Süleyman Oğlu Cihangir

Şehzade Cihangir, tarihin tozlu yaprakları arasına aksak ve kambur şehzade olarak geçmiştir.
Entrikalar, Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan zaafı, itibar, mevki ve para uğruna Topkapı Sarayı’nda işlenen onlarca cinayet…
Tüm bu karanlığın içinde sırtındaki kamburun aksine yüreği ile hareket eden bir şehzade…
Mustafa’ya bunca haksızlık yapılmasaydı acaba tarih nasıl şekillenirdi?
Bir nefeste okuyacağınız “Süleyman Oğlu Cihangir” romanı uzun tarihsel araştırmalar sonunda yazılmıştır.

Harbiyeli Bir Osmanlı Ermenisi

“1912 haziranında üç, temmuzunda beş Ermeni okulu bitirdik ve mülazım-ı sani [teğmen] rütbesiyle Osmanlı ordusunun hizmetine ilk Ermeni subaylar olarak girdik. O yılki mezunlarımız ordulara kurayla dağıtıldılar. Ben şanslıydım, 4. Ordu’yu, Erzincan’ı çektim. 1912 yazında, belime takılı kılıcım, parlayan düğmelerim ve apoletlerimle gururlu ve mutlu, memleketimde idim…”

Kalusd Sürmenyan, 2. Meşrutiyet döneminde Harbiye’den mezun olup Osmanlı Ordusu’nda muvazzaf subay olarak görev yapan Ermenilerden biriydi ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar orduya hizmet etti. Savaş sırasında geri hizmete alındıktan sonra katliamların yaşandığı Sansa Vadisi’nde görev yaptı. Tehcir sırasında görevini terk edip ailesini kurtarmak için kervanların peşinden yollara düştü, Ermeni halkının yaşadığı trajediye bizzat tanıklık etti.

Sürmenyan’ın anılarını Ermeniceden çeviren ve yayına hazırlayan Yaşar Tolga Cora, anı türü eserlerin tarihi “hakikati” ortaya çıkarmasındaki zorlukları dikkate alarak, Osmanlı Ermenilerinin Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadığı trajedinin ayrıcalıklı bir Ermeninin hayatını dahi nasıl etkilediğini inceliyor. Bu kısa anı kitabı, geleceğine ve kariyerine dair hayalleri 1915’te kaybolan bir Harbiyeli Osmanlı Ermenisinin hikayesini ve onun gözünden halkının yaşadıklarını okuyucuya sunuyor.

Ordener Sokağı Labat Sokağı

Yahudi Soykırımı Sırasında Kofman Ailesinin Fransa’da Yaşadıklarına Dair Çok Çarpıcı Bir Anlatı.

Bir Kadın Filozofun Kaleminden Unutulmaz Bir Hikâye.

Gerçekten de bir daha göremedik babamı. Bir ha­ber de alamadık, sadece Drancy’den yollanmış bir kart, menekşe rengi mürekkeple yazılmış, üzerindeki pulda Mareşal Pétain’in resmi var. Bir başkasının eliy­le Fransızca yazılmış. Genelde bizimle iletişim kurar­ken kullandığı diller olan Yidişçe ya da Lehçe yaz­masını yasaklamışlar elbette …. Savaştan sonra, Auschwitz’den vefat ilamı gel­di. Toplama kamplarına gönderilmiş diğer sür­günler geri döndüler. Bir Yom Kippur günü, si­nagogda, tehcir edilmişlerden biri babamı Aus­chwitz’de görmüş olduğunu iddia etmişti. Orada bir sene hayatta kalmış. Kapo olmuş Yahudi bir kasap (ölüm kampından döndükten sonra, Ro­siers Sokağı’nda tekrar dükkân açmıştı), çalışma­yı reddettiği bir gün onu kazma darbeleriyle öl­düresiye dövmüş ve canlı canlı gömmüş: O gün Şabatmış: “Hiçbir kötülük yapmadı,” demişti, “sadece biz kurbanlar ve cellatlar için Tanrı’ya dua ediyordu.”

Bunun için, başka pek çoklarıyla birlikte babam da bu sonsuz şiddete maruz kalmıştı: Auschwitz’de ölmek, hiçbir ebedi İstirahate saygı gösterilemeyen, gösterilmeyecek bu yerde. 

– Sarah Kofman

İskendername

İskender gerçekte tarihsel bir kişilik olmasına rağmen, hem daha hayattayken hem de ölümünden sonra onunla ilgili çok sayıda efsane ve mit oluşturulmuş, yarı efsanevi bir kişiye dönüştürülmüştür. Bütün bunların yanı sıra İskender’in hayatını ve savaşlarını konu alan İskendernâmelerin yazarları da sözkonusu efsanelere yenilerini ekleyerek ya da var olanları genişleterek mitleri de ekleyerek Makedonyalı genç hükümdarı mitolojik bir kişilik haline getirmişlerdir.

Bazı bölümleri ya da tamamı Makedonyalı İskender ya da İskender-i Zülkarneyn ile ilgili olarak kaleme alınmış veya gerçek İskendernâmelerden esinlenilerek yazılmış manzum ya da mensur eserler, İskendernâme adıyla bilinir. Ancak genel anlamda İskendernâme türü eserler, İskender ya da yaygın bir diğer adıyla İskender-i Zülkarneyn hikayesine yer veren eserlerin adıdır.

 

Mesnev-i Şerif Mütercimi Nahifi Süleyman Efendi Külliyatı ve On Eserinin Tıpkıbasımı, Tercümesi, Sadeleştirilmesi Ciltli

Mevlânâ Muhammed Celâleddîn-i Rûmî “kuddise sirruh” Hazretleri’nin “Mesnevî-i Şerîf”ini manzûm tercüme eden “İstanbul’dan yetişen şâirlerin en büyüğü” Nahîfî Muhammed Süleymân Efendi’yle alâkalı bu çalışmamız; ömrünü, Peygamber Efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hazretleri’ne aşkını ve iştiyâkını bildiren eserler yazmaya sarf eden ve bunu da “dünyâ ve âhiretinin yegâne sermâyesi” bilen naklî ilimlerde âlim; tasavvufî terbiye ve âdâbla vicdânı berrâk ve sâf, zevki ince, aklı nâzik, zekâsı aklına ve aklı İslâmiyete teslîm ve tâbi’, ma’rifeti pek yüksek bir ârif

Rasûl’ün hâdim-i na’t-i şerîfi
Süleymân, bende-i Rahmân, Nahîfî

Efendi’nin aşkındaki izzetini, iştiyâkındaki lezzetini, neş’esindeki iffetini, muhabbetindeki safvetini, ilmindeki dikkatini, irfânındaki rikkatini, edebindeki haşyetini, edebiyâtındaki haşmetini yazmaya çalıştığımız kitâbımız On Dört Kısım’dır.

Birinci Kısım’da, kendisinden bahseden orijinal kaynakların tamâmından, ilk kez bu kitâbımızda yayınladığımız arşiv vesîkalarından ve ayrıca kendi eserlerinden istifâdeyle Nahîfî Süleymân Efendi’yi tanıttık. Bu zamâna kadar Nahîfî Süleymân Efendi’nin biyografisi, kabri ve bilhâssa eserleriyle alâkalı kütüphâne künyelerinde, ansiklopedi maddelerinde ve tezlerde yapılan onlarca hatâyı tashîh ettik. Ayrıca, 25 eserinin tamâmını tanıtarak, eserlerinden 4 matbû’ ve 91 yazma nüshayı tafsîlâtıyla bildirdik. “Dîvân”ı da dâhil, bütün eserlerinden sayfalarca iktibâslar yaptık. 75 senedir nerede olduğu bilinmeyen ve yanlış bilgiler verilen kabir yerini bulduğumuzdan, buna dâir tafsîlâtlı bilgiyi de bu kısımda yazdık. İkinci Kısım’da, “Nahîfî” mahlasını kullanmış ve Nahîfî Süleymân Efendi’yle karıştırılmış kimseleri ve Nahîfî Süleymân Efendi’ye âit olmadığını tesbît ettiğimiz 9 eseri tanıttık. Üçüncü Kısım’da, “Ka’b bin Züheyr ‘radıyallâhü anh’ Hazretleri’nin Kasîdetü’l- Bürdesi’nin Türkçe Tahmîsi”nin transkribini yaptık. Dördüncü Kısım’da, “İmâm-ı Bûsırî ‘kuddise sirruh’ Hazretleri’nin Kasîdetü’l-Mudariyyesi’nin Türkçe Tahmîsi”nin transkribini ve sâdeleştirmesini yaptık. Beşinci Kısım’da, “İmâm-ı Bûsırî ‘kuddise sirruh’ Hazretleri’nin Kasîdetü’l-Bürdesi’nin Manzûm Türkçe Tercümesi”ni transkribe ettik. Altıncı Kısım’da, “Mev’izatü’n-Nüfûs Kasîdesi”ni, 3 ayrı nüshayla mukâyeseli transkribe ederek kasîdeyi sâdeleştirdik. Yedinci Kısım’da, “Âdâb-ı Tarîkat ve Kavâ’id-i Hakîkat Mesnevîsi”ni 3 ayrı yazma nüshayla mukâyeseli transkribe ettik. Sekizinci Kısım’da, “Mübâhase-i Kazâ ve Kader Mesnevîsi”ni 4 ayrı yazma nüshayla mukâyeseli transkribe ettik. Dokuzuncu Kısım’da, “Risâle-i Hızriyye”yi 6 yazma nüshayla mukâyeseli transkribe ederek Nahîfî Efendi’nin Hazret-i Hızır “aleyhisselâm” ile sohbetlerini yazdığı bu kıymetli ve orijinal risâleyi sâdeleştirdik. Onuncu Kısım’da “Âsaf-nâme”yi, 3 ayrı yazma nüshayla mukâyeseli transkribe ederek risâleyi sâdeleştirdik. On birinci Kısım’da, “Münşe’ât”ı transkribe ettik. On ikinci Kısım’da, “Sefâret-nâme”nin tıpkıbasımını koyduk ve eseri transkribe ettik. Ayrıca, resmî elçilik vazîfesiyle 1719’da Viyana’ya gönderilen Osmânlı Devleti’nin resmî hey’etinde bulunduğundan, bu seyâhatini ve resmî elçilik görüşmelerini günü gününe yazdığı bu orijinal risâlesini günümüz diliyle sâdeleştirdik. On üçüncü Kısım’da, istifâde ettiğimiz 221 kaynak eserin listesini çıkardık. On dördüncü Kısım’da, tamâmını transkribe ettiğimiz ve ayrıca 5’ini sâdeleştirdiğimiz eserlerinin herbirinin ve diğer eserlerinden de 44 sayfalık kısmının tıpkıbasımını koyduk.

75 senedir yeri bilinmeyen Nahîfî Süleymân Efendi’nin kabrini bulduğumuzda çektiğimiz kabir fotoğraflarını ve Seyyid Sarı Abdullâh Efendi’nin kabrinin fotoğrafını da bu kısma koyduk.

Bu kitâbımız, “Mesnevî-i Şerîf’in Manzûm Tercümesi” hâriç, Nahîfî Süleymân Efendi’yle alâkalı bu zamâna kadar kitâp olarak yapılan ilk yayındır.

Gerçi Rum İsek de, Rumca Bilmez Türkçe Söyleriz

Adını 1896’da basılmış bir şiirin ilk iki dizesinden alan bu kitap, Anadolu tarihinin unutulmuş bir unsurunun ve bu unsurun yeniden hatırlanışının öyküsü…

1924’teki Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi çerçevesinde, Ortodoks kilisesine bağlı oldukları için Yunanistan’a gönderilen, Türkçe konuşan Anadolu Rumları –yani Karamanlılar– ve onların kültürü, yarım yüzyıldan fazla ancak bir avuç uzmanla meraklının ilgisini çekebildi. Öncü araştırmacılar Yunanistan’daki Küçük Asya Araştırmaları Merkezi’nde, mübadillerle tek tek görüşerek kapsamlı bir sözlü tarih arşivi kurdu.

1980’li yıllarda Karamanlılar ve Karamanlıca hem akademik hem de popüler ilgi görmeye başladı. Evangelia Balta, bilimsel yayınlarıyla bu ilginin büyümesine katkıda bulunanların başında geliyordu. Türkçede ilk kez toplu olarak basılan makaleleri Osmanlı, Türk ve Yunan tarihlerinin bu az bilinen unsurunun tarihine ışık tutuyor:

Karamanlı yerleşimlerinin sicil defterlerindeki ev ev, dükkan dükkan dökümleri, buralarda yaşamış insanların dilinden ve kaleminden tanıklıklarla hayat buluyor. Karamanlıca yayınların satır araları modern bir toplumsal yapının ve ulusal bilincin şekillenmesinin araçları olarak okunuyor. Rumca, Yunanca ve Osmanlı Türkçesi kaynakların birbirini nasıl bütünleyerek tarihe ışık tutabileceği, örnek çalışmalarla gözler önüne seriliyor…

Ceylanların Sığınağı

İmam Rıza:

“Dinin kemâli (tamamlanması) bizi dost edinmek, düşmanlarımızla ilişkiyi kesmektir.”

Elinizdeki kitap, 12 İmamın sekizincisi olan İmam Ali Rıza’nın hayatını tarihi, siyasî ve irfanî olarak ele almaktadır. Her yönüyle benzerlerinden ayrılan bu kitap İmam Rıza’nın öğretileri ve felsefesini apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu kitap sayesinde İmam Rıza’nın hayatını daha önce okumamış bir kişi olaylar karşısında İmam Rıza’nın ve düşmanlarının nasıl hareket ettiğini çok iyi kavrayabilecektir.

Memun, İmam Rıza’ya şöyle dedi:

“Ey Ebu’l Hasan (İmam Rıza), Allah’ın siz Ehl-i Beyt’e vermiş olduğu şeylerden bahset” dedi.

İmam Rıza:

“Allah bizleri kendi tarafından mukaddes ve tertemiz olan bir ruhla (Ruhü’l-Kudüs’le) teyit etti ki bu, bir melek değildir ve yine geçmiştekilerden hiçbirisiyle beraber değildi. Yalnız Resulullah ile biz İmamlarla beraberdir ki onlara yardım ve hidayette bulunuyor, o bizimle Allah arasında uzanmış bir nur bağıdır.”

“Biz Zülfikarı kalem yaptık, Ali’nin gözyaşlarıyla yazıyoruz.”

Bağdat Fatihi Sultan Dördüncü Murad

On yedinci Osmanlı sultanı ve seksen birinci İslam halifesi olan Sultan Dördüncü Murad Han çok iyi bir eğitim gördü. Küçük yaşta tahta geçmesine rağmen devlet işlerini çok iyi bir şekilde tahlil etti. Olgunluk yaşına eriştikten sonra devlet idaresine tam manasıyla hakim olan Sultan Dördüncü Murad Han Bağdat gibi bir ilim şehrini Osmanlı sınırlarına dahil ederek ‘Bağdat Fatihi’ ünvanını aldı. Oamanlı Devleti’ni bataklıktan kurtarıp, bozulan orduyu düzane sokarak büyük fetihler yapmış, Osmanlı Devleti için ikinci bir Yavuz Sultan Selim Han Olmuştur.

Bir Yalnız Adam

Osmanlı’nın son yüzyılı, zor yüzyılı.

Çökmekte olan bir dünya imparatorluğunun en sancılı yılları.

Osmanlı’nın kaybettiklerini tekrar kazanmak, topraklarındaki halkları tek bir bayrak altında toplamak için mücadele eden Enver Paşa vatanının ve milletinin selameti için yola çıktığına, devletini eski görkemine kavuşturacağına inanıyordu. Bir suçlu gibi gizlice İstanbul’u terk ederken geride biricik aşkını bırakmıştı: On beş yaşındayken aşık olup evlendiği Naciye Sultan’ı. Avrupa’dan Rusya’ya takma adlarla ülkeden ülkeye dolaşıp amacına ulaşmaya çalışırken aklı ve kalbi hep İstanbul’da, Sultanı’ndaydı.

El altından gönderilen mektuplarla ve ancak kısa süreli birlikteliklerle süren bu derin aşka son noktayı, Enver Paşa’nın 1922 yılında Türkistan dağlarında, yoksunluk ve yalnızlık içinde ölümü koyacaktı.

Tuna Serim’in uzun araştırmalar sonucu hazırladığı, kurmacayla tarihsel gerçekleri harmanladığı Bir Yalnız Adam, sadece Enver Paşa’nın askerlik hayatına büyüteç tutmuyor, onu insani özellikleriyle ele alırken seven ve sevilen bir erkek olarak farklı bir portresini çiziyor.

 

Şeyh Bedrettin

15 Ocak, Çarşamba…

Ortalığın ayaza kestiği bir kış gününün daha ilk saatleri… Zaman, Sultan Mehmet’in Divan-ı Hümayun’un toplanması için çıkardığı fermana uymak için boynu bükük ilerliyor. Her şey divanın toplanacağı salona dönük ve ayarlı… Bugünkü divan, daha öncekilere hiç benzemiyor; bu nedenle padişahın kaldığı konağın en büyük salonu özel olarak hazırlanıyor. Belki de ilk ve son kez bir zamanlar Osmanlı’nın kazaskerliğini yapmış bir büyük bilgin divanda yargılanacak. Dahası yargılanacak olan “Dede Sultan”dır ve bu dava kıyamete kadar sürecektir. Divanın kararı, insanlığınkiyle örtüşmezse, dava sonsuza kadar insanların zihninde karara bağlanamayacaktır. Mehmet Çelebi, herkesten çok bilincindedir bunun ve hazırlıkların ona göre yapılmasını ferman etmiştir.

Dur Yolcu

Çanakkale Şehitlikleri İnfografik Ziyaret Haritası Ekli

Daha dün diyebileceğimiz kadar yakın bir zamanda dört kıtanın tanımadığımız insanları, adını sanını duymadığımız milletleri, Çanakkale Boğazı önlerinde Osmanlı topraklarına hücum ettiler. Osmanlı milletinin her üç hanesinden bir körpecik fidanı, vatanı uğruna şehit oldu bu diyarda.
 
Milletimiz yediden yetmişe her gün biraz daha artan alaka ile Gelibolu Yarımadası’ndaki Şehitler Diyarı’na koşmakta; ceddini, tarihini, geçmişini aramaya yönelmektedir. Bu duygu ve düşüncelerle, kilometrelerce uzaklardan ziyarete gelen şehit torunlarına biz de bir nebze olsun yardımcı olmayı düşündük. Pek çok zahmete katlanarak planlanan ziyarette bastığımız toprakları, altındaki kefensiz yatan atalarımızı incitmeden adım adım dolaşalım istedik.
 
İstedik ki “Şehitler Diyarı”na gidemeyen insanımız da kitabın sayfalarını çevirmeye başladığında güncel ve tarihi fotoğraflarla yaşayan hadiseleri gözlerinin önüne getirebilsin ve satırların arasında savaşın şiddetini kalbinde hissetsin. Ve bilsin ki evinde koltuğuna rahatça yaslanabiliyorsa bedeli Çanakkale’de canla ödenmiştir.

İki Kral Bir Lider

Kalemiyle ve zekâsıyla Afgan devletine liderlik eden bir vizyonerin hayatına, aile ilişkilerine ve bir ülkenin yarım yüzyıllık tarihine ışık tutan bir anı-roman.

Kitap, Sultan Abdülhamid’den Atatürk’e kadar uzanan bir zaman diliminde, bu devlet adamları ile yakın ilişkiler içinde olan Afganistan’ın ilk Dışişleri Bakanı Sardar Mahmud Tarzi’nin hayat öyküsüdür. Mahmud Tarzi, uzun ve başarılı bir devlet yönetiminden sonra ülkesindeki politik çalkantılar sonucunda Ankara’nın da daveti ile ailesi ile birlikte Türkiye’ye yerleşmiştir. Kendisine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmiş ve maaş bağlanmıştır. Bu kitapta, geçmişteki enerjik Afganistan’ın bugünkü huzursuz ve yorgun Afganistan’dan çok farklı olduğuna da tanıklık edeceksiniz.

Yazar Hakkında:

Ömer Tarzi, Afgan gazeteciliğinin babası, devlet adamı, değerli şair ve edebiyatçı, Kandahar Sardarı Mahmud Tarzi’nin büyük torunu ve zamanın Afganistan Kraliçesi Süreyya’nın yeğenidir. Profesyonel iş yaşamında uluslararası kuruluşlarda CEO olarak görev yapmıştır.

Hatıralarım

İşgalci yunan güçlerine karşı büyük mücadele vermiş ve önemli roller üslenmiş olan Çerkes Ethem, daha sonra Ankara hükümetiyle arasının açılması ve Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğindeki orduya katılmayı reddetmesiyle birlikte kendi kaderini de değiştirmiştir.

Çerkes Ethem Milli Kurtuluş Savaşı’nın kritik aşamasında Mustafa Kemal’in komuta ettiği Türk ordusunun emri altına girmeyi kabul etseydi ismini Milli Kurtuluş Savaşı tarihimize bir kahraman olarak yazdıracaktı.

Uzun yıllardır, ismi etrafında ve bu olayla ilgili olarak süregelen tartışmalara tarafsız bir şekilde bakabilmek için, Çerkes Ethem’in kendi anılarının da okunması gerekmektedir. Unutmayalım ki tarih sadece bir tek olaydan ibaret değildir. Olaylar, öncesi ve sonrası ile birlikte değerlendirildiğinde tarihsel süreci daha iyi anlamak mümkün olur.

Fatih Sultan Mehmet: Çağlar Sultanı

-Hocam, dedi. Son söyleyeceğiniz ilk söyleyin. Zamanımız çok kıymetli. Ömrümüzün yetmeyeceğinden endişe ederiz. Düşmanlar etrafımızı sarmışlar. Daha doğrusu kendi milletlerinin etrafını sarmışlar. Onlara İslamiyet’i anlatmamıza mani oluyorlar. Çare, Sultan Murat’ı görevin başına getirmektir.
…ve babasına şöyle bir mektup yazdı Genç Padişah;
‘‘ Şayet, Padişah sizseniz ordunuzun başına geçiniz; eğer Padişah bensem, emrediyorum, ordunun başına geçiniz…’’
Fatih Sultan Mehmet Han

Sultan 2. Murat

Padişahım, dedi. “Dış güçler olsa halletmek kolay da yara içten olunca teşhis etmek zor oluyor. Susmamızın sebebi budur.”
Murat Han;
“Paşa, dedi. Büyük devlet olmanın bir nişanesi de budur. Yaralar hem içten olur, hem de dıştan. Önemli olan yara büyümeden onu tedavi etmektir. Kangren olunca kesmekten başka çare yoktur. Hele de bakalım; içten olan bu yara hangi safhada? Tedavi mi gerekiyor, yoksa kesilecek mi?” Siz anlatın. “Karar Padişahın. Karardan dönmek yoktur; sonu ölüm bile olsa…”

Çelebi Mehmet: Deli Yürek

‘‘ Bak evlat!
Ne babanın saltanatı ne de ileride senin padişah olman hiçbir şey değildir. İlmin olmazsa, amelin olmazsa şu gördüğün kuru odunlar senden hayırlıdır. Bizler bu dünyaya padişah olmak, ona buna emirler vermek, başkalarından üstün olmak için gelmedik. Bizlerin birinci vazifesi Rabbimize kul olmak, O’nun emir ve yasaklarına harfiyen uymaktır. Allah-ü Teala bizlere ayrıca insanlara hizmet etme imkanı vermiştir. Ama bu baş olmak değil, onlara hizmetçi olma vazifesidir. İmanı olmayanın, insafı olamaz. İmanımızın olması için de İslamiyet’i bileceğiz ve bildiklerimizi yaşayacağız. ’’

Yıldırım Bayezid: Sultan-ı Rum

Rüyamda, beni bir altın kafese koydular. O altın kafeste ne ikramlar, ne ikramlar… Fakat hiç biri boğazımdan geçmiyor. O altın kafeste perişan hale düştüm. Kafesin kapısı açık ama çıkıp gitmek hiç aklıma gelmiyor. Kaderim beni o kafese hapsetti. Çaresiz boyun büküp, olacaklara razı oldum. Ne sıkıntıydı ya Rabbi. Allah-ü Teala sonumuzu hayır etsin. İman selametliği versin. Ha altın kafes, ha kara toprak… Ne fark eder ki… İşte böyle Devlet’lim… Var yorumunu sen yap…

Şeyh Sait Hareketi Tanıkların Anlatımı İle

1925 hareketi halk arasında “Şeyh Said Hareketi” olarak isimlendiriliyor, onun için bu çalışma da bu isimlendirme çok sık olarak kullanılıyor. Şeyh Said’in yakalanmasından ve hareketin yenilgisinden sonra ülkede uzun süre “Partizan Savaşı” devam etmiştir. Partizan Savaşı’nın doğası gerçeği ülkenin dağlarında dolaşan birçok grup mevcuttur. Ama itiraf etmem gerekir ki biz son yıllara kadar bu gruplardan sadece bizim bölgede aktif olan bir kaçını biliyorduk.

Ayrıca Kürtlerin ve özellikle 20. Yüzyılın basındaki direnişlerin tarihi daha çok halk aarsında sözlü olarak anlatılırdı. Gerçi 20. Yüzyılın başındaki Kürt hareketinde aktif olan aktörlerden bazıları hatıralarını yazıp tarihe not düştüler, ama bunlar yetersizdir. Onun için bu konuda ne kadar belge ve bilgi, ne kadar hatıra, ne kadar röportajlar yapılır ise kolektif hafızamızın zenginleşmesi, tarihimizin aydınlatılması, toplumumuzda tarih bilincinin gelişmesi açısından o kadar yararlı olur kanısındayım.

Bu çalışma daha çok bir yerel tarih çalışmasıdır. Zaten ulusal tarih de yerel tarihlerin bir toplamı değil midir? Kürtlerin tarihlerinde yazılı belge az olduğundan herkesin elinden geldiğince dilden dile anlatılarak gelen tarihi yazıya dökmesini ve tarihe yazılı belge olarak bırakmasını son derece önemsiyorum.

Seyidxan Kurij

Murat Hüdavendigar

‘‘Bak elçi! Senin vazifen haber getirmek, haber götürmek… Rahman ve rahim olan Allah’ın izniyle, çiçeklerin uyanma demi olan baharda gül bahçelerindeki goncaların açılarak bir asker gibi saf bağladıkları zaman ve soğuklar, kar ve yağmur bulutları dağıldığında ben de şanlı çocuklarım ve bütün ordumla Kosova sahrasında olacağım! Ebedi izzet ve şereflerin kaynağı olan Peygamber Efendimizin yüzü suyu hakkı için düşmanın fitne ateşini yok etmek ve ateşler saçan kılıçlarından çıkan kıvılcımları ol sapıkların üzerine saçmak suretiyle kara yüreklerini dumana boğmak için yürüyeceğim. Eğer mert ise yerinde dursun, cengin, savaşın tozu, dumanı nasıl olurmuş görsün. Selametle git. Yolun açık olsun. Kosova ovasında görüşmek dileğiyle… ’’

Sultan Murat

Osman Gazi

Ey Oğul!
Beysin!
Bundan sonra öfke bize; uysallık sana…
Güceniklik bize; gönül almak sana…
Suçlamak bize; katlanmak sana…
Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana…
Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana…
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana…
Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…
Ey Oğul!..
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı; Allah-ü Teala yardımcın olsun.
Beyliğini mübarek kılsın.
Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Amin.
Şeyh Edebali

Osman Gazi

Ey Oğul!
Beysin!
Bundan sonra öfke bize; uysallık sana…
Güceniklik bize; gönül almak sana…
Suçlamak bize; katlanmak sana…
Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana…
Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana…
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana…
Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…
Ey Oğul!..
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı; Allah-ü Teala yardımcın olsun.
Beyliğini mübarek kılsın.
Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Amin.
Şeyh Edebali

Geçilemeyen Çanakkale

1915 yılında Çanakkale’de milletimiz çok muhteşem bir destan yazmıştır. Bu savaşta dünya tarihine altın sayfalarla geçen muazzam bir savunma yaparak, yedi düvele meydan okuyan kahraman Türk milleti, Çanakkale’nin geçit vermeyeceğini dosta düşmana kanıtlamıştır. Çanakkale kahramanı Atatürk, yurdumuzu işgale gelen, ancak topraklarımızda ölen düşman askerleri için şu veciz konuşmayı yapmıştır: “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” Bu kitap, Türk milletinin 96 yıl önce kanıyla yazdığı bu unutulmaz destanı, bugünün gençlerine hatırlatmak ve milletimizin geleceğinin teminatı olan küçüklerimize bir belgesel olarak sunmak amacıyla kaleme alınmıştır. İbretle okuyacağınız ümidiyle..

Bir Savaşçının Günlüğü

Küba Günlükleri ve Che’nin Hiç Yayınlanmamış 59 Fotoğrafı. “Pozisyonumuz iyi değildi ve etrafımızı kuşatıyorlardı, ancak fazla direnç göstermedik. Daha önce hiç hissetmediğim bir şey hissettim: Yaşama isteği!… diye yazıyor günlüğüne Ernesto Che Guevara… İşte bu yaşama isteği Che’yi tartışmasız 20. yüzyılın efsane kişiliklerinden birisine dönüştürüyor. Popüler kültürün yarattığı efsanelerin aksine, Che efsanesi onun tüm yaşamını devrimci mücadeleye adadığı andan itibaren gerilla siperlerinin ardında adım adım oluşturulmuştur. Sıra dışı zekâsı, devrime olan sarsılmaz inancı, en zor koşullara dayanabilme gücü, cesareti, cömertliği ve elbette şefkati, bu efsanenin oluşmasında belirleyici etkenlerdir. Che efsanesinin gerilla siperleri ardında oluşmaya henüz başladığı günlerden bahsederken Fidel Castro şöyle diyor: “Askerler, asıl şoku Che’nin sürpriz bir şekilde gelişiyle yaşıyordu. (!) Che bir efsane hâline gelmeye başlamıştı ve askerler bu Arjantinli gerilla komutanını görmeyi beklemiyordu.”

Dr. Armando Hart Dávalos, kitabın önsözünde okuyucunun, kahramanlığın ve insanın evrensel kurtuluşu amacına adanışın, diğer insanların es geçtiği, unutulmaya mahkûm ettiği ya da zihinlerinin derinliklerine gömdüğü şeylerin, Che’nin sahip olduğu sıra dışı bir entelektüel kapasite, yetenek ve erdemle aktarılışına tanıklık edeceğini belirtiyor ve Che’nin, Sadece radikal bir biçimde gerçeği ortaya çıkarmak ve adaleti sağlamakla görevlendirilmiş insanların sonsuz cömertliği ve şefkatiyle kıyaslanabilecek o sınırsız dürüstlük anlayışı ile keskin ve hassas zekâsından geçen her şeyi günlüklerinde yazıya döktüğünü anlatıyor.

Bir Savaşçının Günlüğü, Granma’nın Küba’nın doğusundaki Las Coloradas şehrinin kıyılarına yanaştığı 2 Aralık 1956 tarihinde başlıyor ve Küba Devrimi’nin zaferle sonuçlandığı 3 Aralık 1958 tarihinde sona eriyor. Che Guevara’nın ifadesiyle Ateş ile vaftiz olduğu andan zafere kadar devam eden bu gerçek kahramanlık hikâyesi, bir efsane devrimcinin doğuşuna gün gün tanıklık etmenizi sağlayacak.

Boşuna mı Çiğnedik?

“Yaşadığım dönemin devrimci tarihini aydınlatmak, Türkiye’nin devrimci hareketinin tarihini belgelemek gibi iddialı bir amacım yok. Yaşadığım 65 yıl içinde gerek Türkiye’de gerekse dünyada pek çok olaylar oldu ve değişiklikler gerçekleşti. Bunlar benim yaşamımı da etkilediler elbette. Kimileri çok derin izler bıraktı bende. Dolayısıyla okuyucuya ilginç gelebilir. Her insanın yaşamı, insan olmakla, kulak kabartılmaya değer diyorum. Yeter ki yüreğini koyarak bunu sunmayı bilsin. Türkiye’nin marksist devrimci hareketini bir ucundan gücü yettiğince tutmuş dürüst bir insanın, bir insan olarak ve özellikle de Türkiye’li bir kadın olarak yaşamını, kişiliğini oluşturan öğeleri de dikkate alarak, yalın bir biçimde anlatmağa çalıştım.

Nietzsche’de Yaşama Sorunu

Nietzsche’nin de yaşadığı 19. yüzyıl, büyük bir ivme kazanmış olan bilimsel gelişmelerin yanında, sarsıcı bir değerler krizine de sahne olmuştur. Sanayi devriminin de başladığı bu yüzyılda Avrupa insanlığı, sürmekte olan yaşamın değeri konusunda ciddi kuşkulara kapılmıştır. Tüm değerlerini üstüne kurduğu geleneksel Batı metefiziğine dayalı bir inanç sistemi olarak Hıristiyanlık ve onun ahlakı artık Avrupa insanının anlam duygusunu karşılayamaz hale gelmiş, bu durum da büyük bir boşluğun doğmasına yol açmıştır. İşte filozof Nietzsche’nin önemi de bu boşluğa karşı takındığı tavır sayesinde artmıştır. Çünkü O, nihilizm adı verilen bu boşluğa bakıp ürkmek yerine, boşluğun aşılabilmesi için çareler aramıştır. O, insanı, çok inandığı antik Yunan’daki insanın görkemine kavuşturmak istemiş, tıpkı o dönemdeki insanın sergileyebileceğine benzer bir trajik bilgelik sayesinde yaşamı, bütün acı, ızdırap ve hazlarıyla onaylamanın yollarını göstermeye çalışmıştır. Nietzsche’nin bütün amacı, yaşamı değersizleştiren unsurlara karşı onu her koşulda savunmak ve onaylamak; insana, türlü nedenler yüzünden kaybettiği büyüklüğünü ve görkemini yeniden kazandırmaktır. Nietzsche için yaşam, elimizdeki en değerli şeydir ve bu yüzden her koşulda sonuna kadar savunulmalıdır. Bu yöndeki çabaları ve yaşama karşı takındığı olumlu tutum, Nietzsche’nin felsefe tarihinde ‘yaşam filozofu’ olarak anılmasını sağlamıştır. Bu kitapta Nietzsche’nin tüm gücüyle yaşama evet deyişini ve üstinsanın ipuçlarını bulacaksınız…

Yitik Kentin Kırk Yılı İzmir’in Hacı Frangu Semtinden

İzmir yüzyıl başında çok renkli, çok kültürlü bir kent örneğiydi. Farklı ulusal kimliklerin günlük yaşamı birlikte sürüşünün sıcak örnekleri sergileniyordu. Elbette çelişkilerden yoksun değildi bu ortak yaşam. Ama günümüz dünyasına çok ulusluluğun hoş anılı örnekleri sunuluyordu. Tıpkı bir zamanların Odesa’sı, İstanbul’u ya da Selanik’i gibi. İzmirli yazar Politis, özgün İzmir Rumcası ile kaleme aldığı kitabında kendi ulusunun politikacılarına da eleştiri oklarını yöneltmekten geri kalmıyor. “Bu memleketin, bu güzel memleketin yakılıp yıkılmasına, kana bulanmasına sebep oldular. Sonunda felaket getirdiler ve insanları yerlerinden yurtlarından ettiler.” Akdenizlilerin sesini yansıtmaya çalışan “Marenostrum” dizimiz uzun yolculuğunda bu kez İzmir’in yitik dünyasından izlenimler sunuyor.

Elveda

Bu kitap Balyoz Davasından Hasdal’da tutuklu bulunan İkrami Özturan tarafından; Yüreği halen vatan, bayrak, millet sevgisiyle çarpan duyarlı vatandaşlara, 11 Şubat 2011 günü topluca tutuklanan, Elbirliğiyle Vatanında Esir Düşürülen Askerlere, Hasdal’da, Silivri’de, Maltepe’de ve Hadımköy’de özgürlük ve onur mücadelesi veren Balyoz Davası tutuklularına, Vicdan sahibi ve Allah korkusu olanlara, Gölgesinden korkanlara, “Du bakali nolcek?” diyenlere, Ellerinde hançer, saplayacak sırt arayanlara, Kalemlerinden kin ve nefret damlayanlara, Görmez gözlere, İşitmez kulaklara, Sadakati “sakat” olanlara, “Hukuk bir gün bize de lazım olacaktır” diyenlere, Önlerinde ne bulurlarsa yiyenlere, “Yetmez ama evet!” diyenlere, Dijital terörü merak edenlere, TSK’den 50-80 yılın intikamını almaya çalışanlara, TSK’de üniforma giymekte olan 720.648 subay, astsubay, uzman erbaş ve ere, Fedakâr, cefakâr, saygıdeğer emekli TSK mensuplarına, Koltuk sevdalılarına, Dinlenen (!) ancak dinletemeyenlere, Yürekleri bizim için çarpan eli öpülesi analara, babalara, ablalara, ağabeylere, Onurları için intihar eden merhum subaylara, Biz Hukuk Gazilerine, Bizler Hasdal’da iken, vedalaşamadan hakkın rahmetine kavuşan kıymetli büyüklerimize, Babaları tutukluyken buruk evlilikler yapan çocuklarımıza, Biz tutukluyken 21. yüzyıl Türkiye’sine merhaba diyen bebeklere yazılmıştır…

Değişim Yılları

Altan Öymen, anılarının ilk cildi bir dönem birçocuk kitabında, kendi çocukluğuyla birlikte, 1930’lar ve 1940’lar dönemindeki Türkiye’nin ve dünyanın hikayesini anlatmıştı. Bu ikinci kitaptaysa o dönemi izleyen “değişim yılları”nı anlatıyor. 1947, 1948, 1949, 1950, 1951… Yani, İkinci Dünya Savaş’nın ardından “soğuk dünya”nın başladığı yıllar… Türkiye, o “iki bloklu dünya”nın, hatta bir anlamda “iki dünyalı dünya”nın oluşturduğu yıllar…

1924 Bir Fotoğrafın Uzun Hikayesi

Abdülhak Hâmid, Mehmed Akif, Süleyman Nazif, Cenab Şahabeddin, Sami Paşazâde Sezai ve Midhat Cemal Kuntay’ı mevsim çiçekleriyle bezeli mükellef bir yemek masasında gösteren ünlü bir fotoğraf vardır. Bu fotoğrafın âdeta içine girerek davetin verildiği Mısır Apartmanı’nın kapısından 1924 yılına çıkan Beşir Ayvazoğlu, elinizdeki kitapta, Mehmed Âkif’i mekeze alarak, söz konusu davetin sebebini, nerede ve niçin verildiğini, karede yer alan şair ve yazarların birbirleriyle ilişkilerini, o günlerde yaşadıkları dramları, henüz ilân edilmiş olan Cumhuriyet’in hayatlarına nasıl yansıdığını anlatıyor. Karede görünmeseler de, fotoğrafın içine girildiğinde hemen karşılaşılan Faruk Nafiz Çamlıbel, Abbas Halim Paşa ve Fuad Şemsi İnan gibi renkli şahsiyetlerin de yer aldıkları bu kitap, kültür ve edebiyat tarihimizin bazı karanlık noktalarına ışık tutuyor.