Tanzimat Sonrası Yayıncılık ve Roman

Modernite deneyimi birbiriyle çatışan iki modern kimlik yaratmıştır: tüketimcilik ve vatandaşlık. Tüketimcilik metalara bağlanmayı ve bencil bireyselliği içerir. Vatandaşlık ise, kolektif olana bağlılığı ve kolektif olan için sorumluluk duymayı. Osmanlı modernleşmesi sürecinde de, Tanzimat’tan sonra, birbiriyle çatışan bu iki modern kimliğin ön eğilimleri görülmeye başlanmıştır. Bu nedenle Yeni Osmanlılar ve onlara yakın yazarlar, Tanzimat bürokratlarının aşırı tüketimci ve topluma karşı sorumsuz davranışlarını eserlerinde eleştirmişlerdir. Yazarların bu eleştirileri, romanlarında unutulmaz karakterler yaratmalarına neden olmuştur.

Bu karakterlerden, belki de en önemlisi, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası romanındaki, aşırı tüketimci birey Bihruz Bey’dir. Fakat ondan önce Ahmet Mithat’ın, Felâtun Bey ile Râkım Efendi romanında, tüketimci birey Felâtun Bey’in karşısına çıkarılan: etrafındakilere karşı sorumlu, çalışkan, üretken ve geleneklerine bağlı ve aynı zamanda Batılı değerlere de sahip olan Râkım Efendi, Yeni Osmanlılar’ın hayata geçirmek istedikleri ‘vatandaş’ tipini temsil etmektedir. Her iki yazarın düşüncelerinde Aydınlanma düşünürlerinin etkisi olmakla birlikte, Recaizade Mahmut Ekrem’in Rousseau’nun fikirlerine çok daha yakın olduğu saptanmıştır.

Küçük Feministin Kitabı

Feminist çocuk ve gençlik edebiyatının kült eserlerinden biri olan kitap İsveçli yazar ve sanatçı Sassa Buregren’in kaleminden çıkan Küçük Feministin Kitabı uzun yıllar dünyanın farklı yerlerindeki küçük kızlara ulaştı. İsveç’te yaşayan Ebba bir gazete haberini okurken adeta bir aydınlanma yaşar ve kadınlarla erkekler üzerine düşünmeye başlar. Sonra, gözlemlediği haksızlığa karşı neler yapabileceğini anneannesiyle ve arkadaşlarıyla konuşmaya başlar.

Bu işler hep böyle miydi, bunun bir çaresi yok mudur, bu konuda hangi yazarlar, ne zaman, neler yazdılar?

Sınıfta sözünü kesen oğlanlarla, kızlara kendilerini kötü hissettiren reklamlarla vb. nasıl baş edebiliriz?

Dünyanın en iyi feminist çocuk kitapları arasında sayılan Küçük Feministin Kitabı, Türkiye’ye uyarlanmış önerileriyle Güldünya Yayınları’nda.

Aşk Neden Can Yakar?

Ne yaparsan yap olmaz bazen. Ama o kadar güzel olmaz ki, “Ancak bu kadar güzel olmayabilirdi” dersin. Ve aklına gelir: “Kadere iman eden kederden emin olur.” Sonra anlarsın ki, nar tanelerini teker teker yerli yerine yerleştiren Rabbin, seni de hangi gönle yerleştireceğini bilir. Tek yapman gereken kara geceleri kudret kalemiyle güneşe boyayan, kahverengi odundan pembe çiçekler açtıran Allah’a inanmak. O’na inanırsan yaklaşmak için tuttuğun elin aslında Allah’tan uzaklaştırdığını anlarsın. O’na inanırsan batıp gidenlerden medet ummaz kalbin esas sahibine yönelirsin. O’na inanırsan “aşk neden can yakar” anlar ve sabır ipliğiyle diktiğin tüm yaralarını tedavi edersin. İstemez misin kor ateşler etrafını sararken yanmayan bir İbrahim olmayı…

Aşk Neden Can Yakar?

Ne yaparsan yap olmaz bazen. Ama o kadar güzel olmaz ki, “Ancak bu kadar güzel olmayabilirdi” dersin. Ve aklına gelir: “Kadere iman eden kederden emin olur.” Sonra anlarsın ki, nar tanelerini teker teker yerli yerine yerleştiren Rabbin, seni de hangi gönle yerleştireceğini bilir. Tek yapman gereken kara geceleri kudret kalemiyle güneşe boyayan, kahverengi odundan pembe çiçekler açtıran Allah’a inanmak. O’na inanırsan yaklaşmak için tuttuğun elin aslında Allah’tan uzaklaştırdığını anlarsın. O’na inanırsan batıp gidenlerden medet ummaz kalbin esas sahibine yönelirsin. O’na inanırsan “aşk neden can yakar” anlar ve sabır ipliğiyle diktiğin tüm yaralarını tedavi edersin. İstemez misin kor ateşler etrafını sararken yanmayan bir İbrahim olmayı…

Aşık da mı Olmayalım?

Bazen çok sevdiğin bir şey imtihanın olur… Bin bir ümitle, bin bir hayalle çıktığın yolda hüsran dolar avuçlarına… Kâh kendine kızarsın kâh kendinden eksiltenlere… Unutmak istersin, canın yanar… Bırakıp gitmek istersin, ruhun yanar… Artık sevmemek istersin, kalbin yanar… Nereye gitsen seninle gelen hatıraların gitmene izin vermez, gittiğini zannetsen de… Aşk artık acıtmaya, giydiğin bu ateşten gömlek sineni yakmaya, gözyaşların yüreğinden dolup taşmaya başladığı anda ellerini semaya kaldırıp sessizce haykırırsın: “Ben nerede yanlış yaptım?” “Âşık da mı Olmayalım?” aradığın cevabı bulduracak satırlara davet ediyor seni…

Mana Aynasında Benlik

Umudun bir bedeli vardır. Sıkıntılar bir bakıma umut için harcanan emektir. Hayatın cilveleriyle sınanan kişi bu bedeli öder. Cilvenin anlamı, sorunun görünen yüzünün ardında bir sırrı vurgular. Sınanmalar yolda tutmak için insana verilir. Her insan Celal ve Cemal tecellisi altında acı ve mutluluklarla sınanır. Travma ya da hayatın cilvesi, adına ne derseniz deyin insanın kendisini tanımaya yönelik bir çağrı var.

Öte yandan modern zamanlarda yaşanan sorun ise boşluk duygusudur. Boşluk, mana eksenli bir hayattan yoksun yığınların bunalımıdır. Bu sorunun üzerini örtmek için küresel ağlar icat edildi. Boşluk hissini süresiz erteleyip avunma duygusu sağlamaktalar. Sanal avunma düzeneklerinin kişiye bedel ödemeden mutlu olma vaatleri var. Bu hoşnutluk duygusu kalbe dair bir mutluluk yerine haz değirmenine su taşımaktadır.

İnsan sınanma zorlukları ve avunma kaçamakları arasında kırılgan bir benlik edindi. Bu sorunu nasıl aşabilir ve huzuru nasıl elde edebilir? Bilincini aşan tecellileri ve savrulan benliğini seyredeceği bir ayna gerekli. Bu ayna insanın yitik manasından başkası değildir…

Celladına Aşık Olmak

Yoksa siz de mi celladınıza âşıksınız?

Ülkemizde Psikoterapi Öykülerinin öncüsü olan İlkim Öz, bu kitabında “celladına âşık olan kadınları” kaleme alıyor. Gerçek yaşamöykülerinden oluşan terapi öykülerini okurken, insanın en temel ihtiyacı olan sevme-sevilme duygusundaki eksiklerin, kişiyi ne büyük çıkmazlara götürdüğüne şahit olacaksınız. Celladına Âşık Olmak’ta yer alan psikoterapi öykülerinde, yaygın bir sendroma, Stokholm Sendromu’na ışık tutan ünlü psikolog/yazar İlkim Öz’ün bu kitabı da diğerleri gibi pek çok kadına ışık tutacaktır.

“Ruhum işkencede olduğu halde neden ayrılamıyorum?” diyorsanız bu kitabı hiç tereddütsüz okumalısınız.

Sende Bir Sen Var

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu. Baba oğluna söz vermişti bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu… Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim dedi sonra düşündü; Oh be kurtuldum en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez. Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve baba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz dedi. Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk; “Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı İnsanı düzelttiğim zaman dünya düzelmişti”

Zamanın Ruhuna Karşı

Zamanın Ruhuna Karşı;

Ercan Yıldırım Zamanın Ruhuna Karşı’da, tarihin gördüğü en etkili, en kapsamlı, en otoriter medeniyetin, Küresel Medeniyetin tüm özelliklerini ele alır.
Ortak kültür, ortak metafizik algısı, ortak yaşama ideali altında Küresel Medeniyet İslam’ın ve Müslümanların biricikliğine en büyük tehdidi oluşturmaktadır. Farklılıklara saygı, çoğulculuk ve hoşgörü kavramlarıyla insanların varoluşlarına karşı büyük bir saldırı gerçekleştiren Küresel Medeniyet, piyasaya girmeyen hiçbir emeğin, hiçbir dini anlayışın, hiçbir kültürün varlığını kabul etmez. Piyasa mantığıyla tüm dinleri, etnik grupları, kültürleri aynı potada eriten bu medeniyet ortaya geçmişten, varoluştan, İslam’dan kopuk yeni bir hakikat algısıyla çıkar.

“Maaşlı burjuva olma” dışında kendilerine iktisadi manada bir çıkış yolu bulamayan günümüz insanı, hoşgörü, görünür dindarlık, görece bireysel güç istenci propagandası karşısında Küresel kültür değerlerine dört elle sarılır. Küresel medeniyetin saldırısı sadece iktisadi kaynaklara değil, İslam’ın kendisine, insanın ontolojik varlığına, vatan ve millet hayatınadır.

Küresel medeniyetin değerlerinin şekillendirdiği zamanın ruhuna karşı, İslam’ın, tarihin ruhunu savunmak öncelikle “kavramların köleliği”nden kurtulmakla olur.

 

Türkçülüğün Esasları

Türk düşünce, kültür ve siyaset tarihinin önemli simalarından olan Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eseriyle “Türk milletindenim” demenin ne demek olduğunu, Türk milletinin kim olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gitmesi gerektiğini öğreten bir ilk öğretmendir. Bu çabalarıyla Türk milliyetçiliğinin zeminini de hazırlayan Gökalp, kendisine kadar dağınık bir halde gelen düşünceleri bir araya getirerek, gerçek anlamını bulan bu düşünceye Türkçülük adını vermiş ve milletin bundan sonra gideceği yolu tayin etmiştir. İmparatorluktan Milli-Devlete geçiş döneminde yaşayan Gökalp’ın, insanların kafalarının karışık olduğu bir dönemde, bu karışıklığa çözüm bulmak amacıyla Türk toplumu ve kültürü üzerine yaptığı sosyolojik, kültürel ve siyasi değerlendirmeler geçerliliğini bugün de muhafaza etmektedir.

Doğru ve Etkili Konuşma Sanatı

Konuşmanın gücü artık inkar edilemez bir dereceye ulaşılmış olan ülkemizde insanlar hala bunu bir yetenek olarak algılanmaktadır. Gençler toplumsal konumların belirlerken artık daha fazla özelliğe sahip olmak zorundadırlar. Bu yüzden doğru ve etkili konuşmak artık bir meziyet değil bir zorunluluktur. Günümüz gençliği özellikle iş görüşmelerine gittiklerinde bunun eksikliğini hissetmeye başladılar. İkili ilişkilerin de de kendilerini doğru ifade edememenin getirdiği sıkıntılar güçlü kavgalara nefretlere ya da yoğun af edilmelere yol açmaktadır.

Geçmişten beri etkili konuşana hayranlıkla bakan Türk insanı güzel konuşmayı takdir etmeyi bilmiştir.Ancak kendisisne bu özelliği kazandırma konusunda çaresiz ve kadercidir. Çünkü bunu yetenek olarak görmüş ve umutsuzca durumuna razı olmuştur.

Bu çalışma etkili konuşmanın ana temellerini okuyuculara tanıtmak evde başlarına bile bazı gelişmeleri sağlayabildiklerini göstermek amacıyla hazırlamıştır.

 

Yollar Yanılmaz

Yollar vardır, kıvrılır uçurumlara çıkar, yollar vardır kıvrılır vadilere akar, yollar vardır dağlardan çöllerden aşar. Yeryüzünde herhangi bir insan yoktur ki, bu yollardan öyle yada böyle geçmemiş olsun. İnsan bir yolcudur, hayatın yolcusu. Sıklıkla yoldan çıkar, sapar, sıklıkla başka başka yollara yönelir, yanılır kalır. Etkili bir söyleme kapılıp, ardından sürüklenir.

Öylesine bir çağda yaşıyoruz ki, her şey ama her şey popülizmn çemberinden geçmeden bir yol tutturamıyor. Anlamı birilerinin bir yerlerde tasladığı modada buluyor. Sonra o moda üç ay bile dayanmadan eskiyor, arkasından hemen bir yenisi dayatılıyor. İnsan da bu oldubitti arasından kendisini sürüklenmekten kendisini alamıyor.

İngilizlerin “cultivate” dedikleri, bizlerin tasavvuf kültüründe “insan-ı Kâmil” veya “mütekâmil” olarak adlandırdığımız, daha da Türkçesiyle, olgun insan diyebileceğimiz, her birimizin kişisel gelişimi, bir başka deyişle kişilik gelişiminin yolunda yolcu veya okulunda öğrenci olması ile hayatımız daha çekici görünüme bürünecektir.

Soğuk bir kış gününde derisi dikenli derileriyle kirpilerin birbirlerine yanaşma aralıklarındaki ölçü, kişilere tam bir hayat dersi veriyor. Birbirlerine çok yanaşırlarsa dikenleri batıyor, çok uzaklaşırlarsa üşüyorlar. Isıtacak kadar yakın, dikenleri batmayacak kadar yakın aralıklı durmanın yolunu yaşayarak buluyorlar.

Oturup kara kara düşünmekten vazgeçtiğimizde, gündelik gerilim ve kaygıyı alt etmeyi başardığımızda, dünkü kendimizden ileride olduğumuzu gördüğümüzde, elimizdekilerle de yetinebileceğimizi gösterdiğimizde, alıngan dedirtecek kadar sokulgan sözlere kulak tıkadığımızda, saygıyı soyut ve törensel bir kavram olarak hayatımızdan çıkardığımızda, arkadaşlığı dünyada bize sunulan bir armağan olarak algıladığımızda bakın bakalım neler olacak neler….

Türk Halk Bilimi

Halkbilimci, araştırmacı, yazar ve oyun yazarı Sedat Veyis Örnek 1928 yılırda Zara’da doğdu. 1953 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ni bitirdi. Dinler tarihi ve etnoloji dalında Almanya’da Tübingen Üniversitesi’nde doktorasını verdi. A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Etnoloji Kürsüsüne 1961 yılında asistan olarak girdi ve 1971’de profesörlüğe yükseldi. Folklor üzerine incelemeler yaptı, hikâye ve oyunlar yazdı.

Varlık, Değişim, Sır ve Türk Dili dergilerinde öykü, eleştiri, kısa oyun ve çevirileri yayınlanırken daha çok oyun yazarı olarak tanındı. 15 Kasım 1980’de Ankara’da öldü.

Annelik Sanatı

Kadın yalnızdır aslında…
Eşi olsa da, çocukları bulunsa da…
Sevincinde yalnız…
Ağlamalarında yalnız…
Çocukluğunda yalnız, genç kızlığında yalnız…

Çaba içindedir herkes, ondan bir şeyler koparmak için… 
Kimi sevgisizliğinin doyurucusu gibi tanır onu…
Kimi yalnızlığının gidericisi gibi…
Ve belki karşılıksızlığından olsa gerek, verdiği “iyi eder” insanı… 

Bu kitabın adı her ne kadar Annelik Sanatı olsa da; aslında kadınların eşleri için yazıldı… Annelerin çocukları için…  

Bir annenin yalnızlığının derinliğini görmek… Ona gerçekten “eşlik” etmek… 
Ona eşlik ederken, onunla iyi olmak isteyenler için yazıldı…  
Bir kadının öfkesinin çocuksu zayıflıklarını örtme çabası, kızgınlıklarınınsa artık bunaldığının işareti olduğunu fark etmek isteyenler için yazıldı…

Ve belki kendinin nasıl bir anne olduğunu aynada görmek isteyen anneler için yazıldı…
 

 

Konuşma Sanatı

Kişiliğimizi de, düşünsel gelişimimizi de belirleyen ana ölçüt, konuşmamızdaki yetkinliğimizdir… Nasıl konuşuyoruz? Söylemek istediklerimizi karşımızdakilere etkili, güzel bir biçimde anlatabiliyor muyuz?

Anlatımımızı engelleyen birtakım yanlış alışkanlıklarımız var mı? Türkçeyi doğru, güzel ve etkili bir biçimde konuşmak, yazmak isteyen herkes için…

Bütün Kadınlar Aptal Sen Hariç

Felek bir gün asalete can verdi, adına da ‘kadın’ dedi…

“Bütün Kadınlar Aptal Sen Hariç” isimli eseriyle Demirkıran bu sefer de kadınları ve kadına dair aklınıza gelebilecek neredeyse her şeyi; doğumundan genç kızlığına, evliliğinden anneliğine ve hatta hayatının sonuna kadar bütün evreleriyle mercek altına alıyor.

Bu kitabıyla Dünyanın En Akıllı İnsanı, kadınların eksik yönlerini eleştirmekten daha çok bu zaaflarına çözümler üreterek onları olmaları gereken gerçek konumuna taşımayı hedefliyor.

Bildiğiniz sıra dışı üslubuyla Erdal Demirkıran, bu kitabında oluşturduğu ‘Hariç Kadın’ figürünü örnek göstererek kadınları sıradan olanlardan ayırıp onları zirve seviyelere çıkmaya adeta mecbur bırakıyor.

Ölü Kadınlar Memleketi

Bunca zaman sonra daha eşit, daha güçlü, daha özgür bir konumda olması gerekirken biz kadınlar, şimdi yaşamak, hayatta kalmak için uğraşıyoruz. Sokakta yürüyebilmek, sevebilmek, dayak yememek, tecavüze uğramamak, satılmamak için kan döküyoruz.

Burçe Bahadır, kocasını öldürmekten hüküm giymiş iki kadınla ve karısını öldürmüş üç erkekle hapishanede konuştu. Öldürülmüş bir kadının babasını, bir başkasının ablasını dinledi. Cinayetlerin hikayesini yazdı. Ölü Kadınlar Memleketi, kadın cinayetlerinin neden politik cinayetler olduğunu anlamamızı sağlıyor. Nasıl yakınımızda olduklarını, içinde yaşadığımız atmosferin bu cinayetleri nasıl kolaylaştırdığını görüyoruz.

“Son sözün ne olur?” diyorum. Havva gözlerini gözlerime dikiyor. Ama şimdi ne çenesini kaldırmış öfkeyle, ne de sinirden elleri titriyor; öyle bırakmış kendini, öyle acılı, öyle yalnız ve çaresiz: 
“Eğer ki bir erkek seni öldürürüm diyorsa, kadın ona inansın” diyor.

Aşkın Psikopat Hali

Teslim ol!

Çırpınma, batıyorsun!
Kaçma, yakalanıyorsun!
Düşünme, çözemiyorsun!
Üzme, üzülüyorsun!
Hesap yapma, sonuca varamıyorsun!
Karar verme, sözünde duramıyorsun!
Vazgeçme, gidemiyorsun!
Kızma, yine yumuşuyorsun!
Gitme, geri dönüyorsun!
Hırçınlaşma, kırdığında kırılıyorsun!
Duvar örme, balyozu duvarına kendin indiriyorsun!
Saklanma, ayrı kalamıyorsun!
Kalıba sokma, şekil veremiyorsun!
Yok sayma, kalbini başka yöne çeviremiyorsun!
Soğuk durma, ısınamıyorsun!
Tende arama, ruhta buluyorsun!
Aza indirgeme, çoğaltıyorsun!

Aysun Bal, Aşkın Psikopat Hali’nde hem kendi deneyimlerinden hem bir psikolog olarak mesleki deneyimlerinden yola çıkarak hayatın en can yakan noktalarını acısını alarak, dünyaya gülümseterek anlatıyor.

Türk Düşüncesinden Portreler

Türk Düşüncesinden Portreler, yazarın değişik vesilelerle kaleme aldığı araştırma ve bildirilerden oluşmaktadır. Burada Türkiye’de Felsefe ve Sosyal Bilimlerin kurumsallaşmasına hizmet eden kimi düşünürlerimiz bir araya getirilmiştir. Mehmet Akif’ten Nurettin Topçu’ya uzanan seçilmiş portreler aracılığıyla Edebiyat, Psikoloji, Pedagoji, Felsefe ve Sosyoloji alanlarındaki iletişim ve etkileşime de dikkat çekilmektedir. Seçilen düşünürler üzerinden, çalışma bu haliyle hem Türk Düşünce Tarihi alanında hem de Felsefe ve Sosyal Bilimlerin karşılıklı etkileşimleri bağlamında kurumsallaşma çabalarına tanıklık etmektedir.

Dinle Sebastian

Dinle Sebastian!
Her ne yaşanmış olursa olsun, benim hala umudum var… Ve ben mucizelere hep inandım dostum!
Ne fırtınalarla boğuştuk, ne dalgaları dize getirdik seninle… Vazgeçme Sebastian! Ayağa kalk! Toparlan ve kendine gel…Gününü gösterelim şu çivisi çıkmış dünyaya… Biz çakalım onun eksik olan çivilerini! Meydan okuyalım fırtınalara…Sebastian!Söyleyeceklerim var, Senin de, dinleyeceklerin…

Bu kitap dünyada ilk defa, bilinçaltı zihne “Subliminal Mesajlar” gönderecek bir tipografi ile yazılmıştır. Mesajlar gizli değildir ve okurken kolaylıkla fark edilebilir. Siz kitabı doğal bir biçimde okumaya devam ederken, Subliminal mesajlar bilinçaltı zihninize ulaşacak ve kitabın içerdiği mesajı daha güçlü ve kalıcı hale getirecektir.

Dünyayı Değiştiren Kadınlar

“Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” özlü sözü bu kitabı okuduktan sonra artık sizin için bir anlam ifade etmeyecek. Çünkü artık anlayacaksınız ki, ‘her kadın bir kahramandır.’ Tarihte ilk’leri, en’leri ve rekor’ları gerçekleştiren bu önder ve öncü kadınların hayat hikayelerini öğrendikten sonra artık sizin içinde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Ülkesinin düşmanları tarafından yıkılmasına karşı dimdik durup dost toplulukları birleştirerek zafere ulaşan Boudicca’yı hiç duydunuz mu?

Güzelliği ve çekiciliğiyle dikkat çekmesinin yanı sıra politika alanındaki etkinliği ve kalabalık aile bağları sayesinde tüm Avrupa’yı kontrol edebilen kraliçe kimdi?

Fransa’nın en vatansever kadını üstüne zırhları geçirip ülkesini İngiltere’ye karşı korudu. Tüm ülkede Yüzyıl Savaşlarının sembolü oldu. O sembolü tanıyor musunuz?

Rusya’yı 18’inci yüzyılının en büyük gücü haline getiren büyük çariçenin hikayesini işittiniz mi?

Yazılarıyla köleliğe karşı başkaldırıyı topluma yayan bir kadından başkası değildi.

İngiltere’yi üzerinde güneş batmayan imparatorluk yapan kraliçe kimdi?

Kozmetik kavramını bulan ve bu buluşuyla haliyle bir servet sahibi olan Polonyalı girişimci elbette ki yine bir kadındı.

İnsan Hakları Bildirgesi’ni Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna sunan ve kabul edilmesini sağlayan ABD’li Başkanın eşiydi. Peki, kimdi bu first lady?

Hayatını güçsüz ve bakıma muhtaçlara adayıp Kalküta´da sadece kendi elleriyle 1000 kişinin yaşamını kurtaran rahibeyi hiç duydunuz mu?

Öncü ve önder kadınların hayat hikayelerini okuduktan sonra dünya tarihine olan bakışınız değişecek.

Bir Nefeste Hayat

Hayatımızın tamamının kaç nefesten oluştuğunu bilemiyoruz ama her yaşadığımız an, bir nefesten oluşuyor. Dolayısıyla her daim o bir nefeslik hayatın hakkını vermekle mükellefiz.

O bir nefesle, hayatına bir ömür sığdırmaya çabalayan insan kimdir ve nedir? Hayatımıza anlam kazandıran fikir ve eylemler nelerdir? Sevmek ve sevilmek neyin karşılığıdır? Bireyin kendisi ve çevresi adına üstlenmesi gereken sorumluluklar var mıdır, varsa nelerdir…? Hayatımızın amacı, başarmak, kazanmak ve tüketmekten ibaret midir? Yoksa hayatımızın bir köşesinde; doğruluk, dürüstlük, vefakarlık, güvenilirlik, diğerkamlık, sadakat ve hakperest olma gibi davranış kalıplarını bulundurmak sorumluluğumuz yok mudur?

Bu kitap; güvenen ve güvenilen, tüketimin yokluğa, üretimin ise var oluşa vardığının şuurunda olan; büyüklüğü ve zenginliği isteyip alarak değil, vererek yaşayan, geçmişin günahları ile kirlenen bugünün değil; ulvi, tertemiz hayallerin ürünü olacak olan geleceğin hesabını yapan, bedeninin hazzı yerine, ruhunun huzurunu arayan, sorumluluk sahibi yeni bir neslin inşası için kaleme alınmıştır.

Toplumsal Sınıf Dil ve İktidar

Eğitimin, doğası gereği siyasal bir karakter taşıdığına ilişkin ahlaki kanıyı hareket noktası olarak alırsak bu kitap, Don Lorenzo Milani’nin (1923-1967) eğitsel mirasına ve Toskana’nın Mugello bölgesinde izole bir topluluk olan Barbiana’daki okuluna devam eden öğrencilerine vurgu yapmaktadır. Lettera a una professoressa (Bir Öğretmene Mektup), Milani’nin yaşamının Barbiana safhasını tanımlayan anahtar metindir. Bizzat kendisinin editoryal gözetiminde yazılan metin, okuldaki sekiz genç öğrencinin çalışması olarak kabul edilmektedir. Çeşitli dillere çevrilen Mektup, yayımlanmasından kırk yedi yıl sonra bile; akademisyenlere, eğitim bilimcilere, öğrencilere ve toplumsal adaleti eğitim vizyonlarından hareketle kavrayan sosyal aktivistlere ilham kaynağı olmaya devam etmektedir .

Bir Öğretmene Mektup, faal bir öğretmenin nezareti altında politik olarak özgürleşmiş bir grup öğrencinin yazdığı politik bir metindir. Metin, öğrencileri dünyayla ve onun etik dışı toplumsal ilişkileriyle yüzleştiren bir okula tanıklık etmektedir.

Umudun pek çok eğitimcinin radarından çıkmışa benzemesi dolayısıyla Barbiana, en zor şartlarda ve çok sınırlı kaynaklara sahip olunması durumunda bile kolektif öğrenmenin, eleştirel okuryazarlığın, gerçek dâhil etmenin ve dönüştürücü eylemin tamamen mümkün olduğunu doğrulamaktadır. Öğrencilerin daha da baskıcı, kinik ve tehlikeli hale gelen bir dünyayla mücadele ve bu dünyayı aydınlatma teşebbüsleri boyunca Milani, faal eğitimcilere umut ve olabilirliğin alametlerini sunmalıydı.

Bu kitap, öğrencilerin kâbuslarını umut ve olabilirliğin rüyalarına dönüştüren bu öğretmenlere adanmıştır.

 

Sıram Geldi

“Süleyman Güden maddeye kaptırdığımız ruhumuzda maneviyata pencere açıyor. Taze bir nefes gibi, hoş bir ses gibi…”

– Seda Akgül, Tv Spikeri, Yazar

“Yazarlar çoğu kez kabuslarını ve canavarlarını yazarak zapteder, hapseder satırlarına… Süleyman, giden sevgiliyi hapsetmiş satırlarına… O gitti zannededursun, aşkı derin dondurucuda.”

– Hakan Urgancı, Tv Spikeri, Yazar

Bu kitap hep bekleyen, sırası hiç gelmeyenler için yazıldı.
Aşkı, umudu, daha iyi bir hayatı bekleyenlere…
Çiçeklerin açmasını, baharın gelmesini, aşkın sırasını bekleyenlere
Hep unutulanlara, yalnız kalanlara,
Söyleyemediklerini bir gün yüksek sesle bağırmak için bekleyenlere,
Ay sonunu,daha iyi bir işi, vefalı bir sevgiyi bekleyenlere
Yalanların, entrikaların bitip sahici ama mutlu bir hayatı yaşamayı bekleyenlere…
Aynı şarkılara hüzünlenip, aynı esprilere gülenlere,
Düşlemekten yorulmayanlara,
Aşkı arayanlara
Yalnızlıktan sıkılanlara
İhanetlerden usananlara
Yani sana ve bana
Sırası gelenler için yazıldı.

Yazar Hakkında:

İş hayatına çocukluk hayaliyle yola çıkıp atıldı. Kütüphanelerde gördüğü, dokunduğu, sevdiği kitapların arasında olacaktı. Kitabın ilk kokusunu duyup insanlara ulaştıranlardan olduğunda yazmanın keyfini de keşfetmişti.
Sektörün öncü firmalarında kitaplarla haşır neşir olurken yazmaya başladı. Bir gün paylaşacak kelimelerinin çoğaldığını fark edince yazdıklarını kitaplaştırdı. “Sıram Geldi” yazarın ilk eseri.

Bana Mor Yakışır

“Hayatımız; nefes aldığımız bu kısa ama uzun hayatımız. Neleri planlarız, neleri hayat bize kendi getirir. Bir amaç uğruna yaşamak, ölmek, öldürmek her zaman saygı duyulacak şeyler midir? Belki de amacın ne olduğuna bağlıdır…”

Nerede veya kim olursak olalım hayat, bizim istediklerimizle yaşamak zorunda olduklarımızın arasındaki trajediden fazlası değildir. Mor Bana Yakışır, genç bir doktorun görevleri ve duyguları arasındaki hikayesini ustalıklı bir dille anlatıyor. Okuduğumuz hikayenin nerede geçtiği hiç önemli değil. Leydi Collina’nın duyguları ve Sir Savira’nın savaşı onların öyküsüyle birlikte dünyanın bütün coğrafyalarında ve zamanlarında sona ermeksizin yeniden yaşanıyor.

Türkiye'de Yazınsal Bilincin Oluşumu

Hasan Bülent Kahraman, yankı uyandıran Türkiye’de Görsel Bilincin Oluşumu’ndan sonra Türkiye’de Yazınsal Bilincin Oluşumu kitabıyla Türkiye’de Modern Kültürün Oluşumu dizisini tamamlıyor. Böylece, “iki kurucu figür” olan imgeler ve kelimeler üzerinden modernleşme tecrübemize farklı bakış açıları getirmeye devam ediyor.

Kahraman, Tanzimat’tan bugüne Türkiye’de yazınsal bilinç ve kültürün oluşumunu, Servet-i Fünun’dan, İkinci Yeni’ye postmodern kurmacadan yeraltı edebiyatına, kötülük kavramına kadar çok geniş bir spektrumda ama tayfın üzerindeki en küçük renk tonunu dahi ihmal etmeden ortaya seriyor. Modern edebiyatı oluşturan toplumsal/tarihsel koşullarla modern edebiyatın işlediği, içerdiği bireyi, kesişme ve ayrışma noktalarıyla gösteriyor.

Tüketim çağında, popüler kültürden ve medyadan doğrudan etkilenen edebiyatın görsellik karşısında gücünü ve otoritesini yitirdiğini, buna karşılık 80’lerden beri benin ve öznenin yeniden keşfedildiği bir dönemden geçtiğini şiir, öykü ve romana dair tekil örnekler üzerinden saptıyor.

Yüreğime Dokunan Eller

Annemin beni eve hapsetmesiyle başladı esaretim, bazen başımı dışarı çıkarmak istediğimde babamın bakışları perdeliyordu hayallerimi.

Büyüyüp okula başladığımda öğretmenim beynimi kelepçeledi, bir süre sonra da ‘elalem’ ordusu gönül gözümü kapatmaya çalıştı.

Kendimi üzerine beton dökülmüş bir fidan gibi hissediyordum, üzeri örtülmüş sessiz, bırakılmış çaresiz. Ama ben beton duvarları yıkıp, kuşatılmışlıktan kurtulmak istiyordum. Etrafımı çevreleyen sınırların ötesine uzanıp, özgürlük denizinde yüzmek istiyordum.

Gökyüzünde bulutlarla beraber süzülüp, esen rüzgarlarla birlikte dünyayı keşfetmek istiyordum. Beynimdeki masalı, yaşamımdaki efsaneye dönüştürmek istiyordum.

Sence ben bunu başarabilecek miyim?

Bu öykümün içinde sende varsın; üzüntülerin, mutlulukların, öfken, neşen, en önemlisi hayallerin.

Geçmişin burada, haydi gel, geleceğimizi de beraber yazalım.

Her Şeyin Kitabı

Her Şeyin Kitabı “Ölmeden Ölmek”

Kadın ruhunun derinliklerindeki cennet ve cehennem hiç bu kitaptaki kadar görünür olmamıştı.

Kader iplerini eğiren Moiralardan Mısır’ın antik tanrısı Toth’a, Akaşik Kayıtlar’dan Levhi Mahfuz’a, aşktan nefrete, tutkudan şehvete, sadakatten ihanete, hayattan ölüme ve İstanbul’dan Mısır’a uzanan bir roman bu… Hayat kadar karışık, ölüm kadar sade…

Meltem Budan Nalbant zor olanı yaparak, soluk soluğa okunan bir aşk ve ihanet romanına hayatla ölümün bitmek bilmez raksını da katıyor ve bütün başarılı yazarlar gibi, ilgisiz görünen ayrıntıları bile zekice birbirine bağlıyor.

“Evrende meydana gelen hiçbir şey, hiçbir olay, hiçbir hareket yok olmaz. Bilmeyenler yok olduğunu sanır, oysa tümü izlerini bırakıp gizlenir. Bu kayıtlar zamanı içerir. Geçmiş ve geleceğe doğru yayılan sonsuz anın ortasında, tüm varoluşun ve yaşamın kaynağı, yani sıfır noktasıdır, şimdidir, andır.”

Bu kitabı alın, köşenize çekilin. Yağmur damlasında, toz zerresinde kaybolun. Ölün… Ve Yeniden doğun…

Aşk ve Kaotik Özgürlük

Niçin âşık oluruz?

Neden seks yapma ihtiyacı hissederiz?

Peki, tüm yaşam sürecimizde neler yaşayacağımız önceden belirlenmiş olarak mı doğarız?

İlla annemize ya da babamıza benzemek zorunda mıyız?

Özgün bir birey olabilmemizde ya da olamamamızda ebeveynlerimizin ve içinde yaşadığımız toplumun etkisi var mıdır?

Eyüp Erdoğan sade ve yalın diliyle kaleme aldığı Aşk ve Kaotik Özgürlük isimli kitabında filozoflarla psikanalizcilerin izinden giderek bu sorulara yanıt veriyor. Necmettin Erbakan, Cem Karaca, Abdullah Gül, Afife Jale gibi örneklerle bu konuda okurlara yeni bir bakış açısı sunuyor.

Çağlar Boyunca Büyük Kadınlar

Carol Prunhuber’in kaleme aldığı “Çağlar Boyunca Büyük Kadınlar“ adlı kitap, Avesta Yayınları arasında çıktı.

İlk Kadın
Yaradılış Efsaneleri
Efsanevi Kadınlar
Kurucu Kadınlar
Aracılar
Sirenler
Kraliyet Gözdeleri
İlhamlar Veren Kadınlar
Dindar Kadınlar
Ölümcül Kadınlar
Kanun Kaçakları
Savaşçı Kadınlar
İyileştirici Kadınlar
Yazarlar
Sanatçılar
Yıldızlar
Siyasi Olarak Güçlü Kadınlar
Bilgiyi Arayan Kadınlar

Genellikle mevzu bahis olan “büyük adamlardır”, büyük kadınlar değil. Fakat tüm dünyada böyle kadınlar da var oldu, varlar ve var olacaklar. Öte yandan, hiç var olmamalarına rağmen söylencelerin, efsanelerin, halk hikayelerinin ve edebiyatın kadın kahramanları zihnimizde yer etmektedir. Bunlar, bir kültürde ya da dönemde göze çarpan, simgeleri ve modelleri oluşturan, toplumsal hafızayı besleyen kadınlardır. Onlar, efsane kadınlardır. Bir bakıma efsane olan onlardır. Anneler ve metresler, deli ve zeki kadınlar, melekler ve şeytanlar, azizeler ve hainler, savaşçılar ve sadık eşler, gölgenin ve ışığın kadınları…

Burada böyle yüzlerce kadın var. Dünya hafızasındaki yerlerini almak üzere zamanın ve mekanın ötesine giderek bu kadınların hikayeleri, onları neyin özel kıldığını göstermektedir. Bazı kadınlar ülkelerin ve zamanın sınırlarının ötesinde yaşarlar.

Gerçekleştirdikleri şeyler öylesine çarpıcıdır ki bu kadınlar efsane ve masalların öznesi olurlar.

Zamanın en ünlü kadınlarını anlatmaya nereden başlamak gerekir? Dünyadaki her ülke ve kültürün değer verdiği kadınlar vardır: yaradılış tanrıçaları, azize anneler, baştan çıkarıcı kadınlar, şehitler, hainler, savaşçılar, şifacı kadınlar, kanun kaçakları, sanatçılar, yazarlar, efsaneler, yıldızlar…

Burada üç buçuk milyon yıl önce yaşamış tarih öncesi bir kadın olan Lucy ile başlıyoruz. Onun ardından da hikayeleri anlatıla anlatıla asla eskimeyecek yüz ondan fazla kadına yer verdik. Havva, Lilith, Eskimo kültüründeki Sedna, Hindistanlı Sita, Isolde, Şehrazat, Boudicca, Maria Curie, İsveç

Kraliçesi Christina, Mata Hari, Hürrem, Virginia Woolf, Margaret Sanger, Helen Keller, Coco Chanel, Angela Davis, Grace Kelly, Rachel Carson, Azize Teresa… Ne kadar da farklılar! Her bir kadının kendine özgü bir sihri vardır ve her kadın bu sihirde kadınlığı yaşatır.

Sevgi Çiçekleri

Neden kitabın adı Sevgi Çiçekleri. Her birimiz birer çiçeğiz. Kimimiz bir papatya, kimimiz bir menekşe, kimimiz bir gül, kimimiz bir kaktüs, kimimiz bir çalı, kimimiz bir sarmaşık… Hepimizin farklı farklı özellikleri türlü türlü huyları var. Kimimiz çok su istiyor, kimimiz fazla ışıktan hoşlanmıyor ama tek ortak noktamız sevgi. Her birimiz sevgi çiçekleriyiz. Bu sevgiyi birbirimize iletiyoruz.  Kimi zaman bir sevgi çiçeği olduğumuzu unutuyoruz, kavgalar, kırılganlıklar başlıyor ama misyonumuzun bu olduğunu eninde sonunda anlıyoruz. Hayatımızın hep sevgi ve neşe ile dolu dolu geçsin.

Sevgi çiçekleri…

Bazı insanlar vardır onlar varoluşta bulunan özel insanlardır.

Onlar bulundukları ortamı cennet bahçesine çevirirler.

Ve onlar yaşama yüreği ile baktıkları için sadece güzel olanı görürler. Onların dünyalarında olumsuz hiçbir şey barınamaz; çünkü onlar sevgi yolunda yürümektedirler.

Bu doğuştan gelen bir yetenek değildir, bu içsel bir arzudur.

Bu kendine inancın en güzel dışa vurumudur.

Sevgi çiçeği olarak açabilmek…

Yaşamda sevgi çiçeği olarak açabiliyorsan çoşkuyu ve mutluluğu an be an tüm hücrelerinde hissedersin. Ama dikkat et, bunu istemen gerekecek.

Ödlek Musa

“Eğiste’nin Konya’ya ulaşımını sağlayan yokuş yola büyük bir kaya düşmüş. Yedi sekiz kişi bu kayayı kaldırmaya gitmişler ama güçleri yetmemiş. İçlerindeki akıllılardan (!) birisi kendi kendine, kayayı ürkütüp kaçırmayı düşünmüş. Diğerleri kayayı iterlerken o bir yere saklanmış. Beklemeye başlamış. Diğerleriyse bir kaldıraç yardımıyla kayayı hareket ettirmeyi başarmışlar. kaya yolda yuvarlanmaya başlamış, yokuş yolda hız kazandığı sırada kayanının önüne doğru saklanmış olan akıllı Eğisteli kayayı ürkütmek için çokmış ortaya, “Pöh!” diye bağırmış ama kayanın altında kalıp ezilmiş, kafası kopmuş ve kaybolmuş. Arkadaşları adamın kafasını göremeyince meraklanmışlar ve tartışmaya başlarmış, ‘Kafası vardı’, ‘Kafası yoktu’ diye. Sonunda karısına sormaya karar vermişler, adamın evine gitmişler, ‘Sabah evden çıkarken, kocanın kafası var mıydı, yok muydu?’ diye sormuşlar. Kadın, ‘Sabah evden çokarken cöm cöm bir sakal cömbüldeyip duruyordu ama kafası var mıydı, yok muydu hiç bakmadım’ demiş.” Bugünkü adı Bağbaşı olan Eğiste’nin neşeli, güzel insanları anısına…

Hayata Gülümse

Bilgiye ulaşmak için okuma alışkanlıklarının artırılması son derece önem arz etmektedir. Bu sebeple kitap çalışmalarındaki artış da okuyucular için bir o kadar önemlidir.

İnsanların ortaya çıkaracakları eserler, genellikle yakın çevresindeki insanların kendilerinden bekledikleriyle doğru orantılıdır. “Ne ekersen onu biçersin” atasözü de bu gerçeği en güzel şekilde tanımlamaktadır.

Gül toplamayı istiyorsanız unutmayın ki, dikeni muhtemelen elimize batacaktır.

Hayata Gülümse

Bilgiye ulaşmak için okuma alışkanlıklarının artırılması son derece önem arz etmektedir. Bu sebeple kitap çalışmalarındaki artış da okuyucular için bir o kadar önemlidir.

İnsanların ortaya çıkaracakları eserler, genellikle yakın çevresindeki insanların kendilerinden bekledikleriyle doğru orantılıdır. “Ne ekersen onu biçersin” atasözü de bu gerçeği en güzel şekilde tanımlamaktadır.

Gül toplamayı istiyorsanız unutmayın ki, dikeni muhtemelen elimize batacaktır.

Eyvah! Boşandım Özgürüm

Yanlış yerde, yanlış zamanda bir kadındım.
Yaşam saatimi yeniden kurdum, yerim belirsiz.
Ruhum hazır yaşanacaklara.
Yüzümde aydınlığın özgürlüğü, içimde karanlığın tedirginliği.
Kelebek gibiyim vakti azalan oysa kuş olmalıyım mutlu anlara uçan.
Hayat otuzundan sonra başlar ya hani, tam da oradayım.
Kararlı, ne istediğini bilen ama savunmasız.
Belki özgürlük çok yakın belki çok uzak.
Birlikte bileceğiz.
Gelir misin benimle?

Hatırla…
Sevdiğin ve sevildiğin kadar özgürsün.

Yüzsüz

Kimdir yüzsüz bilir misin?

Şu dünyanın geçiciliğini unutup, ömür yolculuğunda sevgi yerine parayı kendine kıble edinmiş menfaat tiryakisi zavallılardır. Onlar, hayatın gerçek güzelliklerini hiçbir zaman hissedemezler. Sevgi ve saygıdan habersiz, kıraç bir ömür sürerler.Onlar, iyilik ve kötülüğü birbirinden ayırt etme cevherini bütünüyle yitirmiş insansı yaratıklardır. Onlar, ruhları kendilerine ait değilmiş gibi yaşarlar.Bencillik şarabıyla kendinden geçmiş, sarhoş olmuş, kimseden ne beklenir ki?

Aslında bir bilseler! 

Kendilerini kaybetmiş olduklarını.Fakat kudret ve imkan yok. Onların yüreği, kara bir örtü ile örtülüdür. Onları, bu dünyanın çıkış kapısının eşiğinde sabırsız ateş bekler.