Küba Ritmi

Sevgili Yoldaşım,

Şu an benimle birlikte çok keyifli bir yolculuğa çıkmak üzeresin. Dünyayı gezen bir gezgini kendine aşık eden yüzölçümü küçük, adı büyük bir ülkeyi dostlarımla ziyaret ettiğimde yaşadığımız maceraları okuyacaksın.

Derdim; Küba ruhunu benimle yaşaman. Ve olur da bir gün kendi Küba maceranı yaşamak için yola çıkarsan bu keyifli ruhla yol alman.

Küba ritim, Küba müzik, Küba film, Küba sanat, Küba Che… Daha neler neler!

Saadet Şehri Malatya

Elinizdeki kitap, Malatya’lı bir yazarın, bir gazetecinin titiz kaleminden çıkmış son derece ayrıntılı, okunaklı ve leziz bir şehir kitabı. Şevket Başıbüyük, çorak bir alanı, Niyazi Mısri’nin ifadesiyle “Malatya’nın mutedil ab u havası”ndan beslenmiş işlek kalemiyle bereketlendirmiş.

Türkiye’nin bir bakıma toplumsal özetini ve ortalamasını yansıtan bu güzelim şehrin adının kaynağını, yerleşim tarihini, delilerini, şairlerini-yazarlarını, camilerini, kalelerini, türbelerini, hanlarını hamamlarını, deyim ve atasözlerini, mutfağını, müziğini, özetle şehri oluşturan bütün unsurları ile Başıbüyük’ün dikkati, üslubu ve gönlünden öğrenebiliyoruz.

Şehirlerin oluşumu, tarihi ve zenginlikleri kadar, hikayelerinin anlatılması/yazılması da son derece değerlidir ve gereklidir. Başıbüyük, Malatya’nın öyküsünü anlatırken hiçbir ayrıntıyı ihmal etmemiş, hemen bütün yönlerini, niteliklerini, özelliklerini not etmiş, akıcı anlatımıyla adeta ölümsüzleştirmiş.

Seyyid Battal Gazi’den Sadreddin Konevi’ye, İbn Arabi’den Said Çekmegil’e, Malatya’yı onurlandırmış olan bütün alim ve arifler kitapta yerini bulmuş. Hamido da bu anlatının içinde, Şorrikli Yaşar da.

Suriye ve Ürdün Seyahatnamesi

Bu kitapla Ortadoğu’ya ilgi duyanlara; Suriye ve Ürdün’le ilgili olarak, gezip gördüklerimle, okuyup dinlediklerimle, küçük bir pencere açmak istedim. Tabii ki başkaları daha geniş ve ferah pencereler açabilir ve açmalıdır da. Ne yazık ki Suriye’nin bugünkü şartları, herhangi bir seyyaha kısa veya orta vadede, bu ülkeyle ilgili herhangi büyüklükte yeni bir pencere açma imkanını vermemektedir.

Öyle görünüyor ki meraklıları Suriye’ye, uzun bir süre sadece mevcut pencerelerden bakmak zorunda kalacaklar.

Bu kitabın Suriye bölümü kendi çapında bir envanter çalışması olarak da değerlendirilebilir; aslında seyahatin yapıldığı dönemde böyle bir envanter çalışması düşüncem hiçbir şekilde yoktu. Ancak seyahatin yapıldığı ve bu kitabın yazıldığı zaman aralığında (2001-2014) gelişen olaylar, ister istemez bu kitaba böyle bir misyon yükledi. Kitabın Suriye bölümünde bahsedilen şehirlerin, camilerin, türbelerin, mezarların, kalelerin ve insanların ne kadarının, bugün devam etmekte olan bu anlamsız ve acımasız iç savaştan sonra, ayakta ve hayatta kalacağını bilmiyorum.

Bu nedenle, eğer bir gün bu savaş biterse ve birileri de burada bahsedilenlerle geride kalanların bir mukayesesini yapmayı düşünürse, bu kitap kendi ölçüleri çerçevesinde bazı ipuçları verebilir.

İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..

İşte, selvilerin gerisinden ateşler, kıvılcımlar yükseliyor. Dağıla dağıla, uçuşa uçuşa, Ayasofya’ya kadar uzanıyor ve Ayasofya’nın beyaz minareleri pespembe kesiyor. Şimdi sis perdesi kalkmaktadır. Kubbeler mavimsi, gümüşleniyor, birçok minare, aydınlık çoğaldıkça, kıpkırmızı. Tepeler pembe pırıltılı, sahiller mavimsi ve morumsu. İstanbul adeta taptaze. Selim ileri, İstanbul Kitaplığının altıncı cildi İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..’da romanlarda, şarkılarda, filmlerde kalmış o kente, artık hayal İstanbul’a götürüyor bizi, büyülü bir yolculuğa davet ediyor.

İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..

İşte, selvilerin gerisinden ateşler, kıvılcımlar yükseliyor. Dağıla dağıla, uçuşa uçuşa, Ayasofya’ya kadar uzanıyor ve Ayasofya’nın beyaz minareleri pespembe kesiyor. Şimdi sis perdesi kalkmaktadır. Kubbeler mavimsi, gümüşleniyor, birçok minare, aydınlık çoğaldıkça, kıpkırmızı. Tepeler pembe pırıltılı, sahiller mavimsi ve morumsu. İstanbul adeta taptaze. Selim ileri, İstanbul Kitaplığının altıncı cildi İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..’da romanlarda, şarkılarda, filmlerde kalmış o kente, artık hayal İstanbul’a götürüyor bizi, büyülü bir yolculuğa davet ediyor.

Evim Her Yer Evim

Hiçbir şeyi ertelemeyin! Çünkü hayat çok kısa ve fazlasıyla tatlı.

Lynne ve Tim, evlerini satıp hayatlarının geri kalanını gezmeye, görmeye ve paylaşmaya ayırdılar. Birlikte, bir yaşamın nasıl yaşanması gerektiğini öğrenip, sınırları nasıl aşacaklarını keşfettiler. Sığındıkları tek şey birbirlerine duydukları sevgiydi. Asla arkalarına dönüp bakmadılar.

Sadece birkaç bavul ve birkaç küçük eşyayla yollara düşen çift, Arjantin’den Meksika’ya, Fransa’dan Portekiz’e, İrlanda’dan İtalya’ya ve hatta Fas’a kadar hiç durmadan dolaştı. Avrupa yolculuğuna başladıkları noktaysa, hayran kaldıkları İstanbul’dan başka bir yer değildi…

Evim Her Yer Evim, hayallerini gerçeğe dönüştürmek isteyen herkes için bir yol haritası!

Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi

Sokak sokak Galata, adım adım Pera, karış karış Beyoğlu… Yüzyıllardır farklı kültürleri-kimlikleri kucaklayan, her gün biraz daha değişip dönüşen ama değerli özünü asla yitirmeyen caddeler, mahalleler, hanlar, geçitler: John Freely ve Brendan Freely’nin kaleminden sıradışı bir “biyografi”…

İstanbul’a dair kitaplar hep tarihi yarımadaya odaklanır. Ama Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi, Konstantinopolis yarımadasının karşısındaki Beyoğlu bölgesine yoğunlaşıyor. Bölgenin gelişimini ve sosyal tarihini, Haliç’teki ilk yerleşimlerden Taksim ve çevresindeki son yerleşimlere kadar, sadece mimarisiyle değil, katillerinden mafyasına, fahişelerinden bankerlerine, diplomatlarından sosyetesine kadar, bütün sakinlerini de inceleyerek sokak sokak takip ediyor.

Büyükada – Prinkipo, Ada-i Kebir

Akillas Millas’ın 1988’de Atina’da Yunanca basılan Prinkipo kitabı ilk kez Türkçe yayımlandı.  “Büyükada – Prinkipo – Ada-i Kebir” adıyla yayımlanan eser, Yunanca orjinal baskısına göre metinleri, fotoğrafları ve çizimleriyle tümden gözden geçirildi, yenilendi.  840 sayfa, büyük boy (A4), kuşe kağıda tümüyle renkli olarak basılmış olan kitapta, Akillas Millas’ın eşsiz koleksiyonundan bine yakın gravür, fotoğraf, birer sanat eseri niteliğinde çizim yer alıyor. Büyükada üzerine yapılan çalışmalar için referans niteliğinde olan kitabın, normal ve sert kapakla ciltlenmiş iki versiyonu bulunuyor.

“Bilgi ve belge biriktirme tutkum sayesinde zamanla oldukça zengin bir “Ada arşivi” oluşturdum. Belgeler, zabıtlar, eski kartpostal ve resimlerin yanı sıra, yok olmaya mahkum, yıkılmış, yıktırılmış, yıkılmaya terkedilmiş Ada’nın eski ahşap evlerini çizimlerimle canlandırmaya çalıştım. Her zamanki gibi sayfalarımı görsel malzeme ile desteklemeye bilhassa gayret ettim.”

Kitabın birinci bölümü Ada’nın antik ve Ortaçağ tarihçesi ile, bin küsür senelik Bizans devri süresince Ada manastırlarında kapatılmış talihsiz prens ve prenseslerin, imparatorların gazabına uğramış sürgün saray aristokrasisinin ve keşişhanelerde tecrit edilmiş bunca din adamının öykülerini içermektedir. Fetih sonrası yüzyılların olaylarını, Ada ve Ada hayatını, Dersaadet’i türlü nedenlerle ziyaret etmiş olan seyyah, siyaset, din ve bilim adamlarının yazıları canlandırmaktadır.

İkinci bölüm Kariye-i Rumiyan ya da Prinkipo’nun bilhassa son yüzyıllardaki görünümünü kapsamaktadır. Mahalle ve yörelerini, sokak ve meydanlarını, çarşısını, Ada evlerini, dini yapıları, yerli Adalı ve yazlıkçıları ile Ada hayatını içermektedir. Birbakımdan son zamanlarda unutulmaya yüz tutmuş “yerleşik Ada kültürü” ile, o sık
sık sorulan “Ada’nın Rumlar zamanı”ndaki dönemin öyküsüdür. Gerçeğe sadık kalarak canlandırmaya gayret ettim.

Kitabın üçüncü ve son bölümü Ada’nın tarihi manastırları ile civarlarındaki yöre ve mahallelerini kapsamaktadır: Metamorphosis Manastırı ile 19’ncu asırda gelişen Hristos Mahallesi, Antik Kariye ya da Batık Kilise Mevkii’ndeki Aya Nikola Manastırı ile, tarihi binaları son senelerde bilinçsiz bir restorasyona kurban edilen, Ada’nın anıtsal yapısı Aya Yorgi Kudunas Manastırı…”

– Akillas Millas – Haziran 2014

“Ben Akillas Millas’ın bir akademisyen titizliği ile çalıştığına, bu kitabın Türkçe baskısının hazırlanmasının her aşamasında şahit oldum. Adalar üzerine yapılan her çalışmada kitaplarına bolca referans veriliyor olması bu yüzden. Sadece araştırmaları değil, ressam titizliğiyle çizip aktardığı her şey (ada evleri, sokakları, vapurları, bitki örtüsü vb.) da farklı kılıyor eserlerini. Kaybolmakta olan mimari ve kültürel miras, onun çizimleriyle ölümsüzleşiyor.”

– Halim Bulutoğlu – Adalar Vakfı Başkanı

Akillas Millas kimdir?

Millas 16 Mayıs 1934’te İstanbul’da doğdu, Beyoğlu’nda büyüdü. Büyükada’ya ilk kez 3 aylık iken annesinin kucağında geldi. O günden itibaren çocukluk ve gençlik yıllarını aralıksız Büyükada’da Yeni Yol 16 numarada geçirdi. Ortaokul ve Liseyi Beyoğlu Zoğrafyon Lisesi’nde bitirdikten sonra İstanbul Tıp Fakültesi’nde okudu. Uzmanlığını Vakıf Gureba (Çapa) hastanesinde çocuk cerrahisi ve ortopedi asistanı olarak yaptı. 1963 senesinde Niki hanım ile evlendi. Balayını Büyükada’da Splendid Oteli 59 numaralı odada geçirdi ve o zamandan beri Ada’da olduğu her zaman aynı odada kalıyor. 1964’te bir kız babası oldu. Vatani görevini Ankara’da yedek subay olarak Dışkapı’da 1000 yataklı mevkii hastanesinde ortopedi ve travmatoloji mutehassısı olarak yaptı. Askerliği esnasında ve sonraki yıllarda “eski bir sporcu olarak” spor hekimliğini daha cazip bulan Akillas Millas bir menisküs uzmanı olarak futbol kulüplerine geçti. Gençliğinde dağcılık ve atlet olarak Türkiye çapında dereceler elde etti. Ortopedist olarak spora hizmetini sürdürdü.  Millas’ın en fazla değer verdiği şey geçmişteki hatıralardır. Küçüklüğünden beri müzmin bir koleksiyon hastasıdır. Bu tutkusu sayesinde İstanbul, Anadolu ve bilhassa çok sevdiği Adalar ile ilgili zengin bir arşiv oluşturdu. Adalar’ın yok olmaya yüz tutmuş evlerini, mahallelerinin krokilerini çizmiş, eski kartpostallarla, fotoğraflarla, anılara ve söylentilere dayanarak kaybolanı bulmuş ve yaşatmıştır. Arkeolojiye ve nümizmatik’e meraklıdır.

Akillas Millas’ın kitapları
Oğlunuz Er Yorgos Savaşırken Öldü, (1983) (Türkçe baskısı 2004)
Halki (1984), Akademi ödülü
Prinkipo (1988),
Proti- Antigoni (1992) Akademi ödülü
Propontis (1992)
İstanbul Mühürleri, (1996) Akademi madalyası
Kadıköy – Terkos Mühürleri, (2000)
The Princes Islands, (2001)
Pera, the crosroads of Constantinople, (2003) (İngilizce’ye çevrildi)
Constantinopolis (Sur içi eski İstanbul kiliseleri, 2 cilt, 2005)
Türkiye Havadan, 2006 (Türkçe’ye çevrildi)
Ktimatologion (Büyükada Kadastro), (2006)Trabzon, 2 cilt, (2008)
Halki, arta kalanlar, (2009)
Büyükada Aya Yorgi Manastırı, (2011)
Hala Hatırlıyorum, Büyükada (2013 Temmuz’da Büyükada Çınar’da açılan Adalar Müzesi’nin 2013 Sergisinin kitabı, Türkçe-İngilizce) 

Çok Yaşa İstanbul

Bir şehirde yüz sene de yaşasanız, o şehri yaşamış sayılmazsınız. O şehri yaşamak için sokaklarında pabuç eskitmek gerekir. Yalnızca alışveriş merkezlerinde dolaşıp kafelerde oturarak bir şehri tanıyamazsınız.

Geçmiş Zamanların, Mekanların ve Hatırlamaların Rafında Kadıköy'ün Kitabı

“Kaybolan Selamiçeşme’de unutulmaz simalar vardı ki, bunlardan biri Şişman Yanko idi. Asıl adı Yanko Ananyadis’ti. Tuhafiye işi ile uğraşırdı. Her türlü yünlü, peştamal, Amerikan bezi, ama ille de Selanik işi yünlü fanilalar satardı. Evinin bahçesinde o da üzümler yetiştirir, Rumların pek çoğu gibi, bunları satmaz, şarap yapardı. 1930’da Yanko Yunanistan’ın yolunu tuttu. Köşkün yeni yaşamı, Tevfik Sabuncu Bey ailesine açılıyordu. Ne var ki, bu ailenin yaşantısı Yanko’nunki kadar keyifle örülü olamadı. Tevfik Bey’in oğlu Orhan gırtlak tüberkülozundan dayanılmaz acılar çekiyordu ve hemen hemen hiçbir şeyi yiyemiyordu. Evin tüm neşesi sönüktü. Hatta rivayet olunur ki, bir bayram günü bahçenin cadde tarafındaki avlusuna her vakitki mahzunluğuyla oturmuş ve “ah!” demişti, “kurbanda kavurmalar mis gibi kokar, hiç olmazsa bir iki lokma yiyebilseydim…” Orhan, aynı yıl köşkün bahçesine de, bu dünyaya da veda edecekti…”

“Kızıltoprak’a giderken, Kadıköy İstanbul Anadolu Lisesi’nin bulunduğu yere yakın, semtin bu cümbüşlü, dünyevi havasıyla iç içe, bir dergâh yer alırdı: Mecidiye Dergâhı. Avlusu kırmızı tuğladan bir yapıydı. Bahçe kapısının iki tarafında birer çeşme vardı. Bahçede ulu ağaçlar olmayıp, erik, armut, ayva ağaçları gelişigüzel dağılmışlardı. Bahçenin ilerisinde küçük bir de mezarlık mevcuttu. 1925’te tekkeler kanununca kapatıldıktan sonra, Mecidiye Dergâhı iyice bakımsız bir hal aldı. Önce mezarlık sökülüp yerine bir apartman dikildi. Bu apartmanın üçüncü katında oturan Mecidiye Dergâhı’nın son şeyhi Yusuf Fahri Baba (12.01.1891 – 12.12.1967), 1965 yılı itibariyle damı çökmüş haldeki dergâhı seyreder ve “O da bizim gibi çöküyor” derdi. Bugün dergâhtan geriye hiçbir şey kalmadı…”

Kara Sevdam – Balkanlar

Yaşadığı toplumda başkalarıyla iletişim halinde olmak, insanoğlunun en temel ihtiyaçlarından biridir. Bu fenomen, ilk girişimi yapanla muhatabı arasındaki yakınlaşmayı sağladığından her iki taraf için de sonsuz mutluluk verici olur.

Gezip gördüğüm, yediğim ve içtiklerimden, keyif alırken, herkesin yanımda olmasını istiyor, tüm güzellikleri dostlarımın, hatta diğer insanların da yaşamasını arzu ediyordum. Ancak esas güç olan ise, böyle bir şeyin mümkün olmadığını bile bile ısrarımda direnme kararlılığımı sürdürmemdi.

Bu güzel anıları geri dönünce yeniden yaşamak ümidiyle, yanımdan hiç ayırmadığım defter, kalem ve fotoğraf makinem gezi boyunca devamlı elimin altındaydı.

Bir yandan rehberi dinleyip, not alırken, diğer taraftan da etrafı gözlemleyip, bol bol görüntü kaydediyordum.

Dokuz günde altı ülke gezdik. Sonunda topladığım bilgi ve belgelerdeki Balkanlar’ ın o büyüleyici güzelliğini, yaşadığım duygularla yoğurarak, mutlaka başkalarının önüne koymam gerektiğine inanmaya başlamıştım..

Paylaşmanın mutluluğuna bir türlü doyamayan ben, işte bu yüzden, böyle bir anı romanın ortaya çıktığını fark ettim.

İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti

Hicvi ve dolayısıyla mizahı; toplumsal yozlaşmayı, kurumların bozulmasını, insanlar arasındaki bitmek bilmeyen çekişmeyi ve adaletsizliği anlatmak için bir silah olarak gayet iyi kullanan Hagop Baronyan, yaşadığı dönemde sansür baskısına uğramış ve elinden geldiğince buna direnebilmiştir. İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti’de XIX. yüzyılın ikinci yarısının İstanbul’unda 34 mahallenin toplum yaşantısı, mahalle hayatı oldukça kuvvetli bir mizahi dille anlatılıyor. Ermeni ileri gelenlerinin Ermeni toplumunun sorunlarına ilgisizliği, zengin fakir ayrımının yarattığı çelişkiler, kadın erkek ilişkileri, kilisenin mahalle hayatı üzerindeki hegemonyası, ince ve keskin gözlemlerle aktarılıyor.Baronyan, rengini, “siluetini” ve hatta halklarını büyük ölçüde kaybetmiş bir şehrin mazisine başka bir gözle bakmamızı sağlıyor.

Raylar Üzerinde Avrupa

Literaturexpress (Edebiyat Treni) Avrupa 2000 adlı etkinlik 43 ülkeden 107 yazarı bir araya getirdi. Lizbon’dan kalkan tren 46 gün boyunca Avrupa’nın en güney ucundan en kuzeyine dek 7000 km. aşarken, yazarlar, hem edebiyatı, hem de Avrupa’nın geleceğini düşündüler, tartıştılar. Bu kitapta, Turgay Fişekçi, gezi boyunca yaşananlara, geçilen kentlere ve ülkelere ilişkin düşünce ve izlenimlerini anlatıyor.

Türk Yazınından Seçilmiş Gezi Yazıları

Bu derlemede Piri Reis’ten Uğur Kökden’e kadar kimi gezginlerin yazarların yol anılarını okuyacaksınız. Her şeyden önce bu yazarlara teşekkür borcumuz var. Görmediğimiz belki de hiç göremeyeceğimiz ülkeleri yöreleri insanları bize ayrıntılarıyla anlattıkları için.

Aşkın Hüzünlü Kentleri

“Aşkın Hüzünlü Kentleri”, yazar Ümit Otan’ın Ege antik kentlerinden Yunan adalarına, İtalya’dan İspanya’ya kadar olan yolculuklarını edebi bir anlatı üslubuyla aktaran bir gezi kitabıdır. Bu kitap okuru, gidilip görülen yerlerin edebiyata nasıl dahil edilebileceğini de gösteren, nitelikli bir örnektir.

Aşkın Hüzünlü Kentleri

“Aşkın Hüzünlü Kentleri”, yazar Ümit Otan’ın Ege antik kentlerinden Yunan adalarına, İtalya’dan İspanya’ya kadar olan yolculuklarını edebi bir anlatı üslubuyla aktaran bir gezi kitabıdır. Bu kitap okuru, gidilip görülen yerlerin edebiyata nasıl dahil edilebileceğini de gösteren, nitelikli bir örnektir.

Ahşap Fanus

“Lakin, ya semerci bizimle kafa bulmuştu, ya da taksi şoförü acemiydi. Bir türlü İstanbul Kapısı bulunamadı. Gün battıktan sonra aramaktan vazgeçip otele dönerken, şoförle aramızda hararetli bir muhabbet başladı. Bu arada, Tebriz‘deki bütün taksiler gibi bunda da Türkiyeli pop şarkıcılarının kasetleri çalıyordu avaz avaz. Konumuz oldukça derin ve hayatiydi. Sadece İran‘da değil, dünyanın pek çok ülkesinde, sokaktaki insanın, düzene karşı tavrını belirlemesinde önem taşıyan bir meseleyi konuşuyorduk. Şöyle açılmıştı mevzu: Azatlık mı mühim, emniyet mi? “Bu konuşmanın üzerinden bir yıl geçmiş, bu arada İran kitabı da yayınlanmıştı ki, ABD‘nin İkiz Kuleler‘i ve Pentagon‘u vuruldu. Ne ferasetli taksi şoförüymüş ki o, gelecekte dünyanın gündemine oturacak olan tartışmyı Tebriz‘de başlatmıştı. Özgürlük mü, güvenlik mi? Bu konunun her açılışında karşıma bir misal çıkıyordu artık, fanus misali, ahşap bir fanus…”

Mavi Çöl

Bu kitabın ilk yayınlandığı 2001 yılından sonraki gidişlerim de eklenince, Pakistan seferleri benim için mavi bir çölde yaptığım yolculuklar oldu hep. Neden derseniz, kitabın içindeki çöllere bir düşün, Karakurum dağlarının karlarından geçin, İndus Vadisi boyunca geceniz gündüze karışsın, Huncerap geçidinden Çin‘e, Hayber Geçidi‘nden Afganistan‘a bir göz atın, belki ondan sonra kitaptaki birileri kulağınıza fısıldar sorunuzun cevabını. Ya da birileri size sorar: ‘‘Hiç mavi bir çölde bulundunuz mu?‘‘ diye, o zaman cevabınız sakın şöyle olmasın: ‘‘Hayır. Bütün renkleri bana öğretildiği gibi adlandırdım. Şimdi, buyrun şoför mahalline geçelim, yola çıkmadan önce.‘‘

Naure Çarkı

Birden sorularım aptalca geldi, sorduğuma pişman oldum ve anlatmaya karar verdim. Tam o sırada kuşandığı renkli çulun cep gibi duran kıvrımına sıkıştırdığı yetmişlik arak şişesini gördüm. Etiketinde markası yazıyordu: El Hayat. Ucuz bir markaydı. Esas hayatın başlıca marifeti, bütün soruların cevaplarından çok, bütün cevapların sorularını beleş dağıtmasıydı. Lakin herkes cevapların peşine düştüğü için sorulara iltifat eden pek kalmamıştı. Gölge bedene, suret aslına, yankı söze, söz bağlamına ihanet edip gitmişti. Zaman bu zamandı. ABD, Suriye’yi tehdit ediyordu. Bölge huzursuzdu, biz endişeliydik. Asi nehri kıyısında büyük, ama gerçekten çok büyük su dolapları var: naûreler. Bunlar ahşaptan yapılmış ve öyle inşa edilmiş ki, her parçası bir diğerine yaslanarak mükemmel bir çark çıkarmışlar ortaya. Bu çarkı döndüren suların sesi, akıp giden zamanın yankısını andırıyor. Şairin mısrasındaki naûre ise bir dilberi.. Suriye’deki farklı kültürlerin arasında, ilginç coğrafyalarda, kadim kentlerde, tarihin öncesinde ve sonrasında yaptığım yolculukların hikâyesini, yaşadığım masalları anlatırken o ilk cümlenin peşindeyim. Yalın bir cümle. Kısaca, El Hayat gibi bir şey.

Namaste

Hindistan‘a gidilir, ama Hindistan‘ı bilmek bir yabancının haddini aşar; anlamak harcı değildir, gördüm diyebilmekse cesaret ister. Yine de Hindistan‘a gidilir. Ben de gittim. Defalarca… ‘Bilmeden, anlamadan, ne halt etmeye kitap yazdın da ortaya koydun‘ diyecek olursanız, şunu söylerim ki ben birazcık gördüm, az bir şey yaşadım, bir miktar da hissettim bu âlemi. Gördüklerimle yaşadıklarımı anlatıyorum. Hissettiklerime gelince, o da okurun bu kitaptaki yolculuğu olsun. Ama daha iyisi, siz hiç okumayın bu kitabı, alıp başınızı gidin. Mümkünse erken bir sabah vakti, kapıdan çıkar çıkmaz, her zamanki yolunuzun tersine yönelin. Aklınızı bırakın bir tarafa, ayaklarınız nereye gideceğini bilir. Belki bir akşamüstü Hindistan‘da bulursunuz kendinizi. Bilen bilir, eğer Hindistan‘a bir kez gitmişseniz, ama gerçekten gitmiş, orada bulunmuşsanız kanınıza girer, kendi dünyanıza döndükten sonra bile sizi çeker, bir daha mutlaka gidersiniz. Hiç direnmeyin.

Yolum Düştü Amerika’ya

Kimileri için komşu kapısı, her yıl iş için gidilen ya da tatil yapılan bir yer… Kimileri içinse ancak televizyonlarda izlenen, uzak bir düşler ülkesi. Ya gençlerimiz?… Her yıl yüzlercesini öğrenim ya da tatil için Amerika’ya gönderiyoruz. Renan da onlardan biri… On yedi yaşındayken, yaz tatilini Amerikalı bir ailenin yanında geçirdi. Amerika’yı gerçek aile yaşantısıyla, insan yapısıyla tanıma fırsatını buldu. Yaşadıklarını bir günlükte topladı. İyi bir gözlemciydi. Yazdıkları eğlenceli; eğlenceli olduğu kadar da düşündüren, duygulandıran hoş bir serüvendi… Renan, Amerika’da neler yapmıştı, neler yaşamıştı? İşte Renan’ın gözüyle Amerika…

İstanbul Yolcuları

Gecenin sessizliğinde hafızamın derinliklerini yokladım. Garbis Amca’mın Avrupa’ya gidişi geldi gözümün önüne. Karaköy limanındaki dev yolcu gemisi, aileler ve dostlar, sarılmalar, ağlaşmalar, hoparlörden yayılan bir ses, Zehra Bilir’in boğuk sesi. Biri onu gemide görüp tanımış ve Kapıldım Gidiyorum şarkısını söylemesini rica etmişti. Şarkıyı bir kez daha duyma arzusu doldurdu içimi. Nasıl olacaktı? Süpermarketteki Türk kasiyer kıza sorsa mıydım? Bu fikir içimi biraz rahatlat, gerçi benden yirmi yaş küçük Leyla’nın şarkıyı bildiğine hiç ihtimal vermiyordum ya… “Silva’cığım kendini Elizabeth Taylor’la kıyaslamaya kalkmayacaksın herhalde,” diye sordu şaşkınlıkla Ani. “Güzellik onda, para onda. Her şeyi yapabilir, her şeye sahip olabilir. Seninse, kocan yasak ettiği için mahalleden çıkmaya bile hakkın yok.” “Ne yani! Biz de gudubet değiliz ya!” diye hiddetle çıkıştı Silva. “Güzelce giydirilip kuşatılan o taşbebeklerden herhangi birinin peşine bir alay yaygaracı velet takın, önüne bir kova su ile yer bezi, rendelenecek soğanlar, içi doldurulacak biberler, çitilenecek bir ton çamaşır, kocanın, çocukların çamaşırları, kaynananın perdeleri, büyük halanın kolalanacak masa örtüsü ve daha bilmem ne koyun da, bizden ne fazlası varmış görün!”

Gezdiklerim, Gördüklerim, Görüşlerim…

Bu gezi yazıları 1997-2006 yıllarını kapsayan on yıllık bir dönemde, yazarın eşiyle birlikte yaptığı yurtiçi ve yurtdışı kültür gezilerinin arkasından bir kısmının kaleme alındığı anılardır. Bu anılar gezip görülen eserlerin, güzelliklerin dile getirilmesi değil, bu kültür deneyiminin düşündürdüğü gözlemlerdir.

Hacı Manuil Beykoz’da Neler Oldu?

“Vakit çok geçti, gece yarısına yaklaşıyordu. Beykoz’dan aşağı inmekte olan bir atlı Sultaniye çınarlarına yaklaşıyordu. Sağında Boğaziçi’nin suları geç çıkmış ayın ışığında kıpır kıpır oynaşıyor, karşı kıyıda, İ Steni’den Büyükdere’ye kadar yaldızlar gibi göz kırpıp duran bir kaç ışık görünüyordu. Havada tertemiz, tuzlu bir esinti vardı ve yazın sıcağında bütün gün kavrulmuş olan toprağın dışa vurduğu bu koku bu esintiye karışıyordu. Uzaklarda bir kayıktan Türkçe bir meraklidiko duyuluyordu.”

Evliya Çelebi’nin İzinde Kayseri

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi, çağının sosyal, iktisadi, antropolojik ve folklorik kaynağı olmasının ötesinde; bekli de dünya kültür mirasının envanter bilgilerini kapsaması ve pek çok ülkenin tarihini aydınlatması bakımından da önemlidir. Bu nedenle, bir benzeri olmayan Evliya Çelebi’nin bu muhteşem eseri dünya kültür mirası için temel kaynak olmaya devam edecektir. Ayrıca bu gün bile yaptığı yolculuklarını kültürel zenginliklerle bütünlemek ve tarihsel bir derinlik katmak isteyenler, Seyahatname’deki ilgili bölümleri okumaya özen göstermelidirler.

Bu proje ile günümüz yazarlarından S. Burhanettin Akbaş Evliya Çelebi’nin gezdiği coğrafyayı kendi üsluplarıyla tekrar kaleme almaktadırlar. Elinizde bulunan eser bu kapsamda yapılmış seri çalışmalardan birisidir. Eseri zevkle okumanızı dilerken Evliya Çelebi’yi bir kez daha rahmet ve minnet duygularımızla anıyoruz.

Evliya Çelebi’nin İzinde İbrahim’in Nazargahı Urfa

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi, çağının sosyal, iktisadi, antropolojik ve folklorik kaynağı olmasının ötesinde; belki de dünya kültür mirasının envanter bilgilerini kapsaması ve pek çok ülkenin tarihini aydınlatması bakımından da önemlidir. Bu nedenle, bir benzeri olmayan Evliya Çelebi’nin bu muhteşem eseri dünya kültür mirası için temel kaynak olmaya devam edecektir. Ayrıca bugün bile yaptığı yolculuklarını kültürel zenginliklerle bütünlemek ve tarihsel bir derinlik katmak isteyenler, Seyahatname’deki ilgili bölümleri okumaya özen göstermelidirler.

Bu proje ile günümüz yazarlarından Mehmet Kurtoğlu EvliyaÇelebi’nin gezdiği coğrafyayı kendi üsluplarıyla tekrar akleme almaktadırlar. Elinizde bulunan eser bu kapsamda yapılmış seri çalışmalardan birisidir. Eseri zevkle okumanızı dilerken Evliya Çelebi’yi bir kez daha rahmet ve minnet duygularımızla anıyoruz.

12 Günde 10 Memleket 12 Günde 10 Dilde Barış

Türkiye, Yunanistan, Makedonya, Kosova, Sırbistan, Bosna Hersek, Hırvatistan, Slovenya, İtalya, İsviçre. … bazen yağmurla ıslandık, bazen karla üşüdük, bazen de güneşle gülümsedik… Kardeşliği ve dostluğu paylaştık. En önemlisi; her koşulda barışı savunduk…