The Last Leaf and Other Stories : Stage 2

This book contains five fascinating stories by O. Henry which are called “Girl”, “The Buried Treasure”, “The Gift of Magi”, “The Last Leaf” and “The Green Door”

All of these stories will surprise the readers with their unexpected endings. It was a technique which O. Henry generally preferred to use in most of his famous tales. In addition to their surprising endings, his stories will make readers’ hearts fill with the warm senses of love, loyalty and devotion…

Sis Readers (Stage 2)

Sis Readers is a series of retold and simplified stories which are classifed into 5 stages, each stage consists of 10 story books, in accordance with their degrees of difficulty. The selected stories are chosen among the world-wide known fairy tales, mythological narratives and short stories of famous authors.

This series provides students and english learners of all ages with reading materials which help them improve their reading comprehension and vocabulary skills. Each book has its own extensive exercises and dictionary.

Kırk Öykü

Amerikan Edebiyatının kurucu isimleri arasında sayılan Donald Barthelme, postmodern öykü alanında çığır açmış olan nüktedan ve minimalist yapıtlarla tanınmaktadır. Hayatı boyunca yoğun olarak sürdürdüğü Sartre, Camus, Pascal, Heidegger, Kierkegaard, Ionesco, Beckett, Husserl okumaları öykülerine büyük etki etmiştir.

“Barthelme ölmüş mü? Bu kitaptaki öykülerini yazdığı sırada hala hayatta mıydı? Postmodern öykü takipçileri Barthelme’yi tanıyor mu? Barthelme Türkiye’de yaşasaydı onun ruhuna en uygun şehir hangisi olurdu? Barthelme öykülerini birbirinden bağımsız olarak yazdığı milyonlarca cümlenin arasından rastgele seçip onları uç uca ekleyerek oluşturmuş olabilir mi?

Cümleler ondan bağımsız bir şekilde bir araya gelmiş olabilir mi? Barthelme diğer kült öykücüler hakkında ne düşünüyor? Barthelme öykülerinden başka bir şeyi hiç düşündü mü? Barthelme hangi devirde yaşadığının farkında mıydı? Barthelme şimdi hangi devirde yaşandığının farkında mı? Barthelme hiç anlaşılmayacağım korkusu yaşadı mı? Barthelme kendisini hiç anladı mı?  Barthelme, anlamı dünyanın neresinde aradı?”
Ya Barthelme benim ruhani babamdı ya da ben bir sahtekarım.”

– Dave Eggers

Mezbaha 5

Kurt Vonnegut, Batman’deki Joker’in iyi kalpli ikizi gibi. Beyne şerbet dökerken, kalbe kezzap saçıyor!

Tüm zamanların en büyük savaş karşıtı romanlarından Mezbaha 5’te, Dresden bombardımanı merkezinde bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz.

Billy Pilgrim beceriksiz bir zaman gezgini; nereye gideceğini kontrol edemiyor ve seyahatleri eğlenceli falan geçmiyor.  Hayatının hangi kısmında kendini oynayacağını önceden bilemediğinden, sürekli sahne korkusu çektiğini söylüyor.

Billy Pilgrim bir savaş esiri. Güzel ve yaşanabilir bir kentin mahvına tanık oldu. Tanıdığı biri, başkasına ait bir demliği aldığı için vuruldu Dresden’de. Bir diğeri, şahsi düşmanlarını savaştan sonra kiralık katillere öldürteceği tehdidini sahiden savurdu.

Unutmayın: Hepsi yaşandı bunların. Aşağı yukarı. En azından savaş kısımları gerçek.

İnsanlığın merkezine yapılan bu zaman yolculuğu, hayatın anlamını arayan fakat bulmaya korkan herkes için benzersiz bir rehber.

Yanardağ Sevdalısı

Yanardağ Sevdalısı, 18. yüzyılda geçen bir aşk öyküsü. İngiliz soylusu Sir William Hamilton ile eşi Lady Emma Hamilton’ın gerçek yaşamöykülerinden esinlenilerek yazılan bu romanın ana izleği Lady Hamilton’ın, dönemin ünlü kahramanı Amiral Lord Nelson’la yaşadığı ve büyük skandala yol açan aşk.

Susan Sontag’ın yirmi yıllık aradan, uzun araştırmalardan sonra yazdığı Yanardağ Sevdalısı cinsellik, tutku ve politikanın öne çıktığı bir yapıt; ama her şeyden önce de bir aşk romanı. İngiltere’nin Sicilya büyükelçisi olan Lord Hamilton, karısının ölümünden sonra ülkesine döner ve çocuğu yaşındaki genç Emma’yla evlenir. Lord Hamilton, bir yandan koleksiyonunu zenginleştirip bir yandan da Vezüv Yanardağı’nı keşfe çıkarken karısı Emma, Napoli kraliçesinin sırdaşı olmayı başarır.

Susan Sontag’ın ördüğü tarihsel doku içinde ustalıkla kullandığı dili ve bir dönem Avrupa’sını çeşitli yönleriyle ele alan kurgusu, ortaya çarpıcı bir roman çıkarıyor. Çağdaş Amerikan edebiyatının en seçkin eserlerinden biri.

The Touchstone

The first woman to win a Pulitzer Prize, for her novel “The Age of Innocence”, Edith Wharton was discouraged by her mother from pursuing her writing at an early age. Despite this she would go on to produce a prolific body of work which included many novels and short stories. Characteristic to her work is the subtle use of dramatic irony and having grown up in a prominent New York family she would become one the most astute critics of pre-World War I upper-class society.

In the “Touchstone” we find the story of Stephen Glennard, who spurned the love of the tortured novelist Margaret Aubyn. When Margaret dies, Stephen, who is failing in his career, sees an opportunity to gain from her notoriety so that he may afford to marry his beautiful fiancee. In this short and charming work Wharton exhibits that true depth of love and human forgiveness..

Güney Denizi Hikayeleri

Tehlikeli akıntılar, köpekbalıkları, fırtınalar, yerliler, kaçınılmaz beyaz adam, yamyamlar, kelle avcıları…

Jack London’ın kendi maceralarından ilham alarak yazdığı Güney Denizi Hikayeleri, emperyalizm ve egzotik yerler arasındaki etkileşime dokunaklı bir şekilde bakarken okuru 1900’lerin başındaki Güney Pasifik’e ve onun tropik manzaralarına götürüyor.

Jack London’ın usta kaleminden çıkan trajikomik, sürükleyici öykülerle Güney denizlerini keşfedin… 

“O bir maceracı ve eylem adamıydı… Öykülerindeki mükemmellik neredeyse unutuldu.”

– George Orwell

Katip Bartleby – Billy Budd

19. yüzyıl New York’unda, Wall Street’teki hukuk bürosunda çalışan tuhaf katip Bartleby’nin yaşam öyküsüdür bu. Huysuz katibin hayatını sekteye uğratan “özelliği”, “yapmamayı tercih etmesi”dir. Bartleby’nin kayıtsızlığı gün geçtikçe artarken patronunu da içinden çıkılmaz dertlere sürükler. Absürdizmin ve modernizmin başyapıtlarından Katip Bartleby, Amerikan edebiyatının da kült metinlerinden biridir. Herman Melville, bu eserinde özgür iradenin sınırlarını çizer.

İyiyle kötünün, medeniyetle cehaletin, toplumla bireyin karşıtlıkları üzerine kurulu Billy Budd ise güçlü, yakışıklı, saf, temiz yürekli, genç bir gemicinin öyküsüdür. Güzelliğin ve masumiyetin sembolü Billy Budd’ın trajik hikayesi, Herman Melville’in kaleme aldığı son eseridir.

“Gökkuşağında morun bitip turuncunun başladığı yere kim keskin bir çizgi çizebilir? Renklerin birbirinden farklı olduğunu apaçık görürüz, fakat tam olarak nerede biri diğerine karışır? İşte akıllılık ile delilik de böyledir. Bazı bariz vakalarda şüphe söz konusu değildir. Fakat öne sürülen bazı durumlarda, farkın nispeten daha belirsiz olduğu bazı durumlarda çok az insan sınır çizgisini çizmeye kalkışır. Ancak işin uzmanları bunu ücret karşılığında yapabilir. Çünkü bazı insanların para karşılığında yapmayacakları iş yoktur.”

Encountering the Animal: Explorations in American Literature

Encountering the Animal: Explorations in American Literature presents varieties of human-animal encounters along a panorama that ranges from the early examples of American fiction to contemporary authors. As well as discussions on literary texts, the book includes an Introduction to the Animal Studies or Human-Animal Studies, a field that has shown probably the fastest growth in the West in the last decades. Animal Studies, an interdisciplinary platform enriched with contributions from scholars and thinkers from philosophy, applied sciences, as well as literature, has been the focus of increasing critical attention as a result of the rising ecological awareness and recent studies that topple down humans from their privileged and exclusive positions, proving not only the extraordinary similarities between animals and humans but also the emotional and psychological human need for animals. In this book, Animal Studies has been introduced and discussed with particular emphasis on language, the most prominent line of division between humans and animals, on civilized humanity vs. animals/animality, and on animal-human relationships and connections.

Based on such a theoretical background, Nilsen Gökçen’s work demonstrates unexpected instances of encounters with animals that have become rendered insignificant and almost invisible by the fiction of civilization. After an introduction to the major figures and debates in Human-Animal Studies, the next two chapters discuss Nathaniel Hawthorne’s “Rappaccini’s Daughter” and The Marble Faun respectively with particular emphases on the connections between animals and women, who have likewise been made invisible by both religion and science, and on the lost human-animal ties with references to the biblical narratives. The chapter that examines the Southern writer Flannery O’Connor’s Wise Blood discusses the animal images within the human-city-civilization context. The last chapter which discusses the Canadian novelist Margaret Atwood’s feminist dystopia The Handmaid’s Tale delves deeper into the connection between women’s and animals’ bodies and demonstrates how women’s bodies merge with the images of consumable meat, pets, game animals, or the feared and annihilated wild animals. The book concludes with reemphasizing the point that the condition for humanity’s reaching its potential to become really “human” depends on a rediscovery of the animality of the human body and its ancient ties with other animals.

The significance of Nilsen Gökçen’s book lies in its coverage of American literature from canonical to contemporary texts and in being one of the first books published in Turkey on Animal Studies, which can provide grounds for forthcoming research in the field.

Beyaz Diş

Jack London Alaska’da altın bulunduğu haberini radyodan dinlediğinde, bir yakını ile beraber Güney Alaska’da maden aramaya karar verdi.

Jack London’ın Güney Alaska’daki altın arama macerasının başarıyla sonuçlandığını söylemek zor. Kötü hayat şartlarından, vitamin eksikliğinden ağır bir hastalığa tutuldu ve altın arama sevdasından vazgeçerek 1898’de San Fransisko’ya geri döndü. 

Altın arama girişimleri başarısız olmasına oldu ama bu macera dünya edebiyatına Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş gibi iki şaheseri kazandırmasına yol açmıştır. Romanlarındaki güçlü anlatım ve insanı derinden etkileyen büyü, onun kitaplarına olan ilginin kuşaktan kuşağa azalmadan sürmesini sağlamıştır.

 Beyaz Diş; çetin bir iklimin daha da zorlaştırdığı hayatın, vahşi bir kurdun insanla, doğayla, hemcinsleri ile olan macerasının lirik bir üslupla okura aktarıldığı heyecan verici bir romandır. Okuru sıcak odasından ustaca çıkararak dalları buz tutmuş karanlık ormanların içine, vahşi bir kurdun ayak izlerine götürür.

Bilge Kan

“Amerikan Gotiği” olarak adlandırılan edebi türün en önemli yazarlarından Flannery O’Connor’ın, (1925-1964) deyim yerindeyse “kültleşmiş” ilk romanı Bilge Kan, 1930’ların Amerika’sında geçen, barbarlıkla medeniyeti birbirinden ayıran ince çizgiyi irdeleyen bir hikaye anlatıyor. Ordu hizmetinden ayrılan genç Hazel Motes, buruk bir ruh haliyle evine, Amerika’nın “mitsel” güneyindeki tutucu kasabaya döner. Kasaba erkanının koyu dindarlığına karşı kişisel bir savaş açan Hazel, “kör” vaiz Asa Hawkes ve onun yozlaşmış kızıyla yıkıcı bir ilişkiye kapılmaktan kurtulamaz. Ardı ardına yaşadığı hüsranların etkisiyle kendi dinini kurmaya karar veren Hazel, sokaklarda İsa’sız bir kiliseyi, dogmasız bir dini vaaz eder. Ancak O’Connor’ın derin felsefesi ve benzersiz kurgusunun güdümünde, Hazel’ın bu umutsuz mücadelesi, varoluşun ve kaderin sorgulandığı trajik bir sona doğru doludizgin sürüklenecektir…

“Ondan daha komik ve daha ürkünç  bir yazar düşünemiyorum.”

– Robert Lowell

“Flannery O’Connor, benim kuşağımın  en büyük hikayecisidir.”

– Kurt Vonnegut

Bilge Kan

“Amerikan Gotiği” olarak adlandırılan edebi türün en önemli yazarlarından Flannery O’Connor’ın, (1925-1964) deyim yerindeyse “kültleşmiş” ilk romanı Bilge Kan, 1930’ların Amerika’sında geçen, barbarlıkla medeniyeti birbirinden ayıran ince çizgiyi irdeleyen bir hikaye anlatıyor. Ordu hizmetinden ayrılan genç Hazel Motes, buruk bir ruh haliyle evine, Amerika’nın “mitsel” güneyindeki tutucu kasabaya döner. Kasaba erkanının koyu dindarlığına karşı kişisel bir savaş açan Hazel, “kör” vaiz Asa Hawkes ve onun yozlaşmış kızıyla yıkıcı bir ilişkiye kapılmaktan kurtulamaz. Ardı ardına yaşadığı hüsranların etkisiyle kendi dinini kurmaya karar veren Hazel, sokaklarda İsa’sız bir kiliseyi, dogmasız bir dini vaaz eder. Ancak O’Connor’ın derin felsefesi ve benzersiz kurgusunun güdümünde, Hazel’ın bu umutsuz mücadelesi, varoluşun ve kaderin sorgulandığı trajik bir sona doğru doludizgin sürüklenecektir…

“Ondan daha komik ve daha ürkünç  bir yazar düşünemiyorum.”

– Robert Lowell

“Flannery O’Connor, benim kuşağımın  en büyük hikayecisidir.”

– Kurt Vonnegut

Uzaktaki

Çağdaş Amerikan edebiyatının önemli temsilcisi Jonathan Franzen konuşmalar, denemeler ve kitap eleştirilerinden oluşan bu derlemeyle çok yönlülüğünü bir kez daha ortaya koyuyor. Kitap eleştirisinden modern teknolojinin topluma etkilerine, yaban kuş nüfusunu tehdit eden tehlikelerden gelişmekte olan ekonomilere, aile yaşamından yakın arkadaşı ve rakibi yazar David Foster Wallace’ın intiharı üzerine düşüncelere kadar çok çeşitli konuların arasında ustalıkla gidip geliyor.

Gençliğinden günümüze çeşitli zaman dilimlerinde; Güney Pasifik, Kıbrıs, Malta, Çin gibi dünyanın çok farklı köşelerinde okuru keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Franzen, Uzaktaki ile bir yandan bütün çelişkileri ve korkularıyla okuyucusunun karşısına içtenlikle çıkarken, bir yandan da akıcı dili ve ilginç konularıyla eğlenceli bir okuma deneyimi sunuyor.

Bir Savaş Vardı

Dünya edebiyatına damga vuran eserlerinde keskin gözlem gücü her satırda hissedilen John Steinbeck, İkinci Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürerken New York Herald Tribune muhabiri olarak çeşitli cephelerde savaşı izleme ve izlenimlerini yazma fırsatı bulur.

Atlantik ötesinden bombardıman altındaki Londra’ya, Manş’ın ve Akdeniz’in sularından Cezayir, Sicilya ve Güney İtalya’ya uzanan bu yolculukta ilgisini çekenler haritalar, omzu kalabalık komutanlar, stratejiler veya taktikler değildir. İster asker, ister sivil olsun sıradan insanların öyküsüdür kaleme aldıkları.

Bir Savaş Vardı’da Steinbeck, bu yaklaşımıyla yazdıklarında evrensel olanı yakalamayı başarıyor ve savaştan onlarca yıl sonra bile keyifle okunuyor.

Kiraz Hanım’ın Mutfağı

“Kiraz Bey’in gömlekleri Çamaşır Makinesi’nden çıkıp uçarak Fırın’ın içine girdiler. Pişmemiş pelteye benzeyen erikli pastalar Fırın’dan sıvışıp Buzdolabı’na gittiler. Kahve Makinesi soğuk dondurmayı yuttu. Sonunda her şey yerine yerleşti. Kiraz Hanım geri dönünce nasıl da şaşıracaktı!”

Bu cıvıl cıvıl, neşeli, ilginç öyküleri ünlü Amerikalı yazar Sylvia Plath, kendi çocukları için yazmıştı. Bu kitapta yer alan Yatak Kitabı, Hiç Önemi Yok Elbisesi ve Kiraz Hanım’ın Mutfağı, değişik konularıyla birbirinden sevimli ve eğlenceli üç öykü.

Soğuk Bir Bahar

Karanlıkta uyurgezer derenin / denize yaklaşırken /
hala duyulabilen / düşleri uyandırdı bizi.

Soğuk bir bahar :
menekşe çatladı çimenlerin üstünde.
İki ya da üç hafta boyunca ağaçlar duraksadı;
küçük yapraklar bekledi,
özenle göstererek özelliklerini.
Sonunda mezar yeşili bir toz
kapladı senin yüksek, amaçsız tepelerini.
Bir gün, tepelerden birinin yamacında,
bir buzağı doğdu, güneşin soğuk aydınlığında.

On Yedi

“İlk aşkın büyüsünde, gelişmekte olan bir kadının küçük erkek kardeşinden daha tehlikeli bir yaratık varsa, o da gelişmekte olan bir adamın küçük kız kardeşidir. Küçük erkek kardeş en azından bildiklerinin tümünü anlatır, bunu da genellikle tek bir nefeste yapar ve kendisi rüşvetin ellerinde yükseldiği için buna engel bile olunabilir; oysa küçük kız kardeş bildiklerini daha berbat bir zamanda kullanmak için gizleyebilir ve nasıl bir rüşvet kabul ederse etsin, annesine her şeyi anlatacağı kesindir.”

William, herkesin sadece bir kez geçtiği on yedinci yaşına bastığında, dünyayı anlamakla ve oyunlarla gerçekler arasındaki farkı algılamakla ilgili o kadar az çaba gösteriyordu ki, yaşamda sahip olduğu her şey onun için hem hiç sonu gelmeyen bir oyun hem de hayatın ta kendisiydi. Ama başına gelen duygu aşktı ve aşkın da bir oyun olduğu gerçeğini öğrenmesine daha hayli zaman vardı…

On Yedi, gençliğin zamana bağlı olarak asla değişmediğini gösteren bir edebiyat şaheseri olarak iki kez filme uyarlanmış, iki farklı müzikale, bir tiyatro bir de radyo oyununa dönüşmüş kült bir eserdir.

İki kez Pulitzer Edebiyat Ödülü almış dört yazardan biri olan Booth Tarkington; toplumsal düzeni kuran dinamikleri, aile içi ilişkileri ve insanlığın kendisini anlatan romanlarıyla okurlarını büyülemeye devam ediyor…

Big Sur’un Güneyli Generali

Amerikan tarihi, her ulusun geçmişinde rahatça görebileceğimiz malum sorunları içerisinde tutarken ; R. Brautigan’a da, o hasta genetiğin oluşturduğu insan tipleri ve korkunç yol haritalarını anlatmaktan başka bir şans bırakmaz. 

6.45 Yayım, yeni bir Brautigan kitabını daha sizlere sunarken, Güney’in neden kaybettiğini ve her zaman kaybetmek zorunda olduğunu tekrar hatırlatmaktan mutluluk duyar.

Kor

“Biz kaçınılmazız Josie. Parktaki ilk günden itibaren birlikte olmamız kaçınılmaz.”

Jace, Ash ve Gabe, zengin ve güçlü üç erkek. İstedikleri her şeyi elde etmeye alışkınlar. Yani hemen hemen her şeyi… Ancak Ash’in arzu ve kontrolle ilgili bildiği her şey bir kadınla beraber değişecek…

Konu seks olduğunda Ash McIntyre her zaman uçlarda yaşamış ve vahşi yanlarını keşfetmişti. İplerin elinde olmasını seviyordu ve buna karşı gelemeyecek kadınları tercih ediyordu. İki arkadaşı da hayatlarını tamamlayan kadınlar bulmuşlardı ve Ash kendini huzursuz ve tatminsiz hissediyordu.

Tesadüfen bir parkta karşılaştığı Josie ise Ash’in servetinin cazibesinden etkilenmeyecekti. Merakı canlanan Ash amansız bir takibe başlayacak, bu kızın elinden kaçmasına izin vermeyecekti. Ash onu arzunun sınırlarına kadar götürecek tek kadının ona hayır diyen tek kadın olacağını daha önce hiç düşünmemişti.

“En soğuk okuyucuyu bile terletecek kadar sıcak!”

– Fresh Fiction

Kuralsız – Film Özel Baskısı Ciltli

Tek Bir Seçim
Fedakarlık gerektirir
Tek bir fedakarlık
Kayıp getirir
Tek bir kayıp
Sorumluluk haline gelir
Tek bir sorumluluk
Savaş demektir
Tek bir seçim
Seni yok edebilir

Her seçimin bir sonucu vardır. Tris sevdiklerini -ve kendini- kurtarmak zorunda. Üzüntü, fedakarlık, kimlik, bağlılık, kurallar ve aşkla ilgili sorunlarla boğuşurken bu hiç de kolay olmayacak. Üstelik savaş başlıyor ve herkes tarafını seçmek durumunda. Ancak geri dönüşü olmayan bir yola giriyorsan, zafer getireceğini umduğun seçim, tüm hayatını altüst edebilir.

Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı

Yaşama yönelik hassasiyetlerini yapıtlarına yansıtan Sylvia Plath, kısa ömrüne rağmen edebiyat tarihine geçen yazarlardandı. Hayattayken daha çok şair yanıyla bilinen Plath, ölümünden sonra kişiliğiyle ve özgeçmişiyle neredeyse efsaneleşti. Bunların ötesinde, hem psikiyatrik tedavilerini, çocukluğunda yaşadığı hüsranları, üniversite yıllarını ve şair kocasıyla gelgitli ilişkilerini yansıtan, hem de oldukça zeki bir genç kadının yeteneğinin emareleri olan öyküleri de sadece “Plath’onikler” değil, iyi edebiyat meraklıları için de gizli bir hazinedir.

İlk basımı, popüler dergilerde yayımlanmış on üç öykünün derlemesi olarak sunulan Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı, Plath’tan kalan arşivin tekrar elden geçirilmesiyle ortaya çıkan malzemenin ışığında genişletilmiş ve hem yayımlanmış diğer öykülerinin hem de güncesindeki kurgusal notlarıyla öykü taslaklarının eklenmesiyle Sırça Fanus dışındaki tüm düzyazılarını barındıran önemli bir yapıt haline gelmiştir.

 

Butcher's Crossing

Unutulmuş Amerikalı yazar John Williams’in 1965 yılında yazdığı Stoner, yeniden keşfedilip Türkçesinin de yayımlandığı 2013 yılında tüm dünyada fenomen oldu ve Waterstones Ödülü’nü aldı. Bunun üzerine dikkatler yazarın ilk ustalık eseri sayılan Butcher’s Crossing’e yöneldi ve kitap sade ve güçlü diliyle edebi bir Western olarak Stoner kadar beğenildi.

Butcher’s Crossing Mart ayında Türk okuruyla buluştu.

Elli yıl sonra yeniden keşfedilip basılan kitabı Stoner ile tüm dünyada büyük bir okur kitlesine ulaşan John Williams’ın 1960’da kaleme aldığı ve “ilk ustalık eserim” dediği kitabın adı hikayeye konu olan yerleşim yeri Butcher’s Crossing’den geliyor.

Hikaye Harvard’ı bıraktıktan sonra yeni bir yaşam biçimi bulmak için Batı’ya doğru yola çıkan Will Andrews’un Butcher’s Crossing denen küçük kasabaya yerleşmesiyle başlıyor. Colorado’da Rocky Dağları’nda ücra bir vadideki kayıp bufalo sürüsüyle ilgili hikayeler anlatan, onları bulmayı göze alacak kadar cesur ve çılgın erkeklerden oluşan bir ekip kurmayı hayal eden bir avcıyla tanışması ise onu bekleyen maceranın ilk adımı oluyor. Will o erkeklerden biri olmakla kalmayıp ekibin finansmanını ve kendisine verilen deri yüzme görevini de üstlenerek bu katliam gibi av için yola koyuluyor. Ancak yolculuk, katliam, sert koşullar ve şanssızlık onun zihninin ve bedeninin sınırlarını zorlayan tam bir Vahşi Batı hikayesine dönüşüyor.

Kitap doğayla bütünleşen insanın neler yapabileceğini, nasıl bir canlıya dönüşebileceğini ima eden benzersiz bir yol hikayesi. Stoner ile mükemmel bir kitap yazmış bir yazarı tanıdık. Butcher’s Crossing ise John Williams’ın bundan daha fazlası olduğunu, her ne kadar unutulmuş olsa da onun tartışmasız bir biçimde mükemmel bir yazar olduğunu gösteriyor.

Doğu Yakası

Amerikan edebiyatının güçlü kalemi Jack London, 1900’lerin başında İngiltere’ye giderek Londra’nın Doğu Yakası’ndaki işçi sınıfının zorluklarla dolu hayatını gözlemler. Gözlemlerini Doğu Yakası’nda büyük açıklıkla dile getiren Jack London, dünya kamuoyunu şaşkınlığa uğratmış ve bu eseriyle büyük saygı kazanmıştır.

“Üzerinde güneşin batmadığı” 20. yüzyıl İngilteresi’nde, toplumdaki çatlakları son derece eleştirel bir dille aktaran Jack London, bu eseriyle sadece kendi döneminin değil, günümüzün toplumsal sorunlarına da ışık tutmaktadır.

Gözden geçirilmiş çevirisiyle…
 

Delilik Dağlarında : Toplu Eserler – 1

Antarktika’da keşif gezisi yapan bir grup bilim adamı fosil ve organik kalıntılar bulur. Dr. Dyer ve öğrencisi Danforth ana üsse döndüklerinde keşif ekibinden kimilerinin dehşet verici bir şekilde öldürüldüğünü, kimilerinin de kayıp olduğunu görürler; esrarı çözmeye çalışan ikilinin yollan devasa bir şehrin kalıntı­larına çıkar. Yakından baktıkça kadim bir uzaylı istilasının izlerini görmeye başlarlar. Ve en korkuncu da bu uzaylılardan bazıları ölümcül ve canlı olabilir…

Delilik Dağlarında dönemin önde gelen dergisi Weird Tales’e gönderildiğinde uzun ve inandırıcı olmadığı gerekçesiyle redde­dilmişti. Bugün Amerikan edebiyatının köşetaşlarından birisi olarak görülmekte.

“Delilik Dağlarında, Amerikan edebiyatının en büyük romanla­rından birisidir ve bana göre edebiyatın nelere kadir olduğunu mükemmelen göstermektedir.”

– Michael Chabon

“Lovecraft modern korku edebiyatının köşetaşlarından birisidir.”

– Clive Barker

 

Charles Dexter Ward Vakası : Toplu Eserler – 2

Korku edebiyatının en önemli isimlerinden H. P Lovecraft, Char­les Dexter Ward Vakası’m 1927’nin başlarında yazdı, ama kısa roman ancak yazarın ölümünden sonra yayımlandı.

Lovecraft’m doğum yeri olan Providence’ta geçen Charles Dexter Ward Vakası uzak bir akrabasıyla ilgili korkunç sırları keşfetmeye çalışan genç Ward’m başına gelenleri anlatıyor, ama her Lovecraft hikayesin­de olduğu gibi bazı sırlar hiç keşfedilmemeli, bazı kapılar hiç açılmamalıdır. Karanlık mahzenler, esrarengiz bir akraba, karabüyü, yıldızların ötesinden gelen isimsiz kötülük. H. E Lovecraft’ın dünyasına hoş geldiniz…

Kral İçin Hologram

Yılın En İyi Kitapları Seçkisi
-New York Times Book Review, Boston Globe, San Francisco Cronicle, amazon.com

Müthiş dahiden hazin bir eser ve “Ne Nedir”in yazarı Dave Eggers’dan, çağın ekonomik buhranlarına ışık tutan bir roman: Kral için Hologram. Amerikan edebiyatının ‘müthiş dahisi’ Dave Eggers, Kral için Hologram’da yeni dünya manzarasını kapkara bir mizahla ele alıyor. Yaşam denen çölün tam ortasında, hükmen mağlup olduğu oyunu kurallara uygun oynamaya çalışan kahraman Alan Clay’in peşinde Eggers, Boston banliyölerinden Arabistan’a, toplantı odalarının kalabalığından otel odalarının ıssızlığına uzanıyor. Birileri çölde kumları süpürmekle meşgulken diğerleri yılgınlığa, iç sıkıntısına teslim oluyor ve herkes köşeyi dönme hayalleriyle avunuyor. Godot’yu beklercesine para kazanmayı, içine düştüğü karanlıktan sıyrılmayı bekleyen Alan Clay’in trajikomik hikayesinin anlatıldığı Kral için Hologram’da Amerikan rüyasının ipliği nihayet pazara çıkıyor.

Kral için Hologram, hayallerinden başka sermayesi olmayan ve beklemekten bıkıp usanmayan bir adamın kurtlar sofrasında yer edinme uğraşının, paranın gücüne tapılan bir dünyada kendi yolunu arayışının romanı.

Kral İçin Hologram

Yılın En İyi Kitapları Seçkisi
-New York Times Book Review, Boston Globe, San Francisco Cronicle, amazon.com

Müthiş dahiden hazin bir eser ve “Ne Nedir”in yazarı Dave Eggers’dan, çağın ekonomik buhranlarına ışık tutan bir roman: Kral için Hologram. Amerikan edebiyatının ‘müthiş dahisi’ Dave Eggers, Kral için Hologram’da yeni dünya manzarasını kapkara bir mizahla ele alıyor. Yaşam denen çölün tam ortasında, hükmen mağlup olduğu oyunu kurallara uygun oynamaya çalışan kahraman Alan Clay’in peşinde Eggers, Boston banliyölerinden Arabistan’a, toplantı odalarının kalabalığından otel odalarının ıssızlığına uzanıyor. Birileri çölde kumları süpürmekle meşgulken diğerleri yılgınlığa, iç sıkıntısına teslim oluyor ve herkes köşeyi dönme hayalleriyle avunuyor. Godot’yu beklercesine para kazanmayı, içine düştüğü karanlıktan sıyrılmayı bekleyen Alan Clay’in trajikomik hikayesinin anlatıldığı Kral için Hologram’da Amerikan rüyasının ipliği nihayet pazara çıkıyor.

Kral için Hologram, hayallerinden başka sermayesi olmayan ve beklemekten bıkıp usanmayan bir adamın kurtlar sofrasında yer edinme uğraşının, paranın gücüne tapılan bir dünyada kendi yolunu arayışının romanı.

Bukowski ve Beat Kuşağı

Amerikan edebiyatının dünya edebiyatına miras bıraktığı en büyük hediyelerden birisi ve sonuncusu kuşkusuz ki Charles Bukowski’dir, onun bir pop nesnesi olarak kullanılmasını çöpe atacak olursak deha dağı ile göz göze geliriz. Hem Bukowski üzerine hem de Beat edebiyatı olarak adlandırılan dönem Amerikan yazar ve şairleri üzerine derinlemesine çalışmalarda bulunan İsviçreli gazeteci yazar Duval; Beat edebiyatı sürecinin tarihsel ve tematik yapısını ele alırken, felsefi ve estetik farklılıklar ve aynılıklar açısından karşılaştırmalı bir edebiyat tarihini muazzam keyifli bir şekilde sunuyor.

Neal Cassady, Lawrence Ferlinghetti, Allen Ginsberg ve William Burroughs başta olmak üzere birçok Beat edebiyatı yazar ve şairini; haklarında ilginç anekdotlar ve anlatılarla Bukowski ile harmanlıyor. En önemlisi bunu Charles Bukowski ile birlikte yapıyor. Ölümünden önce ve onunla birlikte! Eser bunun yanı sıra orijinal fotoğrafların kullanımı ve kitap için yapılmış özel Linda Lee ve Charles Bukowski roportajı ile de öne çıkıyor. Bu ayrı bir paralelde ikilinin ilişkilerine de ışık tutan bir metin bütünü yaratıyor. Keyifli ve bilgi dolu bir okuma.

Uzun Vadi

Dünya edebiyatının en güçlü kalemlerinden, destansı romanların usta yazarı John Steinbeck bu kez anlatının en zor, en rafine türüne; öyküye yöneliyor. Salinas vadisinin tepelerinden, kanyonlarından, küçük kasabalarından geçerek sıradan insanların küçük, yalın dünyalarından evrensel temalar yaratmayı yine başarıyor. 1930’lar Amerikası’nın hüzünlü ama umutlu, yalnız ama direngen karakterleri; kent ve kır, geçmiş ve gelecek arasındaki çelişkilerle boğuşurken, Steinbeck her zamanki titizliğiyle projeksiyonu yazından çok okura döndürüp, başka tür bir sorgulamaya yöneltiyor.

İnsanın yaşadığı coğrafya, zaman ve mekânla ilişkisini incelikli bir biçimde yansıtan öyküler, uzak, farklı ve bir o kadar da benzer dünyaların kapılarını kimi zaman bir çiçek adı, kimi zaman da küçük bir tasvirle açıyor. Aralarında ödüllü öykülerin bulunduğu, efsanevi Güney Gotiğine de selam duran ve 1938 yılında yayımlanan bu derleme, güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeden ilk kez Türkçede…

Yazar Hakkında:

John Steinbeck, babası Prusya, annesi ise İrlanda göçmeni ırgat bir ailenin çocuğu olarak, 1902 yılında California’nın Salinas kentinde doğdu. Çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca okul dışındaki zamanını Salinas Vadisi’ndeki çiftliklerde çalışarak geçirdi. Eserlerinin çoğunda da mekân olarak burayı seçti. Erken yaşlarda yazar olmaya karar veren Steinbeck, 1919’da girdiği Stanford Üniversitesi’nde yalnızca yazarlığına katkısı olacağını düşündüğü derslere katıldı. Öğrenimini sürdürdüğü altı yıl boyunca tezgâhtarlık, ırgatlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi pek çok işte çalıştı. Steinbeck’in ilk romanlarından başlayarak emekçilerin yaşam koşullarını ve ilişkilerini başarıyla yansıtabilmesinde bu yaşam deneyimi etkili oldu. Üniversiteyi bıraktıktan sonra New York’a giderek gazetecilik yapmayı denedi ancak yazılarının büyük kısmını yayınlatmayı başaramayarak California’ya döndü. İlk romanı Altın Kupa (1929) fazla ilgi görmedi. Yazarlık yeteneği 1935 yılında Yukarı Mahalle’nin yayınlanmasının ardından dikkat çekti. Bu eserini her biri birer klasik sayılan Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) ve Pulitzer Ödülü kazanan Gazap Üzümleri (1939) takip etti. Kitaplarında işçi sınıfının gündelik ilişkilerini, yaşam koşullarını ve mücadelelerini, döneminin ve çağımızın en temel toplumsal meselelerini tüm insani ayrıntılarıyla resmetti. Sardalye Sokağı, Cennetin Doğusu, Al Midilli ve daha pek çok başyapıt veren yazar 1962 yılında edebiyata katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü ile onurlandırıldı. Eserleri edebi değerleri kadar güncellikleriyle de övgü alan ve birçoğu sinemaya da uyarlanan Steinbeck, 1968 yılında öldü.

Duman ve Kemiğin Kızı 2: Kan ve Yıldız Işığı Günleri

Bir zamanlar melek ve şeytan birbirine aşık oldu. Savaşların son bulduğu ve akan kanın durduğu bir dünya düşlediler. Bu dünya O, dünya değil , Ne hazin…

 “Elinizde bırakmak istemeyeceksiniz. ” 

– Entertainment Weekly

“Kader, umut ve kendini arayışa dair nefes kesici, romantik bir fantezi.” 

– The New York Times

“Bir seri nadiren bu kadar nefis başlar.”

– Kirkus Review

“Ustaca yazılmış ve temposu güzel kurgulanmış.”

– Publishers Weekly

Benito Cereno

Benito Cereno, her şeyin ortasında bir novellası, Melville’in. Klasik ve modern romanın tam ortasında. Bu romanda işler biraz karmaşıktır, denizci düğümü gibi, başlangıçta.

Hikâye, Köle yüklü iki geminin bir koyda karşılaşmasıyla başlıyor. Adı Benito Cereno olmayan geminin kaptanı Alaso, Cereno’nun güvertesine geçer kendi gemisinden. Ziyaret amacıyla. Gemideki herkesin siyah olduğunu fark eder. Beyaz bir kaç insan arar. Bulur. Kaptanı soruşturur. Ama bir türlü ulaşamaz ona. Roman tarihindeki psikolojik betimlerin en güzel örneklerinden biri olarak gösterilen bu romanda, Kaptan Alaso en başından beri olup bitenin kendi zihninde gerçekleştiğine inanmaya başlar. Sürpriz bir son beklemektedir kendini. Denizin tam ortasında.

Kaygılarımızın Kışı

Kaygılarımızın Kışı John Steinbeck’in son romanı.

Romanın başkişisi Ethan Allen Hawley, bir zamanlar ailesine ait olan markette tezgâhtar olarak çalışmaktadır. Ethan artık Long Island’ın aristokrat sınıfının bir üyesi değildir. Karısı huzursuz, ergen çocukları ise babalarının sağlayamadığı maddi rahatlığa açtır.

Bir nevi ‘yaprak dökümü’ yaşanmaktadır. Kaygı ve tereddüt başroldedir. Derken bir gün kendini ahlaki bir krizin ortasında bulan Ethan, titiz prensiplerini bir süreliğine rafa kaldırmaya karar verir…

Steinbeck’in 1960’larda geçen romanı, özel hayattaki ve toplum nezdindeki dürüstlük arasındaki ince çizgiye işaret ediyor ve toplumsal koşulların bireysel ahlakı nasıl şekillendirebileceğini gösteriyor. Amerikan edebiyatının en sevilen ve en saygın kaleminden çıkan bu çöküş, tereddüt ve manevi kriz hikâyesi, günümüz okurlarını da derinden etkileyebilecek hakiki bir güce sahip.

John Steinbeck, babası Prusya, annesi ise İrlanda göçmeni ırgat bir ailenin çocuğu olarak, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas kentinde doğdu. Çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca okul dışındaki zamanını Salinas Vadisi’ndeki çiftliklerde çalışarak geçirdi. Eserlerinin çoğunda da mekân olarak burayı seçti. Erken yaşlarda yazar olmaya karar veren Steinbeck, 1919’da girdiği Stanford Üniversitesi’nde yalnızca yazarlığına katkısı olacağını düşündüğü derslere katıldı. Öğrenimini sürdürdüğü altı yıl boyunca tezgâhtarlık, ırgatlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi pek çok işte çalıştı. Steinbeck’in ilk romanlarından başlayarak emekçilerin yaşam koşullarını ve ilişkilerini başarıyla yansıtabilmesinde bu yaşam deneyimi etkili oldu. Üniversiteyi bıraktıktan sonra New York’a giderek gazetecilik yapmayı denedi ancak yazılarının büyük kısmını yayınlatmayı başaramayarak Kaliforniya’ya döndü. İlk romanı Altın Kupa (1929) fazla ilgi görmedi. Yazarlık yeteneği 1935 yılında Yukarı Mahalle’nin yayınlanmasının ardından dikkat çekti. Bu eserini her biri birer klasik sayılan Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) ve Pulitzer Ödülü kazanan Gazap Üzümleri (1939) takip etti. Kitaplarında işçi sınıfının gündelik ilişkilerini, yaşam koşullarını ve mücadelelerini, döneminin ve çağımızın en temel toplumsal meselelerini tüm insani ayrıntılarıyla resmetti. Sardalye Sokağı, Cennetin Doğusu, Al Midilli ve daha pek çok başyapıt veren yazar 1962 yılında edebiyata katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü ile onurlandırıldı. Eserleri edebi değerleri kadar güncellikleriyle de övgü alan ve birçoğu sinemaya da uyarlanan Steinbeck, 1968 yılında öldü.

Şaşkın

Birileri biliyordu, olanları görmüştü ve herkese anlatabilirdi.

Rosewoodlu dört güzel kız Spencer, Aria, Emily ve Hanna, Poconos’taki yangından sağ salim kurtulduktan sonra birlikte tatil için Jamaika’ya gitmeye karar verirler. Orada tanıştıkları Tabitha adındaki kızın –hal ve tavırlarından dolayı– Ali olduğundan şüphelenirler. Bu gizemli kızın isteği üzerine otelin çatısında toplanan kızlar ölene kadar hiç kimseye bahsedemeyecekleri bir şey yaparlar.
 
Rosewood’a döndüklerinde ise, ara ara ortaya çıkıp kızların hayatını altüst eden A’dan mektup alırlar. A, onlara Jamaika’da ne yaptıklarını bildiğini söyleyerek kızları tehdit eder. Tüm bunlara rağmen kızlar hayatlarına her zamanki gibi devam etmeye çalışırlar fakat A’nın nefesi enselerinde olduğu müddetçe bu pek de mümkün olmaz.
 
Sara Shepard’ın tüm dünyada geniş okuyucu kitlesine ulaşan “Sevimli Küçük Yalancılar” serisinin 9. kitabı Şaşkın’da, bazı kayıp kişiler intikam için yaşadıklarını kızlara hatırlatmak üzere dönüyor.

Timsah Park

NY Times Yılın Kitapları Seçkisi / Granta, En İyi Genç Amerikan Romancıları Young Lions Ödülü / Pulitzer Adayı / Orange Adayı

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Karen Russell’ın kaleminden, büyük ses getirmiş, çarpıcı bir roman: Timsah Park! Yırtıcılarla güreşen bir anne, Kızılderili şefi havalarında bir baba, sivri zekalı bir ağabey, ruhlarla konuşan bir abla ve timsahlarla çevrili Ava Bigtree, zamana ve kayıplara karşı direniyor; Russell, Timsah Park’la yüreklere işleyecek bir romana imza atıyor. Timsah pençesi kadar yaralayıcı bir roman bu; hayatın tuzaklarına, uyanıkken görülen yanıltıcı hayallere ve çökmeye mahkum bir dünyada ayakta kalma savaşına dair… Florida’nın bataklıkları gibi inceden inceye büyülü, yaşamın kendisi kadar sürprizli ve mucizevi.

Gösteri için hazır mısınız? Ön sıralarda oturanların ıslanması garanti!

“Russell okuyacağım bir saat uğruna timsahlar ve sıtmayla kaynayan bataklıkları aşmaya razıyım. Tıpkı Calvino gibi bir düş gücü, Tennyson gibi bir kulağı, Carson McCullers gibi bir kalbi ve Marianne Moore gibi bir gözlem yeteneği var; aslında, kimselere benzemeyen tuhaf, müthiş bir yazar Karen Russell, demek istediğim o.”

– Rivka Galchen

“Capcanlı bir anlatım, sayfalardan adeta dışarı fırlayacak kahramanlar, doludizgin bir roman.”

– New York Times Book Review

Martin Eden

Jack London’ın yarı otobiyografik romanı Martin Eden, 20. yüzyıl başında sosyal ve ideolojik meseleler ağırlıklı içeriğiyle Amerikan edebiyatında büyük ölçüde kabul görmüştür. London farklı sınıflar arasındaki zihniyet ve değer farklarını gözlerimizin önüne sererken, statü ve servetin Amerikan toplumundaki hayati önemine işaret eder. Romanın ana temalarından biri, başarı ve refah yolunun sosyal sınıf farkı gözetilmeksizin herkese açık olduğu şeklinde özetlenebilecek Amerikan Rüyası’dır. Ya da bu idealin yarattığı muazzam hayal kırıklığı…

London, romanı bir sanatçının çıraklıktan olgunluğa geçiş sürecini işleyen Künstlerroman geleneğinde yazmıştır. Martin’in aşkı uğruna eğitimsiz genç bir işçiden başarılı ve rafine bir yazara dönüşüm mücadelesini anlatır. Kahramanı hedefine ulaştığında ise motivasyonunu ve heyecanını çoktan yitirmiş, trajik bir sona doğru sürüklenmektedir artık…

Milyonluk Kirli Sır

Birbirimize meydan okuyor, sonra da hissettiğimiz sahiplenici duygulardan zevk alıyorduk. Bu, ikimizin de keyif aldığı suçluluk verici bir hazdı. Derken, hiçlikten bir aşk ortaya çıktı…

Genç ve güzel Lanie, ölümcül hastalığa yakalanan annesinin tedavisini karşılayacak parayı bulabilmek için kendini iki yıllığına yakışıklı ve zengin işadamı Noah’ya satar.

Aşka inancını kaybetmiş, kadınlara güvenini yitirmiş genç adam başlangıçta Lanie’yle yalnızca cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için birlikte olsa da, yaşadıkları tutkulu deneyimlerden sonra zamanla ona bağlandığını fark eder.

Lanie ise çoktan Noah’ya karşı büyüyen bir arzu duymaya başlamıştır bile.

Fakat bu anlaşmalı birlikteliğin, cinsel çekimden çok daha fazlası olduğunu birbirlerine itiraf edebilmelerine engel olan bazı sırlar vardır…

The Call Of The Wild

Novel by Jack London, published in 1903 and often considered to be his masterpiece. London’s version of the classic quest story using a dog as the protagonist has sometimes been erroneously categorized as a children’s novel. Buck, who is shipped to the Klondike to be trained as a sled dog, eventually reverts to his primitive, wolflike ancestry. He then undertakes an almost mythical journey, abandoning the safety of his familiar world to encounter danger, adventure, and fantasy. When he is transformed into the legendary “Ghost Dog” of the Klondike, he has become a true hero