Yakıcı Sır

Kısa bir tatil için Avusturya Alplerine giden bir baron, zamanını zararsız bir flörtle renklendirmenin yollarını aramaktadır. Kendine fazlasıyla güvenen ve gönül maceralarına her zaman açık olan bu müzmin kadın avcısı, kısa sürede kendisine bir av bulmakta hiç zorlanmayacaktır. Tanışıp yakınlaşmak istediği kadının on iki yaşındaki oğluyla ahbaplık kurarak işe koyulur. Yakıcı Sır annesini elde etmek isteyen bu narsist çapkın tarafından kullanılan bir çocuğun hikayesidir aslında. Ne var ki, yetişkin dünyası bazen masum çocuklara büyüklere göründüğünden çok daha berrak görünmektedir…

Karmaşık Duygular

Zweig insani duyguları büyük bir ustalıkla çözümleyebilmesini keskin gözlemciliğine ve psikolojik derinliğine borçludur. Benzersiz maceralar, büyük sırlar, marazi saplantılar, duygusal ikilemler ve gerilimler, bu sayede çağları aşarak, her devrin okuruna hitap edebilen anlatılara dönüşür. Bu derlemedeki novella ve öykülerinde de, duygudaşlığı elden bırakmadan insan doğasının en iyi ve en kötü yanlarını gözler önüne serer. Bunlar sevgiye, ölüme, yitirilen ve yeniden canlanan umuda, yeniden kazanılan inanca, gençliğe ve insanın kendini keşfine dair yapıtlardır.

Karmaşık Duygular

Zweig insani duyguları büyük bir ustalıkla çözümleyebilmesini keskin gözlemciliğine ve psikolojik derinliğine borçludur. Benzersiz maceralar, büyük sırlar, marazi saplantılar, duygusal ikilemler ve gerilimler, bu sayede çağları aşarak, her devrin okuruna hitap edebilen anlatılara dönüşür. Bu derlemedeki novella ve öykülerinde de, duygudaşlığı elden bırakmadan insan doğasının en iyi ve en kötü yanlarını gözler önüne serer. Bunlar sevgiye, ölüme, yitirilen ve yeniden canlanan umuda, yeniden kazanılan inanca, gençliğe ve insanın kendini keşfine dair yapıtlardır.

Korku

Rahat ve korunaklı bir yaşam süren saygın bir kadın, sekiz yıllık evliliğinden sıkılmış, burjuva dünyasının kozasından çıkarak kendini genç bir piyanistin kollarına atmıştır. Ancak bu gizli ilişkiden haberdar olan bir şantajcının ansızın zuhur etmesiyle, hayatında yeni farkına vardığı bütün güzellikleri yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve kahredici bir korkunun pençesine düşer. Korku insanı bilinçdışına itilmiş utanç verici deneyimlerden, bastırılmış pişmanlıklardan özgürleştirebilecek güçte bir yapıt.

Efendi İle Köpeği

Thomas Mann’ın 1919 yılında yayımlanan ve otobiyografik öğeler barındıran anlatısı, Mann ailesiyle yaşamış av köpeği kırması Bauschan ve sahibi ekseninde temellenir. Yazar, salt büyük bir romancı değil, aynı zamanda daha küçük metin türlerinin de üstadı olduğunu bir kez daha hissettirdiği bu anlatısında olağanüstü canlı, titiz ve ayrıntılı, yer yer mizah yüklü betimlemeleriyle pastoral bir portre çizer okuruna. Okur, Bauschan ve sahibiyle birlikte Münih’te nehir kıyısında ve kentin yeşil alanlarında günlük gezintilere çıkar, Bauschan’ın fiziksel ve karakteristik özelliklerine yakından bakma fırsatına sahip olur; köpek ile sahibinin arasındaki ilişkiye tanıklık eder: Bauschan’ın öyküsü, köpeğin, insanın yaşam alanının bu denli içinde olmasına karşın ona hala ne kadar yabancı olduğunu anlatır.

Modern edebiyata içkin alegori ve parodi unsurlarının izlerini sürebileceğimiz Efendi ile Köpeği, kent ile kırsal arasında kalmış, tarihin yok oluşa mahkum ettiği idilde sığınak arayan bireyin, Birinci Dünya Savaşı’yla değişime uğrayan Avrupa burjuvazisinin yaşam deneyimine ilişkin bir tasvir olarak da okunabilir.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Bir hayale, bir vehme, bir söze bütün bir ömür feda edilebilir mi? Peki ya karşılık beklemeden duyulan bir sevgiye?

“Çocuğum öldü dün” diye başlıyor Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu… Acaba sevdiğinden başka gözü hiçbir şeyi görmeyen böyle bir kadının neleri göze alabileceğinin bir sınırı var mıdır? Hele bir de bu kişi sevdiğini herkesten daha iyi tanıyorsa… Ve gene bu kadının umursamaz, çapkın, eğlenmeyi seven ama birini sevmek, ona bağlanmak ve en önemlisi birinin kaderinden sorumlu olmak noktasında güdük kalmış bir insanı sevmesi ve onunla birlikte olması ağır bir bedel karşılığı oluyorsa… Peki, böyle bir bedeli ödemeye değer mi?

Bir yanda sayısız gönül macerası olan, ama sevgiyi, bağlılığı yaşama şansı belki de hiç gerçekleşmeyecek bir adam, diğer yanda sevdiği kişi uğruna kendi hayatından bile vazgeçen bir kadın…

Melodrama yaklaşan havasıyla biraz abartılı gibi görünse de, Zweig’ın akıcı ve güçlü anlatımıyla günümüzde artık yaşanmasına pek de ihtimal verilmeyen geçmişte yaşanan aşklara bir ağıttır belki de bu güzel hikaye…

Rapunzel

Rapunzel: Özgürlüğe giden yol

Masallarıyla dünyada kim bilir kaç kuşağın büyüdüğü, 19. yüzyıldan bugüne çocuklar aleminde kendilerine özel bir yer bulan Grimm Kardeşler’den efsanevi bir masal: Rapunzel…

… Böylece cadı kadının olup bitenlerden hiç haberi olmamış, ama günün birinde Rapunzel kendisine demişi ki: “Nasıl oluyor da sizi genç prensten daha zor çekebiliyorum yukarı? Prens, göz açıp kapamadan kuleye çıkıveriyor!” Büyücü kadın bunu işitince, “Vay seni hınzır kız!” diye bağırmış. “Şu söylediğin şeye bak! Ben de sanıyordum ki, bütün dünyadan koparıp aldım seni. Demek aldanmışım!”

Cadı kadın, o öfkeyle Rapunzel’in canım saçlarını tutup birkaç kez sol eline dolamış, sonra sağ eliyle bir makası kaptığı gibi gırç gırç kesmeye başlamış, o güzelim belik belik saçlar yerlere dökülmüş.

Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım

Nobel edebiyat ödüllü Herta Müller’den, faşizmin gölgesinde yaşayan ve yaşananlara dair sarsıcı bir roman: Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım. Müller, sorguya çağrılı adsız kahramanıyla birlikte okurunu uzun bir tramvay yolculuğuna çıkarıyor ve camın dışında akan manzara, bütün bir yaşamın dökümü halinde sayfalara yansıyor. Tramvay hattın üzerinde dümdüz ilerlese de dünya yavaş yavaş rayından çıkıyor ve bir kadınla bir erkeğin arasındaki en kısa mesafe, sonsuzluğa uzanıyor.

Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım, sürekli yeni çehrelere bürünen ve adına hayat da denen aldanışın, hayal kırıklıklarıyla hayatını inşa etmeye çabalayan bir kadının öyküsü. Herta Müller’in kahramanının yolculuğu, yaşamın yükünü, geçmişin acılarını, ilişkilerin imkansızlığını kapsıyor; sevgi işkenceye, işkence bağlılığa, bağlılık yalnızlığa dönüşüyor. İhbarcılar her daim kapı önlerinde dolanıyor, herkes birbirini gözetliyor, sorgular bitmek bilmiyor. Bizi yere çalmaya yeminli bu dünyanın üzerinde, dilenecek tek şey var belki de:

Delirmeyelim.

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat

Zweig bu novellası’nda bir kadının yaşamını bütünüyle değiştiren yirmi dört saatlik deneyimini anlatırken, insanda içkin saplantıların ve dayanılmaz arzuların sınırlarında gezinir. Özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılan bir kadının bu kısa ve yoğun hikayesi, kadın kalbinin sırlarına ermiş ustanın kaleminde olağanüstü bir anlatıya dönüşür. Yapıtı için mekân olarak muhteşem atmosferiyle Fransız Riviera’sını seçen Zweig, 1920’li yılların sonlarında Avrupa’nın “kibar” tabakasının ikiyüzlü ahlak anlayışına yönelik eleştirel tavrıyla dikkat çeker.

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat

Zweig bu novellası’nda bir kadının yaşamını bütünüyle değiştiren yirmi dört saatlik deneyimini anlatırken, insanda içkin saplantıların ve dayanılmaz arzuların sınırlarında gezinir. Özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılan bir kadının bu kısa ve yoğun hikayesi, kadın kalbinin sırlarına ermiş ustanın kaleminde olağanüstü bir anlatıya dönüşür. Yapıtı için mekân olarak muhteşem atmosferiyle Fransız Riviera’sını seçen Zweig, 1920’li yılların sonlarında Avrupa’nın “kibar” tabakasının ikiyüzlü ahlak anlayışına yönelik eleştirel tavrıyla dikkat çeker.

Bir Kadının Hayatından Yirmi Dört Saat

Tukunun nasıl öngörülemez nasıl dönüştürücü bir kuvvet olduğunu izliyoruz Stefan Zweig’in usta kaleminden. Bir kumarbazın ve bir kadının tutkusu yirmi dört saatliğine karşılaşıyorlar. Çarpışmaya benzer bu karşılaşmanın sırrı yıllarca suskun bir yürekte, yaşıyor, ta ki ertelenmiş bir yüzleşmeye arındıran bir itirafa dek. Tek bir günün insan yaşamında kaplayabileceği yere, bazı günlerin tüm ömre, tüm günlere ve tüm zamanlara bedel olduğuna dair sarsıcı bir itiraf bu.

 

Faust

Faust, Alman edebiyatının en büyük ve en etkili eserlerinden biridir. Diliyle Almancayı zenginleştirmiştir. Eserin kahramanı, daha yüksek bilgi düzeyine ulaşmaya çalışırken dünyasına “İyi”yi ve “Kötü”yü getiren modern bilim insanının ilk örneğidir.

Goethe Faust figürünü bulmamış, sadece yorumlamıştır ve bunu da mükemmel bir şekilde başarmıştır. Eserin her iki bölümünün yazılışı yaklaşık 60 yılda tamamlanmıştır, bu durumda yazarın metni yaratmak için tüm gücünü harcadığını söylemek mümkündür, hatta Goethe, Faust’u “hayatımın toplamı” diye niteler.

Eser, tarihsel Doktor Faust figürünün öyküsünü ele alır. Goethe bu halk söylencesini, deyim yerindeyse bireyler, insanlık ve tüm evren için geçerli bir mesel halinde genelleştirmiştir: Bütün insani tragedyaların arkasında tanrının amacı uyumu yeniden kurmaktır. Bu amaca giden yolda herkes ve her şey, hatta insanın yanına arkadaş olarak verdiği şeytan bile tanrının aleti olur.

Eserin neredeyse tamamı kafiyeli dizeler biçiminde yazılmış, ama üslup ve dize ölçüsü sık sık değişmiştir. Eserde her çeşit antik dize biçimiyle ve serbest vezne kadar değişik dize biçimleriyle karşılaşılır. Anlatılanlarda değişen dil biçimine uygun olarak rüyalar, yanılsamalar ve gerçek algılar kesişirler.

Faust, dünya edebiyatının tartışmasız en büyük eserlerinden biri sayılır ve Alman edebiyatında en çok alıntı yapılan eserlerin başında gelir.

Genç Werther’in Acıları

Genç hukukçu Werther, ruhsal bir çöküntü yaşadığı şehirden kaçarak doğanın içindeki bir kasabaya sığınır. Burada soylu genç bir kadın olan Lotte’ye âşık olur. Ancak bu umutsuz bir aşktır, Lotte başka bir adamla nişanlıdır ve onunla evlenir. Werther, Lotte’yle dost olmaya çalışsa da bunu başaramaz. Bunda Lotte’nin, Werther’e karşı duyduğu gizli hislerin de suçu vardır. Genç kadın bunu fark ettiğinde Werther’e bir daha görüşmek istemediğini söyler. Böylece genç Werther’i intihara sürükleyecek süreç başlar.

Tüm zamanların en büyük aşk klasiklerinden ve başyapıtlarından biri olana Genç Werther’in Acıları, 1774 yılında ilk yayımlandıktan hemen sonra bütün Alman toplumunu, özellikle genç insanları derinden etkilemiş ve o yıllarda Almanya’da pek çok intihar olayı yaşanmıştır.

Roman her ne kadar bir aşk romanı olsa da içinde taşıdığı toplumsal eleştiri de önemlidir. Goethe, şehir hayatının yıkımlarından resmi kurumların tutarsızlıklarına kadar pek çok konuyu ele alır romanında, doğaya ve çocukların saflığına vurgu yapar. Roman, bu açılardan bakıldığında Romantik Dönem’in bütün özelliklerini taşıyor.

Genç Werther’in Acıları, 18. yüzyılda, köşeye sıkıştırılmış genç bireyin manifestosu olarak da okunabilir. Ancak böyle görüldüğü takdirde bir tür ‘medya’ skandalına dönüşmüş bu hacmi küçük büyük eserin yarattığı etkiler anlaşılabilir.

Bay Mozart Uyanıyor

Bir dahinin zamanda yolculuğu!

Klasik Batı müziğinin dahi bestecisi Wolfgang Amadeus Mozart, 5 Aralık 1791’de, Viyana’da sert bir kış günü ölüm döşeğindedir. Karısı Constanze başucunda gözyaşları dökerek beklerken Mozart ıstıraplar içinde bilincini yitirir; ertesi sabah gözlerini açtığında yabancı bir yerde ve bambaşka bir dönemde olduğunu fark eder. Bu akıl almaz geçişi anlamlandırmaya çalışan dahi bestecinin vardığı sonuç şudur: Tanrı ondan Requiem isimli yarım kalmış şaheserini bitirmesini istemektedir.

Günümüz Viyanası’na 18. yüzyıldan kalma ağdalı dili ve çağdışı davranışlarıyla uyum sağlamakta zorlanan Mozart, yeraltındaki metronun, atsız araçların, orkestrasız müziğin ve modern yaşamın şoku ile heyecanını bir arada yaşar. Bir yandan ürküten, bir yandan meraklandıran bu yeni dünyada acemilik çeken ve kimliği bile olmayan Mozart’ın tek pusulası müzik, tek rehberleri Polonyalı sokak kemancısı Piotr ve Anju isimli genç kızdır. Bir jazz-barda ve yardım konserlerinde piyanistlik yapan Mozart’ın bu yabancı dönemde geçirdiği süre uzadıkça Requiem’i bitirdiği zaman onu neyin beklediği sorusu da giderek ürkütücü bir nitelik kazanır.

Bay Mozart Uyanıyor isimli eseriyle 2010 yılında  Friedrich-Hölderlin Teşvik Ödülü’ne layık görülen Alman yazar Eva Baronsky, okuyucuya bu eseriyle hayal gücünü kanatlandıran trajikomik bir macera sunuyor.

Dava

Dava yazılışından bir süre sonra dünya sahnesine çıkan, yurttaşlık haklarının askıya alındığı, bir sivil itaatsizlik imasının dahi zulümle karşılandığı totaliter rejimlere dair bir öngörü ve eleştiri olarak yorumlanır çoğunlukla. Nazi Almanya’sına dair bir “önsezi” barındırdığı söylenebilir belki. Erişilmez bir otorite tarafından yöneltilen ve ne olduğu hiçbir zaman açıklanmayan bir suçlamayla karşı karşıya kalan Josef K.’nın davasında, mahkemeye dinsel ya da metafizik bir otorite de atfedilebilir.

Kafka Dava’da suçu yalnızca bir eylem olarak tanımlamayıp zanlının “kötü niyeti”yle de ilişkilendiren ve suçtan çok suçluya odaklanan absürd bir hukuk sistemi paradigması inşa eder. Kuramsal olarak ortada yasadışı bir eylem olmaksızın suçu mümkün kılan bir sistemdir bu. Ancak Kafka suç, sorumluluk ve özgürlük üzerine yazarken bir sistem ya da doktrin ortaya koymaz, çözüm önermez. Okuru ister istemez içine çeken bu karanlık dünya tasavvurunun tartışmaya açık olmayan tek bir özelliği varsa, o da müphemliğidir.

Ciwanen Bexwede

Şere Cîhane ye Yekem ji bo Almanyaye bi tekçuneke mezin bi dawi bu. Komara Weimere hat ser desthilatdariye le gele alman ji ber ve tekçuna dijwar bi trajediyeke mezin re ru bi ru mabu. Ji binketina xwe re li sedemen neaqilane digeriya. Yeki mina Hitler, ku hemu asten şer ditibun, weki axever derdiket hemberi gele alman u qala paşerojeke nigaşi dikir.

Bi ya Hitleri, di şeri de ciwanen alman sisti nişan daye, le diviyabu be zanin, gele alman ji mej ve geleki leşker e. Hemu kar u baren abori di desten cihûyan de ne. Alman belengaz, cihu dewlemend. Çawa dibe? Hitler ditinen xwe yen bi vi rengi di bin siwana Demokrasiya Weimere de belav dikirin.

Edi di salen sihi de, denge gaven Hitleri xurttir dihatin bihistin. Bi taybeti ji di nava ciwanan de, ramanen wi her berbelav dibun. Nirxen bere li ba wan ne watedar bûn, le hin nirxen nu ji bi rekupeki nehatibun afirandin. Ev ciwanan di navbere de mabun; hemu baweriyen xwe winda kiribun le tişten ku pe bawer bikin ji derneketibun hole. Di nav keftelefteke mezin de dijiyan u li reya xwe digeriyan.

Wan ji de û baven xwe re rez nedigirt u zimanen xwe ji mamostayan re derdixistin, bi zari wan dikirin. Di nav daristanan de hini rebazen leşkeri dibûn. Pirtuken giranbiha bi tene ji bo pekenine dixwendin. Ev pirtuk trajediya wan ciwanan e.

Herrmann Hesse di nameya xwe ya ji bo hevaleki de weha dibeje: “Ez e pirtûkeke biçûk peşniyari te bikim, Jugend ohne Gott’a Horvath. Bi awayeki xurt rewşa exlaqi ya cihane ya iroyin nişani me dide.”

Michael Kohlhaas

Tercümesini sunduğumuz bu eserin konusu feodal sistemin hakim olduğu 16. yy. Almanya’sında geçmektedir.

Bu sistemde ülke küçük devletçiklere bölünmüş olup, her birinin başında bir prens bulunmaktadır ve bu bir vesayet sistemidir. Bu monarklar saraylarında bolluk içinde bir hayat sürerken, halk senenin her günü bedenleri ile çalışarak ancak karnını doyurabilmektedir. Devrin edebi eserlerinde de bu vesayet sistemine yönelik bir eleştiri yer almaz. Durum 17. yy’da da değişmez, çünkü devrin şairleri saraylarında kendilerine matbaa, kütüphane, ikametgah ve maddi gelir sağlayan prenslere medyun olup, eserlerinde onları yüceltirler. Bunlara saray şairi denir. Ve 17. yy. Alman edebiyatında saray edebiyatı ağırlığını hissettirir. Bu saray şairleri “kimin ekmeğini yersem, onun türküsünü söylerim” sözünün ifade ettiği gibi sarayın tarafında yer alırlar.

Robinson'un Mavi Evi

“Babam beni bir gün yanına oturtmuş ve şöyle demişti: Gün gelecek, çok zorluk çekeceksin oğlum. Hiç dostun olmayacak. Yalnız olduğunu bir adada tek başına kaldığını fark edeceksin. Şunu hiç unutma oğlum kendini bir okyanusun ortasında bulacaksın ve çevren bir ağızdan bağırarak konuşan ve her biri farklı şeyler söyleyen bir kalabalıkla sarılı olacak. Hepsi de seni adandan kaçırmak için ellerinden geleni yapacak, altı milyarı birden. Bunun ne demek olduğunu anlayabiliyor musunuz?

Robinson’un Mavi Evi Robinsonların sonuncusunun artık var olmayan ihtimaller dünyasındaki masalı. Güney Pasifik’ten Londra’nın zindanlarına, Varşova da bir tren istasyonundan İstanbul’da sır küpü bir otele…

Robinson Cuma’sını arıyor. Bir gün sular altında kalmış bir kilise ir gün ıvır zıvırla dolu bir tavan arası ya da süpürgelerin tıkıldığı odacıklardan oluşan bir krallık.. Robinson’un evi hangisi? Belki de hepsi? Hayat kılıç dişli bir kaplansa eğer ardına bakmadan kaçmak belki de en iyisi.

Çağdaş Alman edebiyatının büyük yazarı Ernst Augustin hiç görmediğiniz renklerden bir dünya kuruyor. bira rengi tabelalar çay rengi bir ışık panik kırmızısı, kahverengi kadifeden tangolar… Üç yıl önce gözlerini kaybeden yazarın, dünyanın dört bir köşesinden topladığı ruh iklimlerin tabloları.

Dönüşüm

Gregor Samsa, bir sabah, huzursuz edici rüyalarından uyandığında, devasa bir böceğe dönüşmüş olarak kendini yatağında buldu. Bir zırh kadar sert sırtının üzerine uzanmış, öylece duruyordu. Kafasını biraz kaldırıp baktığında, kahverengi bir kubbeyi andıran, boğum boğum olmuş ve tıpkı sırtı gibi sertleşmiş karnını gördü.
Üzerindeki battaniye ha düşmüş ha düşecek gibiydi.

Devasa vücuduyla kıyaslandığında acınacak derecede ince olan çok sayıda bacak, gözlerinin önünde umutsuzca çırpınıyordu.

Bakışlarını pencere yönüne çevirdi. Kasvetli hava(metal pencere pervazına çarpan yağmur damlalarının sesini duyabiliyordu) Gregor’u melankolik bir ruh hali içerisine sokmuştu. “Neden uyumaya devam edip tüm bu saçmalığa bir son vermiyorum,” diye düşündü. Ama bu son derece mantıksız bir düşünceydi, zira o, hep sağ yanının üstünde uyurdu ve içerisinde bulunduğu durum göz önüne alınacak olursa, kendini döndürebilmesi pek mümkün gözükmüyordu.

Sağa dönmeyi ne kadar denerse denesin kendini hep aynı sırtüstü pozisyonda buluyordu. Herhalde gözlerini kapayıp (böylece kımıl kımıl hareket eden bacaklarını görmek zorunda kalmayacaktı) yüz kere denemiş olmalıydı. Ve yan tarafında daha önce hiç hissetmediği hafif bir sızı hissettiğinde daha fazla denememeye karar verdi.

Hiçkimse Koyu’nda Bir Yıl

Almancada 1994 yılında yayımlanan romanı Hiçkimse Koyu’nda Bir Yıl ile ilk defa özyaşamöyküsel konuları romanının merkezine alan Peter Handke, yazarın varoluş sorunuyla da ilgilenmeye başlar. Elinizdeki roman Avusturyalı bir yazarın, kendini güvende hisseden bir sanatçıdan edilgen bir gözlemciye dönüşen başkalaşımını ele almaktadır. Oğluyla olan kırılgan ilişkisinden başarısız evliliğine giden süreçte deneyimledikleri, bitirmeye çalıştığı romanının dünyanın karmaşıklığı karşısında nasıl da yetersiz kaldığını gözler önüne serer. Hiçkimse Koyu’nda Bir Yıl satırlar arasında dünyanın anlamını arayan okura yol göstermektedir.

“Kısacası o zamanlar, bir insanın ve bir yerin gözümde ‘bir’ olduğu tek dönemdi ya da bir insanın benim için bir yer anlamına geldiği; onun beni, benim yerim olarak algıladığı tek dönem. Birlikte oturduğumuz yerde kendimi baştan ayağa evimde hissetmiyorsam, herhangi başka birine karşı olan en içten bağlılığın bile –şu ya da bu aile büyüğüme, Oğlum’a– bir yararı yoktu. O yere sahip olmadığım sürece her türlü sevgi boşunaydı.”

Peter Schlemihl'in Tuhaf Öyküsü

Peter Schlemihl’in Tuhaf Öyküsü, Adelbert von Chamisso’nun eğlenceli ve dokunaklı bir masalı olduğu kadar, çağdaşları tarafından yetişkinler için bir başvuru kaynağı olarak nitelendirilmiştir. “Gölgeni şeytana satma” diyen metin, yazar E.T.A. Hoffmann’dan masallarıyla ünlü Andersen’e, ressam Ernst Ludwig Kirchner’den besteci Richard Strauss’a kadar birçok sanatçıyı etkilemekle kalmamış, Schlemihl’in saçma pazarlıklar yapan kimseleri niteleyen bir isme dönüşmesine yol açmıştır. Günümüzdeki Peter Schlemihl’lerin varlığı ise Adelbert von Chamisso’nun ileri görüşlülüğünü olduğu kadar, keskin zekasını da kanıtlamaktadır.

“Benim bu hamlem üzerine gölge kaçmaya başladı. Ben de mecburen hafif kilolu firarinin peşinden yorucu bir koşu tutturmak zorunda kaldım, yalnızca içinde bulunduğum feci durumdan kurtulabilme olasılığı beni bu takip için gerekli olan güçle donatıyordu. Gölge, içinde onu kesinlikle gözden kaybedeceğim uzaklardaki bir ormana doğru koşuyordu; bunu görünce kalbimi bir korku sardı ve bu durum hırsımı ateşleyerek bacaklarımı kanatlandırdı.”

Körleşme

Dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olduğu tartışmasız kabul edilen Körleşme, Almanya’da edebiyatın, politikanın kirli gölgeleri altında yitip gitmeye yüz tuttuğu bir dönemde yazılmıştır. Ancak, Elias Canetti kurguladığı zaman ve mekan, kullandığı dil ve üslup, karakterlerindeki soyutlamanın isabetliliği ve bunları aktarmadaki başarısı sayesinde sınırları aşmış, evrenselliğin en üst boyutlarına ulaşmıştır.

Çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde cisimleşen Körleşme, insanoğlunun kendi eliyle kurduğu, sonra da kendisine yabancılaşmış, düşman kesilmiş bulduğu dış çevreyi, son derece özgün bir biçimde ve en uçta sayılabilecek araçlarla tasvir etmeyi başarıyor.

İnsanın gerçeklik karşısında ne ölçüde körleşebileceğini, her dönemde ve her toplumda rastlanabilen “aymaz” aydın karakterinde ustalıkla yansıtan Canetti, düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşun hikayesini anlatırken yarattığı dehşet atmosferiyle okuru derinden sarsıyor.

Yazar Hakkında:

Elias Canetti , (Rusçuk, 1905 – Zürih, 1994) İspanya’dan göç eden Sefarad Yahudisi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Öğrenimini Zürih ve Frankfurt’ta tamamladıktan sonra Viyana’ya dönüp Doğa Bilimleri ve Felsefe bölümlerinde doktora yaptı. Ardından, yazarlığa yöneldi ve 26 yaşında başyapıtı sayılan Körleşme’yi kaleme aldı. Kitlelerin psikolojisini ona yabancı birinin bakış açısından anlatan roman, dönemin Nazi Almanya’sında yasaklandı ve ancak 1960’lardan sonra geniş kitleler tarafından keşfedilebildi. Canetti, 1938’de Avusturya’nın ilhakından sonra Londra’ya, ardından Zürih’e taşındı. İkinci Dünya Savaşı dahil tarihin en büyük kitlesel eylemlerine tanıklık etmiş olması onu kitle ve iktidar ilişkileri üzerine düşünmeye ve yazmaya yöneltti. Bu düşüncelerinin sonucu olarak 1960’ta Kitle ve İktidar isimli incelemesini tamamladı. Çocukluk ve gençlik yıllarına ve daha sonraki yaşamının bir bölümüne dair anılarını Kurtarılmış Dil, Kulaktaki Meşale ve Gözlerin Oyunu adlı üç kitapta anlattı. 1981’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Ömrünün büyük bir kısmını İngiltere’de geçirdi. Eserlerini Almanca kaleme aldı.

Dava

Franz Kafka, (d. 3 Temmuz 1883 – ö. 3 Haziran 1924) modern dünya edebiyatının ikonik ve özgün yazarlarından biridir. Temmuz 1883’te Prag’da ufak moda eşyalar satan bir dükkan işleten Hermann ve Julie Kafka’nın 6 çocuğunun ilki olarak dünyaya gelmiştir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölmüştür. 3 kız kardeşi de kendinden uzun yaşamıştır. Hukuk okumuş, boş zamanlarında yazmaya başlamıştır. Yazıları, ilk olarak Betrachtung, 1912 yılından itibaren yayımlanmaya başlamıştır. Kafka’nın duygusal deneyimleri ve ailesiyle olan ilişkileri eserlerinde özellikle günlük ve mektuplarında ifade bulmuştur. Babaya Mektup’ta (Almanca: Brief an den Vater) Kafka’nın bakış açısından babasıyla olan ilişkisi gözükmektedir. Hayatta olduğu süre içerisinde 7 kitap yazmıştır, bunların yanında 3 tamamlanmamış roman ve birçok mektup ve günlük bırakmıştır gerisinde. Kafka yakın arkadaşı Max Brod’dan öldüğünde tüm bu eserlerini yakmasını istemiştir. Max Brod’un Kafka’nın bu isteğini yerine getirmemesi sayesinde bugün bu eserleri okuma şansına sahibiz. Kafka tüm eserlerini Almanca yazmıştır. Kafka modernist yazar olarak görülmektedir. Eserlerinde suç, özgürlük, yabancılaşma ve sorumluluk ayrıca otoriteye bireysel karşı koyma gibi temaları işlemiştir. Kafka’nın en tanınmış eserleri Dava, Şato ve Dönüşüm ‘dür. Kafka 3 haziran 1924’te verem’den ölmüştür.

Aşk ve Ölüm Üzerine

Patrick Süskind, aşkın izini sürdüğü denemesinde geçmişten günümüze Batı’nın düşünce, kültür ve edebiyat dünyasının yönünü belirlemiş İlkçağ düşünürlerini, mitolojik ve kurmaca kahramanlarını ve yazarları yanına alarak duygu dünyasına doğru düşünsel bir yolculuğa çıkartır okurunu.

Aşk nasıl tanımlanagelmiştir? Sokrates’in Phaidros’ta ifade ettiği gibi bir coşkunluk hali, bir tür delilik midir aşk? Yunan düşünürün Diotima’ya söylettiği gibi “doğurmanın, güzel içinde yaratmanın sevgisi” midir gerçekten de? Stendhal’in betimlediği gibi ölümle doğal bir ilişki içinde midir? Yoksa düpedüz ahmaklık mıdır?

Süskind bu ve bunun gibi soruların peşine düşerken bir yandan gündelik yaşantılarımızın deneyimlerine yöneltir bakışını, diğer yandan aşkın tarihsel rotalarında gezinir: Aşk ile ölümü uzlaştırma girişiminde bulunan Orpheus; hayatında Eros’a yer vermeyen, bunun yerine mutlak iktidara tutkun bir İsa figürü; aşk ölümlerini tümden romantikleştiren 19. yüzyıl aşıkları; 21. yüzyılın hızlı âşıkları Süskind’in yazı düzleminde buluşturulur.

Süskind’in zaman zaman sivri bir alaya uzanan muzip bir ironiyle kaleme aldığı metni, Batı kültürünün aşkı anlamlandırma, deneyimleme ve sanat düzleminde ölümsüzlüğe kavuşturma tarihine ilişkin bir yeniden okuma denemesidir aynı zamanda.

Şato

Kafka Şato’da, tıpkı Dava’da da olduğu gibi şeffaflıktan yoksun, işlemeyen kurumlarla, otorite ve bürokrasiyi hicveder. Esrarengiz bir kont, ona ait bir şato; diktatörce eğilimler gösteren, hiyerarşi içindeki çok sayıda bürokrat…

Roman, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun modern ulus devletlere ayrışmasının ertesinde yazıldığından, Kafka geleneksel otoritenin nasıl bir düzene evrileceğini sorguluyor olsa gerektir. Okur, romanın muammalarını çözmek için her türlü karmaşa, ikilem ve belirsizlik arasından yolunu bulmaya çalışacağı “aktif” bir okumaya davetlidir.

Ben

Kimliğini yitirmiş bir yazar. Yoksa bir ajan mı? Otoriter rejimlerin tüm zihinlere sızan, vicdanları taşlaştıran yalnızlaştırıcılığı içinde hangisinin doğru olduğunu kim bilebilir ki? Herkesin birbirine bekçilik ettiği ama yine de herkesin başka bir ülkeye kaçma derdinde olduğu bir karanlık dünya. İşte burada yaratıcılık ruhu kendini hatırlatacaktır: “Görmenin en iyi yolu karanlıktan aydınlığa bakmaktır.” Bağımsız entelektüel yaratıcılık ile iktidarın zincirlediği düşünce arasındaki çileli ilişkiyi irdelemek için Hilbig’le beraber Doğu Berlin’in loş bodrum katlarına ve kalabalık ama kasvetli sokaklarına dalıyoruz. Köşeye kıstırılan edebiyat tutkusunun bulduğu çatlaklardan fışkırdığı sarsıcı bir maceraya davetliyiz.

Wolfgang Hilbig, Alman şair ve yazar, 1941 yılında Leipzig şehrinin Meuselwitz kasabasında doğdu. Öğrenimini tamamladıktan sonra bir değirmende çalışmaya başladı. Askerlik hizmetinin ardından Meuselwitz linyit madeninde iş buldu. 1978’de Doğu Berlin’e taşındı ve 1979’da işini bırakarak serbest yazarlığa başladı. Sosyalist Birlik Partisi üyesiydi. Hilbig’in eserleri Batı Almanya’da ilgi görmekle beraber bir süre Doğu Almanya’da basılmadı, hatta bir şiiri yüzünden para cezası aldı. 1985’te Doğu Almanya’dan beş yıllık bir seyahat vizesiyle çıkarak Batı Almanya’ya yerleşti. Berlin’de yaşayan Hilbig, 2007’de vefat etti. Otobiyografik öğeler barındıran yazılarında Doğu Almanya’da yaşamanın ve yazmanın dayattığı ikili yaşam ve bireysellik arayışı gibi temalara yoğunlaşmıştır. Yazar, 2002 Georg Büchner Ödülü, Ingeborg Bachmann Ödülü, Bremen Edebiyat Ödülü, Brandenburg Bölgesi Edebiyat Ödülü, Lessing Ödülü, Fontane Ödülü dahil birçok edebiyat ödülüne layık görülmüştür. Başlıca eserleri arasında Das Provisorium ve “Ben” adlı romanlar, Die Weiber ve Alte Abdeckerei adlı öyküler, ayrıca die Versprengung, Abwesenheit ve Bilder vom Erzählen adlı şiir kitapları sayılabilir.

O Gün İçin Bir Şemsiye

O Gün İçin Bir Şemsiye’nin kırk altı yaşındaki anlatıcısı, bir “ayakkabıdenetçisi”dir. Satışa sunulacak yeni modelleri test etmek için Frankfurtsokaklarında henüz sadece kendisinin giyebildiği ayakkabılarla gezinir.Hayatta kendi yolunu bulamamıştır, ama yolda eski aşklarını, arkadaşlarınıve anılarını bulur. Bir “varış noktası” yoktur görünürde, ama heradımda insan ruhunun görünmez yerlerine biraz daha yaklaşır. Sadecesokaklarda değil, bilincin coğrafyasında da yürür ve sıradan görünen birinsanın ne denli sıradışı olabileceğini düşündürür. Varoluşsal sorgulamalariçin alışılmadık ölçüde canlı üslubu ve keskin gözlem gücüyle eşyayave insanlara her baktığında hayatın bize unutturmaya çalıştığı bir gerçeğihatırlatır: Yine hayatın kendisini.

Hayatlarının yağmurlu ve uzun bir günden, bedenlerinin de o gün içingereken bir şemsiyeden başka bir şey olmadığını hissetme noktasına gelmiş insanların, Wilhelm Genazino’yla derin ve keyifli bir yürüyüşeçıkacakları O Gün İçin Bir Şemsiye’yi Çağlar Tanyeri Almanca aslından çevirdi.

Gönül Yakınlıkları

Walter Benjamin’in «Goethe’nin Gönül Yakınlıkları » makalesi ile birlikte yayınlanan bu metin Goethe’nin en önemli eserlerinden biridir.

Arka Kapak :
Gönül Yakınlıkları simgesel bir dizge içinde evlilik ve aşkla ilgili bir roman gibi görünebilir, oysa ne zaman bu simgesel dizge imgesel ve metaforik anlatılarla başka ikiliklere; gelenek ve çağdaşlığa, kimya ve simyaya, bağımlılık ve bağlılığa, sorumluluk ve göreve, mutluluk ve erdeme, arzu ve akla, ruh ve bedene, iman ve inanca, din ve bilime göz kırpmaya başlarsa, o zaman farklı yorumların gelişimine de çanak tutar. Dolayısıyla Gönül Yakınlıkları söz konusu ikiliklerin sahnelendiği ve bu ikilikleri taşıyan karakterler aracılığıyla sanki sadece fikri düzeyde cereyan edecek olan düşüncelerin ete kemiğe büründüğü bir roman olarak karşımıza çıkar. Bir başka ifade ile fikri olanla gündelik olanın etkileşime sokulduğu ve elde edilenlerin imgesel düzeyde yeniden yapılandırıldığı bir romanla karşı karşıyayız.

Walter Benjamin’in metni ise bu eseri Goethe’nin sanat teorisiyle bütünleşik bir şekilde yeniden düşünme imkânı sağlar. Ona göre Gönül Yakınlıkları’nda edebiyatın iki farklı yüzü net olarak ortaya çıkar: maddi içerik ve hakikat içeriği.

Goethe’nin bu eserinde edebi ve fikri tadları duyumsarken sorulması gereken belki şu soru: Benjamin’in mite karşı kolektif hayal gücünden beslenen bir kültürel belleği karşımıza çıkarması, geçmişle devrimci bir kopuş yaşamak için gerçekten gerekli olan mıdır?

– Bora Erdağı

Dönüşüm

“Bir sabah uyanıp kendini hamamböceğine dönüşmüş bulan Gregor Samsa, Kafka’nın tüm iç dünyasını yansıtıyor. Ayrıca, bürokrasi ve iş çarkının, yüzyılımız insanını böceğe ya da ‘robot’a dönüştürdüğünü, hapimizin birer ‘Gregor Samsa’ olduğumuzu kavrayamazsak, biz dünyaya değil dünya bize bakıyor olmaz mı?

-Tezer Özlü

“Kafka’nın biçeminin berraklığı düş dünyasının karanlık zengenliğiyle karşıtlık içindedir. Karşıtlık ve birliktelik, biçem ve içerik, tavır ve olay örgüsü en kusursuz biçimde birbirine ulanmışlardır.!

-Vladimir Nabokov

Hafif Coğrafya

Şair Achim Wagner 1967 yılında, Almanya’nın güneydoğusundaki Coburg kentinde doğdu; Ankara ve Berlin’de yaşıyor. Şiirler, düzyazılar, tiyatro oyunları ve makaleler yazan Wagner’in, yedi kitabı bulunuyor. Wair pek çok edebiyat ödülü aldı. Bu ödüller arasında, 2009’da Kunstsiftung Nordrhein-Westfalen’den aldığı altı aylık İstanbul bursu da bulunuyor. Wagner’in Türkiye macerası böyle başladı. 2010 yılından bu yana, şiirleri düzenli olarak edebiyat dergisi Şiiri Özlüyorum’da yayımlanıyor. Wagner, hafif coğrafya’daki şiirleri, Türkçe kaleme aldı.

Achim Wagner, edebiyat çalışmalarının yanı sıra fotoğrafçılıkla da ilgileniyor. Wagner’in ilk kişisel fotğraf sergisi, 21012 yılında ODTÜ’de düzenlendi.

Meçhul Bir Kadından Mektup

Yaşamı boyunca sevgisini bir sır gibi saklamaya yemin etmiş bir kadın. Henüz yaşamın ne olduğunu bile anlayamadan bu dünyadan ayrılmış bir çocuk ve bütün bunlardan habersiz yaşayan bir yazar. Bir gün ünlü yazar bir mektup alır. Çalışma odasına geçip rahat koltuğuna uzanır ve zarfı açar. O anda odayı buz gibi bir rüzgarın doldurduğunu hisseder. Bu, ölüm rüzgarıdır. Okumaya başlar. Yazılanları kendi yaşamından bir kesittir.

Satranç

Mart 1938’de, Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesinden sonra Gestapo, pek çok manastırın malvarlığını yöneten Viyanalı ünlü avukat Dr. B.’yi tutuklar. Manastırların servetinin yerini söyletmek isteyen Gestapo tarafından tek başına bir otel odasında tecrit edilen avukat, aylarca sorgulayıcılarından başka kimseyle konuşamaz. 4. ayın sonunda, sorgulamaya götürüldüğü bir gün, bekleme odasında tesadüfen bulduğu bir kitabı çalar. Yalnızlığına son verecek bir roman bulduğunu umarsa da elindeki, satranç tekniklerini öğreten bir kitaptır. Önce kareli yatak örtüsünü ve ekmekten hazırladığı satranç taşlarını kullanarak öğrenmeye başladığı bu oyunda giderek ustalaşır. Bütün oyunları ezberler, kafasında yepyeni oyunlar kurar, gecesi gündüzü satrançla dolar. Tam bir soyutlanma içinde yaşarken aklını kaçırmamayı ancak böyle başarırsa da bu uğraşı sinir krizi geçirmesini engellemez. Serbest kaldıktan sonra Arjantin’e gitmek üzere New York’tan bindiği gemide bir dünya şampiyonu da vardır: 21 yaşındaki, eğitimsiz köylü Mirko Czentovic. Hiç istemediği halde bu şampiyonla bir karşılaşma yapar. İki satranç ustasının düellosuyla doruğa ulaşan anlatım, aynı zamanda nasyonal sosyalizmin ve faşizmin koyu bir eleştirisine dönüşür.

Stefan Zweig’ın başyapıtı sayılan Satranç, dünya edebiyatının klasikleri arasındadır.

“Yargıcın önüne her çıkarılışta bekletiliyordum: Bu bekletme de yöntemin bir parçasıydı. Önce, seslenerek, hücreden gece yarısı ansızın alarak sinirlerimizi bozuyorlardı; sonra, insan kendini sorguya hazırladıktan, direnmek için aklını ve iradesini biledikten sonra bekletiyorlardı, sorguya almadan önce bir saat, iki saat, üç saat anlamsızca, mantıksızca bekletiyorlardı, amaç bedenimizi yormak, ruhumuzu yıpratmaktı.”

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk

Aramızda bir sessizlik oluyor. Yatış pozisyonumuzu değiştiriyoruz, yorgan hışırdıyor. Başlattığımız tartışma içimde, öncekinden de şiddetli bir biçimde devam ediyor. Traudel’le bu tür konuşmalar yapmaya alışık değilim. Ayrıca, gerçekten korkuyorum. Bana göre, bu konuşma bile, çok korktuğum yıkımın gizlice başladığının bir işareti… Şimdi biraz kafa dağıtmayı çok isterdim, ama cinsel birleşmeden sonra televizyonu açmayı ikimiz de kaba buluruz. Fakat burada böyle karanlıkta yatıp duramam da. Yalnızlık normal de, birdenbire ortaya çıkması öyle iğrenç ki.

Sürekli hayat üzerine kafa yoran ve bir imge avcısı gibi etrafındaki küçük ayrıntıları gözlemleyerek mutluluk kırıntıları yakalamaya, bunlara tutunmaya çalışan bir adam iç dünyasıyla, hayatla, işiyle iyi kötü idare ederken, bir gün her şey sevgilisinin çocuk sahibi olmak istemesiyle altüst oluyor. Dengeler bozulmuş, sorgulama ve hesaplaşma başlamıştır artık…

“Kafka’nın anlatı geleneğini sürdüren Genazino, titiz ayrıntılarla ördüğü romanlarını giderek mükemmelleştiriyor… Bu kitap küçük bir şaheser.”

– Jan Bürger, Literaturen

“Gündelik hayatın ince ince gözlemlenmesi, mizah duygusu, sıradanlığı evrensel bir insanlık durumu olarak yorumlama eğilimi… Genazino’nun tipik özellikleri.”

– Ulrich Greiner, Die Zeit

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk

Aramızda bir sessizlik oluyor. Yatış pozisyonumuzu değiştiriyoruz, yorgan hışırdıyor. Başlattığımız tartışma içimde, öncekinden de şiddetli bir biçimde devam ediyor. Traudel’le bu tür konuşmalar yapmaya alışık değilim. Ayrıca, gerçekten korkuyorum. Bana göre, bu konuşma bile, çok korktuğum yıkımın gizlice başladığının bir işareti… Şimdi biraz kafa dağıtmayı çok isterdim, ama cinsel birleşmeden sonra televizyonu açmayı ikimiz de kaba buluruz. Fakat burada böyle karanlıkta yatıp duramam da. Yalnızlık normal de, birdenbire ortaya çıkması öyle iğrenç ki.

Sürekli hayat üzerine kafa yoran ve bir imge avcısı gibi etrafındaki küçük ayrıntıları gözlemleyerek mutluluk kırıntıları yakalamaya, bunlara tutunmaya çalışan bir adam iç dünyasıyla, hayatla, işiyle iyi kötü idare ederken, bir gün her şey sevgilisinin çocuk sahibi olmak istemesiyle altüst oluyor. Dengeler bozulmuş, sorgulama ve hesaplaşma başlamıştır artık…

“Kafka’nın anlatı geleneğini sürdüren Genazino, titiz ayrıntılarla ördüğü romanlarını giderek mükemmelleştiriyor… Bu kitap küçük bir şaheser.”

– Jan Bürger, Literaturen

“Gündelik hayatın ince ince gözlemlenmesi, mizah duygusu, sıradanlığı evrensel bir insanlık durumu olarak yorumlama eğilimi… Genazino’nun tipik özellikleri.”

– Ulrich Greiner, Die Zeit