Baharistan

Sanat ve edebiyatın şahdamar isimlerinden Abdurrahman Cami’nin Baharistan’ı 500 yıldır etkisinden ve gücünden birşey kaybetmeden kültür ve medeniyet dünyamızda bir yıldız gibi ışıltısını sürdüren eserlerden biri oldu. ” Yakın dostlara hikaye, uzaktakilere ise armağan olarak” kaleme alınan eseri Cami, sekiz cennet bahçesi olarak tasarlanmış. Her bir bahçedeki, her mevsime dayanıklı ve her toprakta hayat bulan şakayıklar, iç açıcı renkleri ve kokularıyla reyhanlar dost gönüllere dokuna dokuna edebiyatın ve sanatın iyileştirici gücü ortaya koyuyor. Öyle ki eser kötü niyetli düşüncelerin dikenlerinden, kötü isteklerin çerçöpünden arındırıp insana ter ü taze düşünce alanları ve hakikate muhattap olmanın yollarını gösteriyor. Baharistan Turgay Şafak’ın yaptığı yeni bir tercümeyle yeniden okurların gündemine giriyor.

Baharistan’ın bu baskısında Beyanü’l-Hakk Mecmuası’nda 17 sayı tefrika edilen Tâhirü’l-Mevlevî’nin Şukûfe-i Baharistan isimli yazı dizisi de yer almaktadır. Sema Babuşcu’nun hazırladığı ı Şukûfe-i Baharistan ilk kez günümüz alfabesiyle günümüz okurla buluşuyor.

 

Çölün Feryadı

Yol uzun, yol kahır dolu… Kervan dertli, kervan yorgun… Zaman durmuş sanki… Atılan her adım, yüreklere ince sızılardan dokunuşlar işliyor ve yollar, mersiyeler, ağıtlar yakıyor… Bir kervan, sessizce, sükûnetle ve vicdansız vicdanları telaşlandırmadan ölüme yürüyor. Bir ölüm ki fersah-fersah tarihe işleniyor. Bir ölüm ki aşk yüklenmiş kocaman yürekleri maşukuna taşıyor.

Ve babam ayaklandı. Rüzgâr ayaklandı, yollar ayaklandı… Dilde söz ayaklandı, kalpte aşk… Bir başka yürüdü Zülcenah en önde… Bir başka dalgalandı İslam bayrağı alemdar Abbas’ın kollarında. Ali Ekber, bir başka yiğitti o gün, Kasım bir başka yürekliydi. Gönüller aşka tutulmuştu bir kere. Babam aşkını haykırıyordu. Allah

Resulü’nün sedası yükseliyordu dört bir yanda.

Ve yol boyunca bir daha susmadı babam. Karşılaştığı her topluluğa seslendi Peygamber diliyle:
“Eğer bu dünya hayatı, bazılarının nazarında değerli sayılıyorsa, Allah’ın mükâfat dünyası daha yüce ve değerlidir.”

İmam Hüseyin şöyle seslendi Ehl-i Beyt’ine:
Ey Muhammed hanedanı! Allah’ın selamı üzerinize olsun. Ben en yakın zamanda aranızdan ayrılacağım.”

Kış Hasadı

“Şeyh Efendi ve dervişlerinden birkaçı yerde kurulmuş bir halkanın içinde diz üstü oturuyorlar. Davet edilmiş değilim ama yine de hazretleri biraz kenara iteliyor ve aralarına oturuyorum. Zikir başlıyor ve Allah’ın esmasını tekrar ediyorum; salınıyorum, sallanıyorum, bunlar bana çok tabii geliyor. Hatta öyle ki zikir bir parçam hâline geliyor. Ruhum evine, ocağına kavuşmuş gibi…”
 
– Shems Friedlander
 
Boston, Massachusetts’te başlayan bir çocukluktan Sanat Okulu’nda geçen senelere, Boston Record-American’daki muhabirlik deneyiminden Swami Muktananda’nın uçma derslerine, sanat galerilerinden Konya’ya uzanan, Şeyh Muzaffer Efendi’den Safer Baba ve semazenlere kadar pek çok kişiyi içine sığdıran 74 yıl… Müzikler ve rayihalar eşlik ediyor bu hatıralara… İstanbul geceleri, Kahire günleri ve sayfalara not düşülen daha nice hatıralar…

Sanat ve kültür alanında “Dünyadaki En Etkin 500 Müslüman” arasında gösterilen Shems Friedlander’ın yeni kitabı Kış Hasadı, bir mutasavvıfın tasavvuf yolculuğunda, Bob Dylan’dan Mevlânâ’ya kadar pek çok kişiye temas eden hayat hikâyesini konu ediniyor. Toynak Sesini Duyunca Zebra Gelsin Aklına . isimli kitabının ardından bu kez kendi hayatını anlatan Shems Friedlander, ilginç anekdotlar ve hayatından fotoğraf kareleriyle tasavvufla nasıl tanıştığını ve sonrasında değişen hayat seyrini okurlarıyla paylaşıyor.  

Malkoçoğlu Kardeşler

Vatan çocuklarının saf dimağ ve gönüllerine, onların ufuklarını aydınlatacak büyük ve ulvi düşüncelerin ilk tohumlarını ekebilmek herşeyden ziyade tarih şuurunun meslenmesiyle mümkündür.

Bu maksatladır ki; derin bir islami şuurla yoğrulmuş olan osmanlı tarihini baştan başa bir seri roman halinde ortaya koymak ihtiyacını hissettik.

Bir seri teşkil eden bu eserler, bir takım tarihi kahrmanlar vesile edinilerek genç diğmaların islami esasların fiili örnekleriyle kavrayabilmeleri için yazılmıştır.

Fikri ve fiili muhtevaları kasden sakatlatılmış genclerimizin, hakka ve hayra yönlendirilmelerinde en müessir bir vasıta olabilecek bu eserlerin yayınlanmış olanları – şimdilik – şunlardır;

Tarihi Romanlar Serisi

1 – Kanlı Düğün
2 – Uzunca Sevindik
3 – Kırık Kılıç
4 – Kavuklu İhtilaci
5 – Düzmece Mustafa
6 – Zağanos Paşa
7 – Cem Sulta’nın Papağanı
8 – Malkoçoğlu Kardeşler -Bali Bey ve Yahya Paşa-
9 – Veli Bayesid’in Bedduası
10 -Makbul ve Maktul İbrahim Paşa
11 -Barbaros Hayrettin Paşa
12 -Sokollu Mehmed Paşa
13 -Mimar Koca Sinan 
14 -Zoraki Asi
15 -Piri Reis

Kanlı Düğün

Vatan çocuklarının saf dimağ ve gönüllürine, onların ufuklarını aydınlatacak büyük ve ulvi düşüncelerin ilk tohumlarını ekebilmek herşeyden ziyade tarih şuurunun beslenmesiyle mümkündür.

Bu maksatladır ki derin bir İslami şuurla yoğrulmuş olan Osmanlı tarihini baştan başa bir seri roman halinde ortaya koymak ihtiyacını hissettik.

Bir seri teşkil eden bu eserler, bir takım tarihi kahramanlar vesile edinilerek genç dimağların İslami esasların fiili örnekleriyle kavrayabilmeleri için yazılmıştır.

Zihni fikir muhtevaları kasden sakatlatılmış gençlerimizin, hakka ve hayra yönlendirilmelerinde en müessir bir vasıta olabilecek bu eserlerin yayınlanmış olanları – şimdilik – şunlardır;

1- Kanlı Düğün
2- Uzunca Sevdik
3- Kırık Kılıç
4- Kavuklu İhtilalci
5- Düzmece Mustafa
6- Zağanos Paşa
7- Cem Sultan’ın Papağanı
8- Malkoçoğlu Kardeşler
-Bali Bey ve Yahya Paşa-
9- Veli Beyazid’in Bedduası
10- Makbul ve Maktul İbrahim Paşa
11- Barbaros Hayreddin Paşa
12- Sokollu Mehmed Paşa
13- Mimar Koca Sinan
14- Zoraki Asi

Piri Reis

Tarihi romanlar serimizin bu onbeşinci eseri olan Piri Reis’in ailevi (Dramatik) macerası ile Kanuni Sultan Süleyman derinin nihayetine kadarki vak’alar anlatılmış olmaktadır.

İlim tarihinde “Kitab-ı Bahriye” gibi muazzam bir eserin sahibi olan Piri Reis Basra Körfezi’nde Portekizliler karşısındaki başarısızlığının bedelini hayatı ile ödemiştir. Önceki hizmetleri kaale alınmadan seksen yaşını mütecavizken idam edilmesi Osmanlı yükseliş devrine hakim olan zihniyet icabıdır. Kınanamaz!

Tarihi Romanlar Serisi

1- Kanlı Düğün
2- Uzunca Sevindik
3- Kırık Kılıç
4- Kavuklu İhtilalci
5- Düzmece Mustafa
6- Zağanos Paşa
7- Cem Sultan’ın Papağanı
8- Malkoçoğlu Kardeşler – Bali Bey ve Yahya Paşa-
9- Veli Beyazid’in Bedduası
10- Makbul ve Maktul İbrahim Paşa
11- Barbaros Hayreddin Paşa
12- Sokollu Mehmed Paşa
13- Mimar koca Sinan
14- Zoraki Asi -Şehzade Bayezid-
15- Piri Reis

Gurbet İçinde Gurbet

Ben resmi bir hizmet olarak “köy muhtarlığı” bile yapmış değilim. Fakat hayatımın en az elli yılı, muazzez “İslam Davası” yolunda, cephedeki bir er mantık ve şartları içinde geçmiştir. Bu sebeble hatıralarım şahsiliklerinden ziyade Türk fikir hayatını aksettiren mücalla bir ayna mesabesindedir. Bu yüzden gönlüm, onları nisyana terketmeye razı olmadı.

Her hayat -adeta- kudret kalemi ile yazılmış bir senaryodur. “Geçmiş Günü Elerken 1” (İstanbul 1993) ve “Geçmiş Günü Elerken 2” (İstanbul 1995) ile “Hicret” (İstabul 1992)’den sonra elinizde tuttuğunuz bu eserle, 1933 yılı mübarek bir ‘Kadir Gecesi’ başlayan hayat romanımın vatana avdet tarihim olan 22 Haziran 1991’e kadar geçmiş soluk sayfalarını çevirip tamamlamış olacaksınız.

Zoraki Asi

Vatan çocuklarının saf dimağ ve gönüllerine, onların ufuklarını aydınlatacak büyük ve ulvi düşüncelerin ilk tohumlarını ekebilmek herşeyden ziyade tarih şuurunun meslenmesiyle mümkündür.

Bu maksatladır ki; derin bir islami şuurla yoğrulmuş olan Osmanlı tarihini baştan başa bir seri roman halinde ortaya koymak ihtiyacını hissettik.

Bir seri teşkil eden bu eserler, bir takım tarihi kahrmanlar vesile edinilerek genç Diğmaların islami esasların fiili örnekleriyle kavrayabilmeleri için yazılmıştır.

Fikri ve fiili muhtevaları kasden sakatlatılmış genclerimizin, hakka ve hayra yönlendirilmelerinde en müessir bir vasıta olabilecek bu eserlerin yayınlanmış olanları – şimdilik – şunlardır;

1 – Kanlı Düğün
2 – Uzunca Sevindik
3 – Kırık Kılıç
4 – Kavuklu İhtilaci
5 – Düzmece Mustafa
6 – Zağanos Paşa
7 – Cem Sulta’nın Papağanı
8 – Malkoçoğlu Kardeşler -Bali Bey ve Yahya Paşa-
9 – Veli Bayesid’in Bedduası
10 -Makbul ve Maktul İbrahim Paşa
11 -Barbaros Hayrettin Paşa
12 -Sokollu Mehmed Paşa
13 -Mimar Koca Sinan 
14 -Zoraki Asi

Aşıklar Ölmez!..

Değerli okuyucu!..

Fikir hayatımıza, dehşet verici bir seviyesizliğin hakim olduğu bu zamanda sana takdim ettiğimiz bu kıymetli eser, muhteşem bir din, tarih ve edebiyat ziyafetidir.

Onun, çoğu eskimeye mahkum realitelerden ‘hareketle yazılmış makalelerden ibaret olmasına rağmen, ne ölçüde eskimez fikirler sergilediğini hayretle müşade edecek ve İslami cephede, hasret duyulan bir seviyede ilim, hikmet ve lisan mükemmeliğine ulaşılmış olduğunu görmenin hazzına ereceksin!..                                    

Üstad Kadir Mısıroğlu’nun son yirmi sene içinde yazdığı yazılardan bir müntehabat (Antoloji) olan bu eseri pek yakında, aynı mahiyetteki başkaları’da takip edecektir.                                              Saygılarımızla…

 

Ahvalim

İnsanlardan kaçmak mı? Yoksa insanlarla durup soru işareti olmak mı? Bunlar benim aklımdayken birden tebessüm gibi filizlendi şiir.

Derken zaman, zaman insanların haline konuk oldu bazen aşklarına bazen de ibadetlerine. Ve derken bu 3 konu yani (Allah, Aşk, Ahvalim) şekillendi. Halen aklımda soru işaretleriyle boğuşurken derdime çare olarak halimin kalemine sığındım

Miskin ile Derviş

Yıldırım B. Doğan, (1950) doğumlu olup Ruh Sağlığı ve Hastalıkları uzmanıdır. Halen Ankara Tıp Fakültesinde Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesidir. Yazma serüveni okur terbiyesini kazandığı süreç içerisinde erken yaşlarda başlamıştır. Gelişen okuma edimi beraberinde yazma gizilgücünün pekişmesine yol açmıştır. Yazının eylemli biçimde kendi varoluşuna katılışı 1990’lı yılların ikinci yarısında gerçekleşmiştir.

Yoldaki Öykü : Anadoluda Geçer
Tumturaklı tanımlamalar coşku dolu betimlemeler kimilerini ürkütür. Aslında taşıdığı duygusal aşırılıklar söyleneni anlamayı da zorlaştırır. Oysa anlaşılmayı bekleyen yaşamsal önem taşıyabilir. Örnek mi? Yunus Emre ve hakkında söylenenler, yazılanlar…

‘Dünyanın hamuruna haram karışmış bir kere. Kötülerin saygın olması bundandır.’ desem ülkemizdeki güncel durumdan değersizleştirilen yaşama halinden dem vurduğumu düşünürsünüz. Haksız sayılmazsınız. Ancak bunu söyleyen Yunus Emre’dir: “Haram ile hamir tuttu cihanı/fesat işler eden hürmetlü oldu” diyendir. Devlet katında haramın hamura karıştığı, Selçuklu İmparatorluğu’nun çöküşünün hemen öncesinde söylemiştir. Moğol işgalinin tarumar ettiği topraklarda insanlarını kıtlığa ermemek için yollara düşen kişidir Yunus. Emeği, adaleti, ahlakı bilen bir ademdir. Öyle öğrenmiştir.

Kitap bir ben-i âdemin kendini yola vuruşunu anlatır. Yola vurdu mu insan tüm duygu ve düşünceleriyle yoldadır. Düşünceye duyguya ‘yolda olup bitenler’ karar verir artık. Yunus Emre olağanüstü bir yol öyküsünün kişisidir aslında. Tüm yaşamı yollarda geçmiştir. Tapduk Emre’nin göklere fırlattığı ve düştüğünde mezarını işaret edecek olan çomağın yere değdiği ana dek hep yürüyecektir. Yürür. Kimi zaman ayaklarının, kimi zaman atının üzerinde. Yunus şimdi mezarında durmakta. Şiirleri yürüyor. Aynı dil kılığı içinde, Türkçede, yürümeyi sürdüren şiirleri yalın olduklarından tumturaklı ifadelere, yapay coşku sellerine ihtiyaç duymuyorlar… Önemliyse eğer, okur da şiirlerle birlikte yürür.

Kitap, bu yürüyüşte kısacık bir rehber olsun diye yazıldı zaten. Yolunuz açık olsun.

– Yıldırım B. Doğan

Miskin ile Derviş

Yıldırım B. Doğan, (1950) doğumlu olup Ruh Sağlığı ve Hastalıkları uzmanıdır. Halen Ankara Tıp Fakültesinde Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesidir. Yazma serüveni okur terbiyesini kazandığı süreç içerisinde erken yaşlarda başlamıştır. Gelişen okuma edimi beraberinde yazma gizilgücünün pekişmesine yol açmıştır. Yazının eylemli biçimde kendi varoluşuna katılışı 1990’lı yılların ikinci yarısında gerçekleşmiştir.

Yoldaki Öykü : Anadoluda Geçer
Tumturaklı tanımlamalar coşku dolu betimlemeler kimilerini ürkütür. Aslında taşıdığı duygusal aşırılıklar söyleneni anlamayı da zorlaştırır. Oysa anlaşılmayı bekleyen yaşamsal önem taşıyabilir. Örnek mi? Yunus Emre ve hakkında söylenenler, yazılanlar…

‘Dünyanın hamuruna haram karışmış bir kere. Kötülerin saygın olması bundandır.’ desem ülkemizdeki güncel durumdan değersizleştirilen yaşama halinden dem vurduğumu düşünürsünüz. Haksız sayılmazsınız. Ancak bunu söyleyen Yunus Emre’dir: “Haram ile hamir tuttu cihanı/fesat işler eden hürmetlü oldu” diyendir. Devlet katında haramın hamura karıştığı, Selçuklu İmparatorluğu’nun çöküşünün hemen öncesinde söylemiştir. Moğol işgalinin tarumar ettiği topraklarda insanlarını kıtlığa ermemek için yollara düşen kişidir Yunus. Emeği, adaleti, ahlakı bilen bir ademdir. Öyle öğrenmiştir.

Kitap bir ben-i âdemin kendini yola vuruşunu anlatır. Yola vurdu mu insan tüm duygu ve düşünceleriyle yoldadır. Düşünceye duyguya ‘yolda olup bitenler’ karar verir artık. Yunus Emre olağanüstü bir yol öyküsünün kişisidir aslında. Tüm yaşamı yollarda geçmiştir. Tapduk Emre’nin göklere fırlattığı ve düştüğünde mezarını işaret edecek olan çomağın yere değdiği ana dek hep yürüyecektir. Yürür. Kimi zaman ayaklarının, kimi zaman atının üzerinde. Yunus şimdi mezarında durmakta. Şiirleri yürüyor. Aynı dil kılığı içinde, Türkçede, yürümeyi sürdüren şiirleri yalın olduklarından tumturaklı ifadelere, yapay coşku sellerine ihtiyaç duymuyorlar… Önemliyse eğer, okur da şiirlerle birlikte yürür.

Kitap, bu yürüyüşte kısacık bir rehber olsun diye yazıldı zaten. Yolunuz açık olsun.

– Yıldırım B. Doğan

Şey ve Tan

Nuh Peygamber’in, ”Tufan sona ermiş mi git bak,” diye gönderdiği karga yolda giderken bir dağın tepesinden bir leş görür, hemen yemeğe koyulur ve bu arada tekrar dönüp tufan hakkında haber vermeyi unutur. Sonra o karga ”ayrılık kargası” diye anılır. Sanırım o ayrılık kargası hala o leşin başında ve bizler fırsattan istifade tufanının tadını bile çıkaramıyoruz, onun arındırıcılığından uzağız. Ey Nuh hala bıraktığın gibiyiz! Birkaç çocuğun türeyen soyun dışında bazısı da atasını geminde bulunan bir çift maymundan sanıyor. Ah ne garip! Belki de karganın yediği leş bir insana aittir! Kendimi, bu devirde yaşarken o dağın tepesinde bir leş gibi hissediyorum. Bir karga birimizin üzerinde her birimizin tüketmeye çalışıyor ve az ilerdeki tufanın kudretinden ya da aksi istikametteki dinginliğin azametinden kopuk yaşıyoruz…

Bakara

Bakar mısınız hocam diye soru sorduğum, sonradan müdürüm olacak ilahiyat mezunu arkadaş, bakar değilim hocam dedi. Sonra bana bakar’ın Arapça buzağı-dana demek olduğunu söyledi. Bunu öğrenmenin etkisi bende derin oldu. Çünkü çalıştığım ilçe halkının çok yüce şahsiyet gibi gördüğü kasaba politikacıları, gözüme sığır gibi gözüküyordu. Ardından tayin olduğum ikinci ilçede de benzer şeylere şahit olunca, 2001-2002 gibi Bakara romanımı yazdım.

Kuran’da adı geçen sure, Hazreti Musa, On Emri almaya Tur (Sina) dağına çıkar ve indiğinde İsrail halkının altın ya da altın kaplı bir buzağı-dana heykeline taptığını görür. Halkına neden böyle yaptığını sorduğunda halkı, gökten inen kudret helvası ile bıldırcın kebabından bıkıp başka yemekler yemek istedikleri ve somut, dokunulabilinir bir tanrıya tapmak istedikleri cevabını alır. Musa kavmini lanetler ve 13. İsrail kabilesi kum fırtınasında kaybolur. Ben bu hikâyenin, altın kaplı ve bir rivayete göre ağzı ile ardı arasında delik olduğu için çok ses çıkaran danaya tapmaları kısmını aldım. Anlattıklarımın gerçek olaylarla ilgisi yok. Çünkü gerçekler hem romandan daha iğrenç, hem de yüzlerine karşı ispat edemem.

Bu romanı yıllar sonra, hem de o kadar çok yayımcıdan ret cevabı almışken ve romana konu olan iki merkez sağ parti, merkez sağ kavramıyla beraber tarih olmuşken yayımlatmama sebep olan şahısın da dinin kutsal kitabının suresiyle alay etmesi, montaj diye geçiştirildi. Ancak o şahıs, kendi taptığın bakar’ına laf etseydi eminim montaj-şantaj savunması bir işe yaramayacaktı. Sonuçta hazır yazılmış romanımla, gürültüsü yüksek bakar’ın gerçekliğini halka anlatmalıydım.

Küs Yıldızlar Kehkeşanı

Şer’in zehirli şöhretinde yer ver “evet” leh ayıra,
Hakikati zerrin iken gömüdür karşı bayıra,
Kestane gözü üzerlerde ise karınca kararınca,
Ölüm arpacıktan ırak, hayal idi badıheva.

Kağıtlar yumağını ellerin buruşturduğu,
Mürekkebin sözler genizinde oruç bozduğu,
Tebessümler koğuşunun soğukluğuydu unzuru,
Ki uzuvlar cennetinin yokmuydu komşusu?

İzlek

İzlek, usta edebiyatçı Osman Bayraktar’ın, yılların birikimiyle yazdığı denemelerden oluşuyor. Yazar, edebiyat merkezli olmak üzere, ülke gündemini kendi zihinsel birikiminin projeksiyonu altına alıyor, sahici ve kendi değerlendirmeleriyle okuru düşünmeye davet ediyor. Hüseyin Su’nun dediği gibi, kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar “düşünen” bir insan ile karşı karşıyayız…

Hüzün

Ali Haydar Haksal’ın dedesi Müderris İsmail Efendi’nin hayatından parçalar alarak yazmış olduğu Hüzün, bir yandan Ali Haydar Haksal’ın kişisel dünyasına okuyucuyu götürürken öte yandan Türkiye tarihinin farklı zamanlarına da şahitlik etmemize imkân tanıyor. İsmail Efendi’nin âlim ve mutasavvıf kimliği etrafında işlenen, son dönem medreselerinin mahsûlü olan gelenek, romanın temel motiflerinden birisidir. İsmail Efendi’nin Cönk’ü ve Hâfız Divanı ile örülen Hüzün, nesiller arasındaki uçurumu kapatan sağlam bir geleneğe gönderme yapıyor.

Annem Tanrı ve Ben

Annem tanrı ve sen.

Kutsadık.

Nefret ettiğimiz yaşamak lanetini bize bulaştıran her şeyi kutsadık.

Başköşeyi ise daima, birbirimizin canına daha kolay kıyabilmemizi sağlayan sevgili Tanrımıza ayırdık. Görmediğimiz ve duymadığımız yaratıcıyı; çığlık çığlığa görünen, anlatan ve ağlayan insandan daha çok anladık, çünkü O hep vardı ve var olacaktı. Sonsuz varoluşundan ürktük. Ölümsüzlüğüne yenildik. Hem yaşamaktan hem ölmekten korkuyorduk.

O kadar korktuk, o kadar korktuk ki yaratıcının dünyadaki izdüşümü anneyi kutsamak zorunda kaldık. Belki de ölümlü bir yaradanın karşısında kendimizi daha rahat hissedecektik. Öyle de oldu. Kanını, canını, emeğini, varlığını sömüre sömüre kutsallığına küfürler savurduk. Etlerini koparıp, saçlarını ellerimize doladık. O bizi hep anladı. Tuttu başımızı okşadı. Gözyaşlarımızı avuçlarına alan, kulağımıza umudu fısıldayan bir yaradanımız vardı. Anne, yaşamaya mahkûm ettiği bize sevmeyi anlattı.

Var olmanın acısı sevdikçe geçecekti. O’na inandık. Sevdik. Sevmekten yaşamanın tek güzelliği aşka ulaştık. Kutsal aşka.
Nefes almaya anlam katan aşktan daha kutsal ne olabilirdi ki? Olmadı. Aşkı sadece yaşayanlar kutsayacaktı.

Hay Bin Yakzan

Endülüs’ün büyük düşünürü İbn Tufeyl ilk “felsefi roman” ve ilk “robinsonad” sayılan bu eserinde, her türlü dış etkiden uzak bir adadaki yalnız bir çocuğun hakikati arayış yolculuğunu anlatıyor.

“Müslüman âleminin tek romanı olan bu zihnî dramda psikolojiden ziyade yahut onunla beraber, çok ustaca idare edilmiş bir muakale (kurgu) vardır.”

– Ahmet Hamdi Tanpınar

“Edebiyattaki en güzel ve orijinal kitaplardan biri.”

– Times Literary Supplement

“Büyüleyici ve şaşırtıcı bir hikâye… Kitap, her daim insanoğlunun ilgisini çekmiş olan insan hayatı hakkındaki soruları çözmek adına mevcut bütün tarihî ve kültürel bağlamların fersah fersah ötesinde.”

– Middle East Journal

Sil Pasını Gönlünün

Hikâyeleri ile tanıdığımız Kâmil Doruk, bir sürpriz yapıp, şimdi de bir masal anlatıcısı olarak bizimle buluşuyor. Sil Pasını Gönlünün, insanın kendisinden doğacak kötülüklerden hem kendisini hem de başkalarını koruduğu, insanların an be an mücadele ve çabayla iyiliğe doğru ilerledikleri bir masal evreni. Düşle gerçeğin sınırında, bazen bir lütuf bazen da katı gerçeğin kendini dayattığı bu masal evreni, hakikatte yaşadığımız hayat gibi gerçek. Kâmil Doruk buna masal diyerek ve masal havasında anlatarak sanki bize, gerçeğimizi bir de bu açıdan göstermek istiyor.

Sil Pasını Gönlünün masalındaki her olay ve gerçekliği aşan metafizik müdahaleler adeta sundukları iyilik özüyle insanı olması gerekenle yüzleştiriyorlar. Yaşananlar, insanın başına gelen her türlü olay, masaldaki irreel unsurlardan sıyrılıp bir varoluş hikmeti, değerlerin ve erdemlerin uygulama alanı haline geliyor.

Masal bittiğinde sunduğu yekpare bir hayat algısı, her türlü olayın ve durumun ötesinde dost bir dünya, insanın insana dayanıp güvendiği, erdemlerin uygulandıkça an be an insanı yeniden inşa ettiği, ne olursa olsun iyiliğin galip geldiği bir varoluş tablosu ortaya koyuyor.

Mir'at-ı Cünun / Delilerin Aynası

Hezliyat (şakalar-latifeler) türünün en güzel örneklerinden olan Mir’ât-ı Cünûn-Delilerin Aynası toplumdaki normal dışı tiplerin ve durumların hiciv-mizah usulü ile anlatıldığı bir eser. Stendhal, romanı “sokağa tutulan ayna” olarak tanımlamıştı. Yenişehirli Avni de, eserinde sokağa ya da topluma ayna tutmakta; yalnız onun aynası, Stendhal’dan farklı olarak sadece normal dışı tipleri göstermektedir.

Toplum normlarının sınırlarını aşan kişilerin hareket, tutum ve davranışlarını, gözlemlerine dayanarak anlatan Avni, kişilik tiplerinin tahlillerini yaparken hem kişileri ve tipleri konuşturuyor, hem de yeri geldiğinde kendisi de o kişi ve tip hakkındaki görüşlerini dile getiriyor. Zaman zaman da bu tiplerin düştükleri komik durumları hikâye ediyor.

Deliler ve delilik üzerine müstakil olarak yazılmış ilk örneklerden biri olan Delilerin Aynası ele aldığı tipler bakımından hiç de yabancısı olmadığımız bir toplum ve kişiler tablosu sergiliyor.

Gözaltı Haklarım

“Herkes odamda toplansın, eksik istemiyorum” diyerek emirler savuran amir, odasına girerek masasına oturdu ve gözlerini kısarak odasına doluşanlara bakıyordu. Sonra amir uslubuyla, “Herkes burada mı? Eksik yok değil mi? Telsizlerinizi kapatın ve beni dikkatle dinleyin. Birazdan operasyona gideceğiz herkes hazır olsun” dedi ve ekledi, “Operasyon yapacağımız yerin bir İslamcı örgüt evi olduğunu düşünüyoruz, silahlı kişiler olabilirler. Bu İslamcı gruplar diğer gruplara benzemez, diğer örgütler ölümden kaçarken, bunlar ölüme koşarlar. Bu yüzden herkesin çok dikkatli olmasını istiyorum. Herkes çelik yeleğini giysin, eksik bir şey bırakmayın ve herkes hazır olunca bana haber edin” dedi.

Üstad

“Yüz katlı bir yükseklikte, yüzüncü makamdasın. Çamdağı’nda sessiz, kimsesiz, sadece O’nunla mısın? Mecazlara emanet edilmiş bir yer değil orası. Söz de değil, ses de. Bir hal, bir melaldesin, hissediyorum. Bu perdeler bir aralansa… Geride ne var bir görünse… Bir açılsa… Bir cilvelense… Bir görsem… Bir anlasam… Bir bilsem… Bir tatsam efendim… Bir tadabilsem… O huzuru bir nebze tadabilsem… İman nurdur diyorsun… Nur nedir ki… Hikmet nedir… Bunun hikmeti nedir… Senden öğrendim bunları… Bu kelimeler sana ait… Sana ait olan bir şey belirince benim kelimelerim sönükleşiyor…”

1970’lerin canlı Anadolu kasabalarında renkli, ama bir yanıyla da yeknesak hayatına devam eden bir öğrenci için perdeler birer birer aralanır. Hikmetle bir kez karşılaşan can, artık kendi benliğini yok edecektir.
 
Daha evvel Dem ismiyle yayımlanan Üstad; yaşadığı hayatın karmaşası içinde Bediüzzaman Said-i Nursi’nin izini süren bir yolcunun yol boyunca hakikatin başka başka halleriyle yüzleşmesinin hikâyesi. Sadece Bediüzzaman’ın hayatına ve irfanına değil, ülkenin yakın tarihine, Cumhuriyet’in ilk yıllarına ve Tek Parti dönemine de tanıklık eden bir yolculuk bu…
 
Sadık Yalsızuçanlar’ın kaleminden bir Bediüzzaman anlatısı Üstad: Nur’dan Bir Dem… 
 

Tut Elimden

Eve geldim, küçük abim kaza geçirmiş, hayata veda etmek üzereydi. Babam kumarhanede, evde para yok. Annem çok acı çekiyordu. Babam yolladığımız haberi dikkate alıp gelmedi ve nihayet abim vefat etti. Babamı kumar masasından kaldırıp getirmişler.

Siyah Elmas (Hz. Bilal)

Habeş’li Bilâl…

İslâm’ın billur sesi…

Aşk makâmından haykırdığı hakikat çağrısını, en tiz perdeden bâtılın çehresine çarpan ince, uzun boylu Bilâl…

Yüzü Hacer-ül Esved…

Gönüllerin kömürleştiği cehâlet çağında, ten renginin aksine, özü nurdan bir Siyah Elmas… Gözleri kamaştıran, özleri aydınlatan Bilâl…

Efendiler Efendisi’nin “Erihnâ Yâ Bilâl, Bizi rahatlat Ey Bilâl” buyurduğu, sesiyle umut veren, Cennet nağmeleriyle şirki titreten, küfrü lerzeye getiren Hakikat Müjdecisi…

Yudumladığı imânla, kölelikten Sultânlığa kanatlanan Firdevs Güvercini Bilâl…

Kulakların bu denli mânâya sağırlaştığı, Hak sedasının, sahte gürültülerle duyulmaz hâle getirildiği bu asırda, yepyeni bir dirilişin, hislerde taptaze bir filizlenişin, teslimiyetle aşka adanmışlığın romanıdır SİYAH ELMAS.

Sergül Vural, Asr-ı Saâdet’ten adanmışlık tablolarını yansıtan kalemiyle, okuyucusunu çağlar ötesinden Tevhid Bülbülü Hz. Bilâl’e kulak vermeye davet ediyor.

Ve şimdi yolculuk vakti… Saadet Günlerine, Gül Devrine, imanlı bir yüreğin “Ahad… Ahad” diyerek haykırdığı Batha Vâdisi’ne…

Peygamberin Fatihi

“Kostantiniye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan; onu fetheden ordu ne güzel ordudur.”

– Hz. Muhammed (s.a.v)

2013 Yılından 1453 yılına giden lise öğrencisi Fatih’in inanılmaz ve bir o kadar da fantastik yolculuğu ve İstanbul’un fethinin sıra dışı hikâyesi bu kitapta hayat buluyor. Tarihimizi doğru bilmek ve anlamak için gençlerimize bir başucu kitabı.

Bukağı

Malatyalı Niyâzî Mısrî tıpkı Yunus ve Mevlâna gibi tasavvuf kültürümüzün nirengi noktalarından. Yunus’tan dört yüz yıl sonra gelen bu ermişin kimliğini, çevresini ve dünyasını, Yunus’un dünyasına göre daha yakından tanıyoruz. Şair, din âlimi fakat en önde gelen vasfıyla bir Allah adamı. Belki bulmacayı tamamlamak için Yunus’un sevgisini, Mevlâna’nın cezbesini Mısrî’nin celaliyle birleştirmek gerek.
Emine Işınsu, Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri’de yöneldiği hedefe yürüyüşüne Bukağı ile devam ediyor. Tasavvuf, yaşamadan öğrenilemez. Ama roman ile yaşamış kadar olmaya çalışabiliriz.

Efendim

Yokluğunda seni özledik Sana değen rüzgarı seni örten bulutu özledik Özlemeyi özlenilmeyi sevmeyi sevilmeyi sevindirmeyi özledik Efendim. Aşkı gözyaşını müsamahayı ahlakı adabı ihsani irfanı iz’anı feraseti basireti şecaati celadeti adaleti meveddeti muhabbeti özledik. İzzeti hikmeti fıtratı şefkati hürmeti devleti özledik. Senden sonra tefrika meşrebimiz taklit mezhebimiz cehalet mektebimiz atalet fıtratımız hamakat şöhretimiz ihanet sıfatımız küffar velinimizetimiz oldu.,

Efendim, Sen kendini “abduhu ve rasuluhu: O’nun kulu ve elçisi” olarak takdim etmiştin. Sana iman eden bazıları sana hürmet adı altında seni kulluktan “kurtarıp” melekleştirerek hayattan dışladılar. Bu ifrata karşı başka bazıları da tefrite sapıp seni “güzel örnek” olmaktan çıkarıp bir “postacı” bir “ara kablosu” seviyesinde görerek hayattan dışladılar.

Varlığının kaç bahara bedel olduğunu bilmeyenler yokluğunun ıstırabını nasıl duysunlar efendim? Seni çok seviyoruz, seni çok özlüyoruz.. Bize kırgın mısın sevgili Efendim?