Bilgelik Tohumları

Bu mektuplar ASLINDA SİZE yazılmıştır… OSHO’nun, aydınlanmış bir bilgenin estetik ruh dünyasından bizzat kendi elleriyle kâğıda dökülmüş bu mektuplar aslında sonsuzluktan bizlerin dünyasına gönderilmiş birer selam niteliğini taşımaktadır. Bu mektupların kendinize yazıldığını hayretler içerisinde okuyacaksınız…

Tanrılaşan Prens Buda

Siz onları hiç böyle tanımadınız… Ülkesinde insan olarak doğdu. Tanrı olarak öldü… 29 yaşına gelinceye kadar hiçbir ölümlünün sahip olamayacağı mükemmellikte yaşam sürdü. O yaşa kadar insanın kaçınılmaz yazgılarından olan yaşlılık, hastalık ve ölümü çağrıştıran hiçbir olguyla karşılaşmadı. Mükemmel sonsuzluk yoktu; olamazdı… Bunu fark ettiği zaman insan yaşamını cehenneme çeviren duygulardan arınma yolunu aramaya başladı. Yaklaşık 45 yıl Hindistan’ı dolaştı. İnsanı insan yapan duyguların hepsiyle tanıştı. Görkemli yaşamı terk ederek görkemli yaşamın zirvesine çıktı. Gün geldi taşlandı, gün geldi hakarete uğradı… Nefreti çok değerliydi; yeryüzünde hiçbir canlıdan nefret etmedi. O, sevgi ve hoşgörüsünü Muson Yağmurları’yla ülkesine dağıtırken hiçbir varlık onun nefretini kazanamadı.

Elinizdeki bu kitapta, öğretileriyle iki bin beş yüz yıldır, bir buçuk milyardan fazla insanın yaşamına yön veren Buda’nın yaşamöyküsel romanını okuyacaksınız.

Kato Dağı Efsanesi

Demirin acısını vişneden çıkardılar. Çıldırdı âdeta, ben nüfus cüzdanımı annemin rahminden getirmedim! Bu dünyanın toprağı değil mi ki Hakkâri! Neden hep öldürülüyorum ben en şehvetli yerlerinde nefeslerimin. Başındaki tepsi tepeleme simit dolu, inceden ince, karadan kara ve Digor. İnceden ince, karadan kara, simit diye bağırmıyor; sıcak Digor!.. gevrek Digor!.. Zamanlar duman duman dağlar gibi geçiyordu başımdan. Dilan Teyze, suçuyla oturdu tek kelime konuşmadan. Kaşlarının ortasından ekmek kokan eteğine bir dövme düştü nefti. Dizlerimi koydum toprağa, göze oldu dudaklarım. Cümle bitmeden açmadılar kapıyı. Krem rengi kanaviçe bir perde, uslu uslu bir sabaha bakıyordu. İçeride buzdan soğuk bir gece, yıldız yıldız akıyordu zamana. Oturdum yine de Hızır’ın yanındaki mindere ve Hızır’ın eline ilişti gözlerim. Sokak lâmbasının ışığı odaya da yetiyordu. Fişini çektim bakır leğenin, oda alacakaranlık. Öyle bir ân diledim ki Kahveci Güzeli’nden; bu ân benim intiharım, diyebileyim. Dilan Teyze, Asker gitti gideli böyle yalnızım dedi. Şükrettim fıtratımın marifetine yarı Arabi, yarı Kürdi, nedenini anlayamadım. Bir Meryem’im olsaydı benim de, her akşam bir Tevrat ve her sabah bir İsa indirirdim yeryüzüne, demek geçti içimden.