Dede Korkut Kitabı'nda Yapı, İdeoloji ve Yaratım

“Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.” Fuat Köprülü’nün bu sözü, mübalağalı olarak düşünülebilir. Ancak tüm Türk edebiyatında Türk’ün üzüntülerini, sevinçlerini, kızgınlıklarını, dünyayı algılama tarzını, kısacası zihniyetini bu kadar saf ve ayrıntılı olarak yansıtan bir başka metnin elimizde olmadığı düşünüldüğünde, bu sözün bir mübalağa değil, eserin biricikliğini vurgulayan aslında bir hakikat olduğu anlaşılır. Bu kitapta, Dede Korkut Kitabı’nın mevcut iki nüshası olan Dresden ve Vatikan nüshalarının halk bilimsel açıdan bir tahlili yapılarak, eserin oluşum ve aktarımında müstensihlerin rolleri üzerinde durulmuştur. Yine bu bağlamda eserin ideolojik yapısı ve yaratım süreci incelenmiştir. Yazmalar hâlinde bize ulaşmış eserlerdeki ideolojik yapılanmayı tahlil edebilmek için, öncelikle, farklı nüshalar hâlinde gelen eserin bu açıdan karşılaştırılmasının yapılması gerekmektedir. Çünkü eserde geçen, dolayısıyla yazar/şair/anlatıcıya ait olduğu düşünülen düşünce/duygunun, ona mı müstensihe mi ait olduğu tespit edilmelidir. Gürol Pehlivan’ın büyük bir titizlikle kaleme aldığı Dede Korkut Kitabı’nda Yapı, İdeoloji ve Yaratım kitabı, bu çoklu katmanlara dikkat çekerken, aynı zamanda eserden ayrı olarak müstensihlerin de bir ideolojilerinin olup olmadığını irdelemektir. Türk kültünün en önemli yaratımlarından biri olarak kabul edilen Dede Korkut Kitabı üzerine yapılan bu çalışmayla, Türk’ün kendini, ötekileri ve evreni algılama tarzını anlama yolunda bir adım atılmaya çalışılmıştır.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Bilim İnsanlarının Tarihi

Kubilay Kaptan bu önemli çalışmasında, günümüzden 5,500 yıl geriye uzanarak 514 matematikçinin biyografilerini kaleme alıyor. Kitap bilimin en büyük zihinlerinin yakından tanınması ve dünyanın şekillenmesinde oynadıkları rolün öğrenilmesi üzerinde de titizlikle duruyor. Kronolojik olarak düzenlenmiş biyografilerle, matematiğin yüz yıllar içinde hangi koşullarda geliştiğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bilimsel ve teknik ayrıntıları asgaride tutan kitap, konuya ilgi duyan bütün okurları matematiksel gelişmeleri kolayca izlemeye davet ediyor.

Bilim İnsanlarının Tarihi’nde Matematik, Bilgisayar Bilimi, Mantık ve Olasılık ve Oyun Teorisi alt konularında aralarında Anaxagoras, Cahit Arf, Augustin-Louis Cauchy, Pierre de Fermat, Albrecht Dürer, Kerim Erim, Marie-Sophie Germain, Al-Karaji gibi pek çok matematikçiye ait ilginç hayat hikayelerini okurken bir yanda da matematiğin nasıl ilerlediğine ve diğer bilim dallarıyla nasıl bir ilişki kurduğuna tanıklık edeceksiniz.

Kafka Üzerine Ciltli

Walter Benjamin’in Kafka’nın 10. Ölüm yıldönümünde kaleme aldığı bu değerli eserin bitiminde Réda Bensmaïa’nın Kafka Efekt isimli çok değerli metnine yer verdik. Zira Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin Kafka üzerine ve üzerinden yaptığı kavramsal açılımların okumasını yapmış olan (ve de Benjamin’in bu metnini okumamış olan [ve de tersi]) okur için özellikle böy­le bir harekete gereksinim duyduk; zira Bensmaia eksiksiz bir şekilde neredeyse ön­cül bir dil kullanmış olan Benjamin’in Kaf­ka tasarrufu ile Deleuze-Guattari ikilisinin minor merkezli ama bir o kadar da yazın ve düşün hayatlarının her yanına yerleşmiş olan Kafka yönelimleri arasındaki farkı net olarak ortaya koyuyor. Bir anlamda Benja­min ve Deleuze Guattari metinlerinin art arda okunmasıın anahtarını ve entelektüel keyif rotasını sunuyor.

Hadi Yapalım Aşkım

Anılarımızı saklmayı, eski fotoğraflarımıza bakıp güzel günleri tekrar hatırlamayı ve sevdiklerimizle paylaşmayı hepimiz severiz, değil mi?

Anılarımızı kaybetmenin ve onları paylaşmanın pek çok yolu var.

Bu kitap tam da bunun için oluşturuldu. Sevdiğiniz kişiyle birlikte boyayın, kesim, biçin, yapıştırın; mutlu anlar yaratın.  Bittiğinde ortaya eşsiz bir anı kitabı çıksın.

Durmayın aşkınızı tasarlayın, çünkü aşk tasarlamaktır.

Türk Edebiyatı Ders Notları

 Elinizdeki kitap iki kısımdan oluşuyor: Köprülü’nün hayatı ve edebiyat ders notları… Hayatını içeren ilk kısımda ailesi ve eğitiminden başlayarak büyük ustanın düşünsel ve siyasi gelişimini izleyeceksiniz. Büyüyüp geliştiği dönemin edebi ve kültürel akımlarıyla, özellikle Türkçülük ve Ziya Gökalp’in düşünceleriyle beslenen genç bir entelektüelin yaşadığı dönüşümler, ardından gelen akademik ve siyasi hayatı en az eserleri kadar ilginizi çekecektir. 

Kitabın ikinci kısmı, Köprülü’nün Türk Edebiyatı Tarihi derslerinde alınan notlardan oluşuyor. Batı Türklerinde edebiyat ve bu edebiyatın gelişme şekli üzerine söylediklerinin ardından XIV. yüzyıldan itibaren Anadolu’daki Türk edebiyatının gelişip olgunlaşmasını anlatıyor. Osmanlı edebiyatının başlangıcından sonra Mevlânâ ve Yunus Emre sayesinde iyice güçlenen bir tasavvuf edebiyatı, Türk kültürünün kendisini etkileyen Fars ve Arap edebiyatlarının ortasında gelişip serpilmesi, Çağatay ve Azeri edebiyatı temel alınarak Anadolu dışındaki Türk edebiyatı tarihine de ayrıntılı bir bakış…

Köprülü, neden edebiyat tarihçiliğinin en önemli ismi sayıldığını bizlere  bir kez daha kanıtlıyor…

Demir Ökçe

“Sözlerimin hiçbirinin sizi etkileyeceğini sanmıyorum,” dedi.

“Çünkü sizde etkilenecek ruh yok. Siz, omurgasız, solucan gibi birer yaratıksınız. Burnunuz havada, Demokratız, Cumhuriyetçiyiz, diyorsunuz… Siz, tükürük yalayıcı asalak yaratıklarsınız. Plütokrasinin kuklalarısınız siz. Sırtınızda Demir Ökçe’nin kan kırmızı uşak üniformasıyla kalkmış özgürlük aşkı denen modası geçmiş sözler kullanıyorsunuz.”

Sokrates Öncesi ve Sonrası

Büyük İngiliz klasikçisi Francis Macdonald Cornford’un 1932 yılının Ağustos ayında Yunan felsefesi üzerine Cambridge Üniversitesi’nde verdiği dört konferans metninden oluşan bu minik kitap o kadar sevilmiş, o kadar çok okuyucu bulmuştur ki İngiltere’de bugüne kadar yirmi beş baskı yapmıştır.

Sokrates kimdi? Batı uygarlığı için kamil insan, bilge filozof modeli mi, yoksa Yunan düşüncesinin doğacı temellerinden ayrılarak mistisizm içinde kaybolmasına yol açan kişi mi? Verdiği dört konferansta Cornford Sokrates’in Eski Yunan ve tüm Avrupa uygarlığı içindeki emsalsiz yerinin nedenlerini büyük bir açıklıkla, basit bir dille ve kısa, okunması zevkli metinlerle anlatıyor..

Mektuplardan Sızanlar

Mektuplardan Sızanlar… Bir günlük… Bir ağıt… Balyoz davası sırasında haksızca ve hukuksuzca kendi ülkesinde esir düşen bir deniz subayının geride kalan eşinin güncesi… Esaret sürecini anlatan “gerçek” balyoz günlüğü…!

Bir ağıt bu, tüm yazılanlar… Sevgiliye ağıt… Memlekete ağıt… Yitip giden dostluklara ağıt… Yüreklerden kopup gidenlere ağıt… Gözlerin kaybolan pırıltısına ağıt… Sahipsiz kalmışlığa, çaresizliğe ağıt… Hukuksuzluğa ağıt…

Bir küçük mahkeme salonu Çağlayan Adliyesinde… Hiç alışık olmadığımız bir sahne, asla unutmayacağım… Sen ve bir albay sanık sandalyesinde oturmuşsunuz; sırtınız bana, bize dönük…

Senden geriye kalanları getirdiler; kapaklı küçük bir karton kutu içinde. Gidişinin hemen ardından ofisinden birisi geldi, kutuyu kapıdan kucağıma verdi ve gitti. Öylece kalakaldım kapının önünde. Küllerin gibi geldi birdenbire. Elim yandı sanki.

Eve döndüm, bavulu girişe bıraktm öylece. Göksel Kartay geldi birden aklıma, gözlerim doldu.

Geçenlerde sormuştun ya bana “Bu mevsim hangi meyveler var?” diye, bir an cevap verememiştim sana… Sonra “Galiba mürdüm eriği” demiştim, diyebilmiştim…

Sana soru sormadılar. Bir tek soru bile sorulmadan en ağır cezalardan birini aldın.

Bugün 2 Aralık 2013. Mamak’a getirildin. Mamak, Sincan yolunda bir durak… Direnmek her şeye rağmen… Olmak ya da ol-mamak…

Çiçeklerin kokusu düşlerimin arasında mırıldanmıyor. Ufuk çizgisi yok olmuş bu şehirde bakışlarım hep duvarlara çarpıyor. Senin bakışlarının duvarlara çarpması gibi. Geçmiş yüreğime geri akıyor sık sık.

Sonra birisi “Kimliğini aldın mı?” diye soruyor sana. Bir masa kurulmuş, nüfus cüzdanlarını dağıtıyorlar. Meğer kaç yıldır kimliğimiz yokmuş bizim, farkında değilmişim… Ağlıyorum… Kimliğini geri veriyorlar sana…

Bulutların Üzerinde

“Büyük dağlar tamamen farklı bir dünyadır. Orada kar, buz, kayalar, gökyüzü ve oksijen yönünden incelip seyrelmiş bir hava vardır. Bu büyük dağları fethedemezsiniz. Sadece kısa bir süreliğine onların yüksekliğine erişebilirsiniz ve bunu yapabilmek de çok şey gerektirir. Verilen zorlu mücadele düşmanla ya da sporda olduğu gibi rakiple değil, kendinizle, zayıflık ve yetersizlik duygusuyladır. Bu mücadele benim hoşuma gidiyor. İşte bunun için de dağcı oldum. Her zirve farklıdır. Her biri yaşadığınız farklı bir yaşamdır. En tepe noktaya, yaşamak için sahip olmanız gerektiğini düşündüğünüz her şeyden vazgeçmiş olarak ulaşırsınız ve orada sadece ruhunuzla baş başa kalırsınız. Bu boş bakış noktası, kendinizle beraber uygar dünyanın bir parçası olan her ilişkiyi ve her nesneyi farklı bir yönden yeniden değerlendirmenizi sağlar.”

“Tırmanırken arkadaşlarını yitirenler, o kayıpları içlerine sindirmenin ne denli zor bir şey olduğunu daha iyi anlar. Bu kayıpların ölen kişilerin yakınları ve sevdikleri üzerindeki etkisini gördüğünüzde, siz de tırmanma sevdanızı yeniden değerlendirmeye zorlanırsınız. Yitirilen her dost tekrar dağlara dönmeyi, yeniden zirvelere giden yollara düşmeyi daha da güçleştirir. Fakat aramızda her şeye karşın oraya dönmek zorunda olanlar da vardır. Dağlar insanın

Yatak Odasında Felsefe

Yatak Odasında Felsefe’de, Marquis de Sade bütün toplumsal tabuları tek tek ateşe verir. Bir yatak odasında, başkarakterlerin diyalogları şeklinde ilerleyen kitap cinselliğe, felsefeye, dine, ikili ilişkilere değinir ve gerçek mutluluk nasıl olmalı sorusunun yanıtını arar. Fransız İhtilali’ni tamamlayacak tek ahlâki sistemin libertenizm olduğunu iddia eden Marquis de Sade, Yatak Odasında Felsefe’de Eugenie, Dolmancé ve Saint Ange’ın diyaloglarıyla bu iddiasına kanıtlar sunar.

“Yasalar tek kişi için değil, genel için yapılıyor, kişisel çıkar her daim genel çıkarla ters düştüğünden bu yasalar da çıkarlarla çelişki içindedir. Ama toplum için iyi olan yasalar, toplumu oluşturan bireyler için çok kötüdür. Zira yasalar bireyi korumaya veya güvence altına almaya başladığı andan itibaren, insan yaşamının üçte birini zapt eder. Yasalardan nefret eden akıllı bir adamın bunlara karşı duyduğu hoşgörü, yılanlara veya engereklere duyulan hoşgörüye benzer. Yaralayabilirler, zehirleyebilirler ama tıp alanında bazen işe yararlar. İnsan bu zehirli hayvanlardan korunur gibi korur kendini yasalardan. Biraz sağduyuyla, kolaylıkla alınabilecek tedbirlerin ve gizemlerin arkasına sığınarak korur kendini.”

Benim Kahramanlarım

Şuayip Odabaşı, bu yeni kitabında çok önemli bir göreve soyunuyor ve küçük dostlarımıza, geçmişi ve bugünü geleceğe taşıyacak olanlara, bu toprakların gördüğü en büyük kahramanlık destanı olan Çanakkale Savaşı’nı anlatıyor. Birbirinden çarpıcı hikayeler ve o hikayelerden alınacak yaşamsal değere sahip derslerle… “Anlat Yahya anlat. Herkese anlat. Ayakkabısız, çarıksız, mintansız, ekmeksiz geçen günleri de anlat. Bu vatana canlarını veren isimsiz kahramanları da anlat. Anlat ki dinleyenlerin, bu günlere şükür edecekleri bir hikayeleri olsun.”

İki Yüzlü Hayatlar ve Hileler

“Yüksek konumlar insanın davranışlarını değiştirir, bunlara erişen kimse ölçüsüz ve kendini beğenmiş olur, insanlığını unutur.”

Yaradılıştan onur düşkünü olanlar, egemen olmak için yetenekli olsalar bile, ünlü olma yarışında benzerlerine karşı duydukları kıskançlık büyük işler başarmalarını engeller.

Lysandros saldırgandı ve kendisine karşı gelenleri korkutarak susturuyordu. Argoslularla Lakedaimonlular arasında toprak sınırları yüzünden anlaşmazlık çıkmıştı. Argoslular daha haklı olduklarını söyledikleri sırada kılıcını göstererek: “Buna egemen olan sınırları için daha iyi hak ileri sürer” dedi. Megaralı bir adam bir toplantıda kendisine karşı konuşunca, “Dostum, bu sözleri söylemek için arkanda güçlü bir devletin olmalıydı” yanıtını verdi. Hangi yanı tutacaklarına karar veremeyen Boiotialılara: “Ülkenizden mızraklar kalkık mı, yoksa inik mi geçeyim?” diye sordu. Uzlaşmadan ayrılmış olan Korinthosluların surlarına yaklaştığı zaman, Lakedaimonluların saldırıya geçmeye çekindiklerini ve tam o sırada bir tavşanın siperden atladığını görünce: “Tembellikleri yüzünden surlarında tavşanların uyuduğu bu düşmanlardan korkmaya utanmıyor musunuz!” dedi.

Avcının köpeğin doğurduğunu değil, köpeğin kendisini, atlara ilgi duyanın atın doğurduğunu değil, atın kendisini aradığı gibi (çünkü ya attan katır doğarsa.., devleti yönetecek adamın kim olduğuna bakmayıp kimin oğlu olduğuna bakan devlet adamı hiçbir başarı elde edemez.

Bir Yaratılış Efsanesi

Gözde renk, yerde mevsim yaratan yedi güneşin altında
Yarısı madde, yarısı ruh, öyle bir dünyaydı mekan…
Kilimi yeşil çayır, çatısı gök kubbeden obaydı;
Sesi Orhun Nehri akışlı, rengi akbuğdaydı;
Dört yanı alkımlı, çevreni yaydı mekan.
Yaprak hışırdaşır, kanat sesi duyulur
Alageyik koşuşlu sır ormanlarında;
Zümrüt Hüma uçuşlu semalarında
Özgür nefesiydi bereketi, biteği.
Geçit vermez demir dağlarının
Yollarına yazılırdı bir destan…

Bengütaşını yontan adsızın;
Aşkına savaşan ilkeli kızın;
Ozanlar sesi ıklığ, kopuzun;
Kadim yurduydu o mekan.
Ezelden geleceğe mirasıydı
Ongun bahar yağmurlarının
Sularında yıkanan Oğuz’un…

Bir mekan ki o, Bengibozların;
Savruk yeleli beyaz, doru ve al,
Güz rüzgarıyla yarışan ala atların;
Ruhundan süzülüp yeniden doğan
Kımız memeli, şahlanan kısrakların
Şairin Davet’ini alıp önceki asırlardan
Silinmez izler bırakıp “Uzak Asya’dan”
Dağlarına gün değimi vardığı Anadolu’ydu…
İçinde korkusuz Kan Turalı’lar, nice delikanlılar;
İnce Belli Banuçiçek, Sarı Selcen, Çalı Kuşu Alçin’ler;
Ağam hey! Kaşları yay, yüzleri ay nice güzeller vardı…

Arabistan'da Bir Yıl (1862-1863)

Uzun yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu kontrolündeki Orta Doğu, Avrupalılar tarafından sürekli mercek altında tutulmuştur. Başlangıçta bu faaliyetler misyonerler vasıtası ile gerçekleştirilmiş ve elde edilen başarının daha da ileriye götürülmesi için onların yöntemleri ve amaçları değiştirilerek kullanılmaya devam edilmiştir . Özellikle 19. Yüzyılın başından itibaren “bu topraklarda yaşayan insanların birbirleri arasındaki bağların hassas noktaları nedir” sorusuna cevap aranmıştır. Bu maksatla da çeşitli şekillerde Orta Doğu’da casusluk faaliyetleri yürütüle gelmiştir.

Palgrave da bu faaliyetlerin içerisindeki birisidir. Doktor ve şifacı kamuflajı, kendisine uydurduğu Arap ismi ve Arapça’ya bir Arap kadar hakim olan dil bilgisi ile İslamiyet’in özünü ve geleneklerini çok iyi öğrenmiş olarak bir yıl boyunca bütün Arap yarımadasını dolaşmış ve bu coğrafyada yaşayan insanların yaşamsal, geleneksel ve dinsel özelliklerini etüt etmiştir. Topladığı bilgileri de bu kitapta birleştirerek ileride bu toprakların Osmanlı’dan kopması ve aynı coğrafyanın insanlarının birbirlerine düşman olmaları için gerekli yol haritasını hazırlamıştır.

Abdullah Gül ile 12 Yıl

AK Parti’nin kurucu önderlerinden Abdullah Gül’ün başbakan, dışişleri bakanı ve cumhurbaşkanı olarak Türkiye’nin yakın siyasi tarihine damgasını vurduğu 12 yılın hikayesi…

En başından son gününe kadar Gül’ün başdanışmanlığını yapan Ahmet Sever bu kitapta 12 yılın bilinmeyen, söylenmeyen veya söylenemeyen perde arkası gerçeklerini anlatıyor.

  • 27 Nisan muhtıra gecesi konutta neler yaşandı, karşı metin nasıl hazırlandı?
  • 1 Mart Tezkeresi kabul edilseydi Türkiye’nin rotasını değiştirecek hangi gelişme olacaktı?
  • Gül cumhurbaşkanlığı sırasında en çok neye üzüldü ve kırıldı?
  • Cemaat’e yakın mı?
  • Gezi Olayları’nı nasıl gördü, neler yaptı?
  • Berkin Elvan’ın babasına ne dedi?
  • 17/25 Aralık yolsuzluk iddialarına tepkisi ne oldu?
  • Hangi olaydan sonra sabrı taştı?
  • Pişmanlıkları ve keşkeleri nelerdi?
  • Bugüne bakıp hatırladığı çocukluk hatırası neydi?
  • Twitter yasağını nasıl deldi?
  • Erdoğan ile hangi konularda ayrıştı?
  • Bülent Arınç’ı istifadan nasıl vazgeçirdi?
  • Hayrünnisa Hanım ne zaman “Artık yeter” dedi?
  • Hakan Fidan krizinde ne yaptı?
  • Çekilme kararını ne zaman ve neden aldı?
  • Hangi ünlü gazeteciyi hapse girmekten kurtardı?
  • Suriyeli Ermenileri Türkiye’ye getirmek için hazırlanan gizli plan neydi?

Alayına New York

“Seni çok özledim,”  diye fısıldadı kulağıma. Ses tonu öyle bir özlem barındırıyordu ki… Hiçbir şey söylemeden ona sarılıyor, gözyaşlarıma engel olamıyordum.

“Rüya olmasından korkuyorum, Max. Birazdan uyanacak olmaktan, yok olmandan korkuyorum.” Sanki mümkünmüş gibi daha sıkı sarılırken, başını yüzüme doğru eğip gözlerime baktı.

“Senin kadar gerçeğim, güzelim. Artık yanındayım, seninleyim.”

Edebi Mekanın Poetikası

Edebi Mekanın Poetikası, Abdülhak Şinasi Hisar’ın romanlarında mekan tasarımına yön veren zamansal mesafenin mekanlaşma sürecindeki etkilerine odaklanan bir kitap. Birinci bölümde bu etkinin iz, metafora dönüklük ve nostalji kavramlarına atıfla açığa çıkarıldığını görüyoruz. İkinci bölümdeyse yazar, Abdülhak Şinasi Hisar romanlarının mekan tasarımını belirginleştirmeyi, onları tarihsel sürekliliğin bir parçası kılarak sağlıyor. Bu noktadan hareketle ikinci bölüme, söz konusu romanların modern Türk edebiyatından seçilen eserlerle bir arada düşünülmesiyle ilerleyen karşılaştırmalı bir okuma olarak bakılabilir. Temelse zamansal kategoriler olarak görülebilecek geçmişin (Beş Şehir- Ahmet Hamdi Tanpınar, Fatih-Harbiye- Peyami Safa), geleceğin (Ankara- Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Aganta Burina Burinata- Halikarnas Balıkçısı) ve şimdinin (Hakkari’de Bir Mevsim- Ferit Edgü, Bin Hüzünlü Haz- Hasan Ali Toptaş) imkanlarını öne çıkaran farklı ilgi ve yönelimlerin mekanlaşma sürecindeki etkileri de ikinci bölümde analiz edilmektedir.

“Zamanın anakronik tecrübesiyle yırtılmaya yol açan şimdi’de boşluk, çizgisel zamanın (khronos) geçmiş-bugün-gelecek ayrımlarını, hatırlamanın tükenmez zamanıyla (kairos) gerilime sokmakta, bu gerilimse fark etme ve yitirmeyi bir arada ve sürekli üreten bir dili açığa çıkarmaktadır.

Arap Edebiyatı Tarihi – Osmanlı Dönemi

Denilebilir ki, Arap Edebiyatının geçirdiği devreler içinde, gerek Arap gerek müsteşrik araştırmacılar tarafından tanınmak ve ele alınmak açısından Osmanlı dönemi kadar şanssız bir dönem yoktur. Bu çalışmanın ilgili bölümünde de görüleceği üzere, birkaç insaflı araştırmacı dışında Arap edebiyatının Osmanlı dönemi hemen hemen yok denilecek durumdadır. Arap ülkelerinde bulunduğum zamanlarda görüştüğüm Arap akedemisyenlerin de, muhtemelen bilgi eksikliğinden kaynaklanan, aşağı yukarı aynı görüşte olması beni bu dönemi incelemeye ve dönemin edebi çalışmalarını tespit edip hiç de durumun iddia edildiği gibi olmadığını ortaya koymaya yöneltti.

Araştırmamın sonunda Osmanlı dönemindeki Arap edebiyatının diğer dönemlerdeki edebiyattan geri olmadığını, aksine yenilenerek varlığını sürdürdüğünü gördüm. Vardığım sonuç, iddia edilenin aksine Arap edebiyatının Osmanlı döneminin, geçmiş dönemlerin bir devamı olup modern dönem için bir alt yapı oluşturduğudur. Aksi takdirde Ahmed Şevki, el-Barudi vb. şairlerin Fransızların Mısır’ı işgali ile başlatılan modern dönemde gökten zenbille indiğini ya da ellerinde birer sihirli değnek olduğunu ve yüzyıllarca ihmal edilmiş bir edebiyatı modern bir edebiyat haline getirdiklerini kabul etmek gerekir.

Bu dönemin Arap edebiyatını ele alan, ancak akademik araştırma özelliği taşıyan ve ön yargıdan uzak birkaçı dışındaki eserlerin, gerek metot, gerekse dönemle ilgili verdiği bilgiler açısından oldukça karmaşık, düzensiz ve çelişkilerle dolu olduğu görülür. Bunun temel nedeni, bu dönemi inceleyen eserlerin akademik, objektif ve derinlemesine incelemeler olmak yerine, Arap ülkelerindeki orta, lise ve yükseköğrenimdeki öğrencilere verilmek üzere hazırlanan, ihtiyacı karşılamak üzere derlenen yüzeysel, objektiflikten uzak ve ön yargılı, büyük çoğunlukla da araştırmalarını bilimsel temeller üzerine oturtmak yerine Osmanlı-Türk düşmanlığı üzerine oturtan oryantalist araştırmacıların öne sürdüğü ve Arap bilim adamlarınca da hiçbir araştırma ve inceleme yapılmadan peşinen kabul edilip dillendirilen bilgiler içermesidir. Arap bilim dünyasında Osmanlı dönemindeki Arap edebiyatını inceleyen akedemik çalışmaların oldukça az olduğu görülür.

Bunlardan tespit edebildiğimiz kadarıyla Yüksek Lisans ve Doktora düzeyinde yapılmış çalışmaları şöyle anmak mümkündür:

1-Meyyade et-Tunci, eş-Şi’ru’l-ictima’i fi’l-‘ahdi’l-Osmanî, Y. Lisans çalışması, Danışman: Omer ed-Dekkak, Cami’atu Haleb, 1991.
2-Muhammed Sakr, eş-Şi’r fî Mısr fi’l-‘asri’l-Osmani, Doktora çalışması, Cami’atu’l-Ezher, 1985.
3-Halil Kasım Ğariri, eş-Şi’r fî biladi’ş-Şam fi’l-‘asri’l-Osmani 1516-1798, Doktora çalışması, Danışman: Omer Musa Başa, Cami’atu
Dımaşk, 1991.
4-‘İd Fethi ‘Abdullatîf ‘Abdulazîz, İtticahatu’l-edebi’l-‘arabi fi’l-karni’l-hadi ‘aşer el-hicri fî Mısr ve’ş-Şam, Doktora çalışması, Danışman: Muhammed Yunus Abdulal, Cami’atu Ayn Şems, 2006.

Türkiye’de ise tespit edebildiğimiz kadarıyla tek çalışma şudur:

Nurettin Ceviz, Osmanlılar Döneminde Mısır’da Arap Edebiyatı, Doktora Çalışması, Danışman: Nevzat H. Yanık, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doğu Dilleri ve Edebiyatları Anabilim Dalı, Erzurum, 2002. Bu eserler incelendiğinde de Osmanlı dönemindeki Arap edebiyatının geçmiş dönemlerin edebiyatının bir devamı olduğu, konu ve türler açısından çağa göre kendisini geliştirerek devam ettiği görülür.
Elinizdeki bu çalışma, daha önce yine tarafımızdan hazırlanan ve Arap Edebiyatının m. 550-622 yıllarını kapsayan İslam öncesi devresinin incelendiği “Arap Edebiyatı Tarihi-1-Cahiliye Dönemi”, m. 622-661 yılları arasını kapsayan dönemin incelendiği “Arap Edebiyatı Tarihi-2-Sadru’l-İslam Dönemi”, m. 661-750 yılları arasını kapsayan “Arap Edebiyatı Tarihi-3-Emeviler Dönemi” ve m. 750-847 yılları arasını kapsayan “Abbasi Edebiyatı Tarihi” adlı çalışmaların devamı olup, bu çalışmada Arap Edebiyatının Osmanlı dönemindeki durumu incelenmiştir. Çalışma hazırlanırken Ana Kaynaklar ve İkincil Kaynaklar yanında DİA=Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde yayınlanan maddelerden de istifade edilmiştir. Bu çalışmadan amaç, batılı oryantalistlerce dillendirilip doğulu Arabistlerce de tekrar edilen bir “yok sayılmış Osmanlı Dönemi Arap Edebiyatı”nın ne kadar verimli, çok renkli ve üretken bir dönem edebiyatı olduğunu ortaya koymaktanbaşka, gerek Doğu Dilleri ve Edebiyatları ya da Arap Dili ve Belağati alanında öğrenim gören Lisans ve Lisansüstü Eğitim öğrencilerine, gerek Arap Dili, Belağati ve Edebiyatı alanına ilgi duyan okuyuculara Arap coğrafyasında başlangıcından bitişine kadar Osmanlı Dönemini içine alan, Türkçe yazılmış bir Arap Edebiyatı Tarihi sunmaktır. Çalışma, “İçindekiler” kısmından da anlaşılacağı gibi, Osmanlı döneminde Mısır, Suriye ve Lübnan’ın durumu hakkında özet bilgi sunulan bir Giriş’ten sonra, Arap edebiyatında Osmanlı döneminin sınırları, dönemin değerlendirilmesi ve Osmanlı döneminde Türklerin Arap dili, edebiyatı ve kültürünü koruma ve geliştirme çabalarının incelendiği Dönemin Değerlendirilmesi başlıklı bir bölüm, ardından Şiir ve Nesir olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır.

Osmanlı döneminde Arap Edebiyatı konusu çok araştırılmış ve hakkında çok eser yazılmış bir konu değildir. Bu alanda telif edilmiş birincil ve ikincil kaynakların hemen hemen tamamını toplayıp gözden geçirerek bu satırları kaleme almaya çalıştık. Burada el-Imad el-İsfehani (öl. 597/1207)’nin “Gördüm ki, bir gün bir kitap yazıp da ertesi gün ‘Şurası farklı yazılsaymış daha iyi olurmuş, şu da eklenseymiş daha güzel olurmuş, bu konu daha öne alınıp zikredilseymiş daha hoş olurmuş, bu husus burada hiç anılmamış olsa daha güzel olurmuş’ demeyen kimse yok. Bu, ders alınabilecek en güzel durum. Bu durum da, her insanın eksikliğinin bir göstergesi” şeklindeki sözlerini bir kez daha hatırlamak gerekiyor.

Yol Bilenler

Her kültür “İnsan olmanın ve yaşamanın anlamı nedir?” sorusuna verilen emsalsiz bir yanıttır. Antropolog Wade Davis dünyadaki yerel kültürlerin bilgeliğini methettiği nefes kesici bir yolculuğa çıkarıyor bizi.

İlkin Polinezya’da, ataları İsa’dan bin yıl önce Pasifik’te yaşayan seyrüsefercilerle denizlere yelken açıyoruz. Derken Amazon’da kayıp bir medeniyetin torunlarıyla, Anakonda halklarıyla tanışıyoruz. Ardından Andlar’da yeryüzünün gerçekten canlı olduğunu keşfederken, Avustralya’da Afrika’dan yola çıkan ilk insanların her şeyi kapsayan felsefesini, Rüya Zamanı’nı deneyimliyoruz. Sonra Nepal’e gidip kırk beş yılını tefekküre ve yalnızlığa adamış en büyük kahramanla, gerçek bir Bodhisattva’yla karşılaşıyoruz. En nihayetinde de soluğu hayatta kalma savaşı veren son yağmur ormanı göçebelerinin mekanı Borneo’da alıyoruz.

Bu yolculuktan çıkarılacak dersleri anlamak gelecek yüzyılda görevimiz olacak. Zira insanlığın mirası -engin bir bilgi ve deneyim arşivi, koca bir hayal gücü kataloğu- büyük tehlike altında. Kültürün ifade ettiği şekliyle insan ruhunun çeşitliliğini yeniden takdir etmek, zamanımızın en zorlu ve temel vazifelerinden biri.

“Değişim de teknoloji de kültürel bütünlüğü tehdit eden şeyler değildir. Esas tehdit iktidardır, vahşi tahakkümdür. Batı’daki yaygın düşünceye göre, söz konusu yerli halklar, yani Batı’yla pek de ilgisi olmayan ‘ötekiler’, her ne kadar olağandışı ve renkli olursa olsun, adeta doğa yasaları gereği, modernleşmek ve Batılılar gibi olmak konusunda sanki başarılı olamamışlar gibi, öyle ya da böyle yok olup gitmeye mahkumdur. Düpedüz yanlış bir düşüncedir bu.”

Huzura Doğru 5 Büyük Adım

Sevgili arkadaşlar, elinizdeki kitapta, birbirinden çok farklı aile ortamlarında yetişmiş, bir zamanlar sizler gibi çocuk ve genç olan çok kıymetli ağabey ve ablalarınızın namaza başlama hikayelerini okuyacak, belki de her birinde kendi hikayenizden, düşünce dünyanızdan, evinizden, anne-babanızdan bir parça bulacaksınız. Bir solukta okuyacağınızı düşündüğümüz bu kitapta, her beş vakitte, Rabbimiz katından yapılan davete icabet etmenin, Rabbimiz tarafından yapılan yoklamaya “burda!” demiş olmanın ruhunuza kattığı iç aydınlanmaya şahit olacaksınız.

Konuşmalarıyla katkıda bulunan yazarlar:

  • Abdurrahman Dilipak -Gazeteci-Yazar,
  • Ahmet Mercan -Şair,
  • Asım Gültekin -Yazar,
  • Bakiye Marangoz -Yazar,
  • Derya Güney -Eğitimci-Yazar,
  • Eva Firryewh (Rus Öğrenci),
  • Süeda Yalçın -Yazar,
  • Gülcan Şimşekçakan -Ev hanımı,
  • Gürcan Onat -Emekli Binbaşı-ASDER Genel Başkan Yardımcısı,
  • Halit Bekiroğlu -Yazar-ÖNDER Genel Başkan Yardımcısı,
  • Hasan Aksay -Devlet Eski Bakanı,
  • İman Bedir (Suriyeli) Ev hanımı,
  • Mehmet Güney -İnsan Medeniyet Hareketi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı,
  • Meryem Fazlıoğlu -Öğretmen,
  • Mücahid Gökduman -Öğrenci,
  • Müzeyyen Taşçı -Yazar,
  • Najla Tammy İlhan (Amerikalı) Yazar,
  • Raziye Nur Tuna Özköse -Ev hanımı,
  • Remzi Tuncer -Müdür (Celalettin Ökten Anadolu İHL Okulu),
  • Sabiha Alpat Ateş -Yazar-Radyo Programcısı,
  • Şükran Erdem -Genel Cerrah,
  • Turan Kışlakçı -Gazeteci-Yazar-AA Ortadoğu ve Afrika Yayın Yönetmeni,
  • Tülay Gökçimen -Yönetmen,
  • Zahide Poyraz -Öğretmen,
  • Zuhal Özcan Çolaklı – Öğretmen.

Rahat Ol Türkiye Eğlen

Bu kitapla Recep Tayyip Erdoğan (RTE) iktidarının zaman içinde hafızamızda bulanıklaşan veya unutulan “günahlarını” tasnifleyip, bölümler halinde kayda geçirmek amaçlanmıştır.

A’dan (Arpalık) Z’ye (Zorbalık); Gaf-Günah, Kibir-Küfür İsraf-Kumpas Dincilik-Kincilik, Hortum-Şatafat gibi temalar şiirle hicvedilerek işlenmiştir. Dipnotlarla olayların açıklaması ve kaynağı verilmiştir.

Bilimsel olmasa da bir tür belgesidir denilebilir. “Sessiz Çığlıkların” belleğimizden silinmeden yazıya dökülmesi hedeflenmiştir. Unutmamak, unutturmamak istenmiştir. Unutulmasın dediklerimiz; R.T Erdoğan’ın ülkemize ve halkımıza zarar veren icraatlarıdır.

Baskı ve yolsuzluklar yoksulluk ve haksızlıklardır. Hukuksuzluk, adam kayırma rüşvettir. Ayrımcılık, bölücülük, kutuplaştırmaktır.

Hiciv (Taşlama-Yergi) isyandır: zulme, baskıya, hukuksuzluğa, haksızlığa, yolsuzluğa, rüşvete başkaldırıdır. Silahla değil şiirle başkaldırıdır. Şiirle başkaldırmak bazen silahla başkaldırmaktan daha tehlikeli olmuştur.

Nef’i “Gürcü hınzırı a samsun-ı muazzam, a köpek nerde sen, nerde sadrazamlık, a köpek ….” dediğinden baş verdi.

Eşref; “Ey zavallı boş yere yakınma bağırıp çağırma; Çünkü ezilenlerin ahını işiten hükümet bunu musiki sanıyor!” diye taşladı, hapis yattı.

Hiciv taşlamadır biline
Zor hakim olunur diline
Bazen imadır düşünüle
Bazen de mizahtır gülüne

Hiciv-Taşlama gelenekseldir; asırlardır altta kalanın, ezilenin, yolunanın  sesidir. Bu kitap da bir sestir; devrimizde Sultan Recep olma yolunda “İlerleyenin” vicdanına seslenen!

The Asker

Değerli yazar Hasan Kıyafet arkadaşımın “The Asker Amerikan Üssünde Anadolulu Bir Subay” adlı bu kitabı, Amerikan emperyalizminin ülkemizde izlediği politikaları, Amerikan asker ve personelinin yaptıkları çalışmaları, halkımıza karşı gösterdikleri saygısızlıkları, hayasızlıkları, onların nasıl Türkiye insanını bir müstemleke insanı gibi horladıklarını, çıkarcılıklarını, aymazlıklarını, Barış Gönüllüleri adı altında CIA ajanlarının çalışmalarını somut biçimde gözler önüne sermekte ve okuyucuya o tarihten bir kesit sunmaktadır. İkili Antlaşmaya dayanılarak Amerikalı subay ve erlerin tuvaletlerinin temizlenmesi için Türk askerlerine verilen emir karşısında Astsubay Saral’ın tepkisi kitapta şöyle aktarılıyor:

“Evet Teğmenim, (Teğmen Hasan Kıyafet’tir) hiç de yanlış anlamamışsın, tastamam doğru anlamışsınız. Yangın kovalarıyla birlikte tam on tane Mehmetçik istiyorlar. Lağım yine tıkanmış, kağıt kullandıklarından lavaboları, lağımları tez tıkanır keferelerin, tıkanır ve bize de açar, temizleriz?

Niye heyecanlanıyorsunuz? Elbette temizleyeceksiniz. İkili Anlaşmaların altına imza basmışsınız. Onların 250 tane eri sırt üstü yatacak ve sen onların bokunu temizleyeceksin… Evet teğmenim, hiç de yanlış anlamamışsınız. Ne bir eksik ne bir fazla, tastamam anlamışsınız. Yangın kovalarıyla birlikte tam on asker istiyorlar. Hemen yollayacağız. Okey.”

Emperyalizmin “Yeni Dünya Düzeni” adı altında değişik bir yafta ile piyasaya sürüldüğü bugünlerde onun niteliğini, amaçlarını, geçmişteki icraatını görmek ve tanımakta büyük yarar vardır.

Değerli yazar Hasan Kıyafet’in yaşayarak, düşünerek, yerinde gözlem ve değerlendirmelerle ve akıcı bir anlatımla, insan onurunu ve bağımsızlığı temel alan bu öykü-anılarını herkesin okumasında yarar görüyor, yakın tarihimize ışık tutan bu yapıtından ötürü yazarı kutluyorum.

-Av. Halit Çelenk

The Asker

Değerli yazar Hasan Kıyafet arkadaşımın “The Asker Amerikan Üssünde Anadolulu Bir Subay” adlı bu kitabı, Amerikan emperyalizminin ülkemizde izlediği politikaları, Amerikan asker ve personelinin yaptıkları çalışmaları, halkımıza karşı gösterdikleri saygısızlıkları, hayasızlıkları, onların nasıl Türkiye insanını bir müstemleke insanı gibi horladıklarını, çıkarcılıklarını, aymazlıklarını, Barış Gönüllüleri adı altında CIA ajanlarının çalışmalarını somut biçimde gözler önüne sermekte ve okuyucuya o tarihten bir kesit sunmaktadır. İkili Antlaşmaya dayanılarak Amerikalı subay ve erlerin tuvaletlerinin temizlenmesi için Türk askerlerine verilen emir karşısında Astsubay Saral’ın tepkisi kitapta şöyle aktarılıyor:

“Evet Teğmenim, (Teğmen Hasan Kıyafet’tir) hiç de yanlış anlamamışsın, tastamam doğru anlamışsınız. Yangın kovalarıyla birlikte tam on tane Mehmetçik istiyorlar. Lağım yine tıkanmış, kağıt kullandıklarından lavaboları, lağımları tez tıkanır keferelerin, tıkanır ve bize de açar, temizleriz?

Niye heyecanlanıyorsunuz? Elbette temizleyeceksiniz. İkili Anlaşmaların altına imza basmışsınız. Onların 250 tane eri sırt üstü yatacak ve sen onların bokunu temizleyeceksin… Evet teğmenim, hiç de yanlış anlamamışsınız. Ne bir eksik ne bir fazla, tastamam anlamışsınız. Yangın kovalarıyla birlikte tam on asker istiyorlar. Hemen yollayacağız. Okey.”

Emperyalizmin “Yeni Dünya Düzeni” adı altında değişik bir yafta ile piyasaya sürüldüğü bugünlerde onun niteliğini, amaçlarını, geçmişteki icraatını görmek ve tanımakta büyük yarar vardır.

Değerli yazar Hasan Kıyafet’in yaşayarak, düşünerek, yerinde gözlem ve değerlendirmelerle ve akıcı bir anlatımla, insan onurunu ve bağımsızlığı temel alan bu öykü-anılarını herkesin okumasında yarar görüyor, yakın tarihimize ışık tutan bu yapıtından ötürü yazarı kutluyorum.

-Av. Halit Çelenk

Sounds of Silence 3 – Ankara’s Armenians Speak

The oral history studies of Hrant Dink Foundation, which are going on since 2011, focused on Ankara Armenians for 2013. The book, which comprises 10 interviews with the Armenians of Ankara, also includes a foreword by Raymond H. Kevorkian and concluding remarks by Özgür Bal.

“Just before the First World War, half of the Armenian population of Ankara county (28.858 in sum), was living in the administrative center, Ankara. The distinguishing aspect of the Ankara community was the ratio of Catholics: according to the 1914 census, 11.246 Armenians of the town were making up p of the population. Another distinguishing feature was their preference for using Armenian script to write Turkish and their use of Turkish as vernacular. (…)
The educational infrastructure of the city was also developed: Six establishments of Catholics (1.200 students), three schools and colleges of Apostolics (400 students), two vocational schools, two kindergartens and two establishments belonging to Protestants. On the other hand, a rather large portion of the population was still speaking Turkish; the advancement of the Armenian language was slow (…) Around the beginning of September 1915, the Armenians of Ankara; women, children, elderly, Apostolic or Catholic, were taken out of their houses, which were sealed earlier by the police. The crowd, thousands in number, was brought together in the train station outside the city. They stayed there at least for 25 days. This time period was enough to seize their possessions and persuade the most attractive young women to convert to Islam and marry a Muslim. Those who accepted the offer were allowed to go back to the city, those who did not were eventually sent to Eskişehir and Konya, later joining the deportation line going to Syria.

Throughout the first years of the Turkish Republic, a number of emigrees from inner counties (some of whom had to relocate because of unsafe conditions in some counties) settled in Ankara. Some of them became Muslims and some of them married Turkish inhabitants of the city with a special license granted by the administration. There were some who managed to obtain the administrative document which would allow them to settle in Ankara; this was, however, only possible on the condition that they would convert to Islam.

A large proportion of the narratives on the following pages belong most probably to the members of such familie.

Adım Adım Siyaset

Nihat Ergün, “Madem siyaset yaptık bunca yıl, nasıl yaptığımız ve ne yaptığımı belli olsun bari” diyerek, yaşadıklarını mümkün olduğunca şeffaf, açıkyürekli bir şekilde anlatmaya çalışıyor.
Gençliğinden beri Türkiye’yi kendisine dert edinen birisi, yaşanan büyü değişim sürecinde gördüklerini kim ne yapmış yapmamış bakış açısıyla değil de ne nasıl neden yapıldı bakış açısıyla sunuyor.

Bürokratik zorluklar içinde hayata geçirilen değişim sürecinin hiç de kola olmayacağı çok aşikar. Nihat Ergün bize devleti yönetmenin karar almakla bitmediğini gösteriyor. Ve bu kararları uygulamanın meydan savaşları kazanmaktan daha zor olduğunu, bir anlamda her gün sırat köprüsünden geçildiğini de.

Ama ona göre asıl savaş şimdi başlyor: “Bizim kuşak büyük siyasi, sosyal ve ekonomik zorluklar karşısında direndi ve bozulmadı. (…) bizler de şartlar iyileştikçe yozlaşmayalım, (…) toplumun biz olan güven ve sevgisini kaybetmeyelim istiyorum. Değişimin savrulmak anlamına gelmediğini, ilkelerimizi, inancımızı ve ahlakımızı koruyarak da değişim yönetebileceğimizi anlatmaya gayret ettim.”

Yağmur Sabahı

Felsefenin edebiyatla buluştuğu ya da kesiştiği yerde deneme türünün ışıkları parlar. Denemeyse konumuz ne felsefenin doğrularından ne edebiyatın güzelliklerinden ödün verebiliriz. Denemede aşk vardır, anılar vardır, kişinin kendiyle ve dünyayla hesaplaşması vardır, umutlar ve düş kırıklıkları vardır. O bazen öyküye çalar, bazen şiiri andırır, bazen resmi bazen yontuyu düşündürür. Gönül gözüyle dizisinin bu yedinci kitabında Afşar Timuçin felsefeyle edebiyatı buluştururken insanın temel sorunlarına ayrıştırıcı bir gözle bakıyor, özellikle ahlak sorunlarını enine boyuna tartışıyor. Herbiri bağımsız kısa yazılardan oluşan bu kitapta günümüz insanının yoksunluklarını ve özlemlerini, yenilmişliklerini ve kavgalarını akıcı bir dille anlatılmış bulacaksınız.

Şiirden Şuura Model İnsan Hz. Muhammed (s.a.v)

Yusuf Kamer, 1974 yılı Hac seyahati dönüşü bir rüya görür. Rüyasında, Peygamber Efendimizin (s.a.v) huzurlarında diz çökmüş halde, O’nun için yazdığı şiir kitabını sunmak ister. Ama bir türlü veremez.

Peygamberimizi görmüş olmanın sevinci ve O’nun için yazdığı şiir kitabını Peygamberimize verememenin üzüntüsü ile uyanır. Bu rüya, onu çok etkilemiştir. 25 yıl sonra 2000 yılı Ramazan ayında, Peygamberimizin hayatını konu alan bir şiir kitabı yazmaya karar verir. İki yıllık çalışma sonunda “Şiirlerle Peygamberimiz- Siyer-i Nebi” isimli şiir kitabını yazar. Kitap,2009 yılında Ensar Neşriyat, Gülhane Yayınları tarafından yayınlanır. Elinizdeki kitap, şairin bu konuda yazdığı ikinci kitabıdır.

“Şiirden Şuura Model İnsan Hz. Muhammed (s.a.v.)” başlığını taşıyan bu şiir kitabı, Hz. Muhammed’in ve Ashabının hayatını öğrencilere manzum hikayeler şeklinde anlatmayı hedefleyen edebi bir çalışmadır. Peygamber Efendimiz ve Sahabe-i Kiram’ın hayatı ve beşeri münasebetleri ile güzel davranışlarını modelleyen bu kitap, değerler eğitimine katkı sunmayı hedeflemektedir.

Selman’ın Aşk Yolculuğu

Bilindiği üzere On Yedi Kemerbest, Hz. Muhammed Mustafa ve İmam Ali’ye bağlı ilk Aleviler olup, sadakat ve vefalarından hiçbir şekilde vaz geçmemiş, bunu da gerektiğinde canlarını feda ederek ispat etmiş kimselerdir. Bu on yedi kişiye “Kemerbest-i Hanedan” da denilmektedir. Her ne kadar On Yedi Kemerbest’in kimler olduğu hususunda farklı anlatımlar varsa da Ehl-i Beyt’e bağlılık ortak noktasında buluşmaktadırlar. 

Elinizdeki kitapta “aşk” yolculuğunu anlattığımız Selman-ı Pak ise söz konusu bu On Yedi Kemerbest’tin ilkidir.

Hoşçakal Bizim Kesk

“… Sonra panzerlerden kitle üzerine sıkılmaksızın asfalt üzerine su akıtılıyor. Kitlede en ufak bir geri çekiliş yok. Panzerler buz gibi tazyikli suyu kitlelere sıkmaya başlıyor. Pankartları kendimize siper ediyoruz. Kalabalık arasında reformist olarak değerlendirdiğim bir kısım arkadaşı görüyorum. Daha üç gün önce teslimiyetçilikle eleştirip tartıştığım Kemal’i görüyorum; Bir aslan parçası. En önlerde. Hemen yanı başında bir kaç yıl sonra kaybedeceğimiz Müslüm’ü görüyorum. Aman Allahım! O ne görkemli duruş. Kürsüde olduğuma hayıflanıyorum aralarında değilim. Bunun ezikliğini yaşıyorum.

Kürsüden Faysal’ın Cengiz’in ‘Yılgınlık yok direniş var’ sesleri panzer seslerine karışıyor. Öndekilere coplarla saldırı başlıyor. Kimsede kımıldama yok. Sonra ‘Boom!’ diye bir ses duyuyoruz. Kitlede bir çığlık “Kaçın bizi bombalıyorlar.” Kürsüden çevreye bakıyoruz. Bir sis, bir duman bir gaz bulutu genzimiz gözlerimiz yanıyor. Evet, bunlar bizi bombalıyor..