Fars’ın Don Juan’ı

Elinizdeki bu kitap, bir Müslüman iken daha sonra bir Katolik olan ve “Don Juan” adını alan Oruç Bey’in notlarından oluşmuş bir eserdir.

Oruç Bey (yani Persli Don Juan), bir iyiniyet elçisi olarak 1599 yılında Pers İmparatorluğundaki İsfahan kentinden başlayıp İspanya’nın Vallodolid kentinde sona eren bu uzun ve ilgi çekici yolculuğu sırasında gördüğü, gezdiği ve yaşadığı yerleri ve buralardaki kişi ve olayları bu kitabında anlatmıştır.

Bu çalışmayı önemli kılan somut nedenlerden biri, bu konuda yazılmış ilk örneklerden biri olmasıdır. Gözden kaçan diğer bir neden ise, tür olarak da birçok kitap türünün karışımından oluşmasıdır.

Çünkü bu kitap;

1- Yazarının, Pers İmparatorluğu’ndan Avrupa’ya gönderilmiş bir tür iyiniyet elçisi olması nedeniyle bu kitap bir “Sefaretname” dir.

2- Sefaretnameler çoğunlukla bir ülkeyi anlatırken, bu kitap, hem yazarının gezgin ve maceracı ruhunu, hem de onlarca ülkeyi ve krallığı anlatması göz önüne alındığında ise bir ”Seyahatname” dir.

3- Yazar; gezdiği yerlerin nüfüsunu, hane sayısını, iklimini, bitki örtüsünü, denizlerini, nehirlerini, göllerini, ovalarını, dağlarını vs. tek tek belirttiği için, bu kitap coğrafi anlamda, çizilmiş haritalardan meydana gelmiş bir Atlas değilse de, yazılı metinlerden oluşmuş, yani sözcüklerle meydana getirilmiş bir ”Cihannüma” dır.

4- Yazarın, kendi kalemi ile özyaşamını anlattığı bir ”Otobiyografi”dir.

5- Bir kişinin görüşünü yansıttığını unutmadan ve bazen objektif olmadığını da gözönünde tuttuğunuzda, öznel ve kişisel bir ”Tarih Kitabı” dır.

6- Kitabın örgüsüne ve kurgusuna baktığınızda ise bir ”Tarihi Roman”dır.

Meşrutiyet Ruznamesi Cavid Bey 2. Cilt

Günlükler tarihi olayların ortaya çıkartılmasında önemli bir yere sahiptir. Son dönem devlet ve siyaset adamlarımızdan bir kısmı günlük tutmuş ve anılarını yazmıştır. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin en önemli ve renkli simalarından olan Cavid Bey de, günlük tutma geleneğinin yaygın olmadığı toplumumuzda yaklaşık on dört yıl aralıksız tutarak günlük türünün önemli bir örneğini ortaya koymuştur.

Elinizdeki eser, Cavid Bey’in toplam yirmi dört defterden oluşan günlüklerinin Sekizinci Defterinin son kısımlarını teşkil eden, 14 Ağustos 1913 tarihli günlükten başlamakta ve On Dördüncü Defterinin de sonunu teşkil eden 14 Kasım 1914 tarihinde yazılmış günlükle sona ermektedir. Cavid Bey’in Meşrutiyet Ruznamesi olarak isimlendirdiğimiz günlüklerinde Meşrutiyet’in ilanının ardından İstanbul’a gelişi, 31 Mart Hadisesi, Balkan Savaşları gibi tarihimizin önemli olayları hakkında gün gün tutulmuş notlar yer almaktadır.

Cavid Bey’in İttihad ve Terakki Hükümetlerinde Maliye Nazırlığı görevini de üstlendiğini göz önüne aldığımızda bu kitap son dönem Osmanlı Maliyesi, özellikle Düyun-ı Umumiye ile olan ilişkilerin düzenlenmesinde bizzat aldığı rol ve kararları ortaya koyması bakımından da önem kazanmaktadır.

Meşrutiyet Ruznamesi Cavid Bey 3. Cilt

Cavid Bey’in Meşrutiyet Ruznamesi’nin elimizdeki üçüncü cildi, Cavid Bey’in 15 Kasım 1914 tarihinde yazmaya başladığı on beşinci defterleriyle başlamakta ve yirminci defterinin sonu olan 30 Haziran 1919 tarihiyle sona ermektedir.

Bu günlerdeki anılarında Cavid Bey, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Harbi’ne girişi süreci, Maliye Nazırlığından istifa etmesi ve dönemde yaşadıkları savaş boyunca iç ve dış ilişkilerde müdahil olduğu konular hakkında bilgiler vermektedir.

Yine elimizdeki bu üçüncü ciltte, birinci ve ikinci ciltte olduğu gibi Cavid Bey’in bizzat latin alfabesiyle yazdığı kısımlar tarafımızdan italik olarak belirtilmiştir. Ayrıca bazı kısa pasajlar ve anlaşma maddeleri, Cavid Bey tarafından Fransızca yazılmıştır. Bu gibi kısa pasajlar tam olarak okunmadığı için yanlışlıklara meydan vermemek amacıyla Cavid Bey’in elyazısıyla metinde gösterilmiştir.

Meşrutiyet Ruznamesi Cavid Bey 4. Cilt

Cavid Bey’in Meşrutiyet Ruznamesi’nin elimizdeki dördüncü cildi, Cavid Bey’in 1 Temmuz 1919 tarihinde başlayan yirmi birinci defterleriyle, yirmi dördüncü defterinin sonu olan 28 Şubat 1924 Perşembe günki yazılarını ihtiva etmektedir. Ayrıca bu kısmın sonuna Cavid Bey’in Günlüklerinin bulunduğu Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde Y-324-ek koduyla kayıtlı perakende evrakından meydana gelen belgeler eklenmiştir. Belgelerin bir kısmı okunmadığı için olduğu gibi metne ilave edilmiştir. Belgeler 72 pozdan ibarettir.

Bu kısımlarda Cavid Bey sonrası, Osmanlı hükümetindeki değişiklikler, bu sıradaki bağlantıları, uluslararası şirket temsilcileriyle görüşmelerini anlatmıştır. Daha sonra maceralı bir şekilde yurt dışına çıkışı görüşmeleri yazışmaları ayrıntılarıyla ele alınmaktadır. Yine bu süreçle İstanbul ve Anadolu’da meydana gelen gelişmeler Cavid Bey’in bakış açısıyla takip edilebilmektedir.

Özellikle TBMM Hükümeti’nin Fransızlarla yaptığı Ankara Antlaşması’nın zemininin hazırlanmasında Fransızlarla yaptığı görüşmeler ön plana çıkmaktadır. Daha sonra Lozan görüşmelerine davet edilmesi ve bu görüşmelerdeki komisyonlarda görev alarak yaptığı görüşmelerin ayrıntıları ve Türk heyeti arasında geçen tartışmalar ve onların tutumları konusundaki fikirleri dikkat çekicidir. Yine Lozan sonrası dönem ve Cumhuriyetin ilanı sürecinde yaşanan siyasi olaylar Cavid Bey’in kaleminden farklı bir açıdan takip edilebilmektedir.

İşgal, Direniş, İç Savaş

“… 2. Dünya Savaşı’na girmeyen Türkiye ile Alman İşgali’ne uğrayan Yunanistan’ın bu döneme ait hatıraları ve algıları birbirinden oldukça farklıdır. Türkiye’de yaşayan insanların çoğu için 2. Dünya Savaşı yılları ‘karne ile satılan ekmek’ veya ‘bulunamayan şeker,’ yani bir yokluk dönemidir. Ancak Yunan halkı hem cephelerde savaşmış, hem de savaşın ve İşgal’in getirdiği karanlık günleri yaşamak zorunda kalmıştır: Açlığı, ölümü, toplama kamplarını… Daha da kötüsü, ülke İşgal’den kurtuluşunun hemen ardından kanlı bir İç Savaş’a sürüklenmiştir (1946-49). İç Savaş, 1949 yılında belki cephede bitmiştir, ama Yunan halkının bir kısmı için zorlu yıllar devam etmiştir. 1950-1960 yılları arasındaki on yıllık süreç kimileri için ‘korku ve baskı rejimi’dir. Albaylar Cuntası (1967-1974) boyunca da özgürlükler kısıtlanmış, ülkeyi yönetenler tarafından halkın bir kesimi düşman olarak ve komünizm de tehdit olarak algılanmaya devam etmiştir. Devletin vatandaşları hakkında tuttuğu ‘fişler’in Yunanistan’ın 1982 yılında Avrupa Topluluğu’na girmesi sonrası yok edildiği sadece varsayılmaktadır. …”

Savaştan Barışa Giden Yol kitabı ve makaleleriyle tanıdığımız akademisyen-yazar Damla Demirözü, İşgal, Direniş, İç Savaş kitabında öncelikle ülkemizde yayımlanmış kaynaklarda dağınık halde ulaşılabilen, yahut hiç bilinmeyen savaş dönemi Yunanistan tarihinin Türkçe-dilli okuyucu için ilk kez bütünlüklü ve kapsayıcı bir sunumunu yapıyor. Daha sonra ise etkisi hala süren bu esaret, zafer ve felaket döneminin edebiyatına, yani “’45 Kuşağı” yazarlarının eserlerine ilgisini yöneltiyor.

12 yazara ait 12 eser (roman, öykü ve deneme) yetkin bir araştırmacının gözüyle hem kendi tarihleri hem de ‘öteki’yle olan ilişkileri açısından irdeleniyor. Büyük toplumsal vakaların edebi hayata etki ve tercümesinin, sarsıcı ve zorlu bir geçmişle yaşayan Yunanistan bağlamında tarihi ilginize sunuluyor.

Edebiyat Araştırmaları 2 : Mehmet Fuad Köprülü Külliyatı 6

Ülkemizde edebiyat tarihçiliğinin en önemli isimlerinden biri hiç şüphesiz Fuad Köprülü’dür. Onun bu geniş alandaki çalışmalarının temeli birçok dergiye yayılmış makalelerinden oluşmakta. 1958’de Türk Tarih Kurumu yazarımızın bu dağınık ilmi makalelerini bir külliyat halinde basmaya karar vermiş ve böylece edebiyat tarihi alanındaki çalışmalarına bir tür saygı durusu olan Edebiyat Araştırmaları adlı değerli yapıt ortaya çıkmıştı… Elinizdeki kitap ise oğlu Dr. Orhan Köprülü tarafından külliyatın eksik kalan parçalarının bir araya getirilmesi amacıyla oluşturulmuş değerli bir mücevherdir. Edebiyat Araştırmaları 2, Azeri edebiyatından Çağatay dili ve kültürüne. Tuyugdan Abdallara. Kayıkçı Kul Mustafa’dan Yeni Farsçadaki Türk unsurlarına kadar geniş bir alana yayılmış olan toplam yedi makalenin yanı sıra çoğunlukla İslam Ansiklopedisinde yer alan ve Aşık Çelebi’den Baki’ye. Devlet- şah’tan Fuzuli’ye uzanan on dokuz birbirinden değerli biyografiyi de içeren çok önemli araştırmaları bir araya getiriyor.

Küprülü’nün, ilk basıldığı yıldan bu yana önemlerini giderek artıran ilmi araştırmalarını bir araya ge­tiren bu ikinci ciltle birlikte edebiyatımızla ilgilenen herkesin kesinlikle okuması gereken başvuru kaynakları derli toplu biçimde ve büyük oranda tamamlanmış oluyor.

Yılancızade Hasan Bey, Yunanlıların Uşak’ı İşgali ve Esaret Sancısı

İstiklal Harbi yıllarına dair birçok şey bilsek de o dönemde yaşamış birinin dilinden ve kaleminden okumak bambaşkadır. Kitabın tashihi sırasında sayfalar üzerine düşen gözyaşlarım, aslında işgal yıllarında çekilen acıların ve sancıların bende uyandırdığı derin bir izdir.

Olayların içi yüzünü, insani yönlerini ve özellikle İstiklal Harbi’ndeki eserlerin yürek yakan acılarını olduğu gibi kaleme alan Uşaklı Yılancızade Hasan Bey’in tuttuğu günlüğün bu çalışmayla gün yüzüne çıkarılması son dönem tarih çalışmaları açısından önemli bir kazanımdır.

Bu eser günlükte anlatılanlardan dolayı akademik bir çalışmanın ötesine geçmiş, belgeler ve kanıtlarla o yıllarda yaşanan “Esaret Sancısı”nı hepimize bir kez daha derinden hissettirmiştir.

– Bengü Yaren Tutsak

Türk Halk Edebiyatından Türk Halk İnançlarına

Türk edebiyatının da her türünde ve her tür edebiyat ürününde halk kültürü vereleri önemli yer tutmuşlardır. Halk kültürlerinin millî edebiyata yanıma nispetleri onların aynı zamanda millilik özelliğini belirler. Farklı Türk kültür coğrafyalarının edebiyatlarına yansı-tılabilmiş halk kültürü verileri, ortak Türk millî edebiyatının doğmasını sağlayabilecektir. Bu hal halk kültüründen hareketle millî ede­biyatta ortaklığın yaşanma yollarından birisi olabilir.

Barut Kokan Topraklar Çanakkale

Sevdalı gönüllerin vatan aşkıyla yanıp kül olduğu yerdir Çanakkale… Vatan sevdasının, ana, baba, gardaş, eş, dost, evlat sevdasının üzerine çıktığı, bir vatanın aşkla, şevkle yanan kalplerle ebediyen kazanıldığı yer olmuştur Çanakkale…

Çanakkale, bir varoluş, bir diriliş destanıdır aynı zamanda… Yüzyıllardır acımasızca ve bin bir türlü oyunlarla üzerine gelinen bir milletin; silkinişidir, haykırışıdır bütün dünyaya… Ve Çanakkale, destanlar yazmaya alışmış bir milletin bu destanlara altın harflerle bir yenisini daha eklemesidir adeta…

İlmek ilmek dokunuşudur bağımsızlığımızın tüm zihinlere… Ve tüm zihinlerin yalnızca “ölürsem şehit, kalırsam gazi” anlayışına odaklandığı yerdir Gelibolu…

Bu eserde uzun yıllar önce yazılmış ve artık milletimize mal olmuş şiirler ile günümüzde yazılmış bir kısım şiirleri bulacaksınız. Cephede, siperlerin içinde, top güllelerinin, mermilerin altında, barut kokan savaş meydanlarında, ölümün soğuk yüzünü her daim yanlarında hisseden Mehmetçiğin kaleme aldığı, anasına, babasına, biricik eşine, yavuklusuna, evladına gönderdiği veya göndermesinin dahi mümkün olmadığı ruhunu teslim etmiş kanlı bağrından çıkan şiirleri bulacaksınız karşınızda…

Pazarola Hasan Bey (1885-1926)

“Pazarola Hasan Bey’in her bir gülücüğü, evde kalmış kızlar nezdinde, müstakbel bir koca için bir alamet, bir işarettir. Her ‘Pazarola …cibaşı’ selamı, İstanbul’un tüm bereket dilencileri için, geleceği garantiye almaktır. Ancak, Pazarola Hasan Bey’in kendisine yapılan bütün çağrılara cevap verip vermeyeceği pek belli olmazdı.
Kendisinden ‘Pazarola …cibaşı’ iltifatı almak isteyen ve böylece gündelik karından emin olmak isteyen esnaf etrafına üşüşür, ‘Hasan Bey, gel bir kahvemizi iç’ diyerek onu dükkanlarına çağırır, ancak Hasan Bey’in bu çağrılardan hangisine cevap vereceği ve hangi davete icabet edeceği de pek belli olmazdı.

İçinden geldiği gibi sokaklarda dolanır, birden sevindirmek istediği birisine yaklaşır, önce meşhur ‘Pazarola ….cibaşı’ iltifatını yapar, sonra da o kişiye işiyle ilgili çeşitli şakacı sorular sorardı. Belki de itibarının zedeleneceği ve belki de karşısındakini rahatsız edeceği düşüncesiyle çok konuşmaz, çok oturmaz, her gittiği yerde birkaç dakikadan fazla kalmazdı. Tahsili hakkında kimsenin bir şey bilmediği Pazarola Hasan Bey, bazen değme okumuşlar gibi sözler söyler, hikmetler savururdu. Bazen de hiçbir münasebeti olmayan sözler sarf ederdi.

Kendisine ısmarlanan kahveleri geri çevirdiği görülmezdi, sarılıp eline tutuşturulan sigaraları keyifle tüttürür, sonra da geldiği gibi, ansızın ortadan kayboluverirdi…”

Ara Rejimin Adaleti

Ülkemizin 28 Şubat olarak bilinen siyasi kriz süreci devlet ve toplum katmanlarında turnusol görevi görmüş, geçmiş-bugün-gelecek ekseninde ülkenin duracağı yeri gideceği noktayı belirlemede önemli bir kilometre taşı olmuştur. Askerin doğrudan değil dolaylı olarak ülke siyasetini sivil siyaset ile kol kola girerek tam işbirliği ve inanılmaz düzeyde örgütü bir hakaret planı çerçevesinde belirlemem teşebbüsüdür 28 Şubat süreci Demokrasinin tam eksiksiz ve tüm kurumlarıyla oturmasının gerekliliğini ortaya çıkaran bir kırılma noktasıdır. Bu süreç kendini ülkenin “sahibi” olarak addeden bir grup elitin son çırpınışı olarak tarihteki yerini almıştır. Üstelik sıcaklığını da, tüm aksi gelişmelere rağmen halen muhafaza etmektedir.

Şükrü Karatepe bu süreçte Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı iken yaptığı bir siyasi konuşma sebebiyle “seçilmiş” olduğu iktidarı elinden alınmış mahkeme mahkeme dolaştırılmış ve nihayetinde düşünceleri sebebiyle hapis yatmak zorunda kalmıştır.

Elinizdeki kitap onun bu süreç boyunca yaşadıklarını bir “insan” ve aynı zamanda bir “akademisyen” olarak anlattıklarıdır. Sağlıklı işleyen bir demokrasinin gerekliliğini anlamak ve tahkim etmek için mutlaka okunması gereken bir metin…

Cephedeki Bir Doktorun Gözünden 1915 Baharında Çanakkale

“Yıkıntılar, yaralılar, sargılar arasında… Evrensel vahşetin, dehşetin günü… Medeniyetin en gelişmiş silahlarıyla yaratılan kıyamet! Yangınlar, yıkıntılar, akıl almaz bir gümbürtü…”

Behçet Sabit Erduran, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na katılmasıyla açılan Çanakkale Cephesi’nde görevlendirilen onlarca doktordan biriydi. Behçet Sabit Bey, bölgede bulunduğu altı aylık sürenin 1915 Mart ve Mayıs ayları arasında mesleğini icra etmesinin yanı sıra gördüklerini, duyduklarını gün gün, saat saat kaydetmiştir. Yıldız mevkiinde ve seyyar hastanelerde görev yaptığı sırada 18 Mart deniz harekatını ve kara muharebelerinin başladığı 25 Nisan’ı yaşayarak anlatmış, cephedeki sıhhiye hizmetleri hakkında da bilgi vermiştir.

Çanakkale Savaşı’nın 100. yılında yayımlanan ve bu savaşta yaşananların ve verilen hayat mücadelesinin ilk elden anlatımı olan 1915 Baharında Çanakkale, bir doktorun anıları ve gözlemleri olması sebebiyle de ayrı bir değer taşımaktadır.

Cephedeki Bir Doktorun Gözünden 1915 Baharında Çanakkale

“Yıkıntılar, yaralılar, sargılar arasında… Evrensel vahşetin, dehşetin günü… Medeniyetin en gelişmiş silahlarıyla yaratılan kıyamet! Yangınlar, yıkıntılar, akıl almaz bir gümbürtü…”

Behçet Sabit Erduran, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na katılmasıyla açılan Çanakkale Cephesi’nde görevlendirilen onlarca doktordan biriydi. Behçet Sabit Bey, bölgede bulunduğu altı aylık sürenin 1915 Mart ve Mayıs ayları arasında mesleğini icra etmesinin yanı sıra gördüklerini, duyduklarını gün gün, saat saat kaydetmiştir. Yıldız mevkiinde ve seyyar hastanelerde görev yaptığı sırada 18 Mart deniz harekatını ve kara muharebelerinin başladığı 25 Nisan’ı yaşayarak anlatmış, cephedeki sıhhiye hizmetleri hakkında da bilgi vermiştir.

Çanakkale Savaşı’nın 100. yılında yayımlanan ve bu savaşta yaşananların ve verilen hayat mücadelesinin ilk elden anlatımı olan 1915 Baharında Çanakkale, bir doktorun anıları ve gözlemleri olması sebebiyle de ayrı bir değer taşımaktadır.

Osmanlı'dan Karikatürler

Karikatür, bir kişi, tip ya da eylemin çizgiyle çarpıtılmış, abartılmış sunuluşudur …

Karikatür, çizildiği dönemi en iyi yansıtan kaynaklardan biridir. O dönemdeki sosyal, ekonomik, kültürel ve saire bir çok konuda iğneleyici tarzda bilgiler verir.

Osmanlı Dönemi gazete ve dergilerinden, sizler için seçerek Latin harflerine çevirdiğimiz bu karikatürleri okurken eskilere doğru bir yolculuğa çıkacak, ninelerimizin ve dedelerimizin düşünce yapısını, yaptıkları derin esprilerde bulacaksınız…

Abartılı espriden daha çok, ince fikirlilik, iğneleme ön plana çıkmaktadır. Tamamı zeka ürünüdür. Bazı karikatürler düşünmeye de sevk edecektir.

Sounds of Silence 3 – Ankara’s Armenians Speak

The oral history studies of Hrant Dink Foundation, which are going on since 2011, focused on Ankara Armenians for 2013. The book, which comprises 10 interviews with the Armenians of Ankara, also includes a foreword by Raymond H. Kevorkian and concluding remarks by Özgür Bal.

“Just before the First World War, half of the Armenian population of Ankara county (28.858 in sum), was living in the administrative center, Ankara. The distinguishing aspect of the Ankara community was the ratio of Catholics: according to the 1914 census, 11.246 Armenians of the town were making up p of the population. Another distinguishing feature was their preference for using Armenian script to write Turkish and their use of Turkish as vernacular. (…)
The educational infrastructure of the city was also developed: Six establishments of Catholics (1.200 students), three schools and colleges of Apostolics (400 students), two vocational schools, two kindergartens and two establishments belonging to Protestants. On the other hand, a rather large portion of the population was still speaking Turkish; the advancement of the Armenian language was slow (…) Around the beginning of September 1915, the Armenians of Ankara; women, children, elderly, Apostolic or Catholic, were taken out of their houses, which were sealed earlier by the police. The crowd, thousands in number, was brought together in the train station outside the city. They stayed there at least for 25 days. This time period was enough to seize their possessions and persuade the most attractive young women to convert to Islam and marry a Muslim. Those who accepted the offer were allowed to go back to the city, those who did not were eventually sent to Eskişehir and Konya, later joining the deportation line going to Syria.

Throughout the first years of the Turkish Republic, a number of emigrees from inner counties (some of whom had to relocate because of unsafe conditions in some counties) settled in Ankara. Some of them became Muslims and some of them married Turkish inhabitants of the city with a special license granted by the administration. There were some who managed to obtain the administrative document which would allow them to settle in Ankara; this was, however, only possible on the condition that they would convert to Islam.

A large proportion of the narratives on the following pages belong most probably to the members of such familie.

Emel Yolunda Kandil ve Muhtar Paşa

Jön Türkler’in 1897 senesindeki ünlü sürgün hadisesi için bizzat bu sürgün alayının içinde bulunan iki kişi tarafından birer kitap yazılmıştı. Bunlardan birincisi Erkan-ı Harp Zabitleri’nden Silistreli Mustafa Hamdi tarafından piyes şeklinde yazılan Afv ile Mahküm yahut Şeref Kurbanları (Mısır, 1907, 342+8 s) isimli eserdir. İkinci ve daha mühim bir kitap ise Feridun Kandemir’in babası ve bir sürgün olan ve birçok esere imza atmış olan ve Ağababa lâkabıyla yâd edilen Ali Fahri olmuştur. Ali Fahri’nin Emel Yolunda (İstanbul, 1328, 396 s) isimli hatıratıdır.

İlk defa kendi ismiyle ve çok itinalı bir çalışma ile baskıya hazırlanan bu kitap Fizan sürgünleri hakkında çok taze bir zihinle yazılan kıymetli bir vesikadır. Buradaki günlük hayat ve sürgün edilen 77 kişi hakkında çok dikkate değer bilgiler verilmiştir ve bu devri öğrenmek ve anlamak isteyenler için belli başlı mehazların başında gelmektedir. Bu vesile ile tarihçilere bu kıymetli bilgi kaynağını bırakan Ali Fahri’ye Hak’tan rahmet ve mağfiret niyaz ederim.

– Prof.Dr. Ali Birinci

 

Hoşçakal Şam

İki adam.. İki millet.. Ayrı ayrı yerlerde doğup büyüyen bu iki adamı kader Şam’da birleiştirir. Bir yüzyıla sığan gerçek hayat hikayesinde yaşanan acı tatlı olaylara, yer verilmekte romanın Ermeni ve Türk kahramanları birbirine kırılmadan küsmeden dostluklarını sürdürmekte zaman zaman özelleştirel bir dille iki milletin nerede hata yaptığını anlamaya çalışmaktadırlar.

Şam’da doktorluk yapan ve de mesleğini seven Dr. Nurettin Söylemez koskoca bir aileye tek başına bakarken parasal olarak son derece zorda kaldığı ve ne yapabilirim bu aileyi nasıl geçindirebilirim diye kara kara düşündüğü bir sırada karşısına çıkan bir ermeni genç annesinin hasta olduğunu söyler ve doktordan yardım ister. Doktorla birlikte Ermenilerin yerleştirildiği bir köye giderler. Köylerine bir doktor geldiğini duyan Ermeniler de kendi hastalarına bakması için ondan ricada bulunurlar. Türk doktor bu dönemde Ermenilerden iyi para kazanır.

Hastaya gidip gelmeler, sonunda bir dostluğun doğmasına neden olur. O dönemde Osmanlıların ve Osmanlı ordusunun durumu zorunlu göç Doğu Anadoludaki olayları Rusların Doğu Anadoluya girişleri ve o döneme ait olan günümüzde hala etkilerini çok canlı bir şekilde yaşadığımız pek çok tarihi olay yalın bir şekilde anlatılmaktadır. Türk Ermeni Sorunu üzerine biraz farklı bir açıdan da olsa tekrar düşünmemizi sağlayacak olan bir eserdir Hoşçakal Şam.

Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır

Ay ve yıldızda buluştu kaderimiz. Elçibey’in deyimiyle “Bir millet, iki devletiz.” Nice baskılara göğüs germiş. ahdine vefada noksan kabul etmemiş, yekdeğerinin sancısını yüreğinde hissetmiş bir bütünün parçalarıyız. Türk soyunun yaşaması uğruna canını ortaya koyan cengaverleriz. Biz Türk’üz Azeriyiz.

Türkistan Türkistan ve Üsküp’ ten Kosova’ya isimli eseriyle, bulunduğu coğrafyaların havasını ruhumuza taşıyan Yavuz Bülent Bakiler, Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır’ da bir yeniden diriliş destanını ve asimilasyon tehlikesine karşı direniş mücadelesinin öyküsüsnü kaleme alıyor. Klasik gezi ağırlıklı kitapların aksine yazar, gözlemlerini sadece anlık muhitle sınırlandırmayıp tarihi ve kültürel anekdotlara da yer vererek sizleri takvimler arası bir yolculuğa çıkmış oluyor.

Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır

Ay ve yıldızda buluştu kaderimiz. Elçibey’in deyimiyle “Bir millet, iki devletiz.” Nice baskılara göğüs germiş. ahdine vefada noksan kabul etmemiş, yekdeğerinin sancısını yüreğinde hissetmiş bir bütünün parçalarıyız. Türk soyunun yaşaması uğruna canını ortaya koyan cengaverleriz. Biz Türk’üz Azeriyiz.

Türkistan Türkistan ve Üsküp’ ten Kosova’ya isimli eseriyle, bulunduğu coğrafyaların havasını ruhumuza taşıyan Yavuz Bülent Bakiler, Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır’ da bir yeniden diriliş destanını ve asimilasyon tehlikesine karşı direniş mücadelesinin öyküsüsnü kaleme alıyor. Klasik gezi ağırlıklı kitapların aksine yazar, gözlemlerini sadece anlık muhitle sınırlandırmayıp tarihi ve kültürel anekdotlara da yer vererek sizleri takvimler arası bir yolculuğa çıkmış oluyor.

Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü

Sarıkamış Muharebeleri’nin Enver Paşa’dan sonra gelen ikinci ismi olan ve kendisi de Sarıkamış bozgununun hemen ardından can veren 3. Ordu Kumandanı Hafız Hakkı Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişimiz ile Şark Cephesi’nde uğradığımız büyük mağlubiyeti anlattığı, askeri tarihimiz bakımından son derece önem taşıyan ama tam bir asır boyunca saklı kalan günlüğünün tam metni ve tıpkıbasımı.

Kızılderililer

İspanyol tarihçi ve Dominiken rahibi. Ağustos 1474’de Sevilla’da doğdu. Orta sınıf bir tacir olan babası, aynı zamanda Kristof Kolomb’un da yakın arkadaşlarından biriydi. Bu vesile ile Kolomb’un yolculuklarından birine de katılmış olan Bartolomeo de las Casas, 1510 yılında Küba’da papazlık görevine getirildi. Aynı zamanda, seferlere katılmış olması dolayısıyla kendisine encomienda denilen toprak parçası verildi.

Ancak bu süreçte şahit olduğu zulüm, şiddet, soykırım gibi dehşet verici olaylar sonrasında verilen bu toprak parçasını tüm köleleriyle birlikte iade ederek, 1515’te İspanya’ya döndü. Burada yaşadıklarını anlatarak, Kızılderililerin haklarını korumak üzere bir yasa çıkarılması için çalışmalar yaptı, komisyonlarda yer aldı. Alınan tüm tepkilere rağmen ( toprak sahipleri türlü çıkar çatışmaları sebebi ile buna şiddetle karşı çıkmışlardı) Encomienda’lardaki yerlilerin daha iyi koşullarda yaşamaları yönünde bir yasa çıkarılabilmiş olsa da, bu yasa uzun ömürlü olamadı. Mücadelesini sürdürebilmek için Chiapas Piskoposluğuna atanmayı istedi fakat görev yaptığı süre içerisinde karşılaştığı zorluklar onu yıldırdığından bu görevinden de istifa etti ve 1547’de tekrar İspanya’ya döndü.  Mücadele ile geçen ömrü 1566 yılında Madrid’de sona erdi. Sömürgecilik uygulamalarında pek fazla bir değişikliğe yol açmasa da, kölelik ile ilgili  yaşananları ilk ağızdan anlatması bakımından bir ilktir ve tarihte önemli bir yere sahiptir.

Üsteğmen M. Hilmi ve Bembo Tepesi

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e çok sayıda sosyal, kültürel, psikolojik miras kaldı v Cumhuriyet bu mirası iyisiyle kötüsüyle uzun süre içselleştirmeye çalışmakla birlikte, felsefesine ve siyasetine uymayan kimi şeyleri de çeşitli yöntemlerle aşmaya çalıştı.

Çetecilik de Cumhuriyet ilan edildikten sonra oldukça uzun yıllar Anadolu’nun ve Karadeniz’in sarp ve ulaşılması zor dağlarında devam etti.

Çetelerin Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri özveri ve düşman hatlarında ortaya koydukları başarı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu gruplara karşı mücadeleyi zorlaştırdı. Ancak grupların dağlardaki ve hatta kimi zaman kasaba ve şehir merkezlerindeki eylemlerinden kaynaklanan tacizler, o dönemin güvenlik güçlerini harekete geçirdi ve daha önce müsamahayla bakılan çetecilik hareketlerine sonvermek için bir mücadele süreci başladı.

Üsteğmen M.Hilmi tam da bu yıllarda Güneydoğu’daki isyanlarda başarılı olmuş ve İstiklal Madalyası almıştı.

Güneydoğu’daki tecrübesini gözönüne alan üstleri onu Karadeniz bölgesindeki çetelerle mücadele etmesi için görevlendirildi.

Kitapta; Üsteğmen M.Hilmi Oker’in Güneydoğu’daki isyancılarla ve Karadeniz bölgesindeki çetelerle yaptığı mücadele anlatılırken, Türkiye tarihinin çok da bilinmeyen bir dönemine dair ilginç bilgiler ortaya çıkıyor.

İfritler'den Dracula'ya Modern Vampir Mitinin Doğuşu

Beresford’un çalışmasını okurken dehşetle fark edeceksiniz ki, vampirlerin tarihi aynı zamanda insanlığın da tarihi… Kanlı, zalim, çirkin, güzel ve masum… Tüm bu özellikler bir arada ve vazgeçilmez…

Her şeyin bir tarihi var. Düşüncelerin, alışkanlıkların, doğaüstü varlıkların,  gizlice sevdiğimiz, korktuğumuz şeylerin aşina olunan ama bilinmeyen tarihi. Başrolünde savaşların, devletlerin, büyük adamların olmadığı bir tarih.Karşınızda yepyeni bir dizi: Renkli Tarih!

Sivri dişleri, korkunç görünümüyle kan içen bir yaratığı yirmi birinci yüzyılda dahi evlerimizin başköşesine oturtan, zihnimizin en dehşetli, en karanlık, en renkli, en mahrem eğlencesi haline getiren nedir? Matthew Beresford, folklordan batıl inançlara, kutsal metinlerden edebiyata, sinemadan televizyona kadar bir dizi alanda vampir mitinin izini sürerken, bu sorunun cevabını veriyor. Vampir, olanca parlaklığı ve aydınlığıyla karşımızda duruyor hem de karanlığından ve gizeminden bir şey yitirmeksizin…

Beresford’un çalışmasını okurken dehşetle fark edeceksiniz ki, vampirlerin tarihi aynı zamanda insanlığın da tarihi… Kanlı, zalim, çirkin, güzel ve masum… Tüm bu özellikler bir arada ve vazgeçilmez…

Yazar Hakkında:

Yazar ve arkeolog Matthew Beresford Avrupa kültüründe vampir ve kurtadam mitlerinin kökenlerini araştıran çalışmalarıyla tanınıyor. Analizlerini edebiyat, sinema, tarih, folklor, arkeoloji alanlarının bilgisiyle tam anlamıyla disiplinlerarası bir perspektiften yürüten Beresford, bu alanda başvurulacak önemli isimlerden biri.

Kaynakların Işığında Sultan Vahidettin (1918 – 1922)

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir.”

Tarih, amacı olmayan kuru bilgi yığını değildir Tarih bize geçmiş olaylardan örnekler vererek gelecek ile ilgili yol gösterir. Geçmişte yapılan hatalardan ders alınarak hata yapmamamızı sağlar. Tarih bilmek ve tarih şuuruna sahip olmak, bir milletin milli vasıflarını, eserlerini koruması ve nereden geldiğini bilip nereye gideceğine karar vermesi için elzemdir.

Tarih yazılırken, belgelenilirken gerçeklere mutlaka sadık kalınmalıdır. Aksi takdirde tarih yazmanın bir anlamı kalmaz ve okuyanı doğrulara yönlendirme, geçmişten ders alarak o hatalara düşmeme ya da o başarıların sırrını anlama amacına hizmet edemez. Sonuçta siyah’ı beyaz; beyaz’ı ise siyah olarak görecek milletler onurlarını kolayca kaybedeceklerdir.

Cahit Alptekin, 1981 senesinde İstanbul’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini İstanbul’da tamamlayan Cahit Alptekin, 2000 yılında Trakya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü kazandı. 2004 yılında Tarih Bölümünden mezun olan Alptekin, 2006 yılında aynı üniversitenin Tarih Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans ve 2008 Yılında da Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Tezli Yüksek Lisans programlarını bitirdi. Sha-t’o Türkleri Siyasi ve Kültürel Tarih ile Türk Yazıtları isimli iki eseri olan ve başta Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi olmak üzere çeşitli dergilerde makale çalışmalarında da bulunan Cahit Alptekin, halen özel bir eğitim kurumunda tarih öğretmenliği yapmakta ve Türk tarihi alanında araştırmalarına devam etmektedir

Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Değişen Metafizik ve Edebiyat

19. yüzyıl, siyasal geleneğini değiştirmek zorunda kalan bir devletin, hayat, inanç ve edebiyat görüşlerini de değiştirmek durumunda kaldığı bir dönemdir. Bağlı olduğu köklerin gücünün zayıfladığı, yeni durum karşısında kalem erbabının tavır değiştirdiği bir dönem olan Tanzimat ile birlikte yaşanan değişimin pek çok göstergesi vardır. Bunlar içinde önemli yer işgal eden Abdülhak Hamid Tarhan örneğinden hareketle, Kenan Mermer bu değişim ve dönüşümü masaya yatırıyor.

Bir Asırlık Kan Davası : Tehcir ve Propaganda (1915-2015)

Kendimi bildim bileli bu kitabın konusu olan Ermeniler ile birlikte yaşadım. Onlarla birlikte oyunlar oynadım, aynı okullara gittim. Oturduğum semtlerden dolayı onlarla günlük hayatımın her evresinde beraber oldum. Çocukluğum, Nvart Amca’dan çokomel, Ani Teyze’den paskalya çöreği almakla geçti. Yıllar geçtikçe, onlarla ilişkilerim daha derinleşti. Yeşilköy’de futbol oynarken en yakın arkadaşım Rober’di. Ya da ilk aşkım Patricia adında ela gözlü bir Ermeni kızıydı…

Önümde iki yol vardı. Ya Ermeniler ile münasebetlerimi, bu konuya girmeden, hiç yaşanmamış, konuşulmamış olarak devam edecektim. İlişkilerimi gündelik hayata indirerek, bu mesele ile ilgili iki kelam etmeyecektim. Ya da bu meselenin üstüne giderek, söylemediklerini konuşarak kendi çapımda bir yüzleşmeye gidecektim.
Zor olanı seçtim, her ne kadar bunun bedelini 40 yıllık dostlukların bitmesiyle ödemiş olsam da…

Bu çalışmada, Ermeni Meselesi hakkında bugüne kadar su yüzüne çıkmamış yeni bilgileri veya iddiaları, olayları değerlendirirken “ölü sayıcılığı” yapmadığım için de matematiksel verileri, ona bağlı tabloları, şablonları bulamazsınız… Bu kitabı okurken karşılaşacağınız, sadece gerçeklerin peşinden giden bir gencin, bu yolda ilerlerken yaşadıkları, öğrendikleri, tecrübeleri ve en önemlisi bu esnada hissettikleridir.

“Ümit, güvenlik yolunun başıdır. Yolda yürümesen de daima yolun başını gözet. Doğru olmayan şeyler yaptım deme, doğruluğu tut. O zaman hiçbir eğrilik kalmaz. Doğruluk Musa’nın asası gibidir. Eğrilik ise sihirbazın sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca onların hepsini yutar…”

– Hz.Mevlana

 

Cephede Yazılan Defter

Hemen hemen her Türk’ün ailesinde cephelerde yazılmış bir destan, bu destanların yazıldığı anılar veya bir defter vardır. Tarihin çok geçmişinde kalan zamanlara gitmeye gerek yok.

Öyle ki Balkanlar, Sarıkamış, Yemen, Çanakkale ve içinde yaşanmakta olan zamanda Hakurk, Gözdağı, Marik Dağı, Tendürek Dağları, Karadağlar, Cudi Dağı, Kandil gibi dağlara akan şehit kanlarının, bir veya birçok uzvunu kaybederek evine dönmüş her bir gazinin de cephelerde yazılmış, kimi defterlere geçmiş kimi yaşanarak kalmış anıları vardır elbette. Bazen de o defterlere yazılamayanlar ya da defteri kaybolanlar sözlü olarak nesilden nesile aktarılır gider.

Ne zaman ki bu defterler, bu anlatımlar azalmaya yüz tutmuş işte o zaman vatanın semaları üzerinde hep kara bulutlar, insanımızın bağrında hainler dolaşmaya başlamışlardır. Onun için cephede yazılanlar, anlatılanlar hep önem arzeder.

Hasan Sabbah'ın Fedaileri

Tarihi öyle olaylar ve kişiler vardır ki hiç unutulmazlar; varlıkları ve yaptıkları her zaman tartışılmakta ve haklarında yüzlerce kitap yazılmaktadır. Bunların en önemlilerinden biri de Alamut Kalesi’nden yürüttüğü faaliyetlerle bölgenin en güçlü devleti Selçuklu’ya karşı isyan bayrağı açan Hasan Sabbah’tı. Birçok Selçuklu sultanı onunla ve fedaileriyle mücadele etti… Melikşah, Muhammed Tapar, Sultan Sancar… Dönemin ve Türk tarihinin en önemli vezirlerinden Siyasetname adlı büyük eserin sahibi ve Selçuklu Devleti’nin mimarlarından Nizamülmülk, hep onun peşindeydi ama onun casusları tarafından öldürüldü… Nizamülmülk’ten dersler alan, saryda yetişen ve Ömer Hayyam’ın meclislerinde dahi yer alan Hasan Sabbah, birçok şeyden etkilenerek batıni felsefeler keşfetti ve yalancı cennetlerinde sundu zehirlerini peşinden gelen fedailerine… Haçlı Seferleri sonucunda Kudüs’ü ele geçiren Hıristiyanlar ve Tapınak Şövalyeleri de onun baskılarına yenik düştüler… Selçuklular, Haçlıları dize getirirken, küçük bir kaleye, Alamut’a sığınmış ama virüs gibi etrafa yayılan bu sapkın adamın düşüncelerinin ve gücünün yayılmasına engel olmadılar. Günümüz suikastçilerinin babası  sayılan Haşhaşileri, yani Hasan Sabbah’ın Fedaileri, herkesi korkuttu, sindirdi, bezdirdi… Öldükten sonra bile takipçilerinin yaşattığı bu hareket, Moğollar tarafından başı ezilinceye kadar faaliyetlerine devam edecekti. Bir dönem yaptıklarıyla herkese korku salan Hasan Sabbah ve Fedaileri, işte elinizdeki bu kitapta okuyacaklarınızla gerçek yüzünü gösterecek…

Ceylanların Sığınağı

İmam Rıza:

“Dinin kemâli (tamamlanması) bizi dost edinmek, düşmanlarımızla ilişkiyi kesmektir.”

Elinizdeki kitap, 12 İmamın sekizincisi olan İmam Ali Rıza’nın hayatını tarihi, siyasî ve irfanî olarak ele almaktadır. Her yönüyle benzerlerinden ayrılan bu kitap İmam Rıza’nın öğretileri ve felsefesini apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu kitap sayesinde İmam Rıza’nın hayatını daha önce okumamış bir kişi olaylar karşısında İmam Rıza’nın ve düşmanlarının nasıl hareket ettiğini çok iyi kavrayabilecektir.

Memun, İmam Rıza’ya şöyle dedi:

“Ey Ebu’l Hasan (İmam Rıza), Allah’ın siz Ehl-i Beyt’e vermiş olduğu şeylerden bahset” dedi.

İmam Rıza:

“Allah bizleri kendi tarafından mukaddes ve tertemiz olan bir ruhla (Ruhü’l-Kudüs’le) teyit etti ki bu, bir melek değildir ve yine geçmiştekilerden hiçbirisiyle beraber değildi. Yalnız Resulullah ile biz İmamlarla beraberdir ki onlara yardım ve hidayette bulunuyor, o bizimle Allah arasında uzanmış bir nur bağıdır.”

“Biz Zülfikarı kalem yaptık, Ali’nin gözyaşlarıyla yazıyoruz.”

Çanakkale’den Bağdat’a Esaretten Kurtuluş Savaşı’na

Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz askere alınan ve tam sekiz yıl sekiz ay askerlik ve esaret hayatı yaşayan bir erin kaleminden tanıklıklar…

Hüseyin Fehmi, Telgraf bölüğünde er olarak Çanakkale’den Irak’a kadar, Dünya Savaşı’nın yaşandığı farklı cephelerde bulunur.

1918’de Bağdat’ta İngilizlere esir düşer ve iki buçuk yılı Hindistan’daki Bellary ve Bilbeis esir kamplarında geçer.  Özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz Kurtuluş Savaşı’na katılır. Lozan görüşmelerinin başlamasıyla da cephedeki herkes gibi o da gelecek barış ve terhis haberlerini bekler. Bu yıllar boyunca yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını kayda geçirir ve dünyada olup bitenleri izlemeye çalışır. Defterlerini yalnız yazıyla değil, resimler ve çizimlerle de doldurur.

Büyük bir savaşta yaşanan hayat mücadelesinin bu ilk elden anlatımı, rütbesiz bir askerin anıları ve gözlemleri olarak da ayrı bir değer taşır.

Son Vapur – Bir Darbe İki Biat

Son Vapur, tarihimizde modern ordunun ilk darbesini anlatıyor. Bu roman, 1876 yılında Sultan Abdülaziz’e karşı yapılan askeri darbeyi ve sonrasındaki siyasi gelişmeleri sürükleyici bir üslupla ele alıyor.

Dolmabahçe Sarayı’nda sabaha karşı yağmur altında yapılan bu isyan aslında Türk tarihinde modern ordunun ilk darbesidir. Bu darbeyle Osmanlı bir mevsimde üç padişah görüyor.

30 Mayıs 1876 sabahı Sultan Abdülaziz askeri bir darbeyle tahttan indirilirken yerine 5. Murat geçer. 5. Murat amcası Sultan Abdülaziz’i darbecilerle işbirliği yaparak tahttan indirmenin kefaretini ödercesine bilincini kaybedince 93 gün sonra tahttan indirilir. Yerine Sultan 2. Abdülhamit tahta çıkarılır. Yani bir darbe 93 günde iki biata yol açar. 

Son Vapur, meşrutiyet mücadelesi veren Yeni Osmanlılar ile taht-ı saltanatını korumaya çalışan Sultan 2. Abdülhamit arasındaki siyasi mücadeleyi de anlatıyor. Tanzimat sonrası yüzünü Batı’ya dönen pozitivist Osmanlı aydınları ile gelenekçi aydınlar arasındaki mücadelenin, ilk kıvılcımların parladığı yıllar yine bu romanın satırları arasındaki temel siyasi ve felsefi mesaj olarak göze çarpıyor.

Son Vapur, ilk işaretleri Tanzimat’tan başlayıp günümüze kadar süren bir siyasi ve felsefi kavganın da romanıdır.  Son Vapur, günümüzdeki siyasi ve felsefi kavgalar ile geçmişte yaşananların pek de farklı olmadığının çarpıcı bir kanıtı…

Bir Yalnız Adam

Osmanlı’nın son yüzyılı, zor yüzyılı.

Çökmekte olan bir dünya imparatorluğunun en sancılı yılları.

Osmanlı’nın kaybettiklerini tekrar kazanmak, topraklarındaki halkları tek bir bayrak altında toplamak için mücadele eden Enver Paşa vatanının ve milletinin selameti için yola çıktığına, devletini eski görkemine kavuşturacağına inanıyordu. Bir suçlu gibi gizlice İstanbul’u terk ederken geride biricik aşkını bırakmıştı: On beş yaşındayken aşık olup evlendiği Naciye Sultan’ı. Avrupa’dan Rusya’ya takma adlarla ülkeden ülkeye dolaşıp amacına ulaşmaya çalışırken aklı ve kalbi hep İstanbul’da, Sultanı’ndaydı.

El altından gönderilen mektuplarla ve ancak kısa süreli birlikteliklerle süren bu derin aşka son noktayı, Enver Paşa’nın 1922 yılında Türkistan dağlarında, yoksunluk ve yalnızlık içinde ölümü koyacaktı.

Tuna Serim’in uzun araştırmalar sonucu hazırladığı, kurmacayla tarihsel gerçekleri harmanladığı Bir Yalnız Adam, sadece Enver Paşa’nın askerlik hayatına büyüteç tutmuyor, onu insani özellikleriyle ele alırken seven ve sevilen bir erkek olarak farklı bir portresini çiziyor.

 

Birinci Dünya Savaşı'nda Gördüklerim ve Yaşadıklarım

İmparatorluk Almanyası’ndan, Hitler Almanyası’na uzanan yolda bir geçiş unsuru olan Erich Ludendorff, birinci Dünya Savaşı yıllarının efsanevi Alman generalidir. 29 Ağustos 1916’da Alman Genelkurmay Başkanlığı’na, Doğu Cephesi’nde Rus ilerlemesini durduran ve Tannenberg ile Masuria’da kazandıkları parlak zaferlerle Almanya’da kahraman ilan edilen Hindenburg-Ludendorff ikilisi getirildi. Ludendorff Genelkurmay İkinci Başkanı olmasına rağmen Hindenburg’la uyumlu bir mesai arkadaşlığı yaptı ve önemli kararlar alınmasında hep belirleyici oldu.

Batılı tarihçilere göre o andan itibaren Ludendorff’un hakimiyeti başladı ve Ludendorff adeta bir diktatör olarak lanse edildi. Bu yıllarda Almanya adına alınan askeri ve siyasi her kararda muhakkak Ludendorff’un izni, onayı veyahut emri vardı. Ludendorff’un hatıralarında, genel tarih bilgisine ulaşmanın yanında Birinci Dünya Savaşı’nda her şeyimizle bağlandığımız Almanya’nın ordularına hükmetmiş bir komutanın sadece savaşı değil, siyaseti, uluslararası ilişkileri, şahsi duygu ve düşüncelerini, Osmanlı Devleti’ne ve Türk ordusuna yaklaşımını da bulmak mümkündür.

Eserde aynı zamanda Türkiye ile ilgili çarpıcı bilgiler bulunmaktadır. Her olaya Almanya’nın menfaatleri açısından bakmayı adet haline getiren Ludendorff’un, Osmanlı Devleti ile ittifakı çok da benimsediği ortadadır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu için de aynı fikirdedir. Ludendorff’a göre, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı gibi ölüme mahkum devletlerle müttefik olmak Almanya için çok da mantıklı değildi. 

Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yılında savaşa dair yayınlanan kitaplar arasında özel bir yere sahip olan bu kitap, Osmanlı Devleti’nin dört yıl boyunca imzaladıkları antlaşmaya ve yaptıkları ittifaka sadakatle bağlı olduğu Almanya’nın o zamanki en yetkili asker ve devlet adamlarından birinin, genelde 1. Dünya Savaşı’na, özelde Türkiye ve Türkler’e dair kişisel ve resmi görüşlerini ortaya koymaktadır.

Zelot

Çok Satanlar Listesi’nin 1 numarası, satış rekortmeni Zelot Türkçede!

Hıristiyan Dünyasında Tartışma Yaratan Kitap.

İsa kim? Tanrı’nın Oğlu ya da Tanrı mı, yoksa Roma İmparatorluğu’na başkaldıran bir direnişçi mi? Barışçı bir maneviyat öğreticisi mi, politik bir devrimci mi? Bunca yıl İsa hakkındaki gerçek gizlendi mi?

İran asıllı ABD’li ilahiyat profesörü ve yazar Reza Aslan, Nasıralı İsa’nın hayatını ve o dönemi anlattığı Zelot’la, Hıristiyan dünyasında büyük tartışmalara yol açtı. Aslan, tutucu Hıristiyan kesimin şiddetli tepkisiyle karşılaştı.

2000 yıl önce, gezgin bir Yahudi vaiz ve şifacı, takipçileriyle birlikte Tanrı’nın Krallığı’nı kurmak için Celile topraklarında dolaştı. Başlattığı devrimci hareket, kurulu düzene karşı öylesine büyük bir tehditti ki; yakalanmasına, işkence görmesine ve bir devlet suçlusu olarak idam edilmesine yol açtı.

Utanç verici ölümünden on yıllar sonra, takipçileri ona ‘Tanrı’ diyeceklerdi. Peki o gerçekten Tanrı mıydı?

Zelot, Nasıralı İsa’nın hayatı ve misyonuyla ilgili; radikal ve dönüştürücü yapısını doğrulamakla birlikte şu ana kadar anlatılagelen hikâyelere yeni bir bakış açısı getiriyor ve ezberleri bozuyor. Sorgulatan ve akıcı anlatımıyla bir roman tadında olan Zelot, özenle yazılmış bir biyografi. Tarihin en etkin karakterlerinden birinin portresi; aynı zamanda bir dönemin ve bir dinin doğuşunun anlatıldığı bir inceleme.

“Sürükleyici… Aslan Kutsal Kitap’la bilimi sentezleyerek özgün bir hikâye yaratıyor”

– The New Yorker

“Duru ve zekice yazılmış, sürükleyici bir kitap.”

– Los Angeles Times

“Büyüleyici ve ikna edici… Aslan, İsa’ya, modern Hıristiyanlık’ta tasvir edildiği şekliyle; barışsever, ‘yüzünün diğer tarafını çeviren’, Tanrı’nın gerçek oğlu olarak saygı duyan birisine olabildiğince yaklaşmış… Her ne kadar bu imajı yerle bir etse de.”

– The Seattle Times

Bir Haçlının Hatıraları

Türkler üzerine düzenlenen VII. Haçlı seferine katılan Joinville, Memlûk Devleti ve bu devleti kuran Türkler ve buna bağlı olarak Türk kültürü ile ilgili değerli bilgiler vermektedir. Ayrıca yazar, bir bölümü esir olmak kaydıyla altı yıl boyunca kaldığı bu topraklardaki sosyal yaşamı da çok iyi gözlemlemiş ve Ortaçağ Yakın Doğusu ile bölgenin yaşam tarzı hakkında kıymetli bilgileri kendisinden sonraki nesillere aktarmıştır.

Kitapta; Haşîşiler, Kumanlar, Fransa Kralı XI Louis, Moğollar, Cengiz Han, Norveçli Şövalyeler haklarında yer alan ilginç bilgi ve hikâyeler bunlardan sadece bazılarıdır. 

Bütün bunlar Joinville’in seyahati esnasında bizzat şahit olduğu veya görgü şahitleri tarafından kendisine anlatılan ilginç ve orijinal bilgilerdir. Yazar, adeta bir savaş muhabiri gibi yaşadıklarını anlatmaktadır. O, bunların dışında, içinde bulunduğu savaş cehennemine bağlı olarak kendisinin ya da çevresindeki yakın dostlarının düşüncelerini, duygularını, bazen korkularını hiç gizlemeden açık kalplilikle ifade etmektedir. Bu sebeple Haçlı Seferleri sırasında yaşanan trajediyi belki de farkında olmadan böylesine açık olarak anlatabilmektedir!

İyi bir asker ve komutan olması sebebiyle, ortaçağ savaş usulleri, savunma ve hücum tekniklerinin yanı sıra, o dönemde kullanılan silahlar ve savaş aletleri ile ilgili de çok değerli bilgiler vermektedir.