Kafka Üzerine Ciltli

Walter Benjamin’in Kafka’nın 10. Ölüm yıldönümünde kaleme aldığı bu değerli eserin bitiminde Réda Bensmaïa’nın Kafka Efekt isimli çok değerli metnine yer verdik. Zira Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin Kafka üzerine ve üzerinden yaptığı kavramsal açılımların okumasını yapmış olan (ve de Benjamin’in bu metnini okumamış olan [ve de tersi]) okur için özellikle böy­le bir harekete gereksinim duyduk; zira Bensmaia eksiksiz bir şekilde neredeyse ön­cül bir dil kullanmış olan Benjamin’in Kaf­ka tasarrufu ile Deleuze-Guattari ikilisinin minor merkezli ama bir o kadar da yazın ve düşün hayatlarının her yanına yerleşmiş olan Kafka yönelimleri arasındaki farkı net olarak ortaya koyuyor. Bir anlamda Benja­min ve Deleuze Guattari metinlerinin art arda okunmasıın anahtarını ve entelektüel keyif rotasını sunuyor.

Sokrates Öncesi ve Sonrası

Büyük İngiliz klasikçisi Francis Macdonald Cornford’un 1932 yılının Ağustos ayında Yunan felsefesi üzerine Cambridge Üniversitesi’nde verdiği dört konferans metninden oluşan bu minik kitap o kadar sevilmiş, o kadar çok okuyucu bulmuştur ki İngiltere’de bugüne kadar yirmi beş baskı yapmıştır.

Sokrates kimdi? Batı uygarlığı için kamil insan, bilge filozof modeli mi, yoksa Yunan düşüncesinin doğacı temellerinden ayrılarak mistisizm içinde kaybolmasına yol açan kişi mi? Verdiği dört konferansta Cornford Sokrates’in Eski Yunan ve tüm Avrupa uygarlığı içindeki emsalsiz yerinin nedenlerini büyük bir açıklıkla, basit bir dille ve kısa, okunması zevkli metinlerle anlatıyor..

Yatak Odasında Felsefe

Yatak Odasında Felsefe’de, Marquis de Sade bütün toplumsal tabuları tek tek ateşe verir. Bir yatak odasında, başkarakterlerin diyalogları şeklinde ilerleyen kitap cinselliğe, felsefeye, dine, ikili ilişkilere değinir ve gerçek mutluluk nasıl olmalı sorusunun yanıtını arar. Fransız İhtilali’ni tamamlayacak tek ahlâki sistemin libertenizm olduğunu iddia eden Marquis de Sade, Yatak Odasında Felsefe’de Eugenie, Dolmancé ve Saint Ange’ın diyaloglarıyla bu iddiasına kanıtlar sunar.

“Yasalar tek kişi için değil, genel için yapılıyor, kişisel çıkar her daim genel çıkarla ters düştüğünden bu yasalar da çıkarlarla çelişki içindedir. Ama toplum için iyi olan yasalar, toplumu oluşturan bireyler için çok kötüdür. Zira yasalar bireyi korumaya veya güvence altına almaya başladığı andan itibaren, insan yaşamının üçte birini zapt eder. Yasalardan nefret eden akıllı bir adamın bunlara karşı duyduğu hoşgörü, yılanlara veya engereklere duyulan hoşgörüye benzer. Yaralayabilirler, zehirleyebilirler ama tıp alanında bazen işe yararlar. İnsan bu zehirli hayvanlardan korunur gibi korur kendini yasalardan. Biraz sağduyuyla, kolaylıkla alınabilecek tedbirlerin ve gizemlerin arkasına sığınarak korur kendini.”

İki Yüzlü Hayatlar ve Hileler

“Yüksek konumlar insanın davranışlarını değiştirir, bunlara erişen kimse ölçüsüz ve kendini beğenmiş olur, insanlığını unutur.”

Yaradılıştan onur düşkünü olanlar, egemen olmak için yetenekli olsalar bile, ünlü olma yarışında benzerlerine karşı duydukları kıskançlık büyük işler başarmalarını engeller.

Lysandros saldırgandı ve kendisine karşı gelenleri korkutarak susturuyordu. Argoslularla Lakedaimonlular arasında toprak sınırları yüzünden anlaşmazlık çıkmıştı. Argoslular daha haklı olduklarını söyledikleri sırada kılıcını göstererek: “Buna egemen olan sınırları için daha iyi hak ileri sürer” dedi. Megaralı bir adam bir toplantıda kendisine karşı konuşunca, “Dostum, bu sözleri söylemek için arkanda güçlü bir devletin olmalıydı” yanıtını verdi. Hangi yanı tutacaklarına karar veremeyen Boiotialılara: “Ülkenizden mızraklar kalkık mı, yoksa inik mi geçeyim?” diye sordu. Uzlaşmadan ayrılmış olan Korinthosluların surlarına yaklaştığı zaman, Lakedaimonluların saldırıya geçmeye çekindiklerini ve tam o sırada bir tavşanın siperden atladığını görünce: “Tembellikleri yüzünden surlarında tavşanların uyuduğu bu düşmanlardan korkmaya utanmıyor musunuz!” dedi.

Avcının köpeğin doğurduğunu değil, köpeğin kendisini, atlara ilgi duyanın atın doğurduğunu değil, atın kendisini aradığı gibi (çünkü ya attan katır doğarsa.., devleti yönetecek adamın kim olduğuna bakmayıp kimin oğlu olduğuna bakan devlet adamı hiçbir başarı elde edemez.

Çizgilerle Felsefe

Ünlü Meksikalı çizer Rius, Çizgilerle Felsefe’de felsefenin, Antik Çağ’dan günümüze uzanan öyküsünü eğlenceli, yalın bir dille ve çizgilerle aktarıyor. Kitabın giriş bölümünde “bu kitap uzmanlar için değil, felsefeye yeni başlayanlar için hazırlanmıştır” uyarısını yapıyor ve felsefe tarihini bir çırpıda okunabilecek bir kurguyla sunuyor.

MÖ 5. yüzyılda Miletoslu Thales’le başlayan felsefi düşüncenin, 21. yüzyılın post-yapısalcı filozoflarına gelene kadar hangi tarihsel dönemeçlerden geçtiğini ortaya koyuyor. Bu tarih aralığındaki tüm felsefi sistemler, temel öğretiler ve temsilcileri Rius’un çizgilerinde ve üslubunda âdeta eğlenceli bir felsefe dersine dönüşüyor. Rius, felsefeyi herkesin anlayabileceği bir kurgu ve dil ile ortaya koyarak, felsefenin kimi zaman soğuk ve anlaşılmaz gelen imajını da tersine çeviriyor.

Yol Bilenler

Her kültür “İnsan olmanın ve yaşamanın anlamı nedir?” sorusuna verilen emsalsiz bir yanıttır. Antropolog Wade Davis dünyadaki yerel kültürlerin bilgeliğini methettiği nefes kesici bir yolculuğa çıkarıyor bizi.

İlkin Polinezya’da, ataları İsa’dan bin yıl önce Pasifik’te yaşayan seyrüsefercilerle denizlere yelken açıyoruz. Derken Amazon’da kayıp bir medeniyetin torunlarıyla, Anakonda halklarıyla tanışıyoruz. Ardından Andlar’da yeryüzünün gerçekten canlı olduğunu keşfederken, Avustralya’da Afrika’dan yola çıkan ilk insanların her şeyi kapsayan felsefesini, Rüya Zamanı’nı deneyimliyoruz. Sonra Nepal’e gidip kırk beş yılını tefekküre ve yalnızlığa adamış en büyük kahramanla, gerçek bir Bodhisattva’yla karşılaşıyoruz. En nihayetinde de soluğu hayatta kalma savaşı veren son yağmur ormanı göçebelerinin mekanı Borneo’da alıyoruz.

Bu yolculuktan çıkarılacak dersleri anlamak gelecek yüzyılda görevimiz olacak. Zira insanlığın mirası -engin bir bilgi ve deneyim arşivi, koca bir hayal gücü kataloğu- büyük tehlike altında. Kültürün ifade ettiği şekliyle insan ruhunun çeşitliliğini yeniden takdir etmek, zamanımızın en zorlu ve temel vazifelerinden biri.

“Değişim de teknoloji de kültürel bütünlüğü tehdit eden şeyler değildir. Esas tehdit iktidardır, vahşi tahakkümdür. Batı’daki yaygın düşünceye göre, söz konusu yerli halklar, yani Batı’yla pek de ilgisi olmayan ‘ötekiler’, her ne kadar olağandışı ve renkli olursa olsun, adeta doğa yasaları gereği, modernleşmek ve Batılılar gibi olmak konusunda sanki başarılı olamamışlar gibi, öyle ya da böyle yok olup gitmeye mahkumdur. Düpedüz yanlış bir düşüncedir bu.”

Yağmur Sabahı

Felsefenin edebiyatla buluştuğu ya da kesiştiği yerde deneme türünün ışıkları parlar. Denemeyse konumuz ne felsefenin doğrularından ne edebiyatın güzelliklerinden ödün verebiliriz. Denemede aşk vardır, anılar vardır, kişinin kendiyle ve dünyayla hesaplaşması vardır, umutlar ve düş kırıklıkları vardır. O bazen öyküye çalar, bazen şiiri andırır, bazen resmi bazen yontuyu düşündürür. Gönül gözüyle dizisinin bu yedinci kitabında Afşar Timuçin felsefeyle edebiyatı buluştururken insanın temel sorunlarına ayrıştırıcı bir gözle bakıyor, özellikle ahlak sorunlarını enine boyuna tartışıyor. Herbiri bağımsız kısa yazılardan oluşan bu kitapta günümüz insanının yoksunluklarını ve özlemlerini, yenilmişliklerini ve kavgalarını akıcı bir dille anlatılmış bulacaksınız.

Özne Felsefe ve Bilim Yazıları 21. Kitap – Güz 2014

Felsefi Bir Sorun Olarak İnanma

Yaşantı ve eylem Belirleyicilerinden Biri: Kişilerin İnançları / İoanna Kuçuradi

Kant’ta Felsefe-Din ve Felsefe-Devlet İlişkisi Üstüne / Doğan Özlem

Antropontolojik açıdan İnanma ve Bilme Üzerine / Betül Çotuksöken

‘Ateizmin İmkansızlığı’ Savı Bağlamında İnanmanın Doğası Üzerine Fenomennolojik Bir Çözümleme / Hasan Aydın

Bilincin Camera Obscura’sı – Feuerbach’ın Dinin Özü’nü Çözümlemesi / Celal Gürbüz

Kant ve Gazali’de Akıl-İnanç-İrade İlişkisi / Veli Urhan

Kendini Gerçekleştirme Sürecinde İnanç/İman: Bir Model Olarak Gabriel Marcel Felsefesi / Emel Koç

Descartes’ın Tanrı Kanıtları Üzerine Bir Eleştiri / Eyüp Erdoğan

İnanmak Aldanmak mıdır? / Yasin Ceylan

İnanma Konusu / Ahmet Soysal

İnanç ve İdrak / Selahaddin Halilov

İdeal ve İdol Kıskacındaki İnanç /Könül Bünyadzade

Aktüel Zamanın Kaçınılmaz Tanrıları Makineler: Makineye İman ya da Varlığa Özlem / Mustafa İlboğa

Şans Tanrıçası Fortuna’nın Tekerleği İle “Kader” İnancının Bir Unsuru Olarak “Çark-ı Felek” Metaforu arasındaki Münasebet / Mehmet Akif Duman

Psikolojik, Felsefi ve Hukuki Bir Fenomen Olarak Adalet İnancı / Mehmet Akif Tutumlu

Muhammediler (Hz. Muhammed’in Mücadelesi) / Cahit Aslan

Çevre Problemlerine Dini veya Felsefi Bir Çözüm arayışı / Hüseyin Dayı

İnanmanın Felsefesi Üzerine / Mustafa Günay

Nietzsche Dünyayı Neden Bir Sanat Yapıtı Olarak Değerlendirir? / Metin Bal

“Filozof ve Yurttaşları” ve Zamansal Düzenleme / Ali Gürbüz

Haklar Temelinde Vatandaşlık Anlayışı / Sultan Şahin

Şiirin İnancı / Mustafa Emre

Mış Gibi / Fatime Gümüş

 

Fikirlerin Bilgisi Üzerine

“Dahiler, gelişim sürecinin bir sonucu olarak istemden, bir başka deyişle eğilim, arzu ve tutkudan daha fazla zekaya, zihinsel yeteneğe sahip olurlar” diyor yazar.

Zeka bile “istem’in esaretinden sadece anlık olarak kurtulabiliyorsa, o halde üzerinde ille de düşünmemiz gereken kavram, “istem”dir.

Zeka, istem, mantık, idea, delilik, deha, tabii güzellik, sanat, mimar, şiir, müzik, tarih vb. kavramları bu kitapta okuduktan sonra, kendinizi yeniden “tanımlama” ihtiyacı duyacaksınız…

Çünkü, kitabı okuyunca bu kavramlarla ilgili derinlemesine bir analize hakim olacak ve sahip olduğunuz bilgi ışığında kendinizi “yenilenmiş” hissedeceksiniz.

Anarşist Banker

Anarşist Banker’de, bir yemek sonrası iki arkadaş arasında başlayan sohbet, okuru burjuva toplumu’nun derinliklerine sürükler. Bu iki arkadaştan biri, hem banker, hem de anarşist olduğunu söyler. Ona göre, bankerlik, gerçekleşebilir tek anarşist eylemdir.

Pessoa, ilk basımı 1922’de yapılmış olan Anarşist Banker’de, antik çağ felsefesinin diyalog yöntemini izleyerek, günümüz burjuva toplumunun ikiyüzlülüklerini, haksızlıklarını gözler önüne serer, ince bir alay içeren, zekice akıl yürütmelerle paranın iktidarını sorguya çeker.

Hapishane Defterleri 4. Cilt Ciltli

Gramsci’nin düşüncesini ve Hapishane Defterleri’nin karmaşık oluşum süreçlerini hiç kimse Valentino Gerratana ve Antonio Santucci kadar iyi anlamamıştır.

– Joseph A. Buttigieg

Yirminci yüzyılın en değerli aydınları arasında, çalışmasını ölümünden sonra, Antonio Gramsci’ye nazaran daha zor erişilebilir vaziyette bırakan herhalde kimse yoktur. Ancak bu, onun yüzyılın belki de en iyi tanınan ve en büyük etki yaratan İtalyan düşünürü olmasını engellememiştir. Bunu, büyük ölçüde, yaşamlarının önemlice bir bölümünü Gramsci’nin çalışmalarını metodolojik olarak organize etmeye ve çözümlemeye adamış iki bilim adamına borçluyuz: Valentino Gerratana ve Antonio A. Santucci. Artık onların ikisi de aramızda değil; Gerratana’nın ölümünün arkasından, başta gelen Gramsci çalışmaları uzmanı olarak meslektaşı ve gerçekte takipçisi olan Santucci’yi de hiç beklenmedik bir zamanda kaybettik.Santucci yalnızca elli dört yaşındaydı; ölümü, trajik olduğu kadar bizler için pişmanlığa da neden olan bir olay oldu. Siyasal kuram tarihindeki pek çok alandaki derin bilgilerini ironik ve uzlaşmaz bir zekayla ve biraz melankoliye de çalan esprili bir mizaçla birleştirmiş olan bu büyük yetenekten neden daha fazlasını beklememiştik?

Santucci, Gramsci metinlerinin filolojik çözümlenmesinde en önde gelen bilim adamı olmasının yanında, Gramsci ve Hapishane Defterleri üzerinden, onun bir parçası olduğu tarihsel dönem hakkındaki eleştirel çözümlemeleriyle de ün salmıştı. Bu nedenle Santucci, hem filolojik bilgeliğiyle, hem de pek çok denemede ifadesini bulan kendi çalışmasıyla, bilhassa da “komünizmsiz” bir dünyada Gramsci’nin devam eden önemine ilişkin düşünceleriyle hatırlanmalıdır.

– Eric J. Hobsbawm

Tüm öteki otantik klasikler gibi Gramsci’nin çalışması da hem kendi çağının bir ifadesidir hem de “bağlama direnir ve gelecek nesillerle diyaloğa açıktır”.

– Antonio A. Santucci

Çay ve Zen

Çay ve Zen felsefeye odaklanan ve Japon Çay Seremonisi’nin estetiğini anlatan bir tarih betimlemesidir.

Bu kitapta Kakuzo, çayı hem Zen ile Taoculuk bağlamında anlatıyor, hem de çayın ve Japon yaşayışının asırlardır süren yönlerine değiniyor. Kitabı daha önemli kılan şey ise anlamlı bir hayatı nasıl yaşayacağımızı gösterebilme yetisine sahip olmasıdır. Doğa ve sadeliği, sanat ve güzelliği, bizi çevreleyen hayattaki küçük şeylerin içinde bulunan kavranması zor derinlikleri anlatıyor.

Okakura Kakuzo şöyle der: Çay yolu, bizim sıradan günlük hayatımızda güzel olan şeye duyulan aşkta bulunur. Saflığı, harmoniyi, karşılıklı saygıyı, doğanın ve bireyin önemini öğretir. Aslında kusursuz olmayana tapınmadır. Bizim imkansız dünyamızdaki imkanlı şeyleri başarma tavrıdır.

Kitabın ilk bölümü ise, yazarın düşüncelerinin ve bu kültürün daha iyi anlaşılabilmesine katkı sunabilmek için, sudan sonra en çok tüketilen içecek olan çayın, çay kültürünün ve Çayizm’in köklerine bir yolculuk yapıyor.

Bilgelik Hikayeleri – 2

İlk kitabımızda olduğu gibi, bu kitabımızda da sadece filozoflar değildir kitabımızın kahramanları. Onların sözlerinden, öğütlerinden veya hayatlarından kesitler okurken, aslında kendi duygularınızın, tecrübelerinizin ve inançlarınızın arasında bulacaksınız kendinizi. Mutasavvıflar da sizinle beraber yolculuk edecektir bu hikmet yolunda.

Hz. Peygamber’in sevgisinin sıcaklığını onu sevenlere dâir anekdotlarla içinizde hissedeceksiniz. “Belki ben de böyle biri olabilirim, neden olmasın ki ?” diyeceksiniz. Hayatınızın kodlarını, bakış açısının önemi üzerinde tekrar kodlayacaksınız. Ama her şeyden önce ve her şeyden öte, felsefe diyarından hikmet yurduna bilgelik rehberliğinde seyahat ederken, hayatınızda pek çok şeyin bu kesitlerle beraber akıp gittiğini göreceksiniz. Tekrar oturup düşüneceksiniz ve diyeceksiniz ki; demek ki felsefe, hayatımızın tam ortasındaymış… Demek ki felsefe, hayatın ta kendisiymiş…

Gözünü Kapat Ve Gör

James Joyce’un Finnegans Wake de dahil tüm eserlerinden özenle derlenmiş olan Gözünü Kapat ve Gör, sizleri bambaşka bir James Joyce ile tanıştırırken, büyük yazarın daha iyi anlaşılmasında da önemli bir kılavuz olacaktır.

“Bırakın ülkem benim için ölsün.”

“Öğrenmek isteyen kişi alçakgönüllü olmalı. Ama yaşam muhteşem bir öğretmendir.”

“Bir hayalden uyanmak en az doğmak kadar acı verir.”

“Ölüleri gömün. Diyelim ki Robinson Crusoe gerçekti. Bu durumda Cuma onu gömdü. Bakacak olursan her Cuma bir perşembeyi gömer.”

“Yaşayıp güldüler, sevip göçtüler.”

Şeytanın Sözlüğü

Şeytan, i. Yaradan’ın talihsiz hatalarından biri. Başmelek olarak işbaşına getirilen Şeytan muhtelif münasebetsizliklerde bulunduktan sonra cennetten kovuldu. İniş yolculuğu sırasında yarıyolda durup bir an için düşünceli bir tavırla başını eğdi ve sonunda tekrar yukarı çıkarak şöyle dedi:
“Tek bir ricam var.”
“Söyle.”
“Anladığım kadarıyla insan yaratılmak üzere. Birtakım kanunlara ihtiyacı olacak.”
“Ne? Seni sefil! İnsanın ezeli düşmanı olan, sonsuzluğun şafağından insan ruhuna beslediği nefret yüzünden kovulan sen, onun kanunlarını belirleme hakkını mı istiyorsun?”
“Af buyurun; istediğim, insana kendi kanunlarını koyma izni verilmesi.”
Nitekim öyle oldu.

Yazar Hakkında: Amerikalı gazeteci, yazar ve hicivci. 1842 yılında Ohio’da, isimlerinin hepsi de A ile başlayan on üç kardeşin onuncusu olarak dünyaya geldi. Indiana’daki yerel bir gazetede çalışmak üzere on beş yaşında evden ayrıldı. 1860’ta Amerikan İç Savaşı’nın patlak vermesiyle Kuzey Ordusu’na katıldı ve çeşitli muharebelerde çarpıştı. Savaştan sonra tekrar gazetecilik mesleğine yöneldi. The Argonaut ve The Wasp gibi dergilerde köşe yazıları yazmanın yanı sıra öykü ve şiir kitapları yayımladı. En çok yankı getiren kitabı Şeytanın Sözlüğü çeşitli gazete ve dergilerde parça parça yayımlandıktan sonra ilk olarak 1906’da the Cynic’s Word Book (Siniğin Sözlüğü) adıyla basıldı. İki oğlunun ölümünün ve karısıyla boşanmasının ardından yavaş yavaş dünyadan elini çekmeye başlayan Bierce, 1913 yılında İç Savaş’ın muharebe meydanlarını kapsayan bir tura çıktı ve aynı yıl Meksika’ya geçti. En son 26 Aralık’ta yakın bir arkadaşına mektup yazdıktan sonra kayıplara karışan Bierce’ten bir daha haber alınamadı. Yok oluşunun ardındaki sır perdesi hiçbir zaman aralanamayan yazarın ölüm tarihi genellikle 1914 olarak geçer.

Şipşak Nietzsche

Vakti az olanlara, tüm zamanların gelmiş geçmiş en önemli ve en yanlış anlaşılan filozoflarından Şipşak Nietzsche!

Vakti az olanlara!
Hayatımızı değiştirenlerin hayatları Şipşak dizisinde!
 
Tüm zamanların gelmiş geçmiş en önemli ve en yanlış anlaşılan filozoflarından Friedrich Nietzsche, “Ben insan değilim, dinamitim” diyordu. Gerçekten de düşünmek, hiçbir zaman Nietzsche’ninki kadar yüksek bir patlama tehlikesi içermemişti.

Nietzsche, kendisini saran dünyanın, kültürün ve felsefenin darlığından mustaripti. İstediği az değildi; radikal bir şekilde “değerlerin yeniden değerlendirilmesi”ni talep ediyordu. Bu yolda ilerlerken yarattığı her eser; Tragedyanın Doğuşu’ndan Böyle Buyurdu Zerdüşt’e ve Ecce Homo’ya kadar bir çığlık, dayatma, kışkırtmaydı.

Sivri dilli yazar ve mizah ustası Peter Zudeick, Friedrich Nietzsche’nin sarsıcı gücünü hâlâ koruyan eserlerini ve yaşamını zengin verilere dayanarak aktarıyor ve gerçekten zirveyi zorluyor.

Yazar hakkında:
Peter Zudeick, Almanya’nın Solingen kentinde doğup büyüdü ve meslek yaşamına polis olarak başladı. Daha sonra Köln’de edebiyat, pedagoji, felsefe ve tiyatro eğitimi aldı. 1976 yılında Kölner Stadt Anzeiger gazetesine stajyer olarak girip, politika servisinde gelecekteki mesleğiyle tanıştı. 1980 yılında radyoya geçerek muhabir ve moderatör olarak çalıştı. 1982’de parlamento muhabiri oldu.

Peter Zudeick 1985 yılında beri Almanya’nın önde gelen radyo istasyonları ve gazeteleri için serbest gazetecilik yapıyor, televizyon programları hazırlıyor. Çalışma alanları siyasi röportajlar, yorumlar, analizler, araştırmalar ve edebiyat üzerine söyleşilerdir. Alman hr 2 televizyon kanalında siyasetçilerin ağızlarından çıkan çarpıcı sözleri hicvederek özetlediği haftalık programı, gördüğü büyük ilgi üzerine CD olarak da satışa sunuldu.

Son dönem yazdığı kitaplarda Almanya’yı giderek yoksullaşmaya sürüklediklerini savunduğu siyasi yöneticileri eleştiren Peter Zudeick, eserlerinde Plato ve Marx vb. gibi tarihe yön vermiş kişilikleri günümüz yöneticileriyle kıyaslıyor.

Hızır ile Musa

Sabır-sızlan-mamız
ya da
sabrımızın sızlanması,
başa,
en başa
geç-kalmışlığımızdan,
ama aynı zamanda da
ora’ya
-ne-den sonra-
rücû telaşımızdan
oluyor
sanı-yorum…
Olan aslında çoktan olmuş olsa da bizim onun tekrarına tanıklığımız, tekrar edeni ikrarımız hep sonradan. Ama neden sonra olsa da , bu tanıklık hep taze, hep ilk defa. Çoktan olmuş olan yeniden oluyor, ol! Emri her ân yineleniyor; varlık sürekli yineleniyor çünkü. Varlık onu çepeçevre saran karında her dem, dem-be-dem devine-dura ol!’a – geliyor. Varlıkta her şey dâimi bir oluş halinde. İnsan da. O da, başta, en başta, ol!-dendikten sonra, ol-karın’da, ‘’ol!’’a geliyor her daim. Varlığı- ana karnındaki bebeği saran meşime gibi- çevreleyen, saran,sarmalayan zaman; varlığı, karnında bulunduran, onu olduran zaman, döşünde devine-duran varlığı havasızlıktan boğulmaktan ya da bayatlayıp kokuşmaktan koruyor, onu taze, diri-taze, terütâze tutuyor daima; ama aynı zamanda varlığı değiştirip, ‘’bozuş’’a ve oradan yeni bir ‘’oluş’’a sokuyor. Varlık, zamanla soluk alıp veriyor. Keza s/oluyor zamanla. Varlığın çevreni (Horizont) denen, varlığın karnı hakeza. İnsan, (var) oldukça karnın çocuğu… İnsan, ibn’ul vakt .

Ben Neyim?

Bütün bir Tanzimat ve Servet-i Fünun devirlerini ve hatta Meşrutiyet devrinin de ilk yıllarını eserleriyle dolduran Ahmet Mithat Efendi’nin birden çok sıfatı vardır: Gazeteci, hikaye ve roman yazarı, tarihçi, ilahiyatçı, felsefeci…. O, bütün bu alanlarda ciltler dolusu eseri bulunan, edebiyattan coğrafyaya, müzikten dinler tarihine hemen her konuda kalem oynatmış ve okuyucularını her alandan haberdar etmek isteyen bir gazeteci, bir ansiklopedistir.

Ben Neyim? Osmanlı’ya materyalizmin girişinden çok önce, Batılı filozofların Fransızca kaleme aldıkları yazılardan yola çıkarak cevap mahiyetinde kaleme alınmış ve Tercüman-ı Hakikat gazetesinde hikmet maddelerinden bahsedilen sütunlarda tefrika edilmiştir. Eser, o dönemlerde yeni revaç bulmakta olan materyalist felsefeye karşı yazılmış ilk savunmacı eserlerden birisidir.

Düşünen Adamdan Mektup Var

Kesin olarak iman etmişimdir ki, Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlüyse, İslam dünyası da güçlüdür.

Aksi bir durum varsa, bütün Türk dünyası ile birlikte İslam dünyası da sömürülmektedir.

Galiba bu durum en iyi idrak edenler de düşmanlarımız.

Türk devleti ve Türk milleti olmuştur.

Tarihten ibrek almasını bilenler, bunu ayan-beyan göreceklerdir.

Durum günümüz de aynıdır.

Onun için diyorum ki;

Türk devletini yıkmak ve Türk milletini parçalamak isteyen bölücüler yalnız Türklüğe değil, İslam’a da ihanet etmektedirler.

– S. Ahmet Arvası

Candide

Fransız devrimi ve Aydınlanma hareketinin büyük filozofudur. Din ve ifade özgürlüklerinin yanı sıra, insan hakları konusundaki düşünceleri ve felsefi yazınları ile ünlenmiştir. Eserlerinde Kilise dogmaları ve döneminin Fransız kurumlarını yoğun olarak hicvetmiştir. Zamanın en etkili isimlerinden biri olarak tanınmıştır.

Bu anlatısında Voltaire, genç ve her şeyden habersiz Candide’yi, Alman düşünürü Leibniz’in felsefesini temsil eden Pangloss ve sağduyunun temsilcisi olan filozof Martin’le birlikte bütün dünyayı dolaştırır. Almanya’dan Hollanda’ya, İtalya’ya ve sonunda Türkiye’ye giden Candide, bu gezileri sırasında bin bir felaketle karşılaşır. Bu kitap Voltaire’in asıl karakterini açığa vuran bu kitabıdır. Burada alay son sınırına ulaşmıştır. Ülkelerin, kralların, ulusların âdetleri, gelenekleriyle, dinlerle, insanların karakteriyle alay eden filozof iğnesini saplamak için en zayıf yanları bulmakta güçlük çekmemiştir.

Özdeyişler, Mektuplar ve Aforizmalar

Atomlarda hiçbir zaman durağanlık yoktur. İnsan vücudu da her şey gibi atomlardan meydana gelmiştir, ruhumuz da. Bedenimizdeki atomlarda daima hareket halindedirler, sürekli bir değişim içindedirler. Bazı atomlar bizden ayrılıp gider, yenileri gelir ve bizim varlığımıza alınırlar. Hayatı sürdürecek atomların kaybı, insandan olsun başka nesnelerde, hatta bütün dünyada olsun alınanlardan fazla olursa o zaman o cisimde bozulmalar başlar ve gittikçe de artar. Böyle atomların bileşim ve örgüleri başka atom kümelerinin tesiriyle parçalanacak olursa bu cisim atomlarına ayrılır. O zaman canlı yaratıklar için öldü deriz. Ama atomların kendileri yok olmazlar, aksine, o zamanki bileşimlerinden ayrıldıktan sonra başka, yeni nesnelerin kuruluşunda kullanılırlar. İşte hayat ve ölüm – oluş ve yok oluş -önsüz ve sonsuz olarak böyle karşılıklı etkileşerek sürüp gider.

Ruhumuzda atomlardan meydana geldiği için tıpkı bedenimiz gibi ölümümüzle kendini meydana getiren atomlara ayrışır. Bu sebeple organizmanın dağılmasından sonra ruhun yaşaması diye bir şey yoktur. Bu bilgiyi hiç korkmadan göz önünde bulundurmalıyız. Ölümümüzden sonra bizden, dağılmış, uçuşarak birbirinden uzaklaşan ve yeniden başka organizmaların kuruluşunda malzeme olacak atomlardan başka bir şey kalmaz. Kişilik olarak, ölümden sonra bizden hiçbir şey kalmaz. Ama bununla bizim, ölümden sonra ruhumuzun mukadderatı hakkındaki bütün korkularımız ortadan kalkmış olur, çünkü ruh ölümden sonra ne mükafat görebilir ne de cezalandırılabilir. Bir “Öteki Dünya” yoktur.

Epiküros’un kendisinin de haklı olarak gurur duyduğu bu büyük düşüncesi, değişmez ve önce belki korkunç gelen bu gerekirlilikten harekete geçerek cesaretle Zevk Felsefesine gidişidir. Çünkü ancak tek bir defa doğduğumuza, ölünce de artık bütün ebediyet boyunca bir daha var olmayacağımıza göre bu bir defalık hayatın kendisi karşımıza muazzam bir gaye olarak çıkmaktadır. En üstün mutluluğa ve zevke erişebilmek için bizde saklı olan, bizzat doğanın bize vermiş olduğu bütün kuvvetleri, hepsinden fazla ruhumuzun güçlerini seferber etmeliyiz. Ölüm artık korkunç değildir; bizim için bir hiçtir. Çünkü elemanlarına ayrılmış bir şeyin duyarlılığı olamaz, artık duyarlılığı olmayan bir şeyin de bizimle ilgisi yoktur. Ölüm, tatlı olsun acı olsun, sevinçli ve ızdıraplı olsun bütün duyguların ortadan kalkması demektir. Eğer biz varsak ölüm orada yoktur, eğer ölüm orada ise, o zaman artık biz yokuz.

Fikir Hayatımız – Mehmet Servet

Ülkemizin ilk felsefecilerinden Servet (Berkin) Bey, 1929 yılında yazdığı “fikir hayatımız” başlıklı yazılarında, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki düşünce dünyamızı incelemekt, o günkü başlıca düşünürlerin çizgilerini ve bu çizgilerin birbirleriyle olan ilişkilerini ortaya koymaya çalışmaktadır.

Aşk ve Kaotik Özgürlük

Niçin âşık oluruz?

Neden seks yapma ihtiyacı hissederiz?

Peki, tüm yaşam sürecimizde neler yaşayacağımız önceden belirlenmiş olarak mı doğarız?

İlla annemize ya da babamıza benzemek zorunda mıyız?

Özgün bir birey olabilmemizde ya da olamamamızda ebeveynlerimizin ve içinde yaşadığımız toplumun etkisi var mıdır?

Eyüp Erdoğan sade ve yalın diliyle kaleme aldığı Aşk ve Kaotik Özgürlük isimli kitabında filozoflarla psikanalizcilerin izinden giderek bu sorulara yanıt veriyor. Necmettin Erbakan, Cem Karaca, Abdullah Gül, Afife Jale gibi örneklerle bu konuda okurlara yeni bir bakış açısı sunuyor.

Hay Bin Yakzan

Endülüs’ün büyük düşünürü İbn Tufeyl ilk “felsefi roman” ve ilk “robinsonad” sayılan bu eserinde, her türlü dış etkiden uzak bir adadaki yalnız bir çocuğun hakikati arayış yolculuğunu anlatıyor.

“Müslüman âleminin tek romanı olan bu zihnî dramda psikolojiden ziyade yahut onunla beraber, çok ustaca idare edilmiş bir muakale (kurgu) vardır.”

– Ahmet Hamdi Tanpınar

“Edebiyattaki en güzel ve orijinal kitaplardan biri.”

– Times Literary Supplement

“Büyüleyici ve şaşırtıcı bir hikâye… Kitap, her daim insanoğlunun ilgisini çekmiş olan insan hayatı hakkındaki soruları çözmek adına mevcut bütün tarihî ve kültürel bağlamların fersah fersah ötesinde.”

– Middle East Journal

Tanrı

“Deepak Chopra; kadim Vedanta felsefesini, modern çağın pek çok gereğini karşılayan, çözümler sağlayan günümüz tıbbı ve bilimi üzerine sahip olduğu eşsiz bakış açısıyla, başarılı biçimde harmanlamış.

-Huston Smith, The World’s Religions’ın yazarı.

“Çizgi genellikle Tanrı’dan vahiye çekilir, ama Deepak Chopra bu irkiltici kitabında bunu vahiyden Tanrı’ya doğru çekerek iki şaşırtıcı sonuca varıyor. Tek Tanrı’nın herkes için aynı Tanrı olması gerekmediğini gösterirken, Tanrı’ya uzanan merdivenlere ilk adımı atabilmemiz için merdivenin tamamını görmemizin gerekmediğini de gösteriyor.”

– Arvind Sharma, McGill Üniversitesi, Karşılaştırmalı Dinler Profesörü

Chopra’nın bu yeni kitabı da düş gücü ve derinlikle dopdolu. Her hikâye derin ve keskin bir içgörü taşımakta ve dünyanın her köşesinden güzelliğin ve tinselliğin o klasik anlarına doğru sizi sürüklemekte.

– Robert Thurman, Columbia Üniversitesi, Hint-Tibet Budacı Araştırmaları, Jey Tsong Khapa Kürsüsü

Bekleyiş Unutuş

Fransız Edebiyatının Gizemli Ustası Maurice Blanchot’dan Beklemek ve Unutmak Üzerine Bir Başyapıt

Unutuş, bekleyiş. Bir araya getiren, dağıtan bekleyiş; dağıtan, bir araya getiren unutuş. ”Beni unutacak mısınız?” – ”Evet, sizi unutacağım.” – ”Beni unuttuğunuzdan nasıl bu kadar emin olacaksınız?” – ”Başka bir kadını hatırladığımda emin olacağım.” – ”Fakat hatırlayacağınız yine ben olacağım; daha fazlasına ihtiyacım var.” – ”Kendimi artık hatırlamadığımda daha fazlasına sahip olacaksınız.” – ”Birlikte unutulmak. O halde bizi kim unutacak? Unutuşta kim bizden emin olacak? – “Başkaları, başka herkes!” – ” Fakat onları hesaba katamayız. Başkaları tarafından unutulmak hiç umurumda değil. Ben sizin tarafınızdan, sadece sizin tarafınızdan unutulmak istiyorum.”

Tüm konuştuklarım arasında sadece onunla konuştum, ve eğer diğerleriyle konuştuysam sadece onun yüzünden ya da onunla ilişkili olarak ya da onu unutuşum dâhilinde konuştum

* ”Daha uzun bir yol var.” – ”Fakat bizi uzağa götürmek için değil.” –

”Bizi en yakına taşıyacak bir yol.’ – ”Yakın olan her şeyin her uzaklıktan daha uzak olduğu vakit.”

Serçe Düşü

Her insan bir evrendir ve her evren konservatif bir simülasyon ürünüdür…

Serçe Düşü, her insanın kendi öz varlığı dışında algıladığı her şeyi, Kozmik Bilinç’in yarattığı simülasyon ağıyla gerçek kıldığına, yaşayıp algıladığına kanaat getiren bir düşüncenin ürünüdür.

Bu kitapta; vâr oluşa, hakikate, idrâka, irâdeye, öznelliğe, öz be öz olmaya ve diğerlerinin özüne nüfuz edebilmenin imkânsızlığına dair sorunsallar bulacaksınız.

Serçe Düşü; psikolojiyi, felsefeyi ve edebiyatı metaforlarla kesiştiren; içerisinde birçok şiir, önerme, aforizma, idea ve analiz barındıran sıra dışı bir Ruzname’dir…

– Deniz Meltem Esen

Modern Bireyciliğin Mitleri

Özgün hikayelere bakıldığında, Faust, Don Quijote ve Don Juan karakterlerinin nihai kaderleri, kendi dönemlerinin bireycilik karşıtlığını yansıtmaktadır: Faust ve Don Juan, cehennem ateşinde kavrulmakla cezalandırılırken, Don Quijote elaleme maskara olacaktır. Bu üçü, bireyciliğin ilerici dürtüsünü temsil etmektedir; ki bu dürtü, toplumun onaylamayışı yüzünden, bireyciliği baskı altına sokmuştu. Aradan geçen yüzyılın ardından bu kez de Defoe’nun Robinson Crusoe’su bireyi daha çok öne çıkartacaktı; gerçi o da Crusoe’nun yalnızlığının, aslında babasına karşı geldiği için bir ceza olduğunu söylüyordu.

Ian Watt bu kitapta, çağdaş dünyanın dört mitini irdeliyor; bu mitlerin hepsi 16. ila 18. yüzyılda yaratılmıştır, yani tarihsel bakımdan yeni olan bir toplumun seçkin eserleridir. Watt, Faust (1587), Don Quijote (1605) ve Don Juan’ın (yaklaşık 1620) özgün hikayelerinin, bu üç karakteri hiç pohpohlamadığını söylerken, bir yandan da, iki yüzyıl sonra ortaya çıkan Romantik dönemde, bu karakterlerin takdire şayan kişiler, hatta kahraman olarak nasıl yeniden yaratıldığını gösteriyor. Robinson Crusoe (1719) ise dini, ekonomik ve toplumsal yeni tutumların temsilcisi olarak görülüyor.

Söz konusu bu dört mit de, çoğunlukla büyük yazarlar (Rousseau, Goethe, Byron, Dostoyevski) tarafından dönüştürülmüş ve bu yazarların bireyciliği öne çıkarmasıyla birlikte tüm dünyada daha çok talep görmeye başlamış; böylece bu ibret masalları, halk arasında rağbet gören seküler mitlere dönüşmüştü. Bu değişikliğin sebebi kısmen bireyciliğin kültürel ve siyasi ürün haline gelmesidir, fakat mitin kendisinin bir kavrama dönüşüp, insanları yönlendirme becerisine kavuşması da aynı derecede önemli bir sebeptir. Günümüzde bu dört mit şahsiyeti itibarlarını korumakta; ancak kitlesel eğlence endüstrisi (radyo, televizyon, filmler) zaman ve etki bakımından bunlara epey rakip doğurduğu için güçleri de azalmaktadır.

Bu dört şahsiyet, modern dönemin bireycilik sorunlarını göz önüne sermektedir: yalnızlık, narsisizm, benlik ile toplum çatışması. Bunlardan hiçbiri ne evlidir ne de kadınlarla uzun süreli ilişkiler yaşar; en yakın arkadaşlarıysa erkek uşaklarıdır. Mefistofeles, Sancho Panza, Catalinon ve Cuma, kendi ikincil rollerine sonuna kadar sadık kalıp bu durumdan hiç yakınmaz, yani kusursuz bir uşak gibi davranırlar. Bu da bize o dört şahsiyetin benmerkezci olduğunu gösteriyor. Her biri, kim olması gerektiğine dair kendi görüşünün peşinden giderken, aklımıza bir kahraman olarak kendi kişiliğine ve ideallerini yansıttığı topluma dair ciddi sorular ortaya koymaktalar.

Ian Watt, (1917-1999) İngiltere doğumlu edebiyat eleştirmeni ve tarihçisi. Cambridge’teki St. Johns College’da başlayan akademik eğitimini California ve Harvard üniversitelerinde tamamladı. 1952’de Berkeley’deki California Üniversitesi’nin İngilizce Bölümü’nde ders vermeye başladı. 1968-71 yıllarında Stanford Üniversitesi İngilizce Bölümü başkanlığını yürüttü. Daha sonra 1977-80 yıllarında Modern Düşünce ve Edebiyat Programı başkanı, 1980-85 yıllarında ise Stanford Beşeri Bilimler Merkezi yöneticisi olarak görev yaptı. Akademik kariyerinin sonuna kadar Stanford Üniversitesi Beşeri Bilimler Fakültesi’nde Jackson Eli Reynolds Profesörü olarak çalışmayı sürdürdü. Watt’ın eserlerinden başlıcaları şunlardır: Conrad in the Nineteenth Century (1979), Conrad: Nostromo (1988), Don Juan and Robinson Crusoe (1998) ve Romanın Yükselişi (2001; 2007, Metis).

Bilgelik Tohumları

Bu mektuplar ASLINDA SİZE yazılmıştır… OSHO’nun, aydınlanmış bir bilgenin estetik ruh dünyasından bizzat kendi elleriyle kâğıda dökülmüş bu mektuplar aslında sonsuzluktan bizlerin dünyasına gönderilmiş birer selam niteliğini taşımaktadır. Bu mektupların kendinize yazıldığını hayretler içerisinde okuyacaksınız…

Mantıksal Düşünce Doktrini

“Mantık, diyalektik ve retorik bir bütün oluştururlar. Çünkü birlikte bütün bir zihinsel yönetimi meydana getirirler. Aynı zamanda mantık kendi düşünce yapımızın, diyalektik başkalarıyla tartışmanın ve retorik de çok sayıda kişiye hitap etmenin yöntemini öğretir.”

Marksizm ve Edebiyat

“Bu kitap köklü değişimlerin yaşandığı bir dönemde yazıldı. Kitabın konusu, Marksizm ve edebiyat, bu değişimin bir parçasıdır. Yirmi yıl önce bile, özellikle de İngilizce konuşulan ülkelerde, Marksizm’in yerleşik bir öğreti ya da kuram olduğu düşünülebilir; edebiyat da, genel çizgi ve özellikleri belirli olan yapıtların oluşturduğu bir bütün olarak anlaşılabilirdi. Bu tür bir kitap o zamanlar Marksizm ve edebiyat arasındaki ilişkilerin yarattığı sorunları inceleyebilir ya da bu iki alan arasında belirli bir ilişki bulunduğunu varsayarak özgül uygulamalara geçebilirdi. Ancak şimdi durum çok farklıdır. Bir çok alanda ve özellikle de kültür kuramı alanında Marksizm yeniden gündeme geldi ve kuramsal gelişme açısından belirli bir açıklık ve esneklik kazandı. Bu arada edebiyat da benzer nedenlerle sorunsal haline gelmiştir. Bu kitabın amacı bu hızlı gelişim dönemini tanıtmak ve bu tanıtmayı da hâlâ gelişmekte olan bir düşünce biçimine uygun bir tarzda, onu açıklayıcı ve geliştirici bir biçimde yürütmektir. Dolayısıyla böyle bir çalışma daha önceki görüşlere de yer vermek, bu bağlamda hem Marksist hem de Marksist olmayan anlayışları gözden geçirmek durumundadır. Ama kitap bir özet değil bir eleştiri ve tartışma niteliği taşır.” -Raymond Williams-

Marksizm ve Edebiyat

“Bu kitap köklü değişimlerin yaşandığı bir dönemde yazıldı. Kitabın konusu, Marksizm ve edebiyat, bu değişimin bir parçasıdır. Yirmi yıl önce bile, özellikle de İngilizce konuşulan ülkelerde, Marksizm’in yerleşik bir öğreti ya da kuram olduğu düşünülebilir; edebiyat da, genel çizgi ve özellikleri belirli olan yapıtların oluşturduğu bir bütün olarak anlaşılabilirdi. Bu tür bir kitap o zamanlar Marksizm ve edebiyat arasındaki ilişkilerin yarattığı sorunları inceleyebilir ya da bu iki alan arasında belirli bir ilişki bulunduğunu varsayarak özgül uygulamalara geçebilirdi. Ancak şimdi durum çok farklıdır. Bir çok alanda ve özellikle de kültür kuramı alanında Marksizm yeniden gündeme geldi ve kuramsal gelişme açısından belirli bir açıklık ve esneklik kazandı. Bu arada edebiyat da benzer nedenlerle sorunsal haline gelmiştir. Bu kitabın amacı bu hızlı gelişim dönemini tanıtmak ve bu tanıtmayı da hâlâ gelişmekte olan bir düşünce biçimine uygun bir tarzda, onu açıklayıcı ve geliştirici bir biçimde yürütmektir. Dolayısıyla böyle bir çalışma daha önceki görüşlere de yer vermek, bu bağlamda hem Marksist hem de Marksist olmayan anlayışları gözden geçirmek durumundadır. Ama kitap bir özet değil bir eleştiri ve tartışma niteliği taşır.” -Raymond Williams-