Dede Korkut Kitabı'nda Yapı, İdeoloji ve Yaratım

“Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.” Fuat Köprülü’nün bu sözü, mübalağalı olarak düşünülebilir. Ancak tüm Türk edebiyatında Türk’ün üzüntülerini, sevinçlerini, kızgınlıklarını, dünyayı algılama tarzını, kısacası zihniyetini bu kadar saf ve ayrıntılı olarak yansıtan bir başka metnin elimizde olmadığı düşünüldüğünde, bu sözün bir mübalağa değil, eserin biricikliğini vurgulayan aslında bir hakikat olduğu anlaşılır. Bu kitapta, Dede Korkut Kitabı’nın mevcut iki nüshası olan Dresden ve Vatikan nüshalarının halk bilimsel açıdan bir tahlili yapılarak, eserin oluşum ve aktarımında müstensihlerin rolleri üzerinde durulmuştur. Yine bu bağlamda eserin ideolojik yapısı ve yaratım süreci incelenmiştir. Yazmalar hâlinde bize ulaşmış eserlerdeki ideolojik yapılanmayı tahlil edebilmek için, öncelikle, farklı nüshalar hâlinde gelen eserin bu açıdan karşılaştırılmasının yapılması gerekmektedir. Çünkü eserde geçen, dolayısıyla yazar/şair/anlatıcıya ait olduğu düşünülen düşünce/duygunun, ona mı müstensihe mi ait olduğu tespit edilmelidir. Gürol Pehlivan’ın büyük bir titizlikle kaleme aldığı Dede Korkut Kitabı’nda Yapı, İdeoloji ve Yaratım kitabı, bu çoklu katmanlara dikkat çekerken, aynı zamanda eserden ayrı olarak müstensihlerin de bir ideolojilerinin olup olmadığını irdelemektir. Türk kültünün en önemli yaratımlarından biri olarak kabul edilen Dede Korkut Kitabı üzerine yapılan bu çalışmayla, Türk’ün kendini, ötekileri ve evreni algılama tarzını anlama yolunda bir adım atılmaya çalışılmıştır.

Hüseyin

Şahmas Hüseyin Gazi’nin önünde diz çöküp duaya başladı. Yaptığı dualar Türkçe idi. Birden Şamas’ın dili çözülmüştü. -Ben de artık sendenim Ya Hüseyin, diyerek Hüseyinle birlikte dışarı çıktılar. Doğruca Şahmas’ın evine yöneldiler. Kapıyı açan Şuşan hanımdı. Ve Şahmasın karısıydı. Hüseyin Gazi’yi kapıda görünce birden ürperdi, titremeye başladı. Hemen yere diz çökerek ona bağlılığını göstererek kendi dilinde dua etmeye başladı. Sonra ayağa kalkarak Hüseyin Gazi’nin elini öpmeye çalıştı, Hüseyin Gazi buna izin vermedi. Asıl eli opülesi kadınlardır, dedi.

İçeriye geçtiler Şuşan hanım sanki Hüseyin Gazi’nin konuk olacağını biliyormuş gibi yemek sofrasını hazırlamıştı. Hemen sofraya geçerek karınlarını doyurdular. Şuşan Hanım tıpkı rüyasında gördüklerini uygulamaya başladı. Elinde derin ve çamurdan yapılmış süslü sürahide doldurulmuş şarabı olduğu gibi Hüseyin Gazi’nin önüne doğru uzattı ve elini göğsüne koyup, sağ ayağının baş parmağını sol ayağının baş parmağının üzerine koyarak duaya durdu.

Deli Dumrul

Dilden dile aktarılarak günümüze kadar ulaşan, hikaye kültürümüzün can damarı sayılabilecek Dede Korkut Hikayelerinin dünya edebiyatındaki yeri tartışılmazdır. 15. yüzyılda yazıya geçirildiği tahmin edilen bu hikayelerin en bilinenlerinden olan Duha Koca Oğlu Deli Dumrul, Lütfi Parlak’ın yeniden yazımıyla okurlara ulaşıyor…

Yakut Kahramanlık Destanı Olonho

Yakut olonhosu, destan ve mitoloji araştırmaları bakımından her zaman araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Olonho, sadece Türkiye ve Batı Türkolojileri için değil, Rus Türkolojisi için de gizemle ve bilinmezlerle doludur. Bu gizemde en önemli etken, Yakut inanç sisteminin karmaşıklığıdır. Bu inanç sistemindeki varlık adları ve akaitle ilgili terimlerin sayısı bile büyük bir hacim teşkil etmektedir. Yine olonho dilinin arkaikliği de gizemin bilinmezliğini artıran hususlardan biridir.

Olonho, Yakutlar için sadece destan değil; aynı zamanda Yakut tarih, dil, inanç ve kültür hazinesidir. O, tam anlamıyla Yakut ansiklopedisidir. Dünyanın en soğuk yerlerinden birini “yurt tutmuş” olan bu Türk grubu tarihinin her anını, her olayını; inancının her bir akidesini; dilinin her ifadesini; yurdunun her nehrini, dağını, kuşunu; uçsuz bucaksız ormanlarının rengârenk çiçeklerini, boy boy ağaçlarını, cins cins hayvanlarını; insanının her halini, her cinsini, kadınını-erkeğini, açık göğünün parlak yıldızlarını, her yönden esen rüzgarlarını, durmadan çakan şimşeklerini; denizlerinin renk renk, cins cins balıklarını ve ufkunun her siluet ve her çizgisini sembollere dönüştürerek olonhonun dünyasına katmış ve gam, keder, ümit ve arzu gibi duygularla sarıp sarmalayarak onların her birini şifrelemiş ve neticede olonhonun dünyasında mitolojik bir yapı kurmuştur.

Şambala

Birçok kaynakta Şambala diye bir yer altı topluluğunun hiç olmadığından ve Şambala ile ilgili olan efsanelerin uydurma olduğundan söz ediliyor. Diğer taraftan Şambala yanlıları ise Agarta’nın bir masaldan ibaret olduğunu söylüyor. Bu kitapta, okült felsefenin en önemli isimlerinden sayılan Helena Roerich’in bizzat Şambala üstatlarından edindiğini iddia ettiği bilgileri okuma fırsatını bulacaksınız.

Her efsanede bir parça gerçek vardır. Agarta denilen bir yer altı halkından bahsediyorlar. Öyle bir halk aslında yoktur, ancak efsanenin başlangıcı, bizim yerleşkemizle yakından ilgilidir. Yer altı girişlerimiz hakkında çokça konuşulmuştur. Başka efsanelerde ise Belovodie adındaki mitolojik ülke veya Göksel Kudüs yer alır. Her iki öykü kaynağını bizlerden alır. Bölgenin tanınması çok fazla şeyi açığa çıkaracağından sıkça efsanelerin içeriğini kendimiz sınırlıyoruz.

Odesa

Odysseia ya da odesa (Yunanca: Odusseia, Odesa) Homeros´un ünlü destanlarından biridir. Diğeri de İlyada´dır. Odysseia´nın MÖ 800 ila 600 yılları arasında yazıldığı düşünülmektedir. Manzum eser İlyada´nın devamı niteliğindedir ve Yunan kahraman Odysseus´un Truva´nın düşüşünden sonra vatanı İthaka’ya yaptığı maceralarla dolu uzun yolculuğu anlatır. 10 yıl süren savaştan sonra Odysseus’un ithaka’ya dönmesi 10 yılını alır ve bu 20 yıllık uzaklığında oğlu Telemachus ve karısı Penelope ülkeyi yönetmek ve Penelope ile evlenerek (Odysseus´un öldüğü iddia edilmektedir.) İthaka´nın hükümdarı olmak isteyen bir grup soylu ile mücadele etmek zorundadırlar. Şiir batı edebiyatının ve kültürünün temel eserlerinden sayılır ve antik Yunan kültürüne ışık tutan en önemli kaynaklardan biridir.

“Şu bin bir düzeni olan adam, ey Müz, bana anlatılmalı: Troya´da, o kutsal şehir yağma ettikten sonra şu, nice zamandır dolanıp duran adam.”Homeros, Odysseia.

İlyada

İlyada (Yunanca: İlias), Homeros´un Troya Savaşı´nı anlatan destanıdır. Yunanca´da Odise ile birlikte en eski edebiyat olduğu düşünülen epik bir şiirdir.

Eldeki veriler ışığında Homeraos´ tarafından MÖ 7. ya da 8. yüzyıl´da yazıldığı düşünülmektedir. Homeros, İlyadasında troya Savaşı´nın tamamını anlatmamaktador. 24 bölüm ve 16.000´den fazla dizeye sahip olan İlyada, troya Savaşı´nın dokuzuncu yılında 51 günlük bir dönemi anlatmaktadır.. Destan Akhilleus´un öfkesi ile açılır ve Hektor´un cenazesi ile sona erer. Destan sö konusu 51 günlük kısmı kapsamakla beraber, bu dönemin öncesi ve sonrasıyla, savaşın çeşitli merhaleleriyle ilgili birçok olaya atıfta bulunmaktadır. Sözlü gelenekten yazıya nasıl geçtiğini bilemediğimiz gibi, metinde geç dönemde yapılan değişikliklerin kesin amacını kestirmek de güçtür. Ama Homeros bir savaşın toprağı bereketli Troya´da geçtiğini söylemektedir.

Bir Yaratılış Efsanesi

Gözde renk, yerde mevsim yaratan yedi güneşin altında
Yarısı madde, yarısı ruh, öyle bir dünyaydı mekan…
Kilimi yeşil çayır, çatısı gök kubbeden obaydı;
Sesi Orhun Nehri akışlı, rengi akbuğdaydı;
Dört yanı alkımlı, çevreni yaydı mekan.
Yaprak hışırdaşır, kanat sesi duyulur
Alageyik koşuşlu sır ormanlarında;
Zümrüt Hüma uçuşlu semalarında
Özgür nefesiydi bereketi, biteği.
Geçit vermez demir dağlarının
Yollarına yazılırdı bir destan…

Bengütaşını yontan adsızın;
Aşkına savaşan ilkeli kızın;
Ozanlar sesi ıklığ, kopuzun;
Kadim yurduydu o mekan.
Ezelden geleceğe mirasıydı
Ongun bahar yağmurlarının
Sularında yıkanan Oğuz’un…

Bir mekan ki o, Bengibozların;
Savruk yeleli beyaz, doru ve al,
Güz rüzgarıyla yarışan ala atların;
Ruhundan süzülüp yeniden doğan
Kımız memeli, şahlanan kısrakların
Şairin Davet’ini alıp önceki asırlardan
Silinmez izler bırakıp “Uzak Asya’dan”
Dağlarına gün değimi vardığı Anadolu’ydu…
İçinde korkusuz Kan Turalı’lar, nice delikanlılar;
İnce Belli Banuçiçek, Sarı Selcen, Çalı Kuşu Alçin’ler;
Ağam hey! Kaşları yay, yüzleri ay nice güzeller vardı…

İlyada – Truva Anlatıları

Yüzyılları aşıp çağımıza uzanan bir destandır “İlyada”. Destancı başı kabul edilen İzmirli Homeros’nun, yüz yıllara meydan okuyan hikayesinin mekanı ise, yurdumuzun topraklarında bulunan Truova ve çevresidir. Bu destan, bu kitapta hikaye diliyle anlatılıyor. Aslı Yunanca yazılmıştır sadeleştirilmiştir. Eseri Fransızca metninden, A. Cengiz Büker çevirdi. Bununla birlikte, çevirmenin bu metinde geçen adlar, yerler ve sosyoloji kahramanlarının daha iyi anlaşılması için, açıklayıcı bir ‘Minik Sözlükçe’ çalışması, kitabın arkasında yer almaktadır. Her yaştaki insanın heyecanla okuyacağı bir kitaptır Truova anlatıları.

Kalevala

Soğuk Kuzeyden Sıcacık Bir Nefes

Çok uzaklardan, soğuk diyarlardan, en kuzeyden bir destan Kalevala, Fin destanı… Sihir, kuvvet ve bilgi ile yola çıkan Vainamöinen’in hikayesi.

Efsaneler bütünü olan Kalevala, doktor Elias Lönnrot tarafından derlenmiş. Karelia bölgesinden olmayanlara okunması yasak olan, neredeyse Fince kadar eski efsaneleri Lönnrot görev yeri olan bu bölgede hastalarıyla arasında güven sağlayarak derlemeyi başarmış.

Efsaneler Elias Lönnrot’un onları derlediği 19. yüzyıla kadar özellikle kadınlar tarafından nesilden nesile sözle aktarılmış ve o zamana kadar yazıya geçmemiş. Destanın gücü işte tam burada, asırlarca hafızalarda, kalplerde yaşamasında…

Kalevala, şiir, türkü, hikâye anlamlarına gelen “runo” denen şiirlerden oluşuyor. Diğer büyük dünya destanları İlyada, Şahnâme ve Nibelungen’in yanına adını şiirle yazdırıyor. Lönnrot’un derlediği şiirlerden yola çıkarak çocuklar için nesire aktarılan bu kitapta, Kalevala’da, insana ve hayata dair ne varsa bulacaksınız.

 

İskendername

İskender gerçekte tarihsel bir kişilik olmasına rağmen, hem daha hayattayken hem de ölümünden sonra onunla ilgili çok sayıda efsane ve mit oluşturulmuş, yarı efsanevi bir kişiye dönüştürülmüştür. Bütün bunların yanı sıra İskender’in hayatını ve savaşlarını konu alan İskendernâmelerin yazarları da sözkonusu efsanelere yenilerini ekleyerek ya da var olanları genişleterek mitleri de ekleyerek Makedonyalı genç hükümdarı mitolojik bir kişilik haline getirmişlerdir.

Bazı bölümleri ya da tamamı Makedonyalı İskender ya da İskender-i Zülkarneyn ile ilgili olarak kaleme alınmış veya gerçek İskendernâmelerden esinlenilerek yazılmış manzum ya da mensur eserler, İskendernâme adıyla bilinir. Ancak genel anlamda İskendernâme türü eserler, İskender ya da yaygın bir diğer adıyla İskender-i Zülkarneyn hikayesine yer veren eserlerin adıdır.

 

Gılgamış Destanı

Yaşam sevgisi, yiğitlik, aşk gibi konuların işlendiği bu destan, diğer destanlar gibi insanoğlunun ölümsüzlük arayışının kanıtlarından biridir. Sait Maden’in Batı kaynaklarından çevirdiği Gılgamış Destanı’nın, Yunan destanı İlyada’dan, Hint destanı Mahabharata’dan beş bin yıl öncesinde yazıya geçirildiği tahmin edilmektedir. Gılgamış Destanı, insanoğlunun ilk yazınsal ürünü, ilk başyapıtıdır.

Odysseus: Dönüş

Odysseus efsanesi devam ediyor.

“Odysseus: Dönüş” ile unutulmaz kahramana yeni bir soluk getiriyor.

Aralıksız süren on yıllık büyük savaştan sonra Truvalılar savaşı kaybeder. Efsanevi kahraman Odysseus yurduna, İthaka’ya dönüş için yola çıkar. Ancak korkunç kâbuslara sahne olabilecek tehlikeler ve düşmanlar onu beklemektedir. Yol tuzaklarla doludur. Odysseus her şeye rağmen evine dönmeye kararlıdır. Sevgili ailesi ve yurdu onu uzun yıllardır bekliyordur.

Gökyüzü açıldığında ne yıldızlar vardı ne de ay, tepemizde sadece beyaz bir kubbe yükseliyordu. Rüzgâr daha sert ve daha kuvvetli esiyordu, bir fırtınanın ortasındaydık. Ümitsizliğe kapıldım, tanrılar yine beni hedefimden uzaklaştırıyorlardı.  Ne yana bakarsak bakalım tek gördüğümüz hiçlikti. Malea Burnu’nun ucu, ki eğer böyle bir burun kaldıysa, hâlâ çok  uzaklarda olmalıydı! Adamı, evimi, ailemi o kadar çok arzulamış, hayal etmiş ve yakınımda hissetmiştim ki neredeyse  elimle onlara dokunabileceğimi sanmıştım. Babamın beni, kara parçalarının görünmediği, denizin her yöne doğru sonsuzca uzandığı, güneşin durgun su üzerinde dans eden ışık huzmeleri yarattığı, açık denize götürdüğü gün aklıma geldi. Çevremizi saran deniz boştu.

Valerio Massimo Manfredi Odysseus: Benim Adım Hiç Kimse”nin kaldığı yerden, yani Truva savaşının sonundan devam eden romanda yazar, Homeros’un yarattığı tüm zamanların en etkileyici ve cesur kahramanına bağlı kalmakla birlikte yeni ve canlı bir ses veriyor.

Yazar Hakkında:

Valerio Massimo Manfredi, 1943 Modena doğumlu yazar aynı zamanda Antik Yunan ve Roma dünyası üzerinde çalışan bir bilim insanı ve arkeologdur. Büyük İskender üçlemesi 38 dile çevrilmiş ve 62 ülkede yayınlanmıştır. Aynı zamanda televizyon ve sinema için senaryolar yazan ve İtalya’daki birçok dergide yazıları yayınlanan Manfredi uluslararası yapımcılar için kültür programları ve belgeseller hazırlamıştır.

Homeros’un İzinde Troya’dan Savaş Efsaneleri

Mitoloji alanındaki çeviri ve incelemeleriyle tanınan Yaşar Atan, Anadolu kökenli eski yunan mitolojisini toplumcu bir bakış açısıyla yorumlayarak okura destan tadında bir mitoloji tarihçesi sunuyor.

Ahilleus Troya savaşlarının daha başında savaş denen yıkımın, iğrenç bir yağma kavgası olduğunu anlayınca, savaşlara veda deyip çadırına çekilmişti…

Ne var ki can dostu Patroklos’un Troyalı komutan Hektor’un kılıcıyla can verdiğini duyunca çılgına döndü ve anası tanrıça Tetis’i yardıma çağırdı hemen; “Bana güçlü silahlar bul anacığım, silahlar!” diye ağladı sızladı…

Ahilleus’u dizginlemenin olanaksızlığını bilen Tanrıça Tetis onun topuğundan vurulup öleceğini anladı, iliklerine dek ürperdi. Hiç değilse onun ölümünü biraz ötelemek için emekçilerin tanrısı Demirci Topal Hefaystos’a kılıç-kalkan gibi silahlar dövdürmek geldi aklına…

Hefaystos biliyordu ki bütün dünya emekçileri el ele verip, inanılmaz yetenek ve yürekleriyle dünyayı dönüştürecekler, savaşları, insanın insana köleliğini yok edeceklerdi.

Emekçilerin tanrısı Hefaystos, örs üstünde çekiciyle döveceği silahların üstüne, savaş konusundaki o buram buram barış kokan düşüncelerini gelecek kuşaklara ulaştıracak resimler de nakışlayacaktı; sırf gelecek kuşakların bu acılı dünyayı, savaşsız, sömürüsüz, mutlu bir dünyaya dönüştürmeleri için… 

Dördüncü Dilek: “La Disparition”

Dördüncü Dilek, içinde masallar barındıran bir roman. Masallar bildiğimiz masallara benzemiyor pek.

Aralarında yüzlerce yıl olan iki farklı zamanda yaşayan Ali, iki zamanın da yabancısı. Bir tarih dersi gibi başlayan hikaye, fantastik bir alemin insanın kendi ruhundaki çatlakta biriktiği suya benziyor. Belki o su sonradan bir otobüsün üzerimize sıçrattığıdır diyoruz. Pek de diyemiyoruz. Çünkü traşlı yüzüyle belinde hançer taşıyan tarih öğretmeni, okula, Ege adaları fethinden geliyor. Hayır, çok karıştırmadı, aslında lamba cini sadece üç dilek hakkı verir. Ama sır Dördüncü Dilek’te.

Doğu’dan ve Batı’dan, görünenden ya da sırdan beslenen bir destan. Ama destansı değil ve ironik. Kafanızı karıştıracak. Can yakıcı ama komik.

Kralın Düşüşü

Kralın Düşüşü Hans Christian Andersen, Søren Kierkegaard ve Karen Blixen’le birlikte adı anılan dört büyük Danimarka yazarından biri olan Johannes V. Jensen’in en önemli yapıtı.

15. ve 16. Yüzyıllarda, yaşayan Mikkel Thøgersen ve Danimarka Kralı II. Christian’ın dönemini ele alan bu Kralın Düşüşü ilk başta tarihi bir romanı andırsa da, çarpıcı ve sürükleyici yapısıyla, etkili diliyle insanın doğasına ait zirveleri betimliyor. Yer yer epik yapısıyla, insana ait bir çok gizi taşıyor.

Nobel ödüllü Jensen’i ilk kez, hem de ustaca, kendi dilinden Türkçe’ye taşımanın haklı gururunu yaşıyoruz.

Teşekkürler Danimarka Edebiyatı!

Kralın Düşüşü

Kralın Düşüşü Hans Christian Andersen, Søren Kierkegaard ve Karen Blixen’le birlikte adı anılan dört büyük Danimarka yazarından biri olan Johannes V. Jensen’in en önemli yapıtı.

15. ve 16. Yüzyıllarda, yaşayan Mikkel Thøgersen ve Danimarka Kralı II. Christian’ın dönemini ele alan bu Kralın Düşüşü ilk başta tarihi bir romanı andırsa da, çarpıcı ve sürükleyici yapısıyla, etkili diliyle insanın doğasına ait zirveleri betimliyor. Yer yer epik yapısıyla, insana ait bir çok gizi taşıyor.

Nobel ödüllü Jensen’i ilk kez, hem de ustaca, kendi dilinden Türkçe’ye taşımanın haklı gururunu yaşıyoruz.

Teşekkürler Danimarka Edebiyatı!

Yeni Türk Şiirinde Destan

Yeni Türk Şiirinde Destan; masallar yerine, destanlarla büyüyen bir milletin fertlerini, kimi zaman atalarının nal seslerini duymaya, kimi zaman gururlanmaya, övünmeye, kimi zaman da Türk toplumunun topyekün kültür iz ve kodlarını görmeye çağırıyor.

Yeni Türk Edebiyatı sahasında, 1839-2000 yılları arasında toplumsal dinamiği canlandırmak, alternatif tarih oluşumunu sağlamak, kolektif şuuraltını beslemek ve toplumun sosyal meselerine işaret etmek bakımından oldukça mühim rol oynayan destanların edebî serüveni, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan maceranın da yegâne ve devamlı takipçisi belki de…

Bu açıdan, Dilek Çetindaş’ın büyük bir özveriyle hazırlanan çalışması, bu serüvenin sistematik takibini yapmak isteyenlerin muzdarip olduğu boşluğu dolduracaktır.

Aşık Garip İle Şah Senem

Yazar adı: Adnan Özyalçıner

“‘Ulu Tanrım, ya bu gece bana şairlik nasip et ya da hemen canımı al.’Ağlamaktan yorgun düşünce de seccadenin üstünde uyuyakaldı. Uykusunun arasında kulağına bir ses geldi:

‘Ey oğul, gözünü aç da olacakları gör!’ Gözünü açıp bir de ne görsün. Karşısına nur yüzlü, yaşlı bir adamdikilmiş duruyor. Yanında güzeller güzeli bir kız Elinde altın bir kadeh tutuyor. Yaşlı adam, ‘Şimdi iç bu doluyu evladım,’ dedi. ‘Tanrı ikinizi birbirinize eş kıldı. Bir zaman hasretlik çekeceksiniz ama sonradan kavuşursunuz. Sabahleyin bu kadehi koynunda bulacaksın. Çalıp söyleyerek her zaman gönlünü eğleyeceksin. Seninle başkalarının da gönlü hoş olsun. Sazın üstüne saz, sözün üstüne söz gelmesin. Adın bundan böyle Âşık Garip olsun.’” Geçmişin düşleri, kültürümüzün zenginliği halk hikâyeleri edebiyatımızın usta kalemleri tarafından çağdaş bir yorum ve dille yeniden anlatılıyor.

Yazar Hakkında:

1934 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi . İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Üniversite yıllarında Cumhuriyet’te yazı işleri düzeltmenliğine başladı. Başta Cumhuriyet olmak üzere birçok gazete ve dergide yazı yazdı, öykü yayımladı. a, Yeni a, Yazko Edebiyat ve Hürriyet Gösteri gibi dergilerde yöneticilik yaptı. Sur adlı kitabı ile 1964 Sait Faik Hikâye Armağanı’na, Yağma ile 1972 TDK Öykü Ödülü’ne, Gözleri Bağlı Adam ile 1978 Sait Faik Hikâye Armağanı’na (Selçuk Baran ile paylaştı), Keloğlan ile Köse kitabıyla 1990 Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı Ödülü’ne (Sennur Sezer’le birlikte) Cambazlar Savaşı Yitirdi ile 1991 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne (Nurten Ay ile paylaştı) değer görüldü. Öykü, inceleme-araştırma, roman, deneme, çocuk kitapları gibi pek çok türde eserler veren yazar, edebiyat çalışmalarını, eşi Sennur Sezer’le birlikte yaşadığı İstanbul’da sürdürüyor.

 

Köroğlu

“Köroğlu elinde sazı dağa taşa; gece yatağında yatanın rüyasına, gündüz harmanında güneşin ışığını tırpan vurana;
pınarların serin suyuna, kır çiçeklerinin kokusuna söyledi:
Köroğlu’yum kayaları yararım
Halkın kılıcıyla hakkı ararım
Şahtan padişahtan hesap sorarım
Uykudan uyanan katılır bana
Doksan dokuz gün geçmeden doksan dokuz koç yiğit toplandı
Köroğlu’nun çevresinde.
Dünyanın avanak zamanı; anasından kaçan, babasına küsen;
yavrusuna ekmek getiremeyen, yavuklusunu bezdiren Çamlıbel’e,
Köroğlu’na geldi.”

Geçmişin düşleri, kültürümüzün zenginliği halk hikâyeleri edebiyatımızın usta kalemleri tarafından çağdaş bir yorum ve dille yeniden anlatılıyor.

Yazar Hakkında:

10 Şubat 1944’te Erzurum, Pasinler’de doğdu. Liseyi İzmir’de bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeki öğrenimini yarıda bıraktı. Gazeteciliğe 1967’de Yeni İstanbul gazetesinde başladı, Cumhuriyet gazetesinden 1992’de emekli oldu. Sabah gazetesinde kitap ve sanat sayfaları hazırladı. Yeni Yüzyıl gazetesinin kuruluşunda görev alarak kültür-sanat bölümünü yönetti. Yeni Yüzyıl ve Ateş’te köşe yazarlığı yaptı. Şimdi BirGün gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. İlk şiir kitabı Kuş Tufanı Ocak 1971’de Soyut Yayınları arasında çıktı. Deneme-inceleme, röportaj, çocuk kitapları da var. Kimi şiirleri bestelendi. Çırak Aranıyor adlı kitabıyla 1979’da Yeditepe Şiir Armağanı’nı, Nereye Uçar Gökyüzü ile 1983 Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü, Menzil ile de 1993’te Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü aldı. 1989 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ‘Kapıkule’nin Vatansızları’ başlıklı iki bölümlük yazı dizisiyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından ‘röportaj’ dalında yılın gazetecisi seçildi.

Leyla ile Mecnun

“Olgunlaşmayı başarabilmiş insanlar bilir kiaşk ve güzellik ikiz kardeştirler. Aşk dünyanın bütün gerçeklerini gösteren bir ayna, güzellikse onun cilasıdır.Ne güzellik olmadan aşk ortaya çıkar ne de aşk olmasagüzellik kendini gösterir. Aşka düşenleri sevgilileri olgunlaştırır. Aşk olmazsa güzelliğin alıcısı çıkmaz Leylâ ile Mecnun da böyle bir aşk ve güzellik buluşmasıydı.
Mecnun, görünüşüyle ruhu dinçleştiren bir kadehti, Leylâ ise onun içindeki şarap. Mecnun’un olgunluğu Leylâ ile gelişti, aşkı Leylâ ile arttı. Leylâ’yı güzelleştiren de Mecnun’un aşkıydı.
Güzelliğe olan ilgisi aşktandı.” Geçmişin düşleri, kültürümüzün zenginliği halk hikâyeleri edebiyatımızın usta kalemleri tarafından çağdaş bir yorum ve dille yeniden anlatılıyor.

Yazar Hakkında:

1956’da Balıkesir’de doğdu. İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Öğrencilik yıllarında şiir yazmaya ve yayıncılık alanında çalışmaya başladı. Öğrenimini tamamladıktan sonra yayıncılığı meslek edindi. İlk şiir kitabı Karda Işıltılar ile 1980 Akademi Kitabevi Şiir Ödülü’nü kazandı. Sonraki şiir kitapları şunlardır: Kuşkuluyum Yaşadığımdan (1983), Yitik Bahar (1989), Dip Sevgi (1994, Behçet Aysan Şiir Ödülü), Sevgi Bağları (1998, Behçet Necatigil Şiir Ödülü, Halkevleri Şiir Ödülü), Güzelle Büyü (2013, Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü).
1999-2005 arası Adam Sanat dergisi yayın yönetmenliğini, TRT 2’de yayınlanan “Okudukça” adlı kitap programının danışmanlığını yaptı. Cumhuriyet gazetesinde “Defne Gölgesi” başlıklı haftalık yazılar yazdı (1996-2013).
Raylar Üzerinde Avrupa, Unutulmaz Bir Andı Görüp Geçtiğim ve Bir Bahar Bir Yaz adlı üç gezi kitabı vardır.
İlk romanı Hep Yanımda Kal ile 2005 İnkılâp Kitabevi Roman Ödülü’nü kazandı.
Mayıs 2006’dan bu yana iki aylık edebiyat dergisi Sözcükler’i yayımlamaktadır.

 

Avustralya Yerlileri Aborijinlerin Yaratılış Söylenceleri

Aborjinler,gökyüzü,yıldızlar ve özellikle üzerinde yaşadıkları topraklar başta olmak üzere, çevrelerinde var olan her şeyle çok yakından ilgilenmişlerdir. Zamana bağlı olmayan bu ilgiden varsıl bir söylencebilim ve inanç kalıtı ortaya çıkmıştır.Örneğin onlara göre yeryüzü, engin bir su kütlesinin ortasında, yıldızların hemen altında bulunan gökyüzünde;sınırsız genişlikte, yuvarlak ve yassı bir cisim olarak yüzmektedir, ve ufkun hemen ötesi ise şırış şırıl derelerin aktığı, gölgeli ağaçların, bol yiyeceğin ve sürekli ılıman bir havanın bulunduğu ölüler yurdudur.

Mongoliad 3. Kitap

Savaş görmemiş bir grup Kalkan Biraderleri acemisi, koskoca bir Moğol ordusuyla karşı karşıyadır. Tarikatın en iyilerinden oluşan çetin bir grup ise o esnada Moğol İmparatorluğu’nun ıssız bozkırlarında yol tepmekte, ölülerini kanlı toprağa teslim edip yas tutarken bile dövüşebilecek kuvveti bulmaya çalışmaktadır. Savaşçı-keşişler hem Doğu’da hem de Batı’da son bir çatışma için kılıçlarını bilemektedirler.

Hıristiyanlık Âlemi’nin kurtulması için Hanlar Hanı’nın öldürülmesi gerekmektedir.

Avrupa’nın istilacı Moğollara ve onların acımasız Hanlarına verdikleri tarihi savaşın sürükleyici bir yorumu olan Mongoliad: 
3. Kitap, ilk iki kitapta karşılaştığımız destansı maceraları kanlı ve heyecan verici bir sona kavuşturuyor.

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Destan

Destan; ‘temsil yeteneği ve idealizm özelliği kazandırılmış bir özel tarih, sosyal psikoloji metni, estetik değeri ikinci planda görünse de, bir özel edebiyat eseridr.’ Türün özel dokusu, bir tür kök hücre kabiliyetinde olduğu, dünyanın farklı coğrafyalarında tecrübe edilmiş; bu farkındalık, benzer büyük eserleri yazma arayışlarını tetiklemiştir. Çalışma, Cumhuriyet Dönemi destan arayışlarını ve ürünlerini destan dokusuna uyumunu sorgulamaktadır.

– Ümmühan Bilgin Topçu

Ödlek Musa

“Eğiste’nin Konya’ya ulaşımını sağlayan yokuş yola büyük bir kaya düşmüş. Yedi sekiz kişi bu kayayı kaldırmaya gitmişler ama güçleri yetmemiş. İçlerindeki akıllılardan (!) birisi kendi kendine, kayayı ürkütüp kaçırmayı düşünmüş. Diğerleri kayayı iterlerken o bir yere saklanmış. Beklemeye başlamış. Diğerleriyse bir kaldıraç yardımıyla kayayı hareket ettirmeyi başarmışlar. kaya yolda yuvarlanmaya başlamış, yokuş yolda hız kazandığı sırada kayanının önüne doğru saklanmış olan akıllı Eğisteli kayayı ürkütmek için çokmış ortaya, “Pöh!” diye bağırmış ama kayanın altında kalıp ezilmiş, kafası kopmuş ve kaybolmuş. Arkadaşları adamın kafasını göremeyince meraklanmışlar ve tartışmaya başlarmış, ‘Kafası vardı’, ‘Kafası yoktu’ diye. Sonunda karısına sormaya karar vermişler, adamın evine gitmişler, ‘Sabah evden çıkarken, kocanın kafası var mıydı, yok muydu?’ diye sormuşlar. Kadın, ‘Sabah evden çokarken cöm cöm bir sakal cömbüldeyip duruyordu ama kafası var mıydı, yok muydu hiç bakmadım’ demiş.” Bugünkü adı Bağbaşı olan Eğiste’nin neşeli, güzel insanları anısına…

Dede Korkut Hikayeleri

Türk edebiyatının en önemli kaynaklarından biri olan Dede Korkut Kitabı, Türk kahramanlığının ele alındığı hikayelerden oluşmaktadır .Destansı yapısıyla dikkatleri üstüne çeken bu muhteşem kültür kaynağında güzel ve hikmetli sözler ,tarihe dair rivayetler,hanlar ve beyler hakkında övgüler, Türk töresine ait konular işlenmiştir.

 Kanaatimizce Dede Korkut’u en iyi ifade eden Fuat Köprülü’nün şu sözleridir:’ Bütün Türk edebiyatı terazinin bir kefesine koysanız ,Dede korkut’u da diğer tarafına koysanız ,yine Dede Korkut ağır basar.’ 

Memo Zin Efsanesi : Mezopotamya'da Aşk

Sermiyan Dede konuşmasını bitirdiğinde, Mir Abdal Camisi’nin müezzini saba makamındaki sabah ezanına oku­maya başlamıştı. Sabahın seher vakti sonrası sabah olmuş, gün ağarmıştı. Yerdeki karıncalar yeni buğday taneleri ve yaprakları yuvalarına yığmak için deliklerinde dışarı çıkmaya, ağaç dal­larındaki yuvalarında yatan kuşlar yeni böcekleri avlamak için uçmaya ve Dicle kıyısındaki balıklar artık rızıklarını aramak için Dicle’nin daha da derinliklerine kaçmaya başlamıştılar. Yeni bir gün yeryüzünde ve gökyüzünde başlamasına başla­mıştı; amma Memdin Sermiyan Dede’nin konuşmasından sonra birçok bilinmeyenleri öğrenince âdeta dili tutulmuş deli diva­ne gibi olmuştu.

Sermiyan Dede son bir hamlede altın vuruşlu cümlelerini avazı çıktığı kadar Dicle’ye doğru harman gibi savurdu:

“Mir Memdin! Mezopotamya, sevip de sevdiklerine ka­vuşamayan, aşkı için bu uğurda canlarını kahramanca veren âşıkların adasıdır. Mezopotamya’yı iki kız kardeş gibi kucakla­yan Fırat ve Dicle’dir. Bu iki ab-ı hayat kaynağı, Botan halkının da yaşamını aşklarına adamışların da kaynağıdır. Fırat Sitti ise Dicle Zin’dir. Tacdin ve Memo Cizre ve Alan’dır. Bu iki deli di­vane âşıklar, bu iki dünyalar güzeli kardeşin baldan tatlı sözleri, aydan parlak yüzleri ile hayat bulmuşlardır. Ama gelin görün ki;

Fırat coşkusu ile dolu olan Sitti, Tacdin’i boğmadan aşk ge­misine alıp yüzdürmesini bilmiştir. Oysa Dicle taşkınlığındaki Zin’in aşkı Memo’yu aşk gemisine almak istemişse de, Beko fit­nesinin sinsi çabaları ile Bey’in zalimliği tarafından gemilerinin tabanları delinerek, Memo’nun aşk suyu ile boğulmasına sebep olmuştur. İşte bu nedenledir ki; aşk adasının en büyük aşk kah­ramanı ise sırf aynı soydan değil diye sevdiğine kavuşamayan ama halkının başına taç ettiği, Memo’dur. Bu gerçek böyle biline ve bu destan binlerce yıl nesilden nesile, dilden dile böyle anlatıla…”

Hakas Destanı – Altın Taycı

Destan, bir milletin duygularını, hayallerini, hayatı algılayış biçimlerini, mücadelelerini, inançlarını her türlü kültürel kodlarını yansıtır. Bütün Türk toplulukları gibi Hakas Türklerinin de oldukça zengin halk edebiyatı ürünleri vardır.

Hakas Türkçesindeki destanlar (alptığ nımah), hikâyeler, masallar (nımah), atasözleri (tahpah), türküler (ır), bilmeceler (tapçan nımah), şarkılar (küg, ün) gibi halk edebiyatı ürünleri, birçok etnograf, Türkiyatçı, tarihçi ve halkiyatçı tarafından toplanmış ve incelenmiştir. Bu konuda en önemli çalışmalar, M. A. Castren, W. Radloff, V. İ. Verbitskiy, N. F. Katanov tarafından yapılmıştır.

Güney Sibirya Türklerinin sözlü kültür ürünleri içerisinde destanların ayrı bir yeri vardır. Bu Türk toplulukları, destanlardaki başkahraman aracılığı ile geçmişte yarattıkları kahramanlıklarını çağlar ötesine aktarmışlardır.

Sibirya Türk topluluklarının destanlarında olduğu gibi Hakas Türk destanlarında ve burada, başkahramanın yanında onu büyüten, yönlendiren ve ona akıl veren bir kadın kahraman ile başkahramanın sadık bir atı vardır.

Bu kahramanlık destanlarında görülen bir diğer ortak nokta ise çok güçlü savaş ve doğa tasvirlerinin var olmasıdır. Bu destanların filmlerinin çekilmesi veya romanlara aktarılarak daha geniş kitlelere ulaştırılması gerekmektedir. Çünkü günümüz gençliği fantastik ve olağanüstülük taşıyan eserleri ve filmleri çok sevmektedir. Türk dünyasına yönelik bu tür çalışmaların hem gençlerimizin Türk dünyasını ve eserlerini tanımalarına hem de dil, halk edebiyatı,

mitoloji gibi alanlarda çalışacaklara katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.