Tedavüldeki Kitaplar

Necdet Subaşı, birer hikaye tadında kaleme aldığı Tedavüldeki Kitaplar’da kendi evreninde dini bilgi müfredatıyla nasıl karşılaştığını, geçtiği etapları, yaşadığı deneyimleri alışık olunmadık bir rahatlıkta okurla paylaşıyor. Böylece kitapla başlayan ve onu içinde yaşadığı mahallenin kadîm gramerine eklemleyen, çeşitlenmiş ilgi ve yönelimlerle buluşturulan bir deneyim zenginliğinin gündelik hayata yansıyan görüntülerinin her birimizi kendi mecramızda öylesine akıp giden bir sıradanlığa nasıl sürüklediğini gösteriyor ve bu duruma karşı köklü bir uyarı niteliği taşıyor.

Hikayeler bir ölçüde okumakla başlıyor. İnsanın toplumsal var oluşunu mümkün kılan uğraşıları düşünürler birer siyaset olarak değerlendirmişlerdir. Bireysel var oluşları mümkün kılan şeyse büyük oranda okumak olmalı. Sadece yazılı ürünleri değil, kültürel ve metafizik olan her şeyi de birer metin olarak değerlendirmeyi deneyen, hedefin onu açıklama değil anlama olduğunu ifade etmeye çalışan Derrida da “metinden öte hiçbir şey yoktur” demişti. Tedavüldeki Kitaplar Derrida’nın tüm ilişki ağlarını bir metin olarak yorumlamaya müsait yaklaşımının farklı bir versiyonu olarak pekala okunabilir. Mahallenin sınırlı ve kuşatılmış zemininde kendiliğinden ya da dayatmayla öteden beri okunagelen kitapların hangi koşullarda, nasıl bir ruh haliyle ele alındığını, hatta bazılarına nasıl zaman zaman yüksek bir teslimiyetle bağlanıldığını özeleştirel bir üslupla ele alıyor.

Düşünce dünyamızı hala derinden etkileyen bu kitaplarla bireysel bir muhasebeye girişiyor Necdet Subaşı, hem geçmişe hem de günümüze dokunan bir dikkatle.

Günün Derdi

Uygarlaşmanın ve dolayısıyla toplumsallaşmanın insanı kendine yabancılaştırdığını fark eden bir kişinin, ona sunulan ya da dayatılan hayatla hesaplaşması. Kitap, gösteri ve tüketim bağlamında tükenişin izini sürüyor; insanın sisteme adanmışlığını sorgularken, başkaldırının romantizminden uzaklaşarak, bir başkaldırı biçimi olarak Hiçlikte ve Kaosta sessizlikle buluşuyor.

Dirilişin Yapı Taşları

Sezai Karakoç’un insandan başlayarak toplumda, tarihte ve medeniyette ‘’öze dönüş’’ hareketi olarak nitelediği Diriliş akımı inançta, düşüncede, davranışta, duyarlılıkta kendini bulma, ‘’kendi aklı ve kendi kalbi’ ile var olma ve medeniyet var etme hedefidir. Bu hedef doğrultusunda Karakoç, İslam eksenli, ancak Batı medeniyetinin ortaya koyduğu düşünsel literatürü ve modern entelektüel tavrı hesaba katan bir yaklaşım geliştirir.

Karakoç, Diriliş düşüncesini hem bir ‘’medeniyet krizi’’ mağduru olarak gördüğü İslam insanının hem de fıtrattan uzaklaşan modern insanın bilincini muhatab alan bir yaklaşım ile inşa eder. Kendini bulma, köklerine uzanma ve geleceği bu tavırla yoğurabilme gücüne ulaşma çabası Diriliş’i şekillendirir. Dolayısıyla Diriliş’in maçı, kaybolmuş kimliğin yeniden kazanılması ve parçalanan zihinsel bütünlüğün tekrar birleştirilmesinin sağlanmasıdır.

Dirilişin Yapı Taşları

Sezai Karakoç’un insandan başlayarak toplumda, tarihte ve medeniyette ‘’öze dönüş’’ hareketi olarak nitelediği Diriliş akımı inançta, düşüncede, davranışta, duyarlılıkta kendini bulma, ‘’kendi aklı ve kendi kalbi’ ile var olma ve medeniyet var etme hedefidir. Bu hedef doğrultusunda Karakoç, İslam eksenli, ancak Batı medeniyetinin ortaya koyduğu düşünsel literatürü ve modern entelektüel tavrı hesaba katan bir yaklaşım geliştirir.

Karakoç, Diriliş düşüncesini hem bir ‘’medeniyet krizi’’ mağduru olarak gördüğü İslam insanının hem de fıtrattan uzaklaşan modern insanın bilincini muhatab alan bir yaklaşım ile inşa eder. Kendini bulma, köklerine uzanma ve geleceği bu tavırla yoğurabilme gücüne ulaşma çabası Diriliş’i şekillendirir. Dolayısıyla Diriliş’in maçı, kaybolmuş kimliğin yeniden kazanılması ve parçalanan zihinsel bütünlüğün tekrar birleştirilmesinin sağlanmasıdır.

Anonim Halk Edebiyatı

Bu kitap 2005-2015 yılları arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Böiümü’nde girdiğim Halk Edebiyatı derslerinin bir ürünü. Bu on sene boyunca aldığım ders notları kitabın temelini oluşturuyor. Aynı zamanda derslerde farklı uygulamalarım da olmuştu. Okuduğum kaynaklarda katılmadığım veya farklı değerlendirdiğim konular oldu. Bunları derslerde öğrenci arkadaşlarla paylaşırdım. Şimdi bu kitapla sahanın uzmanlarıyla da paylaşmış oluyorum. Özellikle bir kaç konuda farklı düşüncelerim oldu. Doğrusu konunun uzmanlarının görüşünü merak etmiyor değilim.

Kitabın adını ilk önce Halk Edebiyatı olarak düşündüm. Hacimli olduğunu ve üzerine eğildiğim konunun kaybolduğunu görünce kitabı üçe ayırmaya karar verdim. Anonim, aşık ve tasavvuf edebiyatı olarak üç farklı kitap hazırlamayı planlıyorum, ilk olarak anonimi elime almıştım, onunla devam ettim. Umarım öğrenciler ve öğreticiler için faydalı bir kitap olur.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Yeni Eleştiri Bağlamında Hüseyin Su Öyküsü

“-Edebiyatta da, sanatta da temel izlek insanın serüvenidir; insani serüvendir. Bütün sorunlar bu temel izlek içinde yerli yerinde ve yeterince, insanın çevresinde, insanın doğal eylemleri olarak yer alır. Böyle olmadığında, insani düzlemde verilemeyen, ele alınamayan her sorun, her tema yapay olarak kalır, sanat eserinin dokusuna gerçek bir insani eylem olarak sinmez. İnandırıcı bulmadığımız budur işte, gerçekte hayatımızda olup olmadığı değil. Ben bunu yalnızca öykü ya da kısa öykü kuramı açısından değil, bütünüyle sanat kuramı açısından değerlendirebilir bir durum olarak görüyorum. Öyküden romana, şiirden tiyatroya, resimden müziğe, fotoğraftan sinemaya… bu bağın doğru kurulup kurulamadığına bakılmalı. Roman; hikaye, öykü, kısa öykü, kısa kısa öykü; klasik öykü, modern öykü, postmodern öykü… gibi tanımlamalar arasındaki ayrımlar neler olursa olsun, hepsi de temel dokusu, anlatı ögesi tahkiye olan edebiyat metinleridir.”

Gogol Dönemi Rus Edebiyatı

Ünlü Rus düşünce ve eylem adamı Çernişevski, Gogol Dönemi Rus Edebiyatı’nda yer alan makalelerinde Gogol’ün ortaya çıkışını ve sahiciliğini Rus edebi-yatında bir dönüm noktası olarak nitelemektedir. Çernişevski’ye göre Gogol’ün Rus edebiyatına getirdiği gerçekçi soluk adeta bir devrim niteliğindedir; Gogol’le birlikte Rus edebiyatı, Batı edebiyatlarının etkisinden sıyrılarak gerçek kimliğini kazan-maya başlamıştır. Yazar bu makalelerde ayrıca V. G. Belinski’nin Rus edebiyat eleştirisine yaptığı katkının altını çizmektedir.

“Bizim edebiyatımız… retorik olmaktan çıkarak sahi­ci, doğal olmaya çalışmıştır her zaman. Gözle görülür ve devamlı başarılarla kendini gösteren bu arzu, ede­biyat tarihimizin anlamını ve ruhunu da yaratmakta­dır. Ve biz, hiç tereddüt etmeden, bu arzunun hiçbir Rus yazarında Gogol’de ulaştığı ölçüde başarıya ulaşmadığını söylüyoruz. Bu, sanatın, ancak her türlü idealin dışında, salt gerçekliğe yönelimiyle olabilmiş­tir; Gogol’ün büyük hizmeti budur ve bununla sanat anlayışını bütünüyle değiştirmiştir.”

Boşanma Yetimleri

HakanTürk 96. Kitabında evliliğin inişli çıkışlı günlerini analize ederken, çiftleri ayrılmaya götüren nedenleri tarafsız bir şekilde anlatıyor. “Mutsuz olacağınız bir evlilik yerine, ayrılmak en doğal hakkınız. Son yıllarda sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok ülkesinde insanların belli bir bölümü boşanmayı bir özgürlik olarak görüyor. Evlenirken eşlerin birbirine söylediği o sevgi dolu sözlerin yerine tam tersi sözler ve eleştiriler başladığı gün o evliliğin temeline artık dinamit yerleştirilmiş ve patlaması an meselesidir. Evlilik olsun diye evlenen o kadar çok çift var ki… Gerçi evlilikler de anne ve babalarımızın devrinde olduğu gibi olmuyor. O devrin kapanmış olduğunu kabul etsek de, eskiden eşler daha sabırlı cefakar ve vekardı… Bugünlerde ise Vefa, İstanbul’da bir semtin ismi olarak kaldı… Evliliğinizi veya bekar günlerinizi tıpkı bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçirdiğinizde, hep o tablonun içinde bir eksikler göreceksiniz. O da her şeyi paylaşabileceğiniz, her şeyden önce iyi bir dost, iyi bir arkadaş olabilecek bir yaşam arkadaşının ne kadar önemli olduğunu fakat onu bulmak da göründüğü kadar kolay değildir… İnsanlar boşanırken, neden yeterince evlatlarını düşünmezler… Arkada bırakılan o çocukların anne ve babası olduğu halde onlar; “Boşanma Yetimleri’dir”…

Edebiyatlaşan Dünya

Uygar dünya görüşü sistemler; kuantum fiziğine, görecelik kuramına dayanarak geleneksel rasyonel bakışların çerçevesinden çıkıyor, zaruret ve tesadüf, neden ve sonuç, pay ve bütün vb. yeni kategorileri dikkate alıyor. Çağdaş bilim, pozitivist bilimin dayanağı olan deneyin anlamında değişikliğe yol açıyor. Deney yapma stratejisi ilkeli şekilde değişiyor, yeniden aynı durumu yaratmak mümkün olmuyor. Kuantum fiziğinin önemli temsilcilerinden N. Bohr ve W. Heisenberg belirtmişlerdir ki fizik sahasında deney anında, nesne gözlemlendiğinde nesnenin kendisi harekete geçirilir ve aynı anda mikrosistemi değiştirmeden gözlem yapmak mümkün değildir. Demek ki üzerinde deney yapılan nesne, deneyden önceki nesnenin aynısı değildir. Bu, elde edilen pratik başarılardan bağımsız olarak şunu gösterir ki rasyonel bilim dünyanın algısıyla sınırlıdır.

Amasyalı Nebzi ve Divan'ı

Edebi eserler, toplumların dünya görüşlerini, hayata bakışlarını, sevinç ve hüzünlerini, kısaca yaşamlarına dair unsurları gelecek nesillere aktaran en önemli araçlardandır. Hatta tam anlamıyla bir tarih yazma süreci, toplumun sosyolojik ve psikolojik açıdan analizlerinin tam olarak ortaya konması, edebi eserlerin de gün ışığına çıkarılması ile mümkündür. Bunun için öncelikle klasik edebiyatımızın yaklaşık yedi yüz yıllık bir evresinde varlığını sürdüren ve çerçevesi bugün bile tam anlamıyla belirlenemeyen edebi ürünler, bilimsel yöntemlerle hazırlanıp yayınlanmak suretiyle gün yüzüne çıkarılmalıdır.

Bu çerçevede hazırlanan bu çalışma, şimdiye kadar hakkında hiçbir bilimsel araştırma bulunmayan 18. yüzyıl şairi Amasyalı Nebzi’nin hayatı, edebi kişiliği, Divan’ının tenkidli metni ve incelemesini ihtiva etmektedir. Tezkirelerde, dönemin tarih kitaplarında ve yeni kaynaklarda, Nebzi hakkında küçük de olsa bir bilgiye rastlanamamıştır. Kendisi ile ilgili kaynakların verebileceğinden daha fazla bilgiyi Nebzi bizzat Divan’ında vermiştir. Nebzi’nin şiirleri, Sebk-i Hindi üslubuna ait unsurlar ihtiva etmekle beraber, şiirlerinin dili yeterince sade olup anlaşılmaz öğelere fazla yer verilmemiştir. Nazım tekniği açısından, geleneksel kuralları aşma veya yenilikler ortaya çıkarma çabası olarak değerlendirilebilecek şekil uygulamalarında bulunmuştur. Klasik Türk şiirinin zirveyi döndüğü ve kendisini tekrarlamaya başladığı bir çağda söylenen şiirlerin sanat düzeyi, ortaya çıkacak yeni veriler ve bilimsel çalışmalarla daha tutarlı bir şekilde değerlendirilecektir.

Hayatın Şarkı Söylediği Yıllar

Unutulmuş birer birer…

Kim okuyabilmiştir Makber’i Hamiyet Yüceses gibi? Ya kim o incesaza ruh bahşedebilmiştir Tamburi Cemil Bey kadar? Peki ya o güzelim bazı parçaların güftesini sevdiğimiz hale kimler getirmiştir? Bu güfteleri besteleyenler, söyleyenler kimlerdir? Ya Selahattin Pınar üstat Bir Bahar Akşamı’nı bestelerken nereden ilham almıştır? Bu ve benzer soruların cevabını müziğin çok yetkin kişileri anlatmaya, yazmaya bir ömür verdiler ve müziğin çeşitli bölümlerde incelenmesi bu ömrü verenlerin özveriye dayalı meşakkatli yolculukları ile ortaya çıktı. Türkiye İdil Biret’i, Suna Kan’ı ve daha nicelerini gördü.

Sanatında ve toplumsal bakışında en hızlı adımlarla koşan ve asla ödün vermeyen nice yıldızlar geldi geçti. Hafız Burhan’ı, Dede Efendi’yi ve dünyanın en büyük caz sanatçılarından biri sayılan Muvaffak Falay gibi yıldızları bilen Türkiye, şimdi yeni yeni yıldızlar üretiyor. Çıkması ile kaybolması arasında büyük zamanlar olmayan “kayan yıldızlar” bunlar… Peki Abdullah Yüce, Piç Osman, Seyyan Hanım, Sevinç Tevs, Aşık Mahsuni, Malatyalı Fahri veya Celal İnce ne olacak? Ressam, şair, bestekar, desinatör ve ses sanatçısı gibi bütün kültür niteliklerine sahip olan Zeki Müren mi star örneği, yoksa tombaladan çıkanlar mı?

Gazeteci-yazar Ergun Hiçyılmaz sınıflandırılmış bir güldeste olan “Hayatın Şarkı Söylediği Yıllar” ile sizlere eşsiz bir “musiki” ziyafeti sunarken aynı zamanda şimdiye dek fazlasıyla ihmal edilmiş olan bir boşluğu dolduruyor. Ve bu eşsiz çalışmayı şu sözlerle taçlandırıyor: “Biz dinlemekle hürmetimizi göstermeye çalışıyoruz. Müziğin gerekli sınıflara ayrılması ve bu yönde ele alınması üstatların işi. Çünkü biz adabına göre dinleyenlerdeniz.”

Büyük Yabancı

Filozofların edebiyat üstüne düşünmeleri her zaman ufuk açıcı ve heyecan verici olmuştur. İyi bir edebiyat okuru olduğunu bildiğimiz, kitaplarında kullandığı kıvrak dil hemen fark edilen Foucault, yeni yayımlanan bu konuşma metinlerinde 1960’larda kafasını en çok meşgul eden meselelerden üçünü ele alıyor: dil, delilik ve edebiyat. Birinci konuşmada deliliğin dil ve edebiyatla kesişme noktası üstünde durduktan sonra, ikinci konuşmada edebiyatın ve edebiyat eserinin dille ilişkisini yapısalcıların yönteminden esinlenen ama aynı zamanda ona eleştirel yaklaşan felsefi bir yöntemle irdeliyor ve edebiyat eleştirisinin ufkunda araştırılmayı bekleyen konulara işaret ediyor. Üçüncü konuşmadaysa Sade’ın kurmaca metinlerindeki hakikat iddiasının temelini araştırdıktan sonra, eserlerinde teorik söylevler ile kurmaca sahneler arasındaki ilişkiyi odağa alıyor ve bu söylevlerin edebi ve felsefi işlevini inceliyor.

Diğer kitaplarında olduğu gibi zekice fikirler, gözlemler, eleştirilerle dolu bu metinler hem Foucault okumayı sevenler için hem de edebiyata felsefeyle yaklaşma çabasını önemseyenler için zevkli bir okuma vaad ediyor.

İhtişamdan Sefalete Yeni Türk Edebiyatı’nda Konak ve Yalı

Türk mimarisinin özel ve özgün ürünleri olan “konak”, “köşk” ve “yalı” bugün bir yapı tarzı olarak ortadan kalkmış yahut eskinin restore edilmesi yoluyla başka amaçlarla kullanılıyor olmasına rağmen Osmanlı aristokrat, burjuva ve zengin hayatının önemli bir parçasını oluşturuyordu. Birbirinin türevi olan fakat farklı görünüşlerde ortaya çıkan bu yapılar, söz konusu hayatın bir unsuru olduğu kadar onun yansıma alanı da demektir.

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı sürecinde geçirilen sancılar ise başta doğrudan doğruya yönetimle iç içe olan ailelere ve dolayısıyla onların oturduğu konaklara, yalılara ve köşklere yansımıştır. Edebiyatla hayatın birebir münasebet içinde olması, bu yansımayı kurgusal anlamda çarpıcı yönleriyle takip edebilmemizi sağlamaktadır. Mustafa Dere, İhtişamdan Sefalete Yeni Türk Edebiyatı’nda Konak ve Yalı adlı bu çalışmasında, konuyu roman ve hikaye cihetiyle inceleyip Türk Edebiyatı’ndan birtakım örnekler vermiştir. Palet Yayınları olarak çalışmanın, dar anlamda Türk Edebiyatı’na geniş anlamda ise Türk kültürüne önemli katkılar sağlayacağı kanaatindeyiz.

Şiir Hayatın Neresinde?

“Şiir Hayatın Neresinde?” sorusu günümüzde her zamankinden daha çok güncel ve yakıcı bir sorudur.
Şiir, kavramları imgeye dönüştüren, var oluşun en yüksek ve en derin dile gelme biçimidir.

Şiirsiz bir yaşam, kendini dile getirememiş, bu anlamda da yaşanmamış, tam anlamıyla gerçekleşmemiş bir süreçler toplamıdır.

Kendimizi dile getirebildiğimiz ölçüde varsak, dilin en çok yoğunlaştığı şiirsel anlatım, var oluşumuzun da odağında, kaynağında demektir.

Ve günümüzde şiir hayatın dışına itilmiş gibi görünmekteyse, bundan, yaratmaya değil tüketmeye dönük egemen sistemler kadar; şiire yitirdiği değerleri yeniden kazandırmanın sorumluluğunu duymayan, onu dille ve hayatla barıştırmanın varoluşsal önemini duyumsamayan şairler de sorumludur.

Türk Politik Kültüründe Romantizm

Hasan Aksakal bu kitapta, Türk politik kültüründe Romantizmin ne denli merkezî ve kritik bir yer tuttuğunu inceliyor. Siyasal düşünde romantizm, gözle görülür, elle tutulur dünyanın ötesine geçen metafizik-idealist değer ve güçlere atıfta bulunur. Romantikler, sekülerleşirken büyüsü bozulan dünyayı yeniden büyülemeye çalışırlarken, hakikati bir efsaneye dönüştürürler. Muhafazakâr ve milliyetçi kesimde heyecanla sahiplenilen “milli ruh” ve “otantik kültür” arayışı, milli kültürü evrensel medeniyetten çok daha öncelikli kılar.

Kutsal devlet-millet-vatan teslisini, dil-tarih-coğrafya üçlüsüne bakışta yatan efsanevi ve irrasyonel tavırla birleştiren Milli Romantizm, Türkiye’de esas olarak edebiyatta gücünü gösterdi. Aksakal, modern Türk düşüncesinin en önemli temsilcilerinin ancak romantikleştirici etki uyandırabildikleri ölçüde sevilen, sayılan, hatta ikonlaştırılan birer edebiyatçı, tarihçi, politikacı veya şair olduğuna işaret ediyor.

Türkiye’de Nâmık Kemal ve Ziya Gökalp’in ön plana çıktığı ve bazen milliyetçi, bazen muhafazakâr, bazen de İslâmî yönü ağır basan bu “milli romantik duyuş”un, Kemalist, halkçı ve devrimci versiyonlarını da içeren genel karakteri üzerine ışık tutuyor. Romantik halkçılıktan romantik tarihçiliğe ve oradan da günümüzdeki romantik stratejik derinliklere uzanan, Şarkiyatçılık karşısında Garbiyatçı öfkeyi ön plana çıkaran bu siyasal düşünü anlamak için rehber niteliğinde bir araştırma.

Tanzimat Sonrası Yayıncılık ve Roman

Modernite deneyimi birbiriyle çatışan iki modern kimlik yaratmıştır: tüketimcilik ve vatandaşlık. Tüketimcilik metalara bağlanmayı ve bencil bireyselliği içerir. Vatandaşlık ise, kolektif olana bağlılığı ve kolektif olan için sorumluluk duymayı. Osmanlı modernleşmesi sürecinde de, Tanzimat’tan sonra, birbiriyle çatışan bu iki modern kimliğin ön eğilimleri görülmeye başlanmıştır. Bu nedenle Yeni Osmanlılar ve onlara yakın yazarlar, Tanzimat bürokratlarının aşırı tüketimci ve topluma karşı sorumsuz davranışlarını eserlerinde eleştirmişlerdir. Yazarların bu eleştirileri, romanlarında unutulmaz karakterler yaratmalarına neden olmuştur.

Bu karakterlerden, belki de en önemlisi, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası romanındaki, aşırı tüketimci birey Bihruz Bey’dir. Fakat ondan önce Ahmet Mithat’ın, Felâtun Bey ile Râkım Efendi romanında, tüketimci birey Felâtun Bey’in karşısına çıkarılan: etrafındakilere karşı sorumlu, çalışkan, üretken ve geleneklerine bağlı ve aynı zamanda Batılı değerlere de sahip olan Râkım Efendi, Yeni Osmanlılar’ın hayata geçirmek istedikleri ‘vatandaş’ tipini temsil etmektedir. Her iki yazarın düşüncelerinde Aydınlanma düşünürlerinin etkisi olmakla birlikte, Recaizade Mahmut Ekrem’in Rousseau’nun fikirlerine çok daha yakın olduğu saptanmıştır.

Thomas Edison

Ulu önder Atatürk her zaman çalışmanın ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca, ”Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” demiştir. Okullarımız bilgiye ulaşmak, denemek ve bu bilgileri içselleştirmek için en uygun ortamlardır. Her okul öğrenci ve öğretmenleri ile birlikte bir ”Menlo Park” olabilir, her sınıfın kapısı açıldığında dışarı bilgi ışıkları çıkabilir. Yeter ki azimli ve çalışkan olalım.

Konstantin Paustovski'nin Öykü Sanatı

Kitapta Sovyet dönemi Rus edebiyatının tanınmış isimlerinden olan Konstantin Paustovski’nin öykü sanatını incelenmiştir. Sosyalist Realist edebiyatta “lirik-romantik akımın en parlak ismi” olarak tanınan yazarın, öykü sanatının yanı sıra hayatı ve sanatı, edebî kişiliği hakkında bilgi vermekle Türkiye’de çok az tanınmakta olan bu yazarın insanlık kavramı etrafında yer alan değerleri ustalıkla eserlerinde nasıl yansıttığı gösterilmiştir.

Yazarın dünya görüşünde sınırları aşmayı başaran hümanizm, güzellik, vatan ve doğa sevgisi, insanlarda insanlığı arama, bulma ve değer verme gibi evrensel düşüncelerin hâkim olduğunu gösterilmiştir. Adından öykü ustası diye söz ettiren sanatçı, eserlerine döneminin insanının yaşantısını genel hatlarıyla konu etmiştir.

Paustovski’nin Türkiye’de klasik yazar kavramına giren Rus yazarların gölgesinde kaldığı için adından bahsedilmeyen bir yazar olduğunu düşünmekteyiz. Paustovski’nin eserlerinde, doğa, manevî güzellik, sanat ve hümanizm gibi unsurlar ön plandadır.

Bu durum, yazarın eserlerinin 70 yıl boyunca belirli fikirlere hizmet eden bir edebiyatın sınırlarını zorlayarak genel anlamda insanlığa hitap ettiğini kanıtlıyor. Çalışmamızda insanlık adına geçerli olan yüksek değerlerin işlendiği öyküleri inceledik. Hayatın güzelliklerini felsefi boyutlarda kavramayı öğretmeyi hedefleyen yazar, okurda bir estetik zevkin oluşmasına da yardım etmektedir. Burada yazarın konu alanının evrenselliğini bir de sanat yönünü açıklamaya çalışacağız. Yani edebiyatta çok önemli olan “nasıl verme” sorusu üzerinde durarak, yazarın edebî kişiliği ve Rus edebiyatında öykünün işlenişi hakkında bir birikim oluşturmaya özen gösterdik.  

Gülzar-ı Na'im

Klasik Türk şiirinin 17. yüzyıl şairlerinden olan Na’im, Üsküdar’da doğmuştur. Medrese tahsili gören şair, doğduğu yerde uzun yıllar mahkeme katipliği ve müderrislik yapmıştır. Üsküdar’da H.1106/M. 1694’te vefat eden Na’im’in Divan ve Gülzar-ı Na’im mesnevisi olmak üzere iki eseri bilinmektedir. Bu çalışmada, Na’im’in hayatı, edebi kişiliği, Gülzar-ı Na’im mesnevisinin metni ve incelemesi ile edebiyat tarihimizdeki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.

Bu eser üç ana bölümden oluşmuştur. 1. Bölüm’de, Na’im’in hayatı, edebi kişiliği ve eserleri hakkında kaynakların verdiği bilgiler bir araya getirilmiştir. 2. Bölüm’de, Gülzar-ı Na’im’in dil özellikleri, adlandırılması, yazılış sebebi, yazılış tarihi, nazım şekilleri, beyit sayısı, vezni ve kafiyesi gibi genel özellikleri incelenmiştir.

3. Bölüm’de, Gülzar-ı Na’im’in muhtevası üzerinde ayrıntılı olarak durulmuştur. Tahkiyevi bir metin olan mesnevinin geniş özeti verilmiştir. Hikayeni kaynağı, yer ve zamanı, kişileri, tasvirleri ve mesajları eserden hareketle belirlenmiştir. Hikayenin uygun bir yerinde yazılan hacimli sakiname de özetlenmiş ve Riyazi’nin sakinamesiyle karşılaştırılmıştır. Mesnevinin uzun sayılabilecek giriş ve bitiş bölümlerinin içerikleri de gerekli incelemelerle aktarılmıştır.

Mehmed Celal'in Manzum Tarihleri

Mehmed Celal, kırk beş yıllık kısa denilebilecek hayatına yetmişe yakın eser sığdırmış önemli bir şahsiyettir. 1912 yılında vefat etmiş ve yazdığı eserlerden yola çıkılarak kendisine “Ara Nesil Şairi”, “Ada Şairi” gibi sıfatlar verilmiştir. Şiir, hikaye, roman, mensur şiir, makâle, musahabe-i edebiyye, tenkid gibi edebi nevilerde eser vermiş olan Mehmed Celâl, devrinin edebî hayatı içinde şair ve romancı kimliğiyle bi devrede popüler bir isim olarak ön plana çıkmış, yeni yetişen gençler üzerinde kısa süreli de olsa bir tesirin sahibi olmuştur.

Osmanlı Edebiyatı Numuneleri adlı bir nevi edebiyat bilgileri kitabı ve antoloji olan eseriyle de haklı bir şöhret kazanmıştır. Mehmed Celâl, bu tür eserlerinin yanında biraz da zamanının modasına uyarak bir de manzum Osmanlı tarihi yazmaya niyetlenmişti. Önce her padişahın hayatı, savaşları, başarıları, şiirleri, imar faaliyetleri ve o padişahın döneminin önemli konularını ihtiva eden küçük kitapçıklar halinde birer eser yayımlayacak sonra bunları genişletip birleştirerek büyük bir Manzum Osmanlı Tarihi meydana getirecekti.

Fakat bilmediğimiz nedenlerden dolayı bu amacını tam olarak gerçekleştirememiş ancak Osman Gazi’den başlayarak III. Murad hariç III. Mehmed’e kadar gelen 12 padişah (Osman Gazi, Orhan Gazi, I. Murad, Yıldırm Bayezid, ÇelebiMehmed, II. Murad, Fatih Sultan Mehmed, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, III. Mehmed) hakkında her biri 250, 300 beyitten oluşan birer manzum kitapçık yayımlamıştı.

Bu kitapçıkların her birinin başında kısa mensur bir mukaddime de bulunmaktaydı. Bu eserleri yayımladıktan on yıl kadar sonra da yine manzum olarak dönemin padişahı II. Abdülhamid hakkında Şevketli Pâdişâhımız Gâzî Büyük Abdülhamid-i Sani Efendimiz Hazretleri adıyla diğerlerinden daha hacimli ve ayrıntılı bir eser yayımlamıştı.

Ötekilere Yazmak

Sevim Burak’ın “okuru olmak”tan onun “politik bir yazar” oluşuna, onda çınlayan “anne sesleri”ne, “nesne ve benlik yitimi”nden “dil ve içerik” konusuna, “özne ve öteki” sorununa, çengelliiğnelerine varıncaya kadar yazarın edebiyatını inceden inceye ele alıyor Ötekilere Yazmak.

“Sevim Burak’ı Sevim Burak yapan şey hiç şüphesiz onun ele gelmez tarafıdır. Onun ele gelmezliği bireyin sorunlarını anlatırken içeriğe sıkışıp kalmaması, dilin kendisini de sorunsallaştırmasıdır. Sevim Burak bu yeniliği, sözcükleri işarete dönüştürüp parçalı bir anlatımla bütünü yok ederek yapar. Sevim Burak’ın Türk edebiyatında adeta devrim niteliğinde attığı bu adımlar, uzun yıllar toplumcu reflekslerle edebiyat değerlendirmesi yapanlar tarafından maalesef anlaşı-lamamıştır” diyen Özge Şahin’in hazırladığı Ötekilere Yazmak, Sevim Burak için ilk başvuru kitabı olma özelliğini taşıyor. Akademisyenlerin, yazarların, araştırmacıların, yazarın çocuklarının da yazılarıyla katıldığı hacimli ve önemli bir çalışma…

Geçmiş Zamanın Ardından

Elif Şafak, Türk edebiyatının son on yılında, Orhan Pamuk ve İhsan Oktay Anar gibi, varlığını kuvvetle hissettiren bir romancı oldu. Romanları giderek çok satar hale geldi; birçok dile çevriliyor ve bir bölük okuyucu tarafından ilgiyle okunuyor. Ancak tuhaftır, bir grup okuyucu tarafından da o oranda giderek sevilmeyen, görülmek istenmeyen bir yazara dönüştüğü gözlemleniyor. Gazeteler, onun TÜYAP kitap fuarında dört saat kitap imzalamaktan bileklerinin yorulduğunu yazınca Ertuğrul Özkök, “Islak imza makinesi lazım” (Hürriyet, 3 Kasım 2009) diye yazarken, Semih Gümüş, “Edebiyatın Dünü ve Yarını” altbaşlıklı Modernizm ve Postmodernizm kitabında Elif Şafak’ın adını bile anmıyor.

Taraf gazetesinde “Telesiyej” köşesinde, “Elif Şafak insanı şaşırtıyor hep. Bu kadar da homo-populikus olunur mu yavu?” (16 Haziran 2010) diye yazılıyor. Elif Şafak, açıktır ki bir fenomene dönüşmüştür. Seveni kadar sevmeyeni vardır. Sevmek de sevmemek da bir ilgi biçimi olduğuna göre, bu ilginin nedenlerini araştırmak, nedenleri araştırırken bilimsel bir tutumla romanları incelemek ve elde edilen bulguları yorumlayarak bir hükme varmak araştırmacıların görevidir.

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam Romanına Bahtin’in Diyaloji Kuramı Eksenli Bir Yaklaşımı

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam adlı romanı insanları birbirinden uzaklaştıran, onları yabancılaştıran toplumsal ve hiyerarşik kurallara bağlı resmi yaşam tarzına karşı çıkışını ve insanın özgürlüğe olan tutkunluğunu anlatır. Faklı seslerin işitildiği heteroglot bir dünyada, insanlar arasındaki diyalojik ilişkilerin onları birbirine yaklaştırdığını ve çok sesliliğin söz konusu olduğu bir ortamda insanın özgürlüğünden söz edilebileceğini ileri süren Bahtin, insanları kısıtlayan tüm kuralların askıya alındığı karnavalesk yaşam tarzının yansıtan bir roman kuramı ortaya koymuştur. Aylak Adamda böyle bir yaşam tarzının izlerinin görüldüğü bir romandır. Dolayısıyla bu roman Bahtin’in roman kuramıyla incelendiğinde romanın anlam zenginliği ortaya konulabilir.

Bahtin’in roman kuramı ile ilgili olan diyaloji, heteroglossia ve polifoni kavramları özgün birkullanıma sahip olduğu için Türkçe’ye farklı şekillerde çevrilmiştir. Örneğin diyaloji kavramı “söyleşimcilik” olarak çevrilirken heteroglossia kavramı ise genellikle “çok dillilik” olarak çevrilmiştir. Bahtin roman kuramını oluştururken bir müzik terimi olan “çok seslilik” ten yararlanmış ve bu kavramı bir metafor olarak kullanmıştır. Bahtin için “ses” dünyaya dair bir bakış açısını yansıttığı ve anlamsal bir konum belirttiği için çoğu kavramların ortak özelliği olarak karşımıza çıkar. Biz de bu ortak özellikten hareketle onun roman kavramlarından olan diyalojiye “çift seslilik” heteroglossiaya ise “farklı seslilik” gibi alternatif Türkçe karşılıklar sunduk.

Sylvia: Ben’den Önce Tufan

“Sevgili Sivvy,

İyi ki doğdun Sivvy! Doğum günün kutlu olsun!

Yaklaşık üç yıldır seninle içli dışlıyım; şiirlerini çevirmek zor, fakat zorunlu. Şiirlerinin çevirilerini bitirdikten sonra seninle bu kara telefon hattını kesip atacağım. Tehlikelisin çünkü. İnsan çok çabuk seviyor karanlığı. Sana yeterince zaman ayırdım. Şiirin evrensel olması, her şairin aynı sonu yaşamasını gerektirmiyor, çünkü ne yalnızca ölümdür yaşadığımız, ne de yalnızca şairler intihar ediyor. Kara gölgenden sıkıldım. Seninle olmak sürekli ölüm. Bu yüzden seni terk ediyorum Sivvy, yapacak işlerim var. Huzur içinde uyu bir tanem. İyi ki öldün!”

– Yusuf Eradam

Müphem Bir Kadının Feminist Biyografi ile Kurgulanışı : Ayşe Leman Karaosmanoğlu

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kabuk değiştirdiği yıllarda bu değişimi en yakından gözlemleme imkanı bulmuş, hatta değişimin erkek figürleri arasında kendine yer açmayı başarmış bir kadın Ayşe Leman Karaosmanoğlu… Bir paşa kızı, siyasetçi kardeşi ve sefir eşi. Bahar Gökpınar, döneminin önemli siyasi figürlerinden biri olan yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eşi Leman Hanım’ın özel arşivini feminist biyografi kurgusuyla gün ışığına çıkarıyor.

Biyografi yazımının sorunlarının ve biyograf ile nesnesi arasındaki karmaşık ilişkinin getirdiği engelleri gözettiği çalışmasını, nesnesinden yola çıkıp kendisine varan bir çizgide kurgulayarak, onu diğer biyografilerden farklı bir yere taşıyor. Leman Hanım’ın sosyal çevresinin yanı sıra Yakup Kadri ile olan ilişkisini de gerek fotoğraflar gerek mektuplar vasıtasıyla görünür kılan Gökpınar, feminist bakış açısını kaybetmeden bugüne kadar dillendirilmemiş bir yaşam hikayesi anlatıyor.

Hayatındaki önemli erkek figürler arasında çoğunlukla arka planda durmayı ve müphem kalmayı tercih eden, Yakup Kadri’nin “aziz rakibem” dediği bir kadını, geride bıraktığı mirası üzerinden anlamlandırmaya çalışıyor. Bunu yaparken Leman Hanım’ın sadece tarihsel bir özne olarak konumuna değil, kadın kimliğine de ışık tutuyor. Bu sayede Leman Hanım’ın doksan altı yıllık ömrüne sığdırdığı anılarını, özenle biriktirdiği mahreminde izleyerek, okura dönemin sosyo-kültürel tarihinden de önemli kareler aktarıyor.

Lisan ve Edebiyatımız Hakkında Tahlil – Tankit – Mukayese

Türk dili, bir mesele olarak Tanzimat’tan sonra Türk aydınının gündemine girmiş, halkın kullandığı dilin tarihi, yapısı, kullanılma biçimi gibi konular farklı yaklaşımlarla tartışılmıştır. Tesis edilmeye çalışılan ‘yeni edebiyatın’ hammaddesi olan dilin de ‘yeni’ olacağı/olması gerektiği tezi çokça taraftar bulmasına rağmen bu ‘yeniliğin’ hangi çerçevede teşekkül edeceği/ettirilmesi gerektiği konusunda ortak bir tavır geliştirilmemiştir. 1860’lardan itibaren edebiyata yön verici metinleri kaleme alan şairlerin/yazarların hemen hepsinin dille ilgili bir tasavvur ortaya koymaları, Cumhuriyet’in en büyük projelerinden biri olarak dile eğilmesi, bu hususta büyük bir külliyatın oluşmasını sağlamıştır. Söz konusu dönemde genel kabul gören yaklaşımın, dilin anlaşılır bir hâl kazanması gerektiği noktasında toplandığı söylenebilir. ‘Yeni Edebiyatın’, yeni bir ‘kamu’ oluşturma çabası, bu kamunun tesisinde en önemli unsur olan dilin, kamuya uygun olmasını gerektirmekteydi. Dilin toplum mühendisliğinin bir argümanı hâline geldiği bu süreçte, Türkçenin takip etmesi gereken istikametle ilgili en yetkin ve kalıcı çıkış şüphesiz 1911 yılındaki ‘Yeni Lisân’ hareketi olur. 2. Meşrutiyet’in ardından yaşanan siyasî ve sosyal şartların da desteklediği bu hamle, sonraki yıllarda, farklı sesleri cılız halde bırakacak kadar kabul görmüş, Cumhuriyet yönetiminin dil politikalarına değin etkisini devam ettirmiştir. ‘Başta Genç Kalemler dergisi olmak üzere o tarihten itibaren giderek yaygınlaşan bu akım sayaesinde Türkçe, yazılı basında 1940 öncelerine kadar en güzel ve en sağlıklı dönemini yaşamıştır.’ Yeni Lisân her ne kadar genel bir kabul görmüşse de dille ilgili tartışmalar ve bu yönde kaleme alınan eserler son bulmuş değildir. Bu çerçevede söz konusu dönemde kaleme alınan ve gerek dönemi için gerek sonraki yıllarda ortaya konulan dil ‘inkılapları’, Türkçenin meseleleri, Türkçe üzerine araştırmalar bakımlarından önemli tezler ortaya koyduğunu düşündüğümüz Cezmi Ertuğrul’un Lisan ve Edebiyatımız adlı eserinin söz konusu tartışmalar içerisindeki yerini tespit etmek, böylece Türk düşüncesinin dikkat çekici ama dikkatlerden kaçan bir metnini bugünün okuruna sunmak gerekliydi. Cezmi Ertuğrul’un eserine geçmeden önce genel bir girizgâh olarak eserini yayınladığı 1917 yılına kadar, özellikle Tanzimat döneminden itibaren, dille ilgili ne tür çalışmaların yapıldığına bakmak yerinde olacaktır.

Fevzi Divanı

17. yüzyıl Osmanlı Devleti’nin siyasi ve askerî anlamda çeşitli başarısızlıklarla ve sonraki asırlarda arkası kesilmeyecek bozgunlarla yüzleştiği bir yüzyıl olmuştur. Bu gelişmeler, edebî hayattaki canlılığa halel getirmemiş ve Osmanlı şiiri kendi çizgisinde gelişimine devam etmiştir.

Bu asırda divan şiiri, pek çok büyük şair yetiştirmiş, birbirinden farklı duyarlılıkları temsil eden şahsiyetlerce temsil edilmiştir. 15. yüzyılda Ahmet Paşa ve Necati Bey’e kadar uzanan mahallileşme hareketinin hemen yanında, Nabi tarafından temsil edilerek yaygınlaşan hikemi tarz 17. Yüzyıl şairlerinin üslûplarında belirgin bir şekilde kendisini hissettirmiştir. İran’dan kaçarak Hindistan’a sığınan ve burada yeni ve üstü kapalı bir şiir üslûbu olarak gelişen Sebk-i Hindî de XVII. yüzyılda Türk şairlerini çeşitli derecelerde etkilemiştir.

Fevzi, bu edebî hareketlilik içinde Sebk-i Hindî’nin çeşitli özelliklerini şiirlerinde aksettirmiş, devrin edebî geleneklerine uygun şiirler yazmıştır. Ancak onun yüksek edebî zevk mahsulü eserleri devrin hengâmesi tutunamamış, sonraki asırlara şairinin sesini iletememiştir.

Tezkire yazarlarının Fevzi hakkında verdiği tutarsız ve yetersiz bilgiler neticesinde ise, kim olduğu net olarak tespit edilemeyen bir şair portresi belirmiştir. Bu çalışma ile Fevzî’nin şiirleri gün yüzüne çıkarılmakta ve şairin biyografisi hakkında bazı tespitlere yer verilmektedir.

Fezayi Divanı

15. yüzyılda yaşamış olan Fezayi, sesini kendi asrından öteye ulaştıramamış, asırlar boyunca herhangi bir kaynakta adı yâd edilmeden, Divan’ını gizli bir hazine suretinde kütüphane raflarında saklamıştır. Şimdi bu gizli hazinenin açılıp edebiyat tarihinde, klâsik Türk şiirinin kuruluş aşamasında kaliteli eserler kaleme almış olan bir şahsiyetin söz gevherlerini saçma vakti gelmiştir.

Fezayi, 15. yüzyılın önemli isimlerinden Şeyhi’nin adını Divan’ında hürmetle yad eden, kendisi de en az onun kadar başarılı şiirler kaleme alan bir şairdir. İnsanî hislerini, tasavvufî düşüncelerini, din duygusunu, eğlence kültürünü, sevdasını ve sevdiği güzelin kusursuz güzelliğini eserlerinde terennüm eden bu şair, edebiyat tarihindeki müstesna yerini almak için asırlar sonra yeni okur zümresiyle buluşuyor. Türkçenin 15. yüzyıldaki berraklığını ve samimiyetini aksettiren beyitlerinde Fezayi, teknik hususlardaki başarısı ile de göz dolduran bir şair olarak dikkati çekiyor.