Kül İçinde Bahar

Modern Arap edebiyatının önde gelen yazarlarından Zekeriya Tamir, 1931 yılında Suriye’nin Şam şehrinde doğmuş, 1981 yılında İngiltere’ye yerleşmiş ve halen Londra’da yaşamını sürdürmektedir.

Tamir’in öykülerinde yoğun bir şekilde sembolizm görülmekle birlikte günlük konuşma diline yakın, akıcı ve zorlamalardan uzak bir üslup kullanılmıştır.

Öykülerinde kullandığı hiddet içeren ve gerginlik yaratan üslubu, okuyucuyu gerçek dünyadan alıp öykülerde geçen gizemli dünyalara sürüklemektedir.

Palyaço, muhafızlar kendisini fark etmeden saraydan kaçmayı başardı. Yıldızları, suskun geceyi, şehrin ışıklarını görünce kendinden geçti. Koşarken, gemisine, adamlarına ve sevgilisi Renda’ya
kavuşacağını hissediyordu…

Yalnız bu hayali bir süre yaşadıktan sonra kayboldu, neşesi gitti. İkinci kez, yaşlı bir karga gibi ölünceye kadar yalnız kalacağını anladı. Canı sıkılarak durdu; sırtını bir ağaca yasladı. Mavi elbisesini açarak bembeyaz bacaklarını gösteren küçük eli hatırladı. Aniden korkuya kapıldı. Biraz sonra aç, çıplak bir sürüngene dönüşeceğini ve dünyanın yeşilliğinin yok olacağını anladı.

Ermiş

“İnsan için tüm amaçlarını susuzluktan çatlamış dudaklara ve tüm yaşamı bir çeşmeye dönüştüren bir armağandan daha büyüğü yoktur kuşkusuz. Benim şerefim ve ödülüm işte bu armağanda yatıyor. Ne zaman içmek için çeşmeye gelsem, diri suyun kendisini susamış bulmamda…”

Yıllar boyu kendisine yurt olan kentten ayrılırken, Ermiş’ten geride bıraktığı halka hitap etmesi istenir. Kent halkı ona aşk, evlilik, suç, ölüm, güzellik ve daha pek çok konuda sorular yöneltir. Aldıkları karşılık, hoşgörü ve sevginin biçimlendirdiği bir insan yaşamı üzerine hazine değerindeki öğütlerdir. Haklıyla haksızın, suçluyla suçsuzun, dimdik ayakta duranla düşmüşün aslında aynı insan olduğu bir yaşamdır bu…

Dünya Tanrıları

“Dünya tanrısı çıldırmış, bir erkek ve bir kadın dışında bütün yaşamı yok etmişti. Toprak bir kafatası gibiydi, çukurları kuru, nehir yatakları gri, yüzeyi maden griliğinde. Kadınla erkek gözyaşlarıyla suladı toprağı ve tekrar verimli kıldı, böylece yaşam geri döndü dünyaya.” Halil Cibran’ın Dünya Tanrıları adlı kitabı yukarıdaki tek tanrı idolünü kıran ve bu sayıyı üçe çıkaran üçlü bir duygu yoğunluğu taşıyor: Güce olan inanç, dünyayı yönetme isteği ve ‘Bugün’e duyulan yüce Aşk. Bu anlatım tarzı üç tanrıyı, yadsıma, onaylama ve uzlaşma kavramlarıyla teatral bir kişileştirme sağlar. Epik anlayışın edebi bir anlatımı olan Dünya Tanrıları sevginin her şeyi kucaklayan gücüyle, metinde temel öge olan keder duygusunun egemenliğinin hayranlık uyandırıcı bir birleşimidir. İnsanın ruhsal yaşamında bu üç güç arasındaki salınımlar ve bu uyumsuzlukların yol açtığı çatışmalar, gerilimler ona kitaplarını yaratmada “Ozanın cehennemi” olarak tanımladığı bir esin sağlar. Cibran, Dünya Tanrıları’nda “Yavaş bir doğuştaki Tanrıdır insan” derken “Sen bir insansın, daha fazlası değil Tanrı,” diyen W. Blake’i yankılamaktadır.

Deli

“Deli”, ırklar, diller, dinler mozayiği, uygarlıklar beşiği topraklarda doğup büyüyen “Lübnanlı Adam”ın ilk kitabı. Yayımlanmasının hemen ardından birçok dile çevrildi. Latin ülkelerinde, Güney Amerika’da, Arapça konuşulan ülkelerde birçok ödül aldı. Kitabın yayımlandığı 1918’e kadar daha çok resim yapan ve sergileyen Cibran, Deli’yle birlikte ardarda kitaplarını çıkarmaya, kitlelerle bağ kurmaya başladı…İronik meseller, yaşama karşı bazı düş kırıklıkları, keskin acılıklarla doludur yapıt. Doğu’ya özgü bir öykü biçimi, gerçeğin özgün bir anlatımı olduğu için seçmiştir meselleri. Benzersiz olduğu kadar hatasızda kullanmıştır bu tekniği. Doğu bilgeliğini, Batı düşüncesiyle evrensel boyutta senteze ulaştırmış, “modern” yazarlara meydan okuyan, çağdaş bir yazarın çıkışıdır bu.”… Deli ol ve bize algının peçesinin ardındaki gizleri anlat. Hayatın amacı, bizi bu gizlere yakınlaştırmaktır; ve delilik bunun en hızlı atıdır.”

Asi Ruhlar

Bu kitaptaki dört öykü, Halil Cibran’ı yalnız kendi kuşağının en önde gelen düşünür ve yazarlarından biri yapmakla kalmayıp aynı zamanda düşüncelerini aktarmakta bir araç olarak İngiliz dilini kullanan ilk yazar olmasını da sağlayan Ermiş’in yayımlanmasından on beş yıl önce, 1908’de tamamlandı. Bu öyküler yayınlandığı sırada, henüz yirmi beş yaşında olan Cibran, Arapça konuşan ve çoğu kendi memleketlisi olan bir avuç hayranı dışında, pek tanınmıyordu. Asi Ruhlar, bazı yönleriyle yazarın Vadinin Perileri adlı yapıtının devamı niteliğindedir. Bu kitaptaki yazılar, öykü biçiminde olsalar da, aslında mesel özelliğindedirler. Önceki öykülere göre daha cesur, daha açık sözlü ve daha güçlüdürler. İçerdiği tanımlamalar ve simgeler daha zengin, kullanılan dil daha güzeldir. Yazar bu öyküler aracılığıyla mesajlarını iletir. Osmanlı İmparatorluğu egemenliği dönemi Lübnan’ında büyük yankı uyandıran bu yapıt gençler için tehlikeli, devrimci ve tutkulu bulunmuş, yazarın Moronite Kilisesi tarafından afaroz edilmesine ve kitabın yasaklanmasına yol açmıştır. Mesellerin odağında geleneklerin baskısına karşı direnen kadınların olması, dintaciri rahiplere yönelik eleştirilerin bulunması, kilisenin tepkisini daha da arttırmıştır.

Haberci

“Haberci”, Cibran’ın ikinci kitabı olmasının yanında, meramını çizgilerle resmeden sanatçının, sözcük-leri ustalıkla kullanan bir bilge kişiye dönüşmesinin de habercisidir. Geniş bakış açılı, daha derin bir bilgelik; sıcak, yumuşak bir sevecenlik taşıyan, yine de kontrollu bir ironiye sahip, bir çoğu güncelliğini yitirmeyen meseller. Aşk ve özlem dalgasıyla yazılmış, Ermiş’e açılan kapının eşiği ve anahtarı olan kitap. “Ve biz, güneş ve dünya, daha büyük bir güneşin ve daha büyük bir dünyanın başlangıcıyız. Ve biz her zaman başlangıç olacağız. Sen kendinin habercisisin, bahçemin kapısından giren yabancısın sen. Ve ben de her ne kadar ağaçlarımın gölgesinde otursam ve hareketsiz gözüksemde kendimin habercisiyim.”

Kendimle Konuşmalar

Cibran gençliğinde dünyayı kusursuz ve kötülüklerden uzak bir yer olarak tasarladı. Resmettiği yer kederlerden uzak, neşeli bir dünyaydı, kusursuzluğunu cehaletin bozamadığı aydınlık bir dünyaydı, batıl inanışları reddeden akıllı bir dünyaydı. Tasarladığı bu cennette adalet ve bilgelik yanyanaydı, insanlar arasında birlik ve iyilik birlikte hüküm sürüyordu. Fakat yarattığı bu cennetin hayatın gerçekleriyle bağdaşmadığını gördüğünde umutsuzluğa kapıldı. Cibran devletin başındakilere ve din adamlarına toplumun temel direkleri olarak baktı. Onların adalet ve bilgelik örnekleri olmalarını bekledi. Çok zevk aldıkları ayrıcalıkların ve bolluğun, halka yaptıkları soylu hizmetlerin bir karşılığı olması gerektiğini düşündü. Üstlerine düşeni yapmadıklarında bunları da hak etmeyeceklerine inandı. Yasa koyuculara ve lüks yaşamlarına bu ışık altında baktı ve insanları nasıl sömürdüklerini görünce düş kırıklığına uğradı. Hayatın gerçeklerini anlamaya başlayınca zenginin, kölelik ve despotluk boyunduruğunda yaşayan yoksulu nasıl ezdiğini gördü. Bu durumu Cibran, “politika” adının arkasına gizlenen zulüm olarak adlandırdı. Duygularını Arapça dergiler, gazeteler ve kitaplarda öfkeli yazılarla duyurmaya başladı. Bu yazılardan bir demeti bu kitapta toplandı. Bu dünyaya bir söz söylemeye gelen Lübnanlı adam “Kaynağı adalet olan bir dünya, kaynağı merhamet olan bir dünyadan daha büyüktür.” diyordu.

Ermiş

“Size bir de denildi ki hayat karanlıktır diye ve sizler bezginliğinizde tekrar edegeldiniz, bir bezgin tarafından ne söylenmişse. Ve ben derim ki hayat, sahiden karanlıktır, insiyak olduğu zaman başka. Ve her insiyak kördür, bilgi olduğu zaman başka. Ve her bilgi beyhudedir, çalışma olduğu zaman başka. Ve her çalışma nafiledir, aşk olduğu zaman başka. Ve her ne zaman aşkla çalışırsanız kendinizi kendinize raptedersiniz ve ötekine ve Allah’a.

Yaşamak

Alki Zeis İkinci Dünya Savaşı’nda memleketi Alman işgali altında iken, kendisi genç bir lise öğrencisi olarak başlıyor hikayesine. Ondan sonra hikaye, “kurtulmuş” memleketindeki faşist rejime ve İngiliz baskılara başkaldırma sonucu, Yunan İç Savaşı’na sarkıyor. Korku, savaş ve tutukluluk yılları. Oradan da, “tüm rüyaların gerçekleştiği o kusursuz belde” ye gidebilmek için vize beklerken Roma’da geçen 2 yılın sonunda “rüyanın gerçekleşmesi” ile, kendisini Orta Asya stepinin ortasındaki Taşkent’te buluyor. Ve, Taşkent’te sekiz yıllık zorunlu yerleşmeden sonra, Moskova’daki uzun yıllar sonunda kendi toprağının çağrısı başlıyor. Ve, memleketine geri dönebilmesi için uzun bir mücadele… Ne var ki, Yunanistan’a dönmesini üstünden daha bir buçuk yıl geçmeden 1966 Albaylar Diktatörlüğü ile beraber, yeniden memleketinden kaçmak zorunda kalarak, nasıl biteceği bilinmeyen Paris’te sığınmacı yaşamı… …ve, bu anlatımda ne sol ne sağ, ne devrimci ne de tutucu, ne komünist ne de faşist bir anlayışı sergiliyor. Yaşamından pişman olmadığı gibi, Kimseye ve hiçbir şeye de küskün değil. Anlatımında en ufak melodramatik bir öğeye rastlayamazsınız. En acı anlarında dahi kendinden emin, cesur, pervasız ve gururludur. Dürüst ve içtenliklidir. Tarihe, yaşama, dün ile bugün ve yarına bakarken başını hiç eğmemiştir. Alki Zeis İnsan’dır. Alki Zeis yaşamını paylaşırken, içinizde insan olmanın gururunu duyacaksınız…

Arabeskler

“Bu nefes kesici ilk roman… eski mağlup Arap Filistin’ini toparlayıp hayata döndürüyor ve olağanüstü bir güç ve zerafetle konuşturuyor… Halkının o muhteşem öykü anlatma geleneğini kullanarak gözlerimizi kamaştırıyor…” Fuat Acemi Washington Post Book World “Arabeskler, kimlik arayışında bir klasik… Yaşamını Yahudiler ile Arapların, kadim ile çağdaşın, sadakat ile arzuların birleştiği bir noktada sürdüren Filistinli bir İbranice ustası olarak Şammas kendi model arayışını harika bir şekilde yazıya dökmüş. Tek bir öğeyi değiştirmeden gerçeği fanteziye dönüştürüyor.” Lion Wieseltier “Arabeskler bir Arap tarafından yazılın ilk İbranice roman olmanın yanı sıra, İsrail yazınında son yıllarda ortaya konan en gözü pek yapıt. Şiirsel bir güç taşıyan, olağanüstü bir edebi eser.” Robert Alter

Günlerin Kitabı

“Mısır’a yaptığım son yolculuktan geriye kalan en önemli, en güzel anı Taha Hüseyin’le karşılaşmam oldu. Gülümseyişinde (neredeyse boş bulunup bakışlarında diyecektim;) ne sakin bir huzur, sesinde ne büyük bir rahatlık, sözlerinde de ne büyüleyici bir bilgelik vardı! İnsan onunla bir bilgi bahçesinde geziyormuş duygusuna kapılıyor, hiçbir konuda da açığını yakalayamıyordu: Yabancı dillerdeki yazarları çok yakından tanıyordu, belleği de mucizeden farksızdı.” -Andre Gide

Tanrı Nil Kıyısında Öldü

Naval El Saadavi Nil yakınlarındaki Kafr Tahla köyünde doğdu.Doktorluk öğrenimi gördü.1965-72 yıllarında Sağlık İşleri Dairesi yöneticiliğinde bulundu.Kadın ve Cinsellik adlı kitabından sonra görevinden alındı.Mısır’da önde gelen kadın hakları savunucularından olan Dr. Saadavi bilimsel kitapları yanında, Mısır kadınının sorunlarını aktardığı yazınsal ürünleri ile de tanındı. Türkiye’de “Sıfır Noktasındaki Kadın” adlı kitabı ile tanınan Saadavi’nin elinizdeki kitabı da, bir Mısır köyü çerçevesinde iktidar ve bağımlılık mekanizmalarını sorguluyor, İslam dünyasında devlet ve din erkini irdelediği gibi, kadınlar arası dayanışmayı ve insanların daha farklı bir yaşam özlemini de sergiliyor.

Ve Yeniden Başlar Hayat

“Yaşamış olduğun aşkı kimse alamaz senden, o sana aittir, senin ona verdiğin sevgi de, onun sana armağan ettiği de içinde yaşayacak hep; günün birinde yeni aşklar kuracaksın üzerine… Biz, hepimiz siklamenler gibiyizdir, soğanlarından, yumrularından yeşeririz, kendimizi korumak ve yenilemek yetisine sahibizdir, duyuyor musun?” Bir hastane yatağında son yolculuğuna hazırlanan, geçmişin acı dolu anılarına mesken olmuş anne Şemda. Annesinin yaklaşan ölümünün, işindeki, evliliğindeki tatminsizliklerin etkisiyle tüm hayatını gözden geçiren oğlu Avner. Ve annesinin sevgisizliğini, kendi kızını tutkuyla severek gidermeye çalışan, ailedeki dengeleri altüst edecek bir karar vermenin eşiğindeki kızı Dina. Ardımızda bırakamadığımız geçmiş ve gözlerimizi kaçıramadığımız gelecek… Eserleri onlarca dile çevrilmiş Zeruya Şalev, fonda İsrail’in yakın geçmişinden ve bugününden çarpıcı kesitler verdiği Ve Yeniden Başlar Hayat’ta, günlük hayatın koşturmacasına kapılmış bizleri, başlangıç noktasına, içine doğduğumuz yuvaya götürüyor aslında. Geçmişteki sevgilerin yaralarını yeni sevgilerle sağaltmaya çabalayan bireyleri, yıkıntılar altında kalmayı reddeden arzuları anlatıyor. Bütün dönemeçlerini bildiğimiz halde durduramadığımız kaderin akışına rağmen, bizi en zor anlarımızda yaşama geri döndüren tılsımın peşine takılıyor yazar. Ve ısrarla, “büyüyüp gelişen bir ağaç ile toprak birbirine ne kadar yakınsa, mutluluğun da o kadar yakın olduğunu” vurguluyor, bu baş döndürücü romanında…

Kara Gölge

Birinci dünya savaşının ortalığı kasıp kavurduğu yıllar. Doğu Afrika’da. Habeşistan’da Osmanlı’yı seven, onunla yanyana sömürgecilere karşı savaşmak isteyen müslüman bir kral… İyaso, hayatının bir kısmını gerilla harbiyle bir kısmını da zindanda geçirmiş müslüman bir hükümdardır. Son nefesini de inandığı dava uğrunda verir. Herkesin birbirine saygılı olduğu özgür bir Habeşistan kurmak istemektedir. Ancak ne sömürgeci devletler ne de içerdeki papazarlar sultası onun bu arzusuna evet diyecektir.

Cakartalı Kız

Endonezya’da Suhartolu yıllar… Halk Hollandalıları kovduktan sonra Çin kaynaklı diktacı bir grubun tasallutu altına girmek üzeredir. Yönetim, dini hassasiyet taşıyan geniş kitlelere karşı bu sözüm ona sol diktacıları kullanmak niyetinde. insanlar gece yarısı ansızın evlerinden alınıyor, ormana götürülüyor, dövülerek öldürülüyor. Ne soran var, ne bilgi veren… Bir öğrenci… Ebu Hasan… Üniversitede direniş başlatıyor ve hapse atılıyor. İşkenceler altında inancıyla ve idealleriyle yüzleştiriliyor. Zor bir sınav bu. Ve bir kız… Ebu Hasan’ı seviyor. Ama herşeyden önce Cakarta’daki çelişkiyi görüyor; geninde var olan savaşçılığı onu gazeteciliğe sürüklüyor, kaybolan babasının ve diğer kayıpların peşine düşüyor… İdealler, zindan, kaygı, direniş, zafer ve şehadetin öyküsü.