Sinança

Sinança için sosyalist bir kadının, Şirin Cemgil’in hikayesi denebilir. Bir anlamda, 1970’lerden bu yana Türkiye’de yaşanan mücadele süreçleri düşünüldüğünde, sayısız devrimci-sosyalist kadının duygularının, dirençlerinin ifade bulmuş hali.

Bu romansı kitap, kısa süren bir “dün” ile uzun süren bir “bugün” arasında gidip gelen mektuplaşmalardan oluşuyor. Sancılı, gerilimli, sevinçli. Hasret ve yalnızlık da var kaçınılmaz olarak.

Anlatılanlar, Türkiye sosyalist siyasi tarihinin bir parçası.

Şirin bu kitabın adını “Bitmemiş Yazılar” koymuştu ölümünden önce. Kaleme alacağı pek çok şeyi yazamadı ama bu kitap onun sevgisinin ve hayatının en yalın özeti.

Sinança, hem bitirilememiş bir aşk mektubu, hem bir otobiyografi, hem de siyasi bir anlatı olarak okunabilir. Şirin’in cümleleri hafızaları tazeleyecek.

Birinci Sınıf Hikayeler

Öğrencilik yaşamının ilk adımıdır 1. sınıf. İyi bir öğretmenin rehberliğinde başlamışsa yaşam çizginiz değişebilir. Hele ki bizim gibi ülkelerde…

Elinizdeki kitap, 1. sınıflara öğretmenlik yapmış, onları hayata hazırlamış bir eğitimcinin kaleminden. Bazen güldüren, bazen düşündüren, bazen de yürek burkan 1. sınıf hikayeler anlatıyor bize…

Halen Ankara, Yenimahalle, Necmi Şahin İlkokulu’nda, görevine devam eden Hüdayi Altıntaş’ın öğrencileriyle yaşadıklarından yola çıkarak samimi ve yalın bir dille kaleme aldığı bu çalışma, öğretmen ve anne-baba okurlarımız için önemli bir rehber niteliği taşıyor.

27

Brian Jones, Jimi Hendrix Janis Joplin, Jim Morrison, Kurt Cobain ve Amy Winehouse’la 27’ler Kulübü’nün Hikayesi

“27’ler Kulübü hakkında şu ana kadar yazılmış en kapsamlı kitap. Her kitaplıkta bulunmalı.”
-Wınnıpeg Free Press-

“Bu müthiş çalışma 27’ler Kulübü’nün trajik tarihini aydınlatıyor. Kitabın gücü, hızlı yaşayıp erken ölen çok çekmiş genç sanatçı şeklindeki romantik/melankolik algıyı desteklemeyi reddetmesinde yatıyor. Bunun yerine, bu kişilerin günlük varoluşlarının sefaleti ve kaosu, hiçbir detaydan ödün verilmeyerek gözler önüne seriliyor…”
-Sunday Times-

Şarkıcı Amy Winehouse 2011 yılında Londra’daki evinde ölü bulunduğunda basın onu, Kurt Cobain’in annesinin 27’ler Kulübü olarak adlandırdığı topluluğa dâhil etti. Anne Cobain, Nirvana’nın lideri olan oğlunun intihar ettiği kendisine haber verildiğinde, “O da gidip o aptal kulübe katıldı,” demişti. “Bunu yapmamasını söylemiştim…” Kurt’ün annesi, aynı yaşta ölen ikonik yıldızların sıra dışı listesinden bahsediyordu. Brian Jones, Jimi Hendrix, Janis Joplin, Jim Morrisson, Kurt Cobain ve son olarak Amy Winehouse. Hepsi yetenekliydi. Hepsi 27 yaşındaydı.

Gazeteciler, 27’ler Kulübü laneti hakkında, sanki bu ölümlerin arkasında doğaüstü bir sebep varmış gibi yazdılar. Çağdaş bir gizem haline gelen bu durumu açıklamak için astrolojiye, sayı bilimine ve komplo teorilerine başvuranlar oldu. Bu tedirgin edici kitapta, yazar Howard Sounes kulübün en ünlü altı üyesinin hayat ve ölümlerine dair nihai adli soruşturmayı yapıyor ve bunun yanı sıra, 27 yaşında ölmüş kırk dört başka müzik endüstrisi figürünü de inceleyip bu fenomenin tesadüften öte bir anlam taşıyıp taşımadığına ışık tutuyor.

Müzik piyasasının altmış senelik tarihinin karanlık tarafına yapılan bu hem kasvetli hem de büyüleyici yolculukta Sounes, aşırılık, delilik ve öz yıkıma dair ortak bir hikâyenin perdesini aralıyor. Jones, Hendrix, Joplin, Morrison, Cobain ve Winehouse’la ilişkilendirilen fanteziler, yarım gerçekler ve efsaneler yerle bir ediliyor. Bunların yerine, kesin gerçekler üzerine kurulmuş açık ve inandırıcı bir anlatım ortaya çıkıyor ve kayıp ruhlar hem hayatta hem de ölümde birleşiyor.

Adı Deniz Ciltli

Tarihi anlatmak, yazmaktan daha kolaydır aslında. Hele ki bu tarih darağaçlarında, işkencehanelerde bedel ödenerek hafızalara kazınan bir tarihse… Burada anlatılan, Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in hikâyesi, burada anlatılan senin de hikâyen. Sadece onların değil, Sinanların, Mahirlerin, Cihanların, İboların, Ulaşların da hikâyesi.

Dünya’da birçok ülkedekiyle eşzamanlı olarak meydana gelen Türkiye’deki 68 gençlik hareketine damgasını vuran, canlarını darağacında kaybeden, ama isimlerini daha sonra doğacak olan binlerce çocukta yaşatan ve Türkiye Sol Hareketi içerisinde simgeleşen onların; Deniz’in, Hüseyin’in ve Yusuf’un kısa ama onurlu bir mücadele içinde geçen hayatlarını okuyacağız.

Sana Ait Siyah

Her şey “Sana ait” bu tozlu raflarda bir “siyah” kaldı senden hatıra.

Ben özlemlerin intihar ettiği karanlık gecelerde yazdım bunları sana. Basit birer mektup bunlar, seni ağlatmasın. Bir bekleyişin çaresizliği içimde, özlemlerimin aynası. Sonunda seni bulamayacağımı bile bile yürüdüğüm bir yol. Hor görme beni, gelmesen de, bunları okumasan da ben bekleyeceğim seni Karadeniz’in en güzel kıyılarında.

Özlemlerimi ya da sana ait olan bir şeyleri bıraktım buraya, yobazlaşmış insan düşüncelerinden kurtulup bir kadını nasıl sevdiğimi anlattım, sen hiç anlamasan da. Gözleri güzel kadın hor görme beni, çünkü ben hâlâ içinde bir yerlerde seninim…

Seki’nin Mor Menevşeleri

Seki’nin evleri üçer beşer dönüm bahçeler içindedir. Bahçelerin kenarları 60 cm eninde yeşil anglarla çevrilidir. Bahçenin kenarları hiç sürülmez. Bu anglara elma, ceviz, ayva, iğde, armut, erik ağaçları dikilirdi. Bahçelerin ortası sürülür, buralara sebzeler (fasülye, darı, domates, pırasa, havuç, yerelması, lahana) dikilirdi. Bahçelerin anglarında kendiliğinden mor menevşeler çıkardı. Mor menevşeler nedense ayva ağaçlarının diplerini çok seviyorlardı. Seki’nin bahçeleri kaynak suları ile sulanır, Menevşelerin tohumları bu sularla gelip ayva diplerine yerleşirlerdi.

Eskiden Toros Dağları’ndan gelen derelerin kenarları mor menevşelerle dolu oluyordu. Çocukluğumuzda başkalarının bahçelerine menevşe “çalmaya” giderdik. Hayatımda en çok “çaldığım” şey menevşedir. Bu zamanda Seki’nin bahçelerinde ne mor menevşe kaldı ne de yerli meyve ağaçları kaldı. Bu yüzden Seki ile özdeşleştirdiğim mor menevşenin kitabımda yaşamasını istedim.

– Esin Türkmen

Kitabın adıyla başlayan, içeriğiyle süren bir zamanda yolculuğa çıktım. Öncelikle adı etkiledi beni. Menevşe, Karacaoğlan gibi nice halk ozanına konu olmuş, türküler yakılmış bir çiçektir. Biraz özlemi, yitip gitmişliği, geçmişi çağrıştırdığından içinden hüzün geçer. Brezilyalı büyük yazar Jorge Amado “insanın anayurdu çocukluğudur” der. Bu çok anlamlı, derin ifade beni hep etkilemiştir. İnsan yaşı ilerledikçe daha çok geçmişine dönüyor, sığınıyor, hatta sarılıyor sanki. Yetmişe dayayınca yaşam merdivenini daha fazla çıkmak istemiyor!

Esin, Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin yetiştirdiği, bizim kuşağın çalışkan, kültürlü, birikimli öğrencilerindendir. Öğrenciyken, öğretmenken, emekliyken de sorgulayan, okuyan gerçek bir cumhuriyet kadını ve aydınıdır. Çocukken Seki bana, sırtını dağlara vermiş, ayaklarını sonsuz ovaya uzatmış bir canlı gibi gelirdi. On kilometre derinliği ve genişliğiyle sığır otlattığımız yemyeşil ova, çocukluğun verdiği mekan kavramı farklılığıyla öyle düşünmeme yol açıyordu sanırım.

İşte Esin öğretmenin anlattığı insanlar böyle bir coğrafyanın ürünü. Benim de bildiğim tanıdığım en yakın akrabalarımdan konu komşuya dek birçok insan var. Birbirleriyle ilişkilerini, çelişkilerini, esprilerini kendilerine özgü yerel ağızla, otantik yapılarıyla çok güzel aktarmış. Büyük usta Yaşar Kemal’in Yusufçuk Yusuf romanının girişinde söylediği “O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler” tanımına uygun bu insanları, yazıya geçirerek yitip gitmelerini önlemiş.

– Mehmet Atay

Kabadayı Kimdir?

Hakantürk, 95. kitabı Olan bu kitabında gerçek bir kabadayının nasıl olması gerektiğini bakın nasd anlatıyor: “Kabadayı, söylediği sözün arkasında duran, karakolda veya mahkemelerde sızlanmayıp, islediği suçu başkasının üzerine yıkmayandır. Kabadayı olan yanındaki adamlarına değil kendi yüreğine ve bileğine güvenen, yeri geldiğinde Öleceğini dabi bilse geri adım atmayananlara ilenir. Kendisine Özgü namus kuralları olan, haksızlık yapan babası dahi olsa taraf tutmayan, zayıf ve dürüst insanların yanında durup, onlara sahip çıkandır Eskiden kabadayı denince, sözüne güvenilen biç kimsenin matında, canında ve namusunda gözü olmayan yiğit insanlar vardı. Zamanla o yiğit insanların kimisi vefat etti, kimi o islerden elini ayağını çekti Geri kalanlarda cezaevine düşünce, meydanı boş bulan birileri etraflarına topladıkları adamlarla haraç almaya, racon kesmeye başlayıp, kendilerince Kabadayı oldular. Bu memleket gerçek kabadayıları görüp tanıdığından o tür sahte kabadayıları adam yerine dahi koymuyorlar. Benim dayılarım kan davası nedeniyle çok uzun yıllar mapbus damlarında yatarken, onlar aracılığıyla gerçek kabadayıları tanıdım…”

Yıllar önce yazdığım “Kabadayıların Dünyası” halen Türkiye’nin bütün cezaevlerinde ve o alemde başucu kitabıdır. O kitabımda yazdığını Dündar Kılıç, Necdet Ulucan. Kürt İdris (Özbir), Karikatür Duran, Şah İsmail ve daha çoğuna yer vermiştim. Kimi vefat etti, kimi o alemden çekildi. Kimileri cezaevlerinde tahliye olacakları günü beklemekteler. O Kabadayıların tamamına yakınıyla birebir tanışır ve vakit buldukça bir araya gelip çay-kahve içer veya iki lokma bir şeyler yerdik…

Bizim Elazığ’da ekmeğin tuzun hatırı vardır. Unutulmamalıdır ki, “Dünyaya dabi hükmetseniz sonunda kara toprağa girip hesabını vereceksiniz…”

Değerli siyaset adamı Osman Böhikbaşı bakın yazar Hakantürk Ue ilgili ne diyor: “Eğer bir gün Hakantürk’ü eğilmiş görürseniz, bilin ki düşmüş birisini kaldırmak için eğilmiştir…

” Doğru söze ne denir ki!…

Aşk Nedir?

Hakantürk 84. kitabı olan bu kitabında bakın kendince aşkı nasıl anlatıyor. Evlilikte aşkı mı arar, yoksa aşık olunca yaşam boyu aşkımız devam etsin diye mi evleniriz? Hepimiz hayatımızın bir döneminde birisine aşık olmuşuz veya en azından aşık olduğumuzu sanmı-şızdır. Hoşlanmak, beğeni ve takdir etmeyi aşk İle karıştırmamak gerekir. Peki gerçekte aşk nedir? Aşkın kaç unlusu vardır? Bunu hiç düşündünüz mü? Kimimiz vatanına ve milletine aşıktır, gözü başka bir şeyi görmez. Kimimiz para ve güce aşıktır, bunlara sahip olabilmek için ruhlarını şeytana satmaya hazırdırlar. Kimimiz ise benim gibi önce Allah’a sonra onun yaratmış olduğu kullarından birisine aşütur…

Aşk güzeldir ama menfaatler üzerine kurulu bir yapı değilse…

Aşkı dolu dolu yaşamak istiyorsanız acısına da katlanmalısınız. Zaman İçinde düşlerde yaşarken, kendinizi bir yaprak misali savrulmuş görüneniz sakın şaşırmayın. Bir insanı karşdıksız sevmek onun İçin lıcr şeyi göze almak yürek İster. Zorluklar başladığında bırakıp kaçmak değil yiğitçe onun yanında kalıp mücadele etmek gerekir. Aşık olduğunuz kimsenin ömrünü bir hafta uzatmak elinizdeyse gözünüzü kırpmadan onun İçin kalan Ömrünüzü verecek yüreğe sahipseniz, ben size satın alınamayan büyük bir aşk yaşıyorsunuz derim. Aşık olmamış bir insana bu dünyada yaşıyor demek büyük bir yanlış olur. Ben sevdiğim için gereğinde ölürüm. Bu tür aşklar yeryüzünde hep vardı ve İnsanhk devam ettiği sürece de var olacaktır. Değerli siyaset adamı Osman Bölükbaşı bakın yazar Hakan-Türk ile İlgili ne diyor: “Eğer bir gün Hakantürk’ü eğilmif görürseniz, biUn ki düşmüş birisini kaldırmak İçin eğilmiştir…” Doğru söze ne denir ki!..

Karşılaştırmalar ve Düşündürdükleri

Elinizdeki kitapta, çocukluğumdan başlayarak karşılaştığım kişileri ve onların bana düşündürdüklerini yazdım. Aralarında, Muhsin Ertuğrul, Haldun Taner, Nazım Hikmet gibi toplumumuzun el birliğiyle yaşattıkları olduğu gibi adı artık geçmeyenler de var. Birkaç kez görüp bir daha görmediklerim olduğu gibi, yıllarsa sürecek olan dostluğa dönüşenler de… Ama burada ele aldıklarımın hepsinin benim yaşamımda etkli olduklarını söyleyebilirim.

İlişkiler iç içe geçtikleri için, bunları art arda getirmem gerekirdi. Okura kolaylık sağlar düşüncesiyle bölümlere ayırdım. Her bölümün başına o dönemle ilgili düşüncelerimi yazdım. Hocalarımı anlatırken sonradan evlendiğim İpşiroğlu’ndan fazla söz etmektense, kitaba onun kişiliğine ışık tutan bir dizi desen koymayı yeğledim. Bunları çoğu bizim ilk kez birlikte yaptığımız araştırma yolculuğunda çizdikleri.

Eşimi yitireli 30 yıl oldu. Ben onun yokluğunda onunla birlikte yürüdüğümüz yolu, onunla birlikteymiş gibi sürdürdüm. Bizim bütün çalışmalarımız sanatla, geçmişle, toplumla bir tür hesaplaşmaydı. Bu son çalışmam da doksan yıllık yaşamımla ve bu süre içinde toplumumuzda yaşadıklarımla hesaplaşma. Konuyu kapatırken son otuz yıl içinde yaşadıklarımı geri bakışla dile getirmeye çalıştım.

İkiz Kardeş

Güzel bir karadeniz köyünde yaşananları konu alan bu çalışma, yarım asırlık bir geçmişi anlatıyor. Acısıyla tatlısıyla, bebeklikten yaşlılığa roman kahramanı Yunus’un hayat hikâyesine tanıklık ediyoruz.

Yunus’un sevimli, zeki, küçük bir kız çocuğu iken Pamuk Hoca’dan eğitim alan annesi, çok da istekli olmadığı bir evlilik yapmış, nurtopu gibi de ikiz erkek çocuklar dünyaya getirmişti. İkizi çok fazla yaşayamayan Yunus’un zorlu hayat mücadelesini samimi bir dille aktaran Yazar, bu süreçte yaşanan teknolojik ve sosyal değişimlerin köy yaşamını ve karadeniz insanının hayatını nasıl etkilediğini örneklerle anlatıyor.

İsmet Kaymak’ın, gençler için rehber olabilecek bu çalışmasını ilgi ve heyecanla okuyacaksınız…

 

Dört Özel Çocuk ve Birçok Yürek

“Benim asıl öğretmenim öğrencilerimdir!”

Genç, pırıl pırıl bir öğretmen ve öğrencileriyle ilk buluşması… Kendisi gibi öğrencileri de özel olan ve öğrencileriyle eşsiz bir ilişki kuran özverili sözcüğünün ötesinde bir öğretmen… Emekle, sevgiyle, azim ve dayanışmayla elde edilen başarı…

Bir insanlık dersi taşıyan bu çalışma, bir öğretmenle öğrencilerinin yaşadıkları gerçek hikâyeyi anlatıyor. Aslında onların imkânsızı nasıl başardıklarının da öyküsü bu…

Çoçuk gelişimi öğrencilerinin, özel eğitimle ilgilenen eğitmenlerin ve duyarlı herkesin merakla okuyacağı, “insan olmakla gurur duyacağımız” bir hikâye… “Benim asıl öğretmenim öğrencilerimdir!” diyen Ecran öğretmen gibi yüreklere selam olsun!..

 

Dersim’in Divane Delileri

Ero bana cigara verin de cigerlerim sevinsin, elbise vererek tenimi sevindirmeyin. Altı üstü bir deri parçası, sevinse ne olur, sevinmese ne olur. İçimi sevindirin ero. İnsan doğduğunda elbisesiz doğdu, doğan çocuk elbiseliler kadar hasta değildi. Ne zaman elbise giyindiyse hasta oldu. Elbiselilerin ortaya çıkmasıyla hastalık başladı, dünya kirlendi. İnsanın rezilliği elbiseler altındaki bedende gizlidir ero. Dersim’in, resmi adıyla Tunceli’nin il merkezinde, tamamen gayrı resmi bir şahsiyetin heykeli dikilidir: Şewuşen. Dersim’in divane
delilerinin en meşhurlarından biri.

Delilere hürmet etmek, önem vermek, Dersim’i Dersim yapan özelliklerden biri. Nurettin Aslan, “En açık sözlü insan, deliler ve çocuklardır” hikmetinin yol göstericiliğinde, Dersim’in tanıdığı ve rivayetlerini dinlediği delilerinin hikayelerini anlatıyor. “Aklından başka her şeyini yitirmişlerin”, “güzel delilerin” hikayeleri… İsteyen fıkra gibi okur, isteyen masal gibi – isteyen mesel gibi, bilgelik anlatısı gibi…

Şekilsiz Ömer

Bu kitap hiç kimseyi küçültmek, aşağılamak veya hakaret etmek amacıyla yazılmış bir kitap değil. Bu kitap Mobbing’in ne olduğunu bilmeyenlere mobbing’i tanıtacak, Mobbing uygulaması karşısında görev yapan bir öğretmenin nasıl direnmeye çalıştığını gösterecektir.

Ayrıca bu kitap “Adaletsizlikten Allah’a Sığınırım” diyenlerin adaletinin nasıl olduğunu gösterirken yapılan soruşturmalarda müfettişliğin neden çok önemli olduğunu da sana gösterecektir.

“Geç gelen adaletin adalet olmadığını” bilen bu kitabın yazarı ve yayıncısı bu kitapta ismi geçenlerin bildikleri gerçekleri bütün çıplaklığı ve yalınlığı ile kamuoyu ve ilgili birimlerin bilgisine sunarken bu kitaptaki tüm gerçekleri belgeleri ile beraber adalete de taşımaya kararlıdır.

Birçoğunuzun “bu kadar da olmaz” diyeceği su katılmamış gerçeklerle sizi baş başa bırakırken MEB’in hangi kademesinde olursa olsun herkesin  bu kitaptan alacağı dersler olduğuna inandığımız için öncelikle MEB kadrolarını bu kitabı okumaya yönlendirmelisiniz.

Şekilsiz Ömer

Bu kitap hiç kimseyi küçültmek, aşağılamak veya hakaret etmek amacıyla yazılmış bir kitap değil. Bu kitap Mobbing’in ne olduğunu bilmeyenlere mobbing’i tanıtacak, Mobbing uygulaması karşısında görev yapan bir öğretmenin nasıl direnmeye çalıştığını gösterecektir.

Ayrıca bu kitap “Adaletsizlikten Allah’a Sığınırım” diyenlerin adaletinin nasıl olduğunu gösterirken yapılan soruşturmalarda müfettişliğin neden çok önemli olduğunu da sana gösterecektir.

“Geç gelen adaletin adalet olmadığını” bilen bu kitabın yazarı ve yayıncısı bu kitapta ismi geçenlerin bildikleri gerçekleri bütün çıplaklığı ve yalınlığı ile kamuoyu ve ilgili birimlerin bilgisine sunarken bu kitaptaki tüm gerçekleri belgeleri ile beraber adalete de taşımaya kararlıdır.

Birçoğunuzun “bu kadar da olmaz” diyeceği su katılmamış gerçeklerle sizi baş başa bırakırken MEB’in hangi kademesinde olursa olsun herkesin  bu kitaptan alacağı dersler olduğuna inandığımız için öncelikle MEB kadrolarını bu kitabı okumaya yönlendirmelisiniz.

Dağın Gölgesindeki Yüzler

“Dile gelen acılar paylaşılan türdendi. Kuytularda saklananlar ise, dilsiz ve ölümcüldü.”

Dağın Gölgesindeki Yüzler, “gölgedeki insanlar”ın dile gelmeyen yaşamları, hayat yolculukları, onulmaz acıları, yabanıl çileli öyküleri, kısa ve özlü ömürleri, yokluklar içinde geçen hayat mücadelelerini anlamak, onların sesine ses katmak için belgesel tadında yazılmış bir kitap.  Kalemini dağın gölgesinde kalmış fark edilmeyi dahi beklememiş insanların dünyasına çeviriyor yazar. Ve o insanların tutkularını sevdalıklarını, dağlara, nehirlere, bitkilere, derelere kısacası doğayla olan aşklarını berrak bir dille içerden samimi anlatıyor.

Ali Tiyar Gök,  gözden ırak gönülde yakın Anadolu insanının acıklı, yakıcı öyküsünü babasını hiç tanımamış bir çocuğun gözünden resmediyor. Genç yaşında dul kalmış bir annenin çilekeş yaşamından bakıyor Anadolu kadının yazgısına. Bizi Dersim bölgesinin çetin coğrafyasına götürüyor, Selbus Dağı’nın eteğinde yeşeren kültürün içine yolculuğa çıkartıyor. Kurduğu dille de dağa dörtbir yandan tırmandırıyor okuyucuyu…

1915’ten 1980’e Karadeniz Ermeniler, Eşkıyalar, İnsanlar, Yaşamlar

Halil Erhan doğup büyüdüğü toprakları anlatıyor: Karadeniz’i. Yeme içme alışkanlıklarını, ekonomik faaliyetleri, ulaşımı, evleri, yaylaları, yoksulluğu, yaşamları… Ama neredeyse hiçbiri sıradan anlatımlar değil. Zira Erhan, resmi tarihte olmayan ama aslında tarihin ta kendisi olan şeylerden bahsederek zenginleştiriyor anılarını: Karadeniz’deki Ermenilerden, onların ekonomik faaliyetlerinden söz ediyor; harabeye dönüşen, yıktırılan, talan edilen kiliselerden bahsediyor; “kıyımdan” kurtulmak için kimliklerini saklamak zorunda kalan insanlara değiniyor. Dedelerinden dinlediği insanların malına, mülküne, hatta ailesine el koyan çetecileri, eşkıyaları, Topal Osman’ın katlettiği Ermenileri, bir eşkıya için yakılan “Davutoğlu” türküsünün nasıl “Hekimoğlu”na dönüştüğünü, cumhuriyet muhtarlarını, hatiplerini aktarıyor. Sadece bunları değil, İstanbul’a göç eden Karadenizli bir ailenin çocuğunun yaşadığı zorlukları da okuyoruz Erhan’ın anılarında: Alevi-Sünni gerginliği yüzünden biten arkadaşlıklarını, üniversite öğrencisiyken yurtlarda yaşadıklarını, sol-sağ çatışmasıyla geçen günlerini, kontrgerillayı, “Özel Harp Dairesi”ni… Bilinen Karadeniz’in dışında bir Karadeniz anlatan, tarihî tanıklıkları aktaran bir kitap…

Atlara Kurşun Sıkmayın

Eluca Atalı (Hüseynova Medine İhtiyar kızı) 1966’nın 19 Kasımında Azerbaycan’ın Neftçala bölgesinin Holkarakaşlı kentinde doğmuştur. Asif Ata Ocağındandır, Asifçilik geleneğine bağlıdır hiçbir siyasi sosyal kurumun üyesi değildir.

Baku Devlet Üniversitesinin Kütüphanecilik bölümünden mezun olmuş, “Azerbaycan’da Kitapseverlik: oluşumu, gelişimi, modern dönem ve akımları” adlı doktora tezini hazırlamıştır. Dünya, hayat, insan ve onların çevresinde yaşanan her olay onun konusudur. Geleneğine bağlı olduğu Asif Ata’nın “İnsan değişmezse, dünya değişmez” fikrini esas alıp, insanın kendini olgunlaştırmasında ona engel olan eksiklikleri ve noksanları sanat aracılığıyla analiz eder. Birincil ilham kaynakları doğa ve çocuklardır.

“Doğa ve çocuklar bana konu vermekten hiç vazgeçmiyor, bense onları kendime küstürmemek için yazıyorum!” diyor. On iki yaşında şiir yazmaya başlamış, edebiyata yeni felsefi, estetik, minyatür tarzını getirmiş, hem bu tarzda hem de hikaye, deneme, mensur şiir ve gazete yazısı gibi türlerde yüzlerce eseri Azerbaycan’da ve yurtdışında basılmış ve başka dillere tercüme edilmiştir.

Ayrıca, siyasi-sosyal konulardaki görüşleriyle düzenli olarak basında yer alır. Senaryosu yazar tarafından hazırlanmış, Güney Azerbaycan milli kurtuluş hareketinden bahseden çok sayıda video, film vs. de çeşitli sosyal ağlarda, youtube benzeri kanallarda yayınlanmıştır. Şu anda İsveç’te yaşıyor, evlidir, estetik yaratıcılık ve gazetecilik işleriyle meşguldür.

Kıbrısköy'de En Uçtaydı Evi

Bu kitap iki yaşlı abi kardeşin bir yeğeninle birlikte doğup büyüdükleri yerlere yaptıkları iki küçük gezinin öyküsüdür. Bu gezide yaşanan sevinç ve mutluluk abinin kırık dökük yaşamının adım adım geriye doğru sarılan özetiyle birleşir. Azdavay’da ki gençlik yıllarından, Seydiler’de ki ergenlik çağına; Kılıçlar köyündeki çocukluğundan, Balkan savaşında Rumeli’den sürülüp Anadolu’nun kıraç bir köyüne yerleşen, dedelerin, ninelerin yoksulluk ve ölümle yoğrulmuş yürek burkan yaşamlarına uzanır. Ankara’da, Kıbrısköy’de, en uçta bir evde, bir işçi emeklisi olarak ölen abisinin ardından anlatır öyküsünü küçük kardeş. Abi’nin sonsuz yaşam sevinci, sınırsız alçak gönüllülüğü, öğrenme aşkı, insana ve doğaya duyduğu çoşku, öyküyü anlatan küçük kardeşin avuntusuz hüznüne, yitikliğine, boşlukta kalakalan sevgisine karışır ve Bosna dan Kıbrısköy’e doğru parlayıp sönen yaşamların gittikçe uzaklaşan türküsüyle son bulur. Bir sevgi selidir bu küçük öykü.

Bakırköy'de C Tipi Sınıf

Umutlarımız vardı ve de hayallerimiz. Önce kitap yazmayı düşündük ama vazgeçtik. Yaşamayı seçtik. Yaşayabilirsek gerçeğe dönüşmüş hayallerimiz olur ve onları daha sonra yazarız diye düşündük. Elimizde çok fazla bir şey yoktu. Eski bir bina, yeteri kadar öğrenci, sıra dışı bir müdür ve hayallerimiz. Yola çıktığımızda çevremizde bize yardım edecek insanlar olacağını sanıyorduk. Yanılmışız. Kendimizden ve ara ara yardım eden üç beş arkadaştan başka kimse omuz vermedi çabalarımıza. Bir devlet okulunda alışılmışın dışında yapacağımız her faaliyet ayrı bir emek gerektiriyordu. Üstelik bunu yalnız başımıza yapmak zorundaydık. Oysa eskiden insanlarla beraber bir şeyler yapmayı çok düşünürdük. Olmadı. Vazgeçtik. Demek ki kendi başımıza yapacaktık ne yapacaksak. Bakırköy’de bir sınıfla ve birkaç kişiyle çıktık yola. Amacımız eğitimden bahsetmek değil eğitimi bizzat hayata geçirmekti. Üç yıl boyunca “C Sınıfı” adını verdiğimiz eğitim yuvamızda yaptığımız faaliyetler hayallerimizi bile aştı. Sonunda hayal ettiğimiz güzel davranışlar öğrencilerde tek tek hayata geçmeye başladı. Üç yılın sonunda herkes mutlu, vicdanen rahat ve görevini yerine getirmiş olmaktan dolayı gururluydu. “C Sınıfı’ndan” birçok öğrenci üniversiteyi kazanmış ve gelecekte onlar için öngörülen görevlere hazırlanmak amacıyla yola düşmüşlerdi. Yaşanmış hayallerimiz vardı. O halde kitabını yazmaya başlayabilirdik. Yaşadık; sonra da yazdık. Bu kitapta yaşanması imkansız hayaller değil, bir zamanlar hayal olan yaşanmışlıklar var. Öyleyse buyurun “C Sınıfının” maceralarına…

Maçın Sonunu Sen Belirle – 2

Çevre yoluna ulaştığımda tahminlerimde yanılmadığımı gördüm. Daha hızlı akan bir trafikte, daha huzurlu bir şekilde yol alıyordum. Bir süre ama yavaş giden bir ticari taksi gördüm. Selektör yaparak yol istedim. Pek oralı olmadı. Git gide yaklaşıyordum ve şoförünü de bunaltmayacak geldiğimde kornaya da basmaya başladım. ama onu da duymuyor ya da duymazdan geliyordu. Arkadan gördüğüm kadarıyla da ak saçlı bir amcaydı. Tam beynimdeki sinirler yavaş yavaş hareketlenmeye ve mantıksız düşünmeme sebep olmaya başladı ki, gözüme arka bagaj kapağının sağ tarafında yazan rakamlar çarptı. Adam cep telefonu numarasını yazmış. Hemen kendi telefonuma sarıldım ve yazan numarayı aradım.

“Alo”

“Dayı iyi ünler, az sağa kaysana, geçeceğim.”

“Ne?”

“Kurban olayım, sağ şeride kay. Geçeceğim.”

“Arkandaki arabanın şoförüyüm. Sağ şeride geç dayı. Klasik bir sollama olayı işte.”

Araba hemen sağ şeride geçti.

“Allah canını almasın senin.”

Amin dayı, senin de”

Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar

26 özel yazar ve eski sevgiliye bir mektup…

26 yazar elinizdeki özel kitap için bir araya geldi. Aşkı anlattılar… İçlerindeki o sızıyı kâğıda döktüler… Eski sevgiliye yazılmış mektuplara dönüştü sözcükler. Aşk bir metafor oldu bazen, bazen tanımsız bir duygu… Boğazımıza düğümlenen bir duygu…

Birbirinden farklı isimler, birbirinden farklı metinlerle konuk oldu sayfalara. Bu kitapta birçok yazar, şair, eleştirmen, oyuncu ve müzisyen eski sevgiliye gönderilmemiş bir mektup yazdı. Hepsinin kaderi, gönderilip kaybolanların kaderiyle aynı…

Kitaptaki mektuplar Angutyus, Cem Tunçer, Cezmi Ersöz, Dilan Bozyel, Doğu Yücel, Elif Yılmaz, Esra Pekin, Hakan Bıçakcı, Halil Türkden, Hüseyin Köse, Jehan Barbur, Kaan Murat Yanık, Karaçalı, Kaya Genç, Melisa Kesmez, Menekşe Toprak, Mercan Dede, Mert Fırat, Nafer Ermiş, Nilüfer Açıkalın, Onur Caymaz, Siminya, Tarık Tufan, Tezcan Topal, Uygar Şirin ve Zeki Enes Akkan’a ait.

Harman Yeri

Öykülerinde doğudan batıya değişik coğrafyaların insanlarını ve olaylarını sağlam bir üslupla harmanlayıp, onları bir sözlü anlatım ustalığı ile sunmaktadır.! Umut kesmeye başladığımız yeni dünya öykücülüğünün karşısına, ilginç bitişleri ile ağlanası olayları nasıl gülünesi öyküler olarak sunduğunu görecek, ağız tadıyla okuyacaksınız.! Yargı ve yetkinliğin kendilerinde olduğu öykü okurlarına kutlu olsun!

– Rahim Gür

Doğan Otel

Yazar esprili, kıvrak, insanı duraksatmayan, okurunu sıkmayan, akıcı dili, sonunda güldürüp düşündüren üslubu ile okuru adeta kendine çekmekte, hikayelerini kestiremeyeceğiniz bir sonla noktalamaktadır. Kısaca Vedat Öztürk bir anlatı ustasıdır. Tadına doyamadım!

– Halil Beyhangil

Baba Yüreğin Nerede

Nejdet Külünk 80’ler kuşağının üzerinde çokça emeği olan nadide dava adamlarındandır. O nesil onun konferansları ile büyümüştür. İletişim teknolojisinin insanın hayatını esir almadığı, bilgiye aç bir kuşak olan her üniversite öğrencisinin neredeyse günde bir kitap okuduğu dönemlerdi. 12 Eylül 1980 askeri darbesi; ülkede büyük tahribata yol açmış, düşüncenin önünde kalın duvarlar örmüş, fikrini söyleyen, söyleme cesaretini gösterenleri de cezaevlerine tıkıyordu. Özellikle bu ülke insanın dinden uzaklaşması için her türlü desise ve oyunları sergiliyorlardı. İslam tesettürü okulda, kamu kurumlarında yasaklanmış ve Müslümanlar iş, eğitim, ticaret ve siyaset hayatından sökülüp atılıyorlardı. Belki genç kuşaklar için garip gelecek ama sokakta takke ile dolaşmak dahi yasaktı. Çarşaf yasaktı. Böylesi bir dönemde Nejdet Bey’i öğrencilik yıllarında tanıyanlar onu hala da tanımaya çalışıyor.

Çünkü her sohbeti, her yazısı insanı yeni bir âleme taşıyor. Bilgi ve hikmeti cehd ile birleştirip sunuyor karşısındakine. Türkiye’nin dört bir yanında konferanslar seminerler veren Nejdet beyin özellikle 80 kuşağının Milli Görüş geleneğinden gelen herkesin üzerinde bu anlamda çok emeği vardır. Sözünde ruhu vardır Nejdet Külünk’ün. Satırlarında da. Ruhunu kelimelerine, dizelerine nakşeder. En ruhsuz kelimeyi bile öyle güzelleştirir ki, Yusuf Aleyhisselam’ın kuyudan çıkması misali olur. Hem sözün sahibine, hem sözü dinleyene, okuyana bir vesile olur cehd için.

Kelamı ve ameli ile bir Alperen, derviş, yoldaş, gönüldaş olan Nejdet Külünk, ruhunun belirli hallerini nakşettiği bu Baba Yüreğin Nerede kitabında yine gençleri mana âlemine taşıyıp götürüyor. Bazen yaşanan bir acıdan dolayı bir “ay”ın zamanın dışına atma çabasının beyhudeliğini bir cümle ile anlatır. Bazen de bir makalesi ile bir noktayı anlatmaya çalışır. Noktanın künhüne davet eder insanı. Noktanın ihtiva ettiği âlemi serer yüreğimize.
Bazı cümlelerinde ise yalnızlığımızın üzerini örter yüreği ile. Örneğin Sarıkamış başlıklı yazısı. O koca harp, o koca bozgun, o büyük felaket bu kadar kısacık bir yazıya sığdırmak için Baba Yürek gerek.

İnanıyoruz ki, sohbetleriyle, konferanslarıyla, İslam’ı nefsine, günlük yaşantısına mecz etmesinden dolayı gençlerin kendilerine örnek aldıkları güzel insan Nejdet Külünk Beyefendi’nin Baba Yüreğin Nerede kitabını okuyan, mutlaka ama mutlaka bir kaç makalesinde kendisini bulacak, bazı makalelerinde de ufkunu…

Boğaziçi’nde Balık

Boğaz’da hem zamaniçi hem zamandışı bir yolculuğa çıkaran “balıksırtı” öyküler

Fethedildim
Yağmalandım
Nice donanma demir attı sularımda
Gelen giden bayrak dikti topraklarıma
Bayrağım yok
Dinim yok
Sadakat aramayın bende
Biri gider, öteki gelir
Ben kalırım

İstanbul’da Kedi’den sonra gelen Boğaziçi’nde Balık ile yeni bir ikili, daha önce Gündüz Vassaf’ın kaleminden severek okunan Cehenneme Övgü/Cennetin Dibi ikilisiyle buluşuyor.

Boğaziçi’nde Balık Boğaz’ı ve Boğaz’ın sularında yaşayan balıkları başkahramanı seçerken tarihten, mitolojiden, gündelik yaşamdan beslenen, insanoğlunun her yeri fethetme hırsını hicveden şiirli, bilimkurgusal, gerçeküstü öyküler ve öykülere eşlik eden resimlerle (Komet, Balkan Naci İslimyeli, Argun Okumuşoğlu, Mehmet Güleryüz’ün bu kitaba özel yaptığı resimlerin yanı sıra Oktay Anılanmert, Ali Arif Ersen ve Şiir Özbilge’nin de resimleri yer alıyor) okuru gerçekle düş sınırında capcanlı bir yolculuğa çıkarıyor.

Şiirimizden Portreler

Geçmişten günümüze Türk şiirinin bir bütün olarak alındığı kitapta yer alan şairler arasında, Yunus Emre, Cenap Şahabettin, Mehmet Akif, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim, Sezai Karakoç, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ziya Osman Saba, Bekir Sıtkı Erdoğan, Bahaettin Karakoç, Sedat Umran, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Yavuz Bület Bâkiler ve Hilmi Yavuz da bulunuyor. Kitap, şiiri seven, merak eden ve yazmak isteyenler için önemli, doğru ve iyi bir kaynak niteliği taşıyor.

Ben Baba Olamam

Ne çok şeyi yapamazmışız gibi geliyor.

Ne çok şeyin içimizdeki varlığından habersiziz.

Jason bırakın bir aile kurmayı ciddi bir ilişkisi olmasından bile korkarken başına gelenler yüzünden, en çok da Sarah sayesinde kendisi ile yeniden tanışıyor.
Ben Baba Olamam; bir adamın küçük bir bebekten, sevgiden, aşktan öğrendikleriyle nasıl büyüdüğünü anlatırken, sıcacık sevgi dolu anlarıyla sizi de bir sevgi yumağının içine buyur ediyor.

Gücünü sevmekten alan ve birlikte mücadele edenlere gelsin; Jason , sen “baba” olabilirsin.

Kırlangıç İncinince

-Neden ve kimden kaçıyorsun?

-Amacın nedir?

-İnsan neden kaçar?

-Kaçmak bir kurtuluş mudur?

Avazım çıktığı kadar bağırmak, dağı taşı inletmek,Dosta düşmana rest çekmek, acılara meydan okumak, Korkularla yüzleşmek, kırlangıçları incitmek istiyordum… Yüreğimden dedim. Yüreğimden sırtıma binen duygu, düşünce ve kaygı yüklerinden kurtulmak için kaçıyorum… Benim sizinle bir sorunum yok bırakın beni. Günbatımından önce dönmem gerek, sabah güneşine karşı serdiğim yüreğime yeniden kavuşmak için…

İnsan Hatırlar

“Bir zamanlar Alibeyköy’ün Çırçır Mahallesi’nde Şükran adında bir kadın yaşardı. Kocası ve iki oğluyla orta halli yaşantısı bir felaketle son buldu. O gece, çöpü dışarıya çıkartırken (Saat tam olarak 23.29’du ve çöp arabası 24.15’te geliyordu.) kocasını apartmanın giriş katındaki 2 no’lu daireden çıkarken gördü. Görmesiyle de başının üstünde bir hale gibi gezdirdiği tavan, bütün o evli, mutlu, çocuklu ve derli-toplu dünyası gürültüyle çöküverdi.”

İşte Nermin Tenekeci’nin Yoksa kitabının ardından yazı işçiliğini daha da perçinlediği, insanlığın bam tellerine dokunan dehşetengiz hallerini sakin ve telaşsız bir üslupla dillendirdiği on beş hikayesi ve İnsan Hatırlar.

Peki insan neyi hatırlar veya hatırlamalı?

İnsanın en çok unuttuğu şey değil mi hatırlamak? “Ölü bir karga gibi uzarken aramızda dilsizliğimiz.”

İnsandan geriye ne kalır? Bir bakış, bir gülüş, bir söz… “İnsan göçüp gittiğinde geriye bir hikayesi kalır.” Hikaye hatırlatır çünkü.

“Bu böyledir.”

Ay… Gülcemal

Ay… Gülcemal, bir dramın ortasında varoluşun ve ölümün hükmünü yürüttüğü yerde bir dostluğun ve içten içe yanan bir kav gibi, kendini duyuran bir aşkın öyküsü. Ve yönetimler eliyle parça parçaya ayrılan, yerinden yurdundan koparılan, buna rağmen bütün sıcaklığıyla aşkın, sadakatin o korunaklı yuvasına tutunan insanların öyküsü. Bu öyküler, kurgusuyla, anlatım tarzıyla ve bütün şiiriyetiyle arı duru insanı, içindeki insanı ne pahasına olursa olsun korumuş olan iyi insanların dünyasını anlatıyor. Hikayelere eşlik eden ve insana güveni her satırda tazeleyen bakış açısı o kadar saf ve o denli içten ki, sanki soğuk ve berrak sular altında kalbin ve niyetlerin kirinden pasından arındırıldığı inancı hikayelerin atmosferini meydana getiriyor.

Kurtlanan Kar

Kalemin avuçları bu kadar yaktığı, parmaklara dikenlerinin battığı za­man çok az olmuştur.  “Cuma” yazılarından derlediğimiz bu kitabın önsözünü yazmak ne garip bir tecellidir ki danışmanı olarak bize düştü. Oysa kitap üzerinde bütün istişareleri yapmış, detayları konuşmuş, iş sadece önsözü yazmaya kalmıştı. «Bugün yazarım, yarın yazarım» derken hayatında hiç uzun vadeli plan yapmayan Bedri Hocam, ömrünün özünü yaşadı ve gitti…

Bu kitabın oluşumundaki tasarılarını, fikirlerini, kitap kapağından kitabın adına kadar bütün isteklerini ve hatta seçtiği tüm makale tercihlerini sayfalara yansıtmaya çalıştık. Onun hatıralarını doldurduk en ücra köşelere. Gönlümüze ve yüreğimize kazıdık o bilemeden…

Kurtlanan Kar! » Henüz bu adı kararlaştırmamıştık ama O, kitabın adı için böyle sesli düşünmüştü. «Belli bir zamandan sonra kar da kurtlanır» demişti bana. Dilin­den kitap adı için sadece bu miras kalmıştı. Kabullendik, kabullendik…

Kardeşim Özgür

Belleksizdi, zamansızdı; kekeme torunların kendi yanına alabilecekleri kadar da lanetli. Yoktu bu hayatta ve inançsız bir adanmışlıkla buna inanıyordu sadece. Sözsüzdü. Ve utanan söz; tıpkı bir hastane odasının penceresinde Ahırkapı’nın gizine, Ahırkapı’nın o esmer çetelesine Erzincan Ovası’ nın tozlu renklerini düşüren ve hala hayattan alacaklı kumral bir çocuğun gözlerindeki o meczup öfkenin terli haritasında izini kaybettirmişti çoktan.

– M. Ali Demirtaş

Çok sevdiğimiz birisini kaybettiğimizde, acılı ve anlamlı bir boşluğa düştüğümüzde, bilinçaltına itilmiş tüm anılarımızın ateşlendiği, açığa çıktığını hissederiz. O anılardan bazen yeni bir insan doğar, gezinir içimizde; sese, ışığa, yaşam gönencine ve yokluk bilincine ana sütü gibi emzirip durur bizi bir ömür…

– Muzaffer Oruçoğlu

Okmeydanı Yas Evi

Okmeydanı Yas Evi, Cemal Dindar’ın ilk gençliğini yaşadığı ve hiç kopmadığı, kopamadığı semte borcunu ödemek niyetiyle yazdığı bir kitap. Okmeydanı’nın 1980’den beri yaşadığı dönüşümü kendi büyüme öyküsüyle birlikte anlatıyor.

Kitabın çıkış noktası; Berkin ve Burakcan’ın büyümelerinde onların emekçi ailelerinin emeğini görünür kılmak çabasıydı. Dindar, Berkin’in babası Sami Evren ve Burakcan’ın babası Halil Karamanoğlu ile de görüştü.

Sonrasında; Berkin ve Burakcan’ın, Uğur Kurt ve Ayhan Yılmaz’ın katledilişlerinde aşikar olan zulmün Okmeydanı ve benzeri semtlerde sürdürülen yaşamlarda hep var olduğunu duyuran bu anlatı ortaya çıktı.

Bir değil birkaç kuşağın bir ömre dönüşmesi sıklıkla sakatlanmış, alın yazısı eskizi olarak kalmış ortak hikayesi…

Kendi ömrünün bu mahallede biçimlenmesinin yasları ile yüzleşmek isteyen yazarın ‘göçebe itirafları’yla o denli de kişisel… Kimi zaman ilenme, yer yer bir şükran bildirisiyle…