Beyaz Zenciler

Beyaz Zenciler uyku tulumları, sırt çantaları ve bira kasalarıyla Çingene hayatı yaşayan dumancılar, beyazcılar, asitçilerdir… Beyaz Zenciler şairdir, çılgındır, düş kurmayı ve küfretmeyi severler: Onları en iyi polisler tanır!.. Beyaz Zenciler, mahkum edildiğimiz rezil, yoz televizyon dizilerine benzeyen hayatlardan; eğitim, kariyer, başarı ve benzeri cüce düşüncelerden nefret ederler… Beyaz Zenciler sevgi edebiyatı yapmazlar, severler: Bütün enerjilerini kendilerini garantiye almak için harcayanların hiçbir zaman anlayamayacağı kadar çok severler… Beyaz Zenciler gerçekten “düzen karşıtı”dırlar, tüm ideallere ve ideolojilere karşı ihanet içindedirler. Onlar toplum dışına atılmamışlardır, orada, “imkansızın kıyısında öfkeli ve eğri bir hayat” yaşamayı seçmişlerdir… “Beyaz Zenciler coşku dolu, hem derin bir hüznü, hem de güçlü bir yaşama sevincini duyumsatabilen, çok renkli bir roman: ölümün kıyısına da ‘Bilemediğimiz ne çok şey var şu dünyada, iş ki aydınlık geleceğe hazrılıklı bulunalım’ sözlerini söyleten ruh haline de içtenlikle yaklaşıyor yazar. (…) Türkiye’deki gibi ‘uslu’ toplumlar, doğal olarak kıyıda yaşamanın da kyısından geçiyorlar. Batı’da gelişen alt kültürler de buralara pek uğramadı; aslında, burada, üst kültürün kendisini de alt kültürlerin toplam çarpıklığı belirlediğinden, kıyıda doğup gelişen kültürlerden söz etmek çok zor.” – Murat Aykul, Güneş “Ambjörnsen”‘ın kitabı hem yeraltına giden yolu ve oradaki yaşam biçimini birinci elden anlatır ve pek bilinmeyen bir dünyanın kapısını aralar, hem de yerüstünün, temelinde karbon kağıdıyla oluşturulmuş ‘serüvenini’ gözler önüne serer.” – Serhat Öztürk, Nokta “Beyaz Zenciler, en sıradan tarifle düzen karşıtı bir roman. Ancak her yerde duyulan türden değil. Beyaz zenciler, gerçek birer düzen karşıtı! Bütün ideal ve ideolojilere karşı güvensizlikten öte nefret var.”

– Metin Solmaz, Cumhuriyet Kitap

Baştan Çıkarıcının Günlüğü

Kierkegaard, Baştan Çıkarıcının Günlüğü’nde insanlık tarihi kadar eski olan baştan çıkarma “uğraşı”nı yeniden gözden geçirmeye teşvik ediyor bizi. Bununla bağlantılı olarak da öpüşme, genç kızlık, nişanlılık, evlilik vs. gibi “bildik” konulara ironik yorumlar getiriyor. Kierkegaard’a göre hayatın üç aşaması vardır: Estetik, etik ve dinsel aşama. Bunlardan ilki olan estetik aşamada her şey zevkin çevresinde toplanır. Ya/Ya Da’nın bir bölümünü oluşturan ancak bağımsız bir bütünlüğe de sahip olan Baştan Çıkarıcının Günlüğü işte bu estetik aşamaya dair… Kierkegaard, Regine Olsen adında on yedi yaşında bir kızla nişanlanır, bir sene sonra da kitapta da ipuçlarını bulabileceğiniz sebeplerden nişanı bozar ve Berlin’e kaçıp Ya/Ya Da’yı bitirir. Bazı temel otobiyografik özellikler yüzünden Kierkegaard’ı “baştan çıkarıcı” Johannes’le özdeşleştirenler olsa da günlük, kurmaca ağırlıklıdır. Aslında, kitapta ne sıradan bir baştan çıkarıcı söz konusu ne de alışıldık bir günlük: Johannes, kendini etik, estetik ve erotik içerimleri olan bir aşk bilgeliğiyle donatmış sıra dışı bir baştan çıkarıcı; bir estet, bir “erotist.” Ayrıca özgürlük düşkünü biri. Hem kendisinin özgür olması gerekiyor, hem de baştan çıkardıklarının. Günlüğe gelince; her ne kadar bazı tarihler göze çarpıyorsa da okurun en az hissedeceği şey günlük formu olacak; en çok hissedeceği ise ironik gözlemlerle bezenmiş sıkı bir roman tadı. Özgürlükçü bir erotist estetin baştan çıkarma üzerine klasikleşmiş gözlemleri…

İnsan Postuna Bürünmüş Köpek

Beyaz Zenciler’in yazarı Ingvar Ambjörnsen’den çarpıcı bir roman daha sunuyoruz sizlere…

“Köpek efendi istemezdi, efendi köpeğin dünyasını yıkmasaydı eğer” diyerek zorunluluğa dönüşmüş sadakatin ikiyüzlülüğüne dikkat çeken Ambjörnsen, bu kez “köpeksi” bir insanı anlatıyor. Ahlâki değer ölçülerinin iyice silikleştiği, ölüm ve boşluğun hüküm sürdüğü kentlerde “ilik” peşinde koşan ve yalnızlığa gömülmüş birini betimliyor yazar. O, ne tek başına ne de başkalarıyla birlikte “sevgi” adına bir şey üretebilmiştir. İnsanları kullanarak, aşağılayarak, kişiliklerini parçalayarak onlardan arta kalan “sahicilik” kalıntılarından beslenmektedir…

Yüreğinde gardiyan vardır… 

Kadınları avlar, dünyalarını talan eder, ıssızlaştırır…

İnsan Postuna Bürünmüş Köpek, kalplerinde bomba taşıyan, içindeki duvarların dışına çıkamayan, başka insanların da kendisine ulaşmasına izin vermeyen insanlardaki “kötücüllüğün” romanıdır…

Tavandaki Kukla

Tavandaki Kukla intikamcı bir kadının hikâyesi… Ama aynı za-manda “suç”, “ceza” ve “intikam” üzerine düşünmeye davet eden bir yeraltı kitabı… İnsanlığın “ilkel” diye adlandırılan döneminde kişi sorununu kendi çözerdi. “Uygarlık”la birlikte “toplumsal sözleşmeler” yapıldı ve “ceza” verme görevini devlet üstlendi. Peki, verilen her “ceza” mağdurdaki hasarı onarıyor, intikam isteğini dindi-riyor, barışa imkân veriyor mu? Ya da verilen “ceza” tecavüz edilen kadınlardaki yarayı sarabilir mi? “İmkânsızın kıyısında öfkeli ve eğri bir hayat yaşamayı seçmiş-lerin” hayatlarının anlatıldığı Beyaz Zenciler’le kendisine haklı bir hayran kitlesi edinen Ingvar Ambjörnsen bu kez insan ru-hunun karanlıklarına iniyor. Tecavüz edildikten sonra intihar girişiminde bulunan ve hayatını bir akıl hastanesinde geçirmek zorunda kalan kız kardeşinin intikamını almak isteyen bir kadı-nın intikam yolculuğunu anlatıyor. Ayrıntılı planlar yaparak in-tikamını zamana yayan, tek ve ölümcül bir darbe vurmak yerine acıyı sürekli kılmayı seçen bir kadın bu. Kadın, kız kardeşinin yıllar süren suskunluğuna dayanamaz ve bir gün bilincinin derinliklerinde kapalı duran odaların birin-den çıkmaya karar verir…

Kar Kristalleri

Konstantinapolis ve Tozkoparan gibi ülkemizde büyük ilgi gören romanlarından tanıdığımız Norveçli yazar Thorvald Steen, uzak ve soğuk bir ülkeden, sıcacık ve samimi bir romanla okurlarıyla yeniden buluşuyor… Kayakla atlama sporuyla uğraşan on dört yaşındaki kahramanımız beklenmedik bir anda ortaya çıkan Kas Erimesi hastalığıyla anne ve babasına bile söylemeden, tek başına mücadele etmekte kararlıdır. Küçük atlayıcı, yavaş yavaş felç olan bedeninden gelen yardım çağrısına kulaklarını tıkar, çünkü yüreğinde başka bir çağrının sesini duymaktadır: “ruh sağlığını” kaybedip, akıl hastanesine yatırılan annesininkini… Bizzat kendi yaşamından yola çıkarak kaleme aldığı Kar Kristalleri’nde Steen, altüst olan bir hayata, hastalık olgusuna, beden ve ruh ilişkisine dair, “sağlıklı olmaya” dair çarpıcı bir romanla karşımızda bu defa…

Düşüş

Sulh yargıcı Erling Fall, bir gün kendisini elinde boşanma ilamı, terk edilmiş, hayatındaki her şeyden kuşkuya düşmüş, şaşkın bir halde bulur. Üstelik hâkimi olduğunu sandığı adaletle de başı belaya girmiştir. Erling Fall bir sorgulama sürecine girmek yerine içine düştüğü sorunlardan kurtulmasını sağlayacak telafi imkânlarına sarılır; zengin, hedonist, kibirli Norveç toplumunda ona sunulan bol bol seçenek var gibidir… Ama ne pahasına? Eleştirmenler tarafından “tipik bir Rönesans adamı” olarak nitelenen, Norveç’in en önemli caz müzisyenlerinden şair, piyanist, romancı ve besteci Ketil Bjornstad, gençlerin sorunlarla dolu yaşamını ele aldığı Müzik Uğruna’dan sonra şimdi de yaşadığı toplumdaki yetişkinlerin çürümüş dünyasını acımasızca eleştiriyor.

Hayat Kısa “Vita Brevis”

Aurelius Augustinus’un felsefi birikimiyle Hıristiyanlık öğretisini kendi hayatı çerçevesinde tartıştığı İtiraflar’ı ortaçağın en önemli metinlerinden biridir. Jostein Gaarder’in, bu itiraflarda sözü geçen sevgilinin bir mektubu olarak sunduğu “Hayat Kısa-Vita Brevis”te Floria Aemilia, bir yanda dünyevi arzularıyla mücadele eden, bir yanda da ruhunu kurtarma çabasındaki bir papazı kadın gözüyle sunuyor okura..

Bir Garip Aşk Öyküsü

On dokuzuncu yüzyılın başlarında, filozof Kant’ın da doğum yeri olan Königsberg’deki bir genelevde bir hilkat garibesi doğar. Doğarken annesinin ölümüne sebep olan bu canavarımsı yaratık sağır, dilsiz ve ürkütücü bir şekilsizliktedir. Ne var ki çok gizli bir yeteneğe de sahiptir: İnsanların zihnini okur, kalplerinin en derininde olup biteni bilir. Herkül adı verilen bu bebeğe hayatın bahşettiği en büyük armağan, onunla aynı gün genelevde dünyaya gelen güzeller güzeli Henriette Vogel ile birbirlerine duydukları kopmaz aşktır. Ama içinde yaşadıkları dünya -tahmin edebileceğiniz gibi- böyle bir aşkı kaldıramaz, âşıklar birbirlerinden uzağa savrulurlar. Yeteneği başına bela olan, çetin düşmanlar edinen Herkül, on dokuzuncu yüzyıl boyunca aşkının peşinde Avrupa’yı bir ucundan diğerine dolaşır. Tımarhaneler, ucube sirkleri ve manastırların içinden geçerken, dönemin yüksek kurumlarındaki mühim şahısların içyüzüne tanık olur, dehşete kapılır: Gözlerimin önündeki, kan, hırs ve toplumsal baskıyla, çürüme ve kutsalın kötüye kullanılmasıyla dolu bir tarihtir. İnsan olmanın anlamını sorgularız kahranımızla birlikte, ama her şey bir yana, garip de olsa sarsılmaz bir aşk öyküsüdür dinlediğimiz. Güzel ve çirkin, saygın ve alçak, yüce ve düşük gibi kavramlarımızı yerinden oynatan, aşkın, nefretin ve duyguların gücünü vurgulayan Carl-Johan Vallgren’in bu müthiş romanı, günümüz İsveç edebiyatının önde gelen yapıtlarından biri. Yazarına İsveç’in en önemli ödülü olan August başta olmak üzere sayısız ödül kazandıran ve çok sayıda dünya diline çevrilen kitap şimdi Türkçede…

Bet-Şeba

O sırada elli sekiz yaşında bulunan Yahudi peygamberi Davud canı sıkıldığı bir gün sarayının damına çıkmasaydı kendisinden tamı tamına otuz yedi yaş daha küçük olan Bet-Şeba’yı görmeyecek ve Peygamber Süleyman da dünyaya gelemeyecekti. Tevrat’ın II. Samuel kitabının on birinci bölümü bu müthiş olayı anlatır: “Ve akşamleyin vaki oldu ki, Davud yatağından kalktı ve kral evinin damı üzerinde geziniyordu; ve yıkanmakta olan kadını damdan gördü; ve kadının bakışı çok güzeldi. Ve Davud gönderip kadın hakkında soruşturdu. Ve biri dedi: Bu kadın Hitti Uriya’nın karısı, Eliam’ın kızı Bet-Şeba değil mi? Ve Davud ulaklar gönderip onu getirtti; ve kadın onun yanına geldi, ve murdarlığından tathir (temizlenmiş) olduğundan Davud onunla yattı; ve kadın evine döndü. Ve kadın gebe kaldı, ve gönderip Davud’a bildirdi, ve: Ben gebe kaldım, dedi.” Çağımızın en büyük romancılarından biri, Torgyn Lindgren Tevrat’ın II. Samuel ve Birinci Krallar bölümlerinde anlatılan bu yakıcı aşkı Bet-Şeba’da yeniden anlatıyor: Davud’un denetim tanımayan ve bir Kutsal Kitap peygamberinin, sevdiği kadının kocasını öldürtecek kadar gözü kara tutkusu, saray çevresi, karıları, oğulları, halkı, aşkın ölümle birleştiği bu olağanüstü serüvene tanıklık ediyor. “Rab’bim Bet-Şeba’yı neden karşıma çıkardın? Ancak kara tekelerin gideceği bu dertli karanlıkların dibine niçin fırlattın? Bırak kurtulayım, bırak krallığımı yaşayayım!” Bet-Şeba’ya 1986 yılında Fransa’nın en saygın ödüllerinden Femina Ödülü verildi. Yazarın Arı Balı ve Yılanın Yolu adlı iki romanı Telos Yayıncılık tarafından 1997 yılında yayımlandı.

Arıbalı

Hayatını, ermişlerin yaşamını yazmaya adamış bir genç kadın, Kuzey İsveç’in küçük bir kasabasında konferans vermeye davet edilmiştir. Genç kadının, organizatörler tarafından görevlendirildiğini sandığı bir adam, geceyi geçirmek üzere evine davet eder onu, karla kaplı kırların ortasında tek başına bir eve… Genç kadın, artık, kanserden ölmekte olan, Hadar adlı bu garip adamın tutsağına dönüşmüştür. Ancak şeker düşkünü ve kalp hastası kardeş Olof’un ortaya çıkmasıyla bu tutsaklık katmerlenir ve genç kadının tutsaklığı, iki kardeşin varlığı ya da ölümü arasında ikiye bölünür. Karlar altında, dünyadan soyutlanmış bir ortamda, bu “tutsak”, iki kardeş arasında bir habercidir artık: Birbirine karşı, aşktan da güçlü, uçsuz bucaksız bir kin duyan iki kardeşin boğuntularının sözcüsü olur. Çağdaş İsveç ve İskandinav edebiyatlarının en büyük yazarlarından, İsveç Akademisi ve Nobel Edebiyat Ödülü Jüri üyesi Torgny Lindgren, bu kısa ve çarpıcı romanında Habil ile Kabil öyküsünün modern bir yorumunu yapıyor. Yazar, ölüm felsefesi ekseninde insanın yabancılaşmasını sergilerken yarattığı üç kahramanın (ermiş, kurban ve cani) trajik öyküsüyle gözlerimizi kamaştırıyor.

Şeftalili Kız

İnançlar, hüzünler, sevinçler, yitirilenler, vazgeçmeler ve yaşam denen yalanlar üzerine öykülerle örülmüş bu kitapta Eugene Schoulgin usta kalemiyle yeni Rus dünyasının, yeni Rus topraklarının ve o topraklarda yaşayan insanların çarpıcı tablolarını veriyor. Valentin Serov’un tablosu “Şeftalili Kız” yeni bir yaşam kazanıp yaratılışını kapsayan acı ve üzüntü dolu dönemin sessiz tanığı oluyor. Yeşillikler içinde, heykellerle süslü güzelim bahçelerin çevrelediği bir yazarlar köyünün konukevinde, Putin döneminin beklenmedik sansürü karşısında ne düşüneceklerini şaşıran sanatçılar birbirine düşmüşler. Eski eser koruyucusu, eski komünist Anna İsmailovna yıkık bir kilisedeki Meryem Ana tasvirini onarmaya çalışırken kendisini saran her şey bir bir çözülüp dağılmakta. Sahipsiz topraklarda arabaları yolda kalan bir çift kendi yaşamlarının enkazıyla yüzleşiyor. Eski hayaller hep sönmüş, ama umut tükenmiyor.

Gri Yosun Yanıyor

Aynı zamanda bir şair olan genç yargıç Asmandur, bir kardeşler arası ensest ve bu “suç”un ürünü olan çocuğu öldürme davasına bakmak üzere olay yerine gitmek zorundadır. Ancak, at üzerinde yapılan bu yolculuk, aynı zamanda İzlanda’nın bellek ve ruh dünyasına yapılan bir yolculuğa, acılı bir kazıya dönüşecektir. Mahkum etmek üzere yola çıkan, olayın ve dolayısıyla da bir tarihin içine girdikçe İncil’in, İzlanda mitoslarının ve sagaların özel dünyalarına da giren şair-yargıç, özellikle tanık (neden) olduğu intihardan sonra iyice değişime uğrayacaktır: “Başkalarını yargılamayın ki, Tanrı da sizi yargılamasın!”…

Rüzgarlara Söyleyen

“Ben, Jose Antonio Maria Vaz, bu nemli, bunaltıcı gecede güneşten yanmış, kırmızıya çalan bir keriç damda durmuş dünyanın sonunu bekliyorum. Pisim, ateşim var ve giysilerim olacak sökük paçavralar cılız vücumdumda çılgın bir biçimde firar edermişçesine üzerimden dökülüyor… Ben, Jose Antonio Maria Vaz, tropikal göğün yıldızları altında bir damın üzerindeki yalnız adam, anlatacak bir hikayem var…” Haydutların yaktığı köyünden kopup şehirdeki binlerce sokak çocuğunun arasına karışan henüz on yaşındaki Nelio’nun dokuz güne sığdırdığı hikayesidir, Antonio Maria Vaz’ın rüzgarlara anlattığı. Gece gündüz canavarlarıyla boğuşan Nascimento, pantolon ceplerinde sebze yetiştiren Mandioca, evinden kaçmış Pecado, ağır işleyen kafasına rağmen bir banka kurmayı hayal eden Tristeza, tek kollu Alfredo Bomba ve albino Deolinda’dan oluşan çetesiyle hayata tutunmaya çalışan, “bilge” sokak çocuğu Nelio’nun… Daha çok polisiye romanlarıyla tanınan İsveçli yazar Henning Mankell, ikinci vatanının, Afrika kıtasının masalsı ama katı gerçekliğinden bir kesit sunuyor bu hüzünlü çocukluk komedyasında.

Yanlış Yol

Tüyler ürperten iki ölüm olayı Dedektif Kurt Wallander’in dörtgözle beklediği tatil düşlerini altüst eder. Kimliği bilinmeyen genç bir kız tarlanın ortasında kendini yakmış, eski adalet bakanı ise hunharca bir cinayete kurban gitmiştir. Polis elindeki bölük pörçük ipuçlarını birbirine bağlamaya çalışırken, katil bir darbe daha indirir. 1997 yılında İsveç’te En İyi Polisiye Roman Ödülü ve 2000 yılında İngiltere’de Golden Dagger Ödülü kazanan Yanlış Yol, parçalanmış aileleri, sömürülen kadınları, hükümetin üst düzeyindeki ahlaksızlıkları ve skandalları, sosyal ve politik yaraları ustaca bir gerilimle anlatıyor.

Acemi Pezevenk

Kuzeyden gelen bir yeraltı edebiyatı örneği sunuyoruz bu kez. Soğuk, mat ve kara; ama duygusal bir roman… Bütün ekonomik sorunlarını çözmüş ve belki de bu yüzden sıkıntıdan patlayanların ülkesinden gelen sessiz bir çığlık. Abartıdan, söz oyunlarından kaçan bir kar tanesi… Roman kahramanı Ulysses ve Yolda okuyarak çıktığı deniz yolculuklarında da evini özlemeyen bir gezgin; kendi kendisinin peşinde dolaşan bir kayıp ruh. Sevgilisine beynini ve yüreğini açan, şefkatini ve neşesini sunan bir aşık. Dibe vururken bile kamışını dik tutanlara, gevelemeden konuşan, maskesiz soygun yapanlara, önden vurmayı seçen toplumdışına düşmüş delilere hayran bir hayat acemisi… Ve yolculuklarının sonunda Paris’i mesken tutmaya karar veriyor… Denizi özleyen sevgilisi ise Parislileri sevmiyor, çünkü onlar: “İlgilerini çeken tek şey bağırsak sistemlerinin iyi çalışması. Yaptıkları ve söyledikleri her şey bununla ilgili. Sindirim ve boşaltım kasları ve bir de sıçtıkları. Tek konuştukları şey bu. Eğer kendilerinden konuşmuyorlarsa bu yalnızca bir taktik. (…) Bir çıkara karşı başka bir çıkar. Ölüme karşı ölüm. Hepsi aynı. Böyle ayakta duruyorlar.” Yolları ayrılır… Adam seksin değil sevginin tehlikeli olduğu bir otelde pezevenklik yapmaya başlar… Dile kuşkuyla yaklaşan bir roman bu. Dil bir yan yol, bir hapishane, aldatıcı bir yüzey, kafa karıştırıcı bir ortam olarak sunuluyor. Ama bütün umutsuluğuna, çılgınlığına ve şaşkınlığına karşın Bauer gerçeklerden yana olan bir yazar.(…) Yazar ve kahramanı canavarlar ve günahkarlar arasında rahat eden tipler. Bauer başka her şeyden çok metropollerin ve yeraltının yazarı. Ortada duranlardan değil, orada yaşayanlardan yana. – Öystein Rottem- Ola Bauer dışarıda kalanları anlatır. Zincire vurulmaya, evcilleştirilmeye izin vermez. Romanlarındaki anarşistler hiçbir zaman kayıtsız değildirler; gönüllerinde yoğun bir dayanışma ve insancıllık yatar. Haydutları bir kelebeğin önünde diz çökerler. – Lars Saabye Christensen-

Kuzey Gözcüsü

Ola Bauer’in son romanı Kuzey Gözcüsü, hırslı mülk sahiplerinin arasında yaşayamadığı için dünyanın dört bir köşesinde rastgele dolaşan huzursuz gezgin Tom’un son hikayesi… Acemi Pezevenk’te Tom’un Paris Yılları anlatılıyordu. Kuzey Gözcüsü’nde ise on altı yaşındayken içinde mermi olup olmadığını bilmediği bir tabancayı ağzına sokup tetiği çektikten sonra fırlayıp evinden çıkan Tom’un yıllar sonra dönüşüne tanık oluyoruz… İlk fırlayışın hızıyla dünyayı dolaşan Tom, sırtında bir gemici torbası, ayağında araba lastiğinden bozma sandaletlerle, tam kırk yıl boyunca adım atmadığı ülkesine yaya olarak en kuzeyden girer. Niyeti sıradanlaşıp yurduna uyum sağlamaktır; gel gör ki karşılaştığı ilk yurttaşı, çöl giysileri içinde, bir elinde kulağına yapıştırdığı cep telefonuyla iş konuşması yaparken diğer elinde çok pahalı bir oltayla su kenarında dikilen ve olmayacak bir açıdan balık tutmaya çalışan biridir. Tom’un bu adamla iletişim kurma girişimi, adamın korkup özel uçağına atlaması ve üzerine havadan mermi yağdırmasıyla sonuçlanır. Oslo plajında ise, elektroniğe dair bir ders kitabı okurken mastürbasyon yapan; sevgilisiyle yüz yüze geldiğinde değil de cep telefonuyla konuşurken heyecanlanan “modern Norveçliler”in karşısında şaşkına döner. Gemici torbasında yıllardır taşıdığı ve bir başkasına ait olan not defterleri, onun bir “dahi yazar” olarak ağırlanmasına yol açınca da ipler iyice kopar… Kayıp gezgin, huzura kavuşmak için eve dönmüş ama ev hiçbir şeyini tanıyamadığı yabancı bir mekana dönüşmüştür sanki. Delilerin, evsizlerin, uyuşturucu müptelalarının, mültecilerin barındığı bir pansiyona, “Norveç Köpek Kulübesi”ne, sığınr… Kuzey toplumunun tüm katmanlarının zengin ve ironik bir dille eleştirildiği Kuzey Gözcüsü soğuk bir Yeraltı Edebiyatı kitabı.

O Asla Geri Gelmeyecek

Ylva, döşeğin altını araştırıp çatalı buldu, sımsıkı tutarak adamın yüzüne saplamaya başladı. İlkinde, adam onu durdurmayı başardı ama ikincisinde çatal yanağının kıkırdağına saplandı. Ylva yatağın üzerine zıpladı, adamın pantolonunu çekti ve anahtarı bulmak için ceplerini karıştırmaya başladı.”Ben orospu değilim” diye bağırdı, adamın bulunduğunu tahmin ettiği tarafa doğru karanlıkta tekme sallayarak. “Ben denize atlayan anneyim. Beni duyuyor musun, seni sapık piç? Ben denize atlayan anneyim.” Hans Koppel, O Asla Geri Gelmeyecek adlı romanında büyük bir aile dramına tanık ediyor okuru… Mike ve Ylva Zetterberg, kızları Sanna’yla birlikte, İsveç’in bir sayfiye kasabasında mutlu mesut yaşamaktadır. Arada bir uç veren, Ylva’nın zor geçmiş çocukluğundan kaynaklandığı düşünülen kimi sorunlar dışında mutluluklarını gölgeleyecek hiçbir şey yoktur. Ancak Ylva günün birinde kocasına o akşam iş arkadaşlarıyla birlikte dışarı çıkacağını, iş arkadaşlarına ise eve gideceğini söyleyerek ortadan kaybolur. Mike’ın umutsuz bekleyişi, polisin ve çevrenin, vaktiyle kocasını aldatmış bir kadının ortadan kaybolma hikâyesinden beslenen önyargılı bakışları altında cehenneme dönerken, aylar geçmesine rağmen Ylva geri dönmez. Ylva’nın ortadan kaybolmasına neden olan korkunç olaylar zincirini örten yoğun sis perdesi ancak Stockholm’de eski günlerden bahseden iki okul arkadaşının, “gizemli” milyoner Jörgen Patterson ile marjinal gazeteci Calle Collin’in, okul günlerini ve herkese kök söktüren “dörtlü çete”yi yâd etmeye başlamasıyla aralanacaktır: Ylva’nın da üyesi olduğu “dörtlü çete” yıllar önce büyük bir suç işlemiştir ve bundan zarar görenler intikam peşine düşmüştür. O Asla Geri Gelmeyecek son derece etkileyici, bir o kadar da başarılı bir psikolojik gerilim romanı. Daha en başından Ylva’nın aslında ölmediğini ve evine bir taş atımı mesafede tutulduğunu biliyoruz bilmesine ama gerilim ve heyecan kitabın son sayfasına kadar dinmiyor. Suça, kin ve nefrete, intikama, kefarete, kısacası insanın kanını kaynatan ve akıtan, sinirlerini geren ve boşaltan şeylere dair sürükleyici hikâyesiyle bu roman, okura tam anlamıyla uykusuz bir gece vaat ediyor…

Her Kadın Gibi

Sigrid Undset’in sade bir üslupla kaleme aldığı, XX. yüzyıl dünya edebiyatının şaheserlerinden biri olan ve 1928 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen “Her Kadın Gibi” bütün dillere çevrilerek okuyucuyla buluşmuştur. Hiç unutulmayacak hassas ve içli bir kadın olan Kristin Lavransdatter’in, yani bir kadının romanı… Erlend’e duyduğu büyük aşkla, bazen renkleri silinmiş bir gökkuşağı, bazen meydan okuyan bir savaşçı, bazen de kendini suyun salınışına bırakan bir yosun parçası Kristin. Acıları, umutları, çocukları, ilişkileri ve bütün bunlardan örülü hayatı içinde verdiği, gücünü bir tek sevgi ve aşktan alan zor mücadelesi…

Toprak Yeşerince

Isak…Bir toprak adamı. Sade, basit, ekmeğini taştan çıkaran, işten yılmayan, hayatını inandığı doğrulara göre yaşayan yiğit bir adam… Bilinmeyen bir yerden geldi, bir köyün hayli uzağında, sahipsiz bir toprak parçasına yerleşti. Odun kesti, tarla yaptı, kulübe yaptı. Toprağı alın teriyle suladı… Bir gün bir kadın geldi, Inger…Eş oldu Isak’a, ortak oldu yalnız hayatına. Belki çok konuşmadılar ama, sevdiler birbirlerini, el ele verip bir yuva kurdular. Toprak kısırdı, tabiat kızgındı bağrını yırtan ellere, kurudu, çatladı, direndi… Ama, ne Isak yıldı çalışmaktan ne de Inger… Savaştılar…O küçük toprak parçasını cennetten bir köşeye çevirdiler, önce bir koyun, sonra inek, teke… Derken bir de baktılar ki herşeyleri var. Hamsun’a Nobel Edebiyatı Ödülü’nü kazandıran bu roman, sade bir uslupla, güçlü bir ifadeyle yazılmış. Hamsun, bu ölümsüz eserinde tabiatın şiirini dile getirmiş. İnsanla doğanın mücadelesini sanatının bütün güzelliklerini kullanarak efsaneleştirmiş.

Kraliyet Doktorunun Ziyareti

“Bir ziyaret, tamamlanması gereken bir görev, kendisine verilen bir ödev, tarihin araladığı bir kapı; içeri adımını atacak ve sonra yok olacaktı.” VII. Christian’a Kraliyet Doktoru olarak seçilen Struensee’nin ziyareti “küçük ve tuhaf” Danimarka Krallığını geri dönülmez biçimde değiştirecekti. Aydınlanmacı Alman doktor, kralın akli dengesizliğinin yarattığı iktidar boşluğunu doldurarak “Strueense Devri” olarak adlandırılan dönemde altı yüzden fazla kararnameye imza atacak, ifade özgürlüğü ilkin kuzeyin bu küçük krallığında yürürlüğe girecekti. Ancak, ilerici fikirlere karşı olan saray onu durdurmak üzere harekete geçecek, bu “büyük oyunun” baş aktörlerinden biri de “küçük İngiliz kız” Kraliçe Caroline Mathilde olacaktı. Voltaire ve Rousseau gibi Aydınlanma filozoflarının övgüyle bahsettiği “aydınlanmış” kral Christian içinde karanlık bir meşale taşıyan bir çocuk muydu? Peki karanlığın meşalesi aydınlık saçabilir miydi? Peki en büyük arzu, yaşam ve ölüm, sınırda mıydı? “En büyük zevkin, onun derinliklerine girip beklemek olduğunu anlamıştı; altında gözleri kapalı uzanan kadının onun nabzını beklediğini hissederdi. İkisi de beklerdi, vücutları yoktu artık… Ritmi hissedip dokuları beraberce soluduğunda hareket etmeye başlar ve sonunda inanılmaz bir zevk dalgasına kapılır, soluksuz kalırlardı.”