İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..

İşte, selvilerin gerisinden ateşler, kıvılcımlar yükseliyor. Dağıla dağıla, uçuşa uçuşa, Ayasofya’ya kadar uzanıyor ve Ayasofya’nın beyaz minareleri pespembe kesiyor. Şimdi sis perdesi kalkmaktadır. Kubbeler mavimsi, gümüşleniyor, birçok minare, aydınlık çoğaldıkça, kıpkırmızı. Tepeler pembe pırıltılı, sahiller mavimsi ve morumsu. İstanbul adeta taptaze. Selim ileri, İstanbul Kitaplığının altıncı cildi İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..’da romanlarda, şarkılarda, filmlerde kalmış o kente, artık hayal İstanbul’a götürüyor bizi, büyülü bir yolculuğa davet ediyor.

İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..

İşte, selvilerin gerisinden ateşler, kıvılcımlar yükseliyor. Dağıla dağıla, uçuşa uçuşa, Ayasofya’ya kadar uzanıyor ve Ayasofya’nın beyaz minareleri pespembe kesiyor. Şimdi sis perdesi kalkmaktadır. Kubbeler mavimsi, gümüşleniyor, birçok minare, aydınlık çoğaldıkça, kıpkırmızı. Tepeler pembe pırıltılı, sahiller mavimsi ve morumsu. İstanbul adeta taptaze. Selim ileri, İstanbul Kitaplığının altıncı cildi İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..’da romanlarda, şarkılarda, filmlerde kalmış o kente, artık hayal İstanbul’a götürüyor bizi, büyülü bir yolculuğa davet ediyor.

Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi

Sokak sokak Galata, adım adım Pera, karış karış Beyoğlu… Yüzyıllardır farklı kültürleri-kimlikleri kucaklayan, her gün biraz daha değişip dönüşen ama değerli özünü asla yitirmeyen caddeler, mahalleler, hanlar, geçitler: John Freely ve Brendan Freely’nin kaleminden sıradışı bir “biyografi”…

İstanbul’a dair kitaplar hep tarihi yarımadaya odaklanır. Ama Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi, Konstantinopolis yarımadasının karşısındaki Beyoğlu bölgesine yoğunlaşıyor. Bölgenin gelişimini ve sosyal tarihini, Haliç’teki ilk yerleşimlerden Taksim ve çevresindeki son yerleşimlere kadar, sadece mimarisiyle değil, katillerinden mafyasına, fahişelerinden bankerlerine, diplomatlarından sosyetesine kadar, bütün sakinlerini de inceleyerek sokak sokak takip ediyor.

Büyükada – Prinkipo, Ada-i Kebir

Akillas Millas’ın 1988’de Atina’da Yunanca basılan Prinkipo kitabı ilk kez Türkçe yayımlandı.  “Büyükada – Prinkipo – Ada-i Kebir” adıyla yayımlanan eser, Yunanca orjinal baskısına göre metinleri, fotoğrafları ve çizimleriyle tümden gözden geçirildi, yenilendi.  840 sayfa, büyük boy (A4), kuşe kağıda tümüyle renkli olarak basılmış olan kitapta, Akillas Millas’ın eşsiz koleksiyonundan bine yakın gravür, fotoğraf, birer sanat eseri niteliğinde çizim yer alıyor. Büyükada üzerine yapılan çalışmalar için referans niteliğinde olan kitabın, normal ve sert kapakla ciltlenmiş iki versiyonu bulunuyor.

“Bilgi ve belge biriktirme tutkum sayesinde zamanla oldukça zengin bir “Ada arşivi” oluşturdum. Belgeler, zabıtlar, eski kartpostal ve resimlerin yanı sıra, yok olmaya mahkum, yıkılmış, yıktırılmış, yıkılmaya terkedilmiş Ada’nın eski ahşap evlerini çizimlerimle canlandırmaya çalıştım. Her zamanki gibi sayfalarımı görsel malzeme ile desteklemeye bilhassa gayret ettim.”

Kitabın birinci bölümü Ada’nın antik ve Ortaçağ tarihçesi ile, bin küsür senelik Bizans devri süresince Ada manastırlarında kapatılmış talihsiz prens ve prenseslerin, imparatorların gazabına uğramış sürgün saray aristokrasisinin ve keşişhanelerde tecrit edilmiş bunca din adamının öykülerini içermektedir. Fetih sonrası yüzyılların olaylarını, Ada ve Ada hayatını, Dersaadet’i türlü nedenlerle ziyaret etmiş olan seyyah, siyaset, din ve bilim adamlarının yazıları canlandırmaktadır.

İkinci bölüm Kariye-i Rumiyan ya da Prinkipo’nun bilhassa son yüzyıllardaki görünümünü kapsamaktadır. Mahalle ve yörelerini, sokak ve meydanlarını, çarşısını, Ada evlerini, dini yapıları, yerli Adalı ve yazlıkçıları ile Ada hayatını içermektedir. Birbakımdan son zamanlarda unutulmaya yüz tutmuş “yerleşik Ada kültürü” ile, o sık
sık sorulan “Ada’nın Rumlar zamanı”ndaki dönemin öyküsüdür. Gerçeğe sadık kalarak canlandırmaya gayret ettim.

Kitabın üçüncü ve son bölümü Ada’nın tarihi manastırları ile civarlarındaki yöre ve mahallelerini kapsamaktadır: Metamorphosis Manastırı ile 19’ncu asırda gelişen Hristos Mahallesi, Antik Kariye ya da Batık Kilise Mevkii’ndeki Aya Nikola Manastırı ile, tarihi binaları son senelerde bilinçsiz bir restorasyona kurban edilen, Ada’nın anıtsal yapısı Aya Yorgi Kudunas Manastırı…”

– Akillas Millas – Haziran 2014

“Ben Akillas Millas’ın bir akademisyen titizliği ile çalıştığına, bu kitabın Türkçe baskısının hazırlanmasının her aşamasında şahit oldum. Adalar üzerine yapılan her çalışmada kitaplarına bolca referans veriliyor olması bu yüzden. Sadece araştırmaları değil, ressam titizliğiyle çizip aktardığı her şey (ada evleri, sokakları, vapurları, bitki örtüsü vb.) da farklı kılıyor eserlerini. Kaybolmakta olan mimari ve kültürel miras, onun çizimleriyle ölümsüzleşiyor.”

– Halim Bulutoğlu – Adalar Vakfı Başkanı

Akillas Millas kimdir?

Millas 16 Mayıs 1934’te İstanbul’da doğdu, Beyoğlu’nda büyüdü. Büyükada’ya ilk kez 3 aylık iken annesinin kucağında geldi. O günden itibaren çocukluk ve gençlik yıllarını aralıksız Büyükada’da Yeni Yol 16 numarada geçirdi. Ortaokul ve Liseyi Beyoğlu Zoğrafyon Lisesi’nde bitirdikten sonra İstanbul Tıp Fakültesi’nde okudu. Uzmanlığını Vakıf Gureba (Çapa) hastanesinde çocuk cerrahisi ve ortopedi asistanı olarak yaptı. 1963 senesinde Niki hanım ile evlendi. Balayını Büyükada’da Splendid Oteli 59 numaralı odada geçirdi ve o zamandan beri Ada’da olduğu her zaman aynı odada kalıyor. 1964’te bir kız babası oldu. Vatani görevini Ankara’da yedek subay olarak Dışkapı’da 1000 yataklı mevkii hastanesinde ortopedi ve travmatoloji mutehassısı olarak yaptı. Askerliği esnasında ve sonraki yıllarda “eski bir sporcu olarak” spor hekimliğini daha cazip bulan Akillas Millas bir menisküs uzmanı olarak futbol kulüplerine geçti. Gençliğinde dağcılık ve atlet olarak Türkiye çapında dereceler elde etti. Ortopedist olarak spora hizmetini sürdürdü.  Millas’ın en fazla değer verdiği şey geçmişteki hatıralardır. Küçüklüğünden beri müzmin bir koleksiyon hastasıdır. Bu tutkusu sayesinde İstanbul, Anadolu ve bilhassa çok sevdiği Adalar ile ilgili zengin bir arşiv oluşturdu. Adalar’ın yok olmaya yüz tutmuş evlerini, mahallelerinin krokilerini çizmiş, eski kartpostallarla, fotoğraflarla, anılara ve söylentilere dayanarak kaybolanı bulmuş ve yaşatmıştır. Arkeolojiye ve nümizmatik’e meraklıdır.

Akillas Millas’ın kitapları
Oğlunuz Er Yorgos Savaşırken Öldü, (1983) (Türkçe baskısı 2004)
Halki (1984), Akademi ödülü
Prinkipo (1988),
Proti- Antigoni (1992) Akademi ödülü
Propontis (1992)
İstanbul Mühürleri, (1996) Akademi madalyası
Kadıköy – Terkos Mühürleri, (2000)
The Princes Islands, (2001)
Pera, the crosroads of Constantinople, (2003) (İngilizce’ye çevrildi)
Constantinopolis (Sur içi eski İstanbul kiliseleri, 2 cilt, 2005)
Türkiye Havadan, 2006 (Türkçe’ye çevrildi)
Ktimatologion (Büyükada Kadastro), (2006)Trabzon, 2 cilt, (2008)
Halki, arta kalanlar, (2009)
Büyükada Aya Yorgi Manastırı, (2011)
Hala Hatırlıyorum, Büyükada (2013 Temmuz’da Büyükada Çınar’da açılan Adalar Müzesi’nin 2013 Sergisinin kitabı, Türkçe-İngilizce) 

Çok Yaşa İstanbul

Bir şehirde yüz sene de yaşasanız, o şehri yaşamış sayılmazsınız. O şehri yaşamak için sokaklarında pabuç eskitmek gerekir. Yalnızca alışveriş merkezlerinde dolaşıp kafelerde oturarak bir şehri tanıyamazsınız.

Geçmiş Zamanların, Mekanların ve Hatırlamaların Rafında Kadıköy'ün Kitabı

“Kaybolan Selamiçeşme’de unutulmaz simalar vardı ki, bunlardan biri Şişman Yanko idi. Asıl adı Yanko Ananyadis’ti. Tuhafiye işi ile uğraşırdı. Her türlü yünlü, peştamal, Amerikan bezi, ama ille de Selanik işi yünlü fanilalar satardı. Evinin bahçesinde o da üzümler yetiştirir, Rumların pek çoğu gibi, bunları satmaz, şarap yapardı. 1930’da Yanko Yunanistan’ın yolunu tuttu. Köşkün yeni yaşamı, Tevfik Sabuncu Bey ailesine açılıyordu. Ne var ki, bu ailenin yaşantısı Yanko’nunki kadar keyifle örülü olamadı. Tevfik Bey’in oğlu Orhan gırtlak tüberkülozundan dayanılmaz acılar çekiyordu ve hemen hemen hiçbir şeyi yiyemiyordu. Evin tüm neşesi sönüktü. Hatta rivayet olunur ki, bir bayram günü bahçenin cadde tarafındaki avlusuna her vakitki mahzunluğuyla oturmuş ve “ah!” demişti, “kurbanda kavurmalar mis gibi kokar, hiç olmazsa bir iki lokma yiyebilseydim…” Orhan, aynı yıl köşkün bahçesine de, bu dünyaya da veda edecekti…”

“Kızıltoprak’a giderken, Kadıköy İstanbul Anadolu Lisesi’nin bulunduğu yere yakın, semtin bu cümbüşlü, dünyevi havasıyla iç içe, bir dergâh yer alırdı: Mecidiye Dergâhı. Avlusu kırmızı tuğladan bir yapıydı. Bahçe kapısının iki tarafında birer çeşme vardı. Bahçede ulu ağaçlar olmayıp, erik, armut, ayva ağaçları gelişigüzel dağılmışlardı. Bahçenin ilerisinde küçük bir de mezarlık mevcuttu. 1925’te tekkeler kanununca kapatıldıktan sonra, Mecidiye Dergâhı iyice bakımsız bir hal aldı. Önce mezarlık sökülüp yerine bir apartman dikildi. Bu apartmanın üçüncü katında oturan Mecidiye Dergâhı’nın son şeyhi Yusuf Fahri Baba (12.01.1891 – 12.12.1967), 1965 yılı itibariyle damı çökmüş haldeki dergâhı seyreder ve “O da bizim gibi çöküyor” derdi. Bugün dergâhtan geriye hiçbir şey kalmadı…”

İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti

Hicvi ve dolayısıyla mizahı; toplumsal yozlaşmayı, kurumların bozulmasını, insanlar arasındaki bitmek bilmeyen çekişmeyi ve adaletsizliği anlatmak için bir silah olarak gayet iyi kullanan Hagop Baronyan, yaşadığı dönemde sansür baskısına uğramış ve elinden geldiğince buna direnebilmiştir. İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti’de XIX. yüzyılın ikinci yarısının İstanbul’unda 34 mahallenin toplum yaşantısı, mahalle hayatı oldukça kuvvetli bir mizahi dille anlatılıyor. Ermeni ileri gelenlerinin Ermeni toplumunun sorunlarına ilgisizliği, zengin fakir ayrımının yarattığı çelişkiler, kadın erkek ilişkileri, kilisenin mahalle hayatı üzerindeki hegemonyası, ince ve keskin gözlemlerle aktarılıyor.Baronyan, rengini, “siluetini” ve hatta halklarını büyük ölçüde kaybetmiş bir şehrin mazisine başka bir gözle bakmamızı sağlıyor.

İstanbul Yolcuları

Gecenin sessizliğinde hafızamın derinliklerini yokladım. Garbis Amca’mın Avrupa’ya gidişi geldi gözümün önüne. Karaköy limanındaki dev yolcu gemisi, aileler ve dostlar, sarılmalar, ağlaşmalar, hoparlörden yayılan bir ses, Zehra Bilir’in boğuk sesi. Biri onu gemide görüp tanımış ve Kapıldım Gidiyorum şarkısını söylemesini rica etmişti. Şarkıyı bir kez daha duyma arzusu doldurdu içimi. Nasıl olacaktı? Süpermarketteki Türk kasiyer kıza sorsa mıydım? Bu fikir içimi biraz rahatlat, gerçi benden yirmi yaş küçük Leyla’nın şarkıyı bildiğine hiç ihtimal vermiyordum ya… “Silva’cığım kendini Elizabeth Taylor’la kıyaslamaya kalkmayacaksın herhalde,” diye sordu şaşkınlıkla Ani. “Güzellik onda, para onda. Her şeyi yapabilir, her şeye sahip olabilir. Seninse, kocan yasak ettiği için mahalleden çıkmaya bile hakkın yok.” “Ne yani! Biz de gudubet değiliz ya!” diye hiddetle çıkıştı Silva. “Güzelce giydirilip kuşatılan o taşbebeklerden herhangi birinin peşine bir alay yaygaracı velet takın, önüne bir kova su ile yer bezi, rendelenecek soğanlar, içi doldurulacak biberler, çitilenecek bir ton çamaşır, kocanın, çocukların çamaşırları, kaynananın perdeleri, büyük halanın kolalanacak masa örtüsü ve daha bilmem ne koyun da, bizden ne fazlası varmış görün!”

Hacı Manuil Beykoz’da Neler Oldu?

“Vakit çok geçti, gece yarısına yaklaşıyordu. Beykoz’dan aşağı inmekte olan bir atlı Sultaniye çınarlarına yaklaşıyordu. Sağında Boğaziçi’nin suları geç çıkmış ayın ışığında kıpır kıpır oynaşıyor, karşı kıyıda, İ Steni’den Büyükdere’ye kadar yaldızlar gibi göz kırpıp duran bir kaç ışık görünüyordu. Havada tertemiz, tuzlu bir esinti vardı ve yazın sıcağında bütün gün kavrulmuş olan toprağın dışa vurduğu bu koku bu esintiye karışıyordu. Uzaklarda bir kayıktan Türkçe bir meraklidiko duyuluyordu.”

Şehir Mektupları

Ahmet Rasim “Şehir Mektupları”nda İstanbul’un artık kaybolmaya yüz tutan tarihi dokusunu, geleneklerini, göreneklerini bazen hikaye ederek, bazen bir mahalle ka6dını veya bir vapur yolcusu ağzından anlatarak okuyucuyu 19. yüzyıl İstanbul’unda tadını doyulmaz mizahi anlatımıyla zevkli bir yolculuğa çıkarır.

Pera Palas

Simplon Orient Express, Marmara kıyılarını ve Bizans surlarının karaltısını
dolanıyor, kentin çevresinde geniş bir yarım çember çiziyor ve sonunda, Galata
Köprüsü yakınlarında denize karşı duran Sirkeci garına dalıyor.
Parçalara bölünmüş bir kent!

Fransızca olarak kaleme alınan, çevirisini ise Samih Rifat’ın üstlendiği Pera
Palas’ta, Dino, meyhaneleri, yemişleri, rengârenk balıklarıyla Çiçek Pasajı’nı,
Agatha Christie’nin Pera Palas’ını ve Galata Kulesi’ni dünya edebiyatından da
faydalanarak anlatıyor.
Özel tasarımı ve Abidin Dino’nun desenleriyle…

İstanbul Seni Unutmadım  Cep Boy

“Evlerin, kapılarda hep mücevher çağrışımlı tepe camları vardı, yine morlar, yahut kırmızıları, zebercet yeşilleri, bazan gece mavileri, topaz sarıları. Çok ender yine rastlıyorum, renklerindeki genç kalış gönlümü yoruyor.” Selim ileri, İstanbul Kitaplığı’nın ikinci cildi İstanbul Seni Unutmadım’da. romanlarda, şarkılarda, filmlerde kalmış o kente, artık hayal İstanbul’a götürüyor bizi, büyülü bir yolculuğa davet ediyor.

Yazarların İstanbul’u

Bu kitap, İstanbul’un dünü, bugünü ve yarınına dair başka bir pencere açıyor. O pencereden içeriyi seyrederken; İlber Ortaylı ile İstanbul’a “doğru” bakmanın yolunu keşfedecek, Semavi Eyice ile bir zaman tünelinden geçerek tarih öncesinden bugüne İstanbul’u seyre dalacağız. Buket Uzuner ile ilham perisi İstanbul’u yakalamaya çalışacak, Ahmet Ümit’in İstanbul’a dair hayallerinin peşine düşeceğiz. Sunay Akın’la oyundan müzeye kocaman bir dünya olan İstanbul’a bakarken, Muazzez İlmiye Çığ ile İstanbul’u dışarıdan gelenlerin gözüyle göreceğiz. Ara Güler’in kendisini “İstanbul’un simgesi” ilan etmesine tanıklık edecek, Hıfzı Topuz’un Nazım Hikmet’li, Bedri Rahmi’li, Abidin Dino’lu, Fikret Mualla’lı sanat dolu yıllarına göz atacağız. Emre Kongar’dan İstanbul’da yaşama sanatına dair tavsiyeleri alırken, Çetin Altan ile 2112’nin İstanbul’una yolculuk yapacağız. Aydın Boysan ile bir İstanbul sofrasında İstanbul’un mimari serüveninin sohbetine oturacak, Artun Ünsal ile İstanbul’un eşsiz lezzetlerinin tadına varacağız. Ustaların anlatımıyla İstanbul’u okurken, bu kenti tanımanın ve anlamanın büyüsüne kapılacak ve İstanbul hiç bu kadar güzel anlatılmadı diyeceksiniz…

Kadıköy Felsefesine Giriş

Açık Hava’da Bob Dylan konseri, Akmar Pasajı, Otostop, Fanziler, “uzun saç”, Beatles, Pink Floyd, Çubuk Kraker, Bodrum, Moğollar, ölmek, Erol Taş, Zen Kaçıklar, şorşak, ölü atlar, the Doors, şarap, San Francisco, LP, Sultanahmet, proteo, Beyoğlu…

“Çok yürümüştüm. Herhalde yürüyerek gidebileceğimi düşünmüştüm.”

İstanbul Valileri

‘Cumhuriyet’in son elli yılında İstanbul’da görev yapan valilerimize ait İstanbul anıları ve yaşamöykülerinin yer aldığı bu kitabın, gelecek kuşaklara İstanbul’la ilgili önemli bir değerlendirme niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Kitabın hazırlanmasında emeği geçen herkesi kutluyorum’’ Muamer Güler İstanbul Valisi

İki Nesil Bir Şehir

Baba oğul Boysanlar’dan geçmişten bugüne yaşayan İstanbul…”Nereye gitti yaşadığım İstanbul?” DVD’si hediyeli! Narlıkapı Çıkmazı’nda geçen bir çocukluk… Tiyatroya giriş parası kazanmak için Tahtakale’den alınıp mahallede satılan zıpzıplar… Deniz henüz İstanbul’dan “kaçırılmadan” önce mavinin tüm nimetlerinden faydalanan, denizle kucak kucağa yaşamayı bilen insanlar… At kuyruğundan olta, lakerda, torik, tuluat… Aydın Boysan 90. yaşını bir İstanbul güzellemesiyle kutluyor. Bu kutlamayı kendisi gibi mimar ve İstanbul meraklısı oğlu Burak Boysan’ın “Bu İstanbul o İstanbul” çözümlemesi taçlandırıyor. Hem de ne taçlandırmak! Burak Boysan, hektar, asfalt, Menderes imarları derken bir taraftan da sizi gülümsetmeyi hiç mi hiç ihmal etmeyen, keyifle okuyacağınız, İstanbul’un öncesi-sonrası tahliliyle bugün içinde yaşadığımız şehrin ışık hızıyla geçirdiği değişimi anlatıyor. Bitmedi. Dahası var! Kitabın hediyesi: “Nereye gitti yaşadığım İstanbul?” DVD’si. Besim Dalgıç’ın hazırladığı, müziklerini Serdar Ateşer’in yaptığı filmde Aydın Boysan okumakla yetinmeyeceklere “Buyurun ben sizi gezdireyim o zaman” diyor. İşte o bahsettiği Narlıkapı Çıkmazı’na, Bizans surlarına, Laleli’ye kendisi götürüyor bizleri. 90. yaş, 40. kitap… Burak Boysan’la beraber 40+1.Ancak böyle kutlanır değil mi? Üstüne bir de Aydın Boysan’dan yaşam sanatı üzerine sohbet tadında hikâyeler. Daha ne olsun!

Ömür Biter İstanbul Bitmez

İstanbul çelişkiler şehridir. İstanbul’da Altın Kapı da var, Zindan Kapı da. İstanbul’da “karı dırdırından” ölen adamın mezarı da vardır, kocasının ölümü üzerine duyduğu üzüntüden ölen hanımın mezarı da. Binlerce yıllık İstanbul bir tanedir ama birçok adı, birçok öyküsü vardır. Çatladıkapı neresi? Peşkeş Kapısı nerede? Bekri Mustafa ne zaman yaşamış? İstanbul’un orta yeri nerede? Camiye giriş ücreti ödenerek dinlenen mevlut, tarikat üyelerinin çile çekmek için girdikleri çilehaneler, sarnıç cadıları, Bizans’ın mahzenleri, Osmanlı’nın sarayları… Değil gezmek, anlatmak; “Ömür biter İstanbul bitmez!”

Şükür ki ’Gurme’ Dediklerinden Değilim

Tadı damağımızdan gitmeyen “batna cila” çorbaların… sirkelerin, sarmısakların… artık bulunmayan, her mevsime ayrı Boğaziçi balıklarının, özellikle Boğaz’ın kralı Lüfer’in, kaybolan uskumrunun, çirozun… artık bir daha geri gelmeyecek eski lokantaların, Deli Hafız’ın, Abdullah’ın, Konyalı’nın, Pandelli’nin, Avcı’nın, Hüdadad’ın, Borsa’nın, Liman’ın, Fettah’ın… Her çeşit ekmeğin, francalanın, eski Ramazan pidelerinin, Mandra’nın sıcak sandviçlerinin… Tadı bugünkülere benzemeyen ayranların, gazozların, şerbetlerin, şurupların ve limonataların… Evde açılmış yufkadan yapılmış böreklerin, gözlemelerin, tatar böreğinin… fıstığı farklı helvaların, kestaneli kabak tatlılarının… bütün yemeklerde azı karar çoğu zarar baharatların… safranın, zencefilin, hardalın, salepin, maydanozun, çöreotunun, nanenin, kekiğin, tarçının, kimyonun, defnenin, karanfilin, karabiberin… Bütün bunların hepsinin hatıraları, özlemleri, eski lezzetleri hep bu kitapta… Eser Tutel’in, Şükür ki ‘Gurme’ Dediklerinden Değilim adlı bu kitabı da akide şekeri gibi, badem şekeri gibi, güllaç gibi eskilerden kalma tatlarıyla yüklü bir kitap. Okurken tadı damağınızda kalacak…

Yıldızlar Altında İstanbul

Artık kimsenin bilmediği, hatırlayanların hatırlamak isteyenlerin, belki bile kalmadığı bambaşka bir İstanbul…Oysaa top topu 50 yaşında bir yazarın anıları…Unutulmuş, “bencil hesapların buzlu sularında” yok edilmiş bir İstanbul…Selim İleri yazdı.

Türk Romanında Mütareke İstanbul’u

Birinci Dünya Savaşı bitmiş, Osmanlı Devleti İtilaf kuvvetleriyle mütareke imzalamış, Anadolu’da ise kurtuluş savaşı başlamıştır. “Memalik-i Mahruse” savaşta mağlup olduğu yetmezmiş gibi işgal dahi edilmiştir. İstanbul ise artık bitip tükenmiş koca Osmanlı’nın “sembolik” başkenti olarak İtilaf kuvvetlerinin kontrolü altına girmiş ve Mütareke Dönemi başlamıştır/ İşgal altındaki şehirde hayat, bu kitapta incelenen romanlarda da görüleceği gibi “her şeye rağmen” devam etmektedir. Çeşitli ırk ve milletten işgal askerleri; Mart 1920’den itibaren Karadeniz’den gelen gemilerin İstanbul’a döktüğü, Bolşevik İhtilali’nden kaçan Beyaz Ruslar şehre başka bir çehre kazandırmıştır. Yeni açılan bir yığın lokanta, bar ve gazinonun tanınmaz hale getirdiği Beyoğlu çılgınca eğlenmektedir. Şehir “Sodom ve Gomore”ye dönüşmüştür. Bu eğlenen sefih İstanbul’un yanında “kendi tevekkülünün ve ıstırabının gecesine kapanmış” bir başka İstanbul daha vardır. “Sahile beyaz köpükleriyle gelen firuze gibi yeşilimtırak ve hain rengi ile Boğaziçi suları üstünden, artık düşmanımız olmayan muzaffer ecnebi bayraklı demirzırhlılara baktık. Ne kadar ağır ve uzun geçiyorlar.” -Halide Edib Adıvar-Ateşten Gömlek