun olur.” demesi ne demekti? Demek ki İstanbul bir ana-baba günü yaşıyordu. Kıyıda köşede kalmış aklı başında kişilerin payitahtta bulunması gereken günler gelip çatmıştı. Talat Paşa’nın harp kabinesi, düşeliberi en önemli ikinci olay, İzzet Paşa kabinesinin düşüşüydü. Bundan sonra, iktidar, karanlıkta nöbet bekleyen karanlık zümrelerin, hırsların, belki de gerçek yurt düşmanlarının eline geçecekti. İzzet Paşa, son namuslu sadrazam sayılabilirdi. Rauf Bey, Fethi Bey gibi kaliteli hürriyetçi ve yurtsever arkadaşlarıyla birlikte büyük bir iyiniyetle de kabinesini güçlendirmişti.

Kabakçı Mustafa

III. Selim’in boğdurulmasına sebep olan ve dönemin yöneticilerinin kellesini alan boğazlar hâkimi, yeniçeri yamağı Kabakçı Mustafa kimdir? Bir kahraman mı, yoksa Yeniçeriler ve bürokrasinin çıkarı için devleti küçük düşüren bir serseri mi? Osmanlı Devleti yönetimini zaafa uğratan, önüne gelenin darbe yapmasını cesaretlendiren Kabakçı Mustafa Olayı, Osmanlı tarihinin en trajik dönüm noktalarından biridir. Ahmet Refik Altınay’ın, Türkçede ilk defa yayınlanan Kabakçı Mustafa adlı eseri, Osmanlı Tarihinin karanlık bir sayfasını aydınlatıyor.