Uzak Ülke Kıyılarında

Uzak Ülke Kıyıları romanını bir solukta okudum. Bir romanın bu kadar sürükleyici olacağını tahmin bile edemezdim. Şimdi 2. baskısı yapılacak olan bu romanı okurken çok duygulanacaksınız. Ahmet Midi’ye başarılı çalışmalarından dolayı tebriklerimi sunuyorum.

Prof. Dr. H. Hüsnü Gündüz İstanbul Yeni Yüzyıl Üniv. Rektörü

Eseri her okuyanın kendine dair bir şeyler bulacağı, modern çağımızın evlilik, boşanma gibi değerlerine bakışları içeren, kara sevda diye tabir edebileceğimiz aşkın tadınca yer aldığı, geniş ailelerin tüm güzelliği ile tasvir edildiği güzel ve hayalleri olan bir roman. Kitap okurken ağladığım pek vaki değildir, lakin bu eserde gözyaşı vanalarıma sahip olamadığımı tüm yürekliliğimle söylemeliyim. Beni halden hale, şekilden şekile soktu. Ticari kaygılardan tamamen uzak ama bir o kadar da bundan sonra edebi camiada emin adımlarla yürüyecek olan bir romancı, Ahmet Midi…

Ulaş Salih Özdemir Eğitimci-Yazar

Her kitap, okuyucusunu başka bir dünyaya götürür. Okuduğu kitap, okuyanın ruhunda, aklında film olur akar. Yani her okuyucu aynı zamanda okuduğu kitabın filmini zihninde çeken bir film yönetmenidir. İnsana, sevgiye, özleme, hastalığa, sağlığa, ülkemize, korkuya, zorluklara, umuda, kırılganlıklara, nefrete, şaşkınlıklara, ön yargıya, doku-organ nakline, hastaneye, doktora dair bir film çekmek istiyorsanız zihninizde, hemen kitabın sayfalarını açın. Hayallerinizi, tecrübelerinizi serbest bırakın. Kitabı bitirdiğinizde yani “Zihninizde Filminizi Bitirdiğinizde” Siz “Eski Siz” olmayacaksınız. Bize bu duyguları yaşattığın için teşekkürler Ahmet Midi.

Venezuelalı General Francisco de Miranda'nın Türkiye Günlüğü

Yeni Dünya diye tabir edilen toprakların Hispanik tarafıyla, üç kıtaya yayılmış Osmanlı dünyasının tanışma öyküsünü bir günlük sayesinde okuyacağız.

Bu günlük o ilk ziyareti gerçekleştiren Venezuelalı General Fransisco de Miranda’nın Türkiye günlerini kapsayan sayfalardan oluşuyor. Miranda’nın 1786 yılında İstanbul’a gelişinin amacı Misissipi Nehri’nden Ümit Burnu’na kadar uzanan toprakları İspanyol hegemonyasından kurtarmak ve böylece tek ve özgür bir Amerika oluşturmak gibi büyük bir fikire dayanıyordu. Bunun için dönemin en güçlü devletlerinden olan Osmanlı Devleti’nin işleyişini tanımak ve bunu Latin Amerika’da uygulayabilmek hayaliyle bir geziye çıkar. Latin Amerika bağımsızlık mücadelesinin tarihinde adı Simon Bolivar’la birlikte anılan Miranda, bu özlemini sonuçlandırabilmek için deneyimine güvendiği Osmanlı’dan asker ve techizat talebinde bulunmayı planlamaktaydı. Miranda bu askerî görevi esnasında, daha genç bir subayken tutmaya başladığı seyahat günlüğünü sürdürmüş ve tarihe 6 haftalık bu seyahatin bir anlatısını bırakmıştır. Yer yer insan hikayeleriyle edebi nitelikler kazanan bu günlükte, başta İzmir ve İstanbul olmak üzere ziyaret ettiği Osmanlı topraklarındaki sosyal ve kültürel hayatı aktarmış, ayrıca ülkenin ekonomisi hakkında, elde ettiği veriler ve yorumlarla, analizler yapmıştır. Onun, dönemin Osmanlı ordusu, silahları ve savunma gücüne ilişkin kaleme aldıkları da önemli bir kaynak olarak değerlendirilmeli.

Mehmet Necati Kutlu’nun, Miranda’nın Colembeia adını taşıyan geniş arşivinden yaptığı bu çalışmanın Osmanlı-Latin Amerika ilişkileri tarihine ışık tutucu bir yönü olduğu kadar tarihimizin bir dönemini aydınlatıcı niteliği olduğu da açıktır.

Benim Adım Ne?

Muhammed Ali’nin fevkalade gerilimli öyküsü, sadece şampiyon bir boksörün veya tüm zamanların en iyi boksörünün hayat hikayesi değildi.

Amerikan Kurulu Düzeni tarafından sistematik bir ayrımcılığa uğrayan, ezilen siyahların özgürlük mücadelesinde; Ali, bir döneme damgasını vurarak çok önemli katkılar yaptı.

Kimlik arayışının sonucunda Hıristiyanlığı terk edip, Müslüman olmuştu. Cassius Clay iken, Muhammed Ali adını almıştı. Bu tercihi, Amerikan halkının ezici çoğunluğunun tepkisini çekti. Derin Amerika’nın gazabına uğradı.

Müslüman bir şampiyona asla tahammülleri yoktu. O dönemde, ünlü bir boks yazarı, “Boksun mafyanın elinde olması Siyah Müslümanların elinde olmasından daha iyidir” diyordu.

Muhammed Ali’nin zorlu mücadelesi, sadece Amerika’daki değil dünyanın dört bir yanındaki insanları, en başta da biz Müslümanları çok etkiledi.

Türkiye’de insanlar, saat farkından dolayı sabahın ilk ışıklarından önceki bir vakit diliminde Muhammed Ali’nin maçlarını radyolarından dinleyebilmek, sonraki dönemde televizyondan izleyebilmek için saatlerini kurar, böylelikle uyanırlardı.

Central Park'ın Sincapları Pazartesileri Üzgün Olur

Bu roman eğlenceli bir hayat macerası… Bir kız çocuğunun kadınlığa attığı ilk adım. Bir annenin oğlunu olduğu gibi kabullenme mücadelesi. Bir ayrıntının, küçük bir detayın insanın hayatını nasıl da değiştirebileceğinin sırrı. Aşktan ödü kopan bir kadının çakıl taşlarının çizdiği yoldan adım adım ilerlemesi. Bir kelimenin, bir bakışın, biraz şaşkın bir gülümsemenin ardında pusuya yatan hayatın ta kendisi. Çakıl taşlarını izlersek artık sincaplar üzgün olmaz belki… Ne cumartesileri ne pazarları ne de pazartesileri…

“Aşk, mizah ve iyimserlik dolu Pancol dünyasının son kitabı. Bir dostu dinleyin ve mutlaka okuyun.”

– Marie Claire

“Katherine Pancol çok gözü kara bir yazar. Özgürce yazıyor ve bu herkesin beğenisini kazanıyor.”

– Elle

“Hayata dair bir roman, içinde kendimize dair çok şey bulabileceğimiz kadar bize yakın ve anlatılmaya değecek kadar da güzel.”

– Madame Figaro

Gazeteler ve Gazeteciler

Enis Tahsin Til, “Gazeteler ve Gazeteciler” başlıklı tefrikalarında basın tarihimiz hakkında içeriden biri olarak kaynak değeri taşıyan bilgiler verir. Ayrıca tefrikalarda sözü edilen birçok kişinin politika ve edebiyatla ilgilenmiş olduğu dikkati çeker. Matbuat Cemiyeti’nin kurulması, gazete ilanlarının dili, basında sansür gibi konu ve sorunlar hakkında da orijinal ve dikkate değer bilgiler aktarır.

Gazetecilerin biyografileri yanında, gazetelerin tarihini de ilgilendiren Gazeteler ve Gazeteciler, yakın tarihimizin tanınmış isimlerinin özel hayatına ve karakterine ilişkin birçok bilgi de içermektedir. Bu yüzden Til’in Gazeteler ve Gazeteciler’i, sadece basın tarihimizle değil, politika ve edebiyat tarihimizle de ilgilidir.

Kültür tarihimizin yazılmasına katkılar sağlayacak bilgileri ve anıları içeren bu kitapta, yakın tarihin dikkat çeken bazı yazarlarıyla karşılaşacak; basında sermaye, iktidar ve basın ilişkisi, patronlar ve çalışanların karşılıklı konumuna dair önemli bilgiler bulacaksınız.

Eve Dönersek

Eve Dönersek, hiç büyümemiş, hiçbir zaman büyüyemeyecek çocukların kitabıdır. O eve dönersek geçmişin sisli hatıralarına veda edeceğiz…
  

Keşke otuz beş yıl önce bu güne dönebilsek anne
En güzel kıyafetini giyip gelin gibi olsan,
saçlarını açık bıraksan benim için 
ve beraber parka gitsek.
Yan yana salıncakta sallanalım ve ben 
ilk aşkımı saçları rüzgârda uçuşurken uzun uzun seyredeyim.
Ne yapalım edelim o eve dönmeyelim, 
eve dönersek sen öleceksin
biliyorum anne…

Ağıt Ciltli

Ölmek. Bu sözcüğün benim için öyle çok tanımı var ki… Bazen öldüm bazense onu anlattım fakat bu gece anlatamayacağım bu gece sanırım öleceğim. Ve bunu istiyorum

“Üçlemenin son kitabında gerilim zirveye ulaşıyor. Okurlar sayfaları heyecanla çevirecek… İlk iki kitabın hayranları bu hikâyede kesinlikle hayal kırıklığına uğramayacak.”

– School Library Journal

Su Cini

Ölümün beni nerde ne şekilde beklediğini bilmeden ince bir çizgide hayatta kalma mücadelesi verirken kendimi bir tarikatın elinde kurban edilmek üzere bulmuştum. Dünyamıza ait olmayan bir ‘Su Cini’ni, asırlardır kayıplara karışmış, içinde karanlık sırlar barındıran, bir ‘Kara Büyü’ kitabını kullanarak dünyamıza çağıracaklardı. Kendimi bir şekilde bu tarikatın elinden kurtarmayı başarsam da beni bekleyen asıl tehlikenin adım adım yaklaştığını daha yeni yeni fark ediyordum. Bundan sonra ne olacağı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Dünyamıza ait olmayan bu varlıktan ya hep bir adım önde olacaktım ya da kaderime boyun eğip ölecektim.

Aşk Demek İstiyorum ama…

Akile Sezgen Vardar, yazılarında insanı, sevgiyi ön plana çıkaran bir yazar. Elinizdeki kitabın içindeki yazıların çeşitli noktalarında kendinizi bulacaksınız çünkü konular o kadar biz ve hayatımız ki hiçbirini es geçemeyiz. Yazar bazen güzel bir gün batımında duygularımızı gökyüzüne çıkarıyor; mehtap, akıp giden altın nehir bizi aşkla buluşturuyor; bazen kesilen ağaçların iniltileri ile sarsılıyoruz.

Her gün terör ile kaybettiğimiz gencecik fidanlarımız, yüreğimizin bitmeyen yarası. Onları geri getirmek mümkün değil. Bu kadar acının içinde çare arar haldeyiz. Seslerimiz kısılıyor. İkilemlerden şaşkınız.

Yazar Akile Sezgen Vardar uzun zamandır okurlarıyla güzel konular, bilgiler, ruhumuzu yükselten duyguları paylaşamamaktan şikayetle, “ama” diyor. Ancak, her yazısının, insani duyguları ve yaşam aşkını kapsadığından çok emin.

Akile Sezgen Vardar, aydın olmanın sorumluluğunu şöyle tanımlıyor: “Ulaşabileceğimiz her vatandaşımızın, yaşam, görgü, bilgi, sanat anlayışını yükseltmeye hizmet etmek insan olmaktır.”

“En kutsal hak yaşam hakkı,” diyor yazar Akile Sezgen Vardar.

Ve ekliyor:

“Sizlere söylemek istediğim en güzel sözcükleri satır aralarına sakladım. Fısıltılarımı duyuyor musunuz? Ben sizleri hissediyorum; “ama”sız aşk diyebileceğimiz günlere…

Gönül Damıtımlarım

Ben; Yalnızlığın memesinden emen çocuk,
Sen; Kara bulutlarda çırpınan yıldızsın.
Ben; Denizatında vuslata hasret çocuk,
Sen; Bedbaht, yaralarımda kurşun sızısın…

Dünya'ya Dair

Taş Hafıza

Her gelişinize üç şiir yazılır da,
Gidişinize kaç şiir, bilemedim?
Hafızam taştan mürekkep,
Kazıdıklarınızı hiç silemedim,

En’dim, emendim,kalmadı ki fendim
Ben bana hiç gelemedim,
Âlem sendin ben tükendim,
Ben bizi hiç silemedim.

Öleli çok olmuş tenim,
Dua gelmez oldu çok inledim,
Dağılan, ufalanan bedenim,
Ruhumdasınız, ben sizi hiç silemedim.

Dünya böyle hor âlem, nâr içinde kör elem,
Silkelensem titresem ah kendime bir gelsem.

Suya Kavuşuncaya Dek

Güney Sudan’da ailesiyle mutlu bir hayatı varken 1985 yılında iç savaş nedeniyle yerinden yurdundan olan Salva Dut’un gerçek yaşam öyküsü…

Ailesinden kopan Salva, Sudan’dan Etiyopya’ya, Etiyopya’dan Kenya’ya sürüklenerek yıllarca mülteci kamplarında yaşamak zorunda kalır. Ancak günün birinde tanışacağı İrlandalı yardım görevlisi Michael, Salva’nın hayatını tümüyle değiştirecektir.

Kitapta Güney Sudan’daki başka bir kabileye mensup küçük bir kız olan Nya’nın 2008’de başlayan öyküsü, Salva’nınkine paralel bir şekilde anlatılıyor. Aslında iki düşman kabileden olan bu iki kişinin yolları, sürprizli bir sonla kesişiyor.

Romanın ve Edebi Türlerin Sosyolojisi

Bu çalışma edebiyat teorisyenleri Franco Moretti ve Mikhail Bakhtin’in kavram ve yaklaşımlarını tanıtma amacı taşımaktadır. Mikhail Baktin’in romanın doğuşu bağlamında geliştirdiği sosyo – tarihsel yaklaşım ve buna ilişkin kavramsallaştırmaları (“diyolojizm, monolojizm, karnaval, kronotop”…) çalışmanın ilk bölümünde anlatılmıştır. Bakhtin’in yaklaşımı bir dil teorisi içinden romanın doğuşuna ilişkin teorik bir arka plana yaslanır. Teorik arka planı ise marksist terminoloji üzerinden biçimlenmiştir. Bakhtin’in teorisini renkli ve zengin kılan sosyotarihsel dönüşüm içinden Marksist temelde romanın doğuşuna ilişkin bir okuma yapmış olmasıdır. Ancak Bakhtin’in dil teorisindeki bu zenginlik ve renklilik Marksist teoriden beslenmiş ve dile ilişkin zorlayıcı bir yaklaşıma yaslanmıştır. Bu nedenle teori bir takım çelişkiler içermektedir. Bu bağlamda çalışma içinde teorisyenin kavramları tanıtılmış, teorisine ilişkin temel yaklaşımlar anlatılmış ve teorisindeki eksiklikler eleştiriye tabi tutulmuştur.

Ucuz Şarap

Kitabı aldı ve yerine koydu. Artık tamamen değişmişti. Bir insan öldürmenin de tadına bakmıştı. Tam anlamıyla insan öldürmüş sayılmazdı çünkü; o insana benzemiyordu. Hayatın da bir ilk yapıp dışarı da, ucuz şarap içecekti. Öyle de yaptı. Evden bulabildiği kadar para bulup, sadece pantolon giydi. Yarı çıplak terk etti evi. Eve sarhoş dönmedi, çünkü içememişti. Midesi ne şarap aldı ne başka bir içki, sadece su içti ve evine döndü. Artık şaraplar ona küsmüştü. Pantolonun da sıcaklık hissetti ve altına işediğini fark etti. Onu çıkartıp evin içinde herhangi bir yere bıraktı. Ölü ve maskeli ev arkadaşına baktı. Onu böyle daha çok sevmişti. Yanına gitti. Kendi çapında onunla sevişti…

Mektup

Mektup, bekleyiştir…
Hasret kokar, sevdadan ötedir…
Sabır ister, emek ister, vefa ister…
Mektup, yazanın dilinde sevda,
Kaleminde sızı,
Okuyanın ömrüne neşe,
Diline ise kilitli umuttur…
Mektup…

Defol Gel

Odasındaki eski televizyonu hiç açmak istemezdi. Yolundan sapan adaletsiz kelimeleri
duymak ona istediği küçük mutlulukların imkânsızlığını aşılıyordu çünkü. Uzun zamanlar boyu hiç kımıldamadan yazmayı sevmeye başlamıştı. Yazdıkça yazardı. Hikayelerinde delikanlı karakterler oluştururdu. Her defasında en sevdiği karakterin adını ” Barış ” koyardı.

Yüzlerce hikaye içinde yüzlerce Barış’ı vardı. Kim okuyordu? Kim duyuyordu?

Yaşlı Cadının Mutfağından Hikayeler

Duygu ile düşünceyi, duyarlılık ile bilinci birbirine eş kılıp örgüleyen, şiirsel bir dilden akarken şaşırtıcı sahnelere bağlanıp çoğalıveren dik başlı, asi öyküler. Aynı zamanda tüm öykülerin fonunda naif bir yüreğin imgelemin renkleri arasından atışını duyuran ve o yüreğin sıcaklığını kuruyla paylaşan öyküler.

Kitaptaki her öyküde özgür bir ruhun bayrağını sonuna kadar dik tutan bir kadın öylü kahramanı var. Aileden,toplumdan ve kimi koşulların dayatmasından kaynaklanan ve kendisinin özgürce gelişimini ve varoluşunu kısıtlayan her ne varsa tümüne direnen, pahası ne olursa olsun bedelini terddütsüz ödeyerek tüm kısıtları parçalayan ve her seferinde başını dik tutmayı başaran kadınlar…

Hemen her öykü, ölüme bağlanıyor. Ama bu öyküler aynı zamanda ölümle bir hesaplaşma. Bu yüzleşme ölümü sıradanlaştırıyor ve onu yaşama sevincimiz ve özgürce var olma çoşkumuz karşısında acizleştiriyor. Yazar ölüm ürküntüsünü bir yaşama direncine, kendi kararlarını üstlenmeye ve umudu aşan bir gelecek azmine sessizce dönüştürmeyi başarıyor.

Meral Kutluğ İlsever’in öyküleri, günümüzün acımasız, mekanikleşmiş ve kaotik yaşama biçimi karşısında daralan ve çıkış yolu arayan insana incelik ve sevgiyle omzunda yer açıyor, ”başarabilirsin” diyor.

Ve Aşktan Olacak Ölümüm

Halkım ben, parmakla sayılmayan

Sesimde pırıl pırıl bir güç var

Karanlıkta boy atmaya

Sessizliği aşmaya yarayan

Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa

Tohuma dururlar yeniden

Ve halk, toprağa gömülü

Tohuma durur bir yerde

Buğday nasıl filizini sürer de

Çıkarsa toprağın üstüne

Güzelim kırmızı elleriyle

Sessizliği burgu gibi deler de

Biz halkız,

Yeniden doğarız ölümlerle.

Hayat Bitti Dediğin Yerde Başlar

Her bitiş yeni bir başlangıcın habercisi, her son hayata atılan yeni bir adımdır. Fırtına, gelecek güzel günleri müjdelerken başarısızlıklar, başarının kapısını aralar.

“Artık dayanamıyorum, ne yapsam olmuyor, hayat yüzüme gülmüyor” diyorsan yüzünde bir tebessüm oluşsun.

Hayat, aslında tamda bitti dediğin yerde başlar.

Artık başarının kapı eşiğindesin…

Hayat Bitti Dediğin Yerde Başlar

Her bitiş yeni bir başlangıcın habercisi, her son hayata atılan yeni bir adımdır. Fırtına, gelecek güzel günleri müjdelerken başarısızlıklar, başarının kapısını aralar.

“Artık dayanamıyorum, ne yapsam olmuyor, hayat yüzüme gülmüyor” diyorsan yüzünde bir tebessüm oluşsun.

Hayat, aslında tamda bitti dediğin yerde başlar.

Artık başarının kapı eşiğindesin…

Ah, Rüzgarda Giden Aşk

“İstemiyor gelmeyi gece,
ne sen gelesin
ne de ben gidebileyim diye.

Ama ben gideceğim
şakaklarımı parçalasalar da akrepten güneşler.

Ama sen geleceksin
tuz yağmurlarında yanmış dilinle.
İstemiyor gelmeyi gün,
ne sen gelesin
ne de ben gideyim diye.

Ama ben gideceğim
örselenmiş karanfilimi kurbağalara bırakıp.

Ama sen geleceksin
karanlığın kokuşmuş pisliklerinden.

Ama istemiyor gelmeyi ne gece ne de gündüz;
çünkü yanmamı istiyor senin sevdandan,
senin de benim sevdamdan.”

Yüz Aşk Sonesi

“(…) Elimdeki iki anahtar sanki;
biri sevmek seni,
öbürü sevmemek,
biri mutluluk,
mutsuzluk;
bir yazgı ihtimali öbürü.
İki ihtimali var aşkımın seni severken.
Bundandır
seni sevdiğim zaman da
sevmemek,
bundandır
seni sevdiğim zaman da
sevmek.”

Nasıl Evde Kaldım

“Kadın kısmının en büyük sıkıntısı kendisine her türlü iletişim yöntemiylen sürekli pompalanan yakalanması ve yaşanması zor sanal bir gerçeklik değil mi zaten? O vakit bir türlü nihayete ermeyen aşk hayatım, içinde yaşadığım gerçeklik yüzünden sürekli tavana vurdurduğum beklentiler sebebiyle mi mağdurları oynuyo? Neden kimse bize bi dur motorun soğusun demiyo?

O filmlerde hepimizin gözüne gözüne soktukları beyaz atlı prens nerde hani?

Kendini karıya kıza mı verdi? Alkole kumara mı verdi? Kötü yola mı düştü? Yoksa bi bana mı garezi?”

Zor Kadın Ciltli

Şaşırtıcı bir kadınla karşı karşıyaydı. Oysa her şey kolay görünüyordu! Onu elde etmek ne kadar da zor olabilirdi ki? Maddi sıkıntılardan kurtulmak için kendisini onun kollarına bırakması yeterliydi. Kolay olması gerekirdi!

Ama!.. Ama yanılmıştı! Hem de çok!

Acımasız bir adam olması genç kızı hiç korkutmuyordu. Kötü bir şöhreti olması, onu hiç mi hiç rahatsız etmiyordu. Herkesi sindirip yakan ateşli gözlerine bakarak gülebiliyordu! Bunlardan daha da kötü bir özelliği vardı.Hiç alışık olmadığı kadar… zor bir kadındı!

Aşka ve aileye inanmayan, her istediği kadını kolayca elde edebilen bir adam için onunla karşılaşmak büyük bir talihsizlikti! Ve onu ancak evlilikle elde edebileceğini anlayınca, Yüreğindeki ateşe çaresizce teslim oldu… Hem de iki kere…

Çevresinde sevilmeyen, kötü tanınmaktan rahatsız olmayan huysuz bir adamın yanında yer almaya hazır mısınız? Böyle bir adamı bile kolayca sevebilirsiniz dedirten, sürprizlerle dolu bir FMArsal romanı daha…

Balinanın Karnında

Yirminci yüzyılın en önemli yazarlarından George Orwell, ona haklı ününü sağlayan, totaliter rejimler kadar bu rejimleri yaratan insani hırsların da güçlü bir yergisini konu eden romanlarıyla dünya edebiyatında tartışılmaz bir yer edinmiştir. Denemelerinde net bir biçimde görülebilen politik duruşu, güçlü gözlem yeteneği ve yazarın hem hayatla hem metinlerle ilişkisini sorgulama eğilimi ise bu romanların arka planındaki güçlü hayat görüşünü gözler önüne serer. Franco faşizmine karşı İspanya’ya savaşmaya gitmekten, hapishane üzerine yazmak için sahte bir isimle kendini tutuklatmaya; evsizlerin arasına karışarak düşkünlerevinde vakit geçirme çabasından, Britanya’da İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte yükselmekte olan antisemitizm dalgasına karşı açık yüreklilikle getirdiği eleştirilere kadar uzanan bir berraklıkla hem de.

Orwell’ı bu zenginlikle anlamak adına bir araya getirdiğimiz denemelerinden “Balinanın Karnında”, Henry Miller’ın Yengeç Dönencesi üzerinden çağının edebiyat anlayışının dökümünü yaparken, yazarın hayatla kurduğu ilişkinin metinlerine etkisine dair güçlü bir sorgulamaya girişiyor. Tolstoy’un, Shakespeare ve eserlerini “şişirilmiş bir balon” olarak niteleyerek yerdiği risalesiyle girdiği polemik ise edebiyat eleştirisinin tek yanlılığına indirilen keyifli bir darbe. Döneminin güncel konularından evrensele ulaşan çok yönlü bir okuma…

Deniz Kurdu 1. Kitap

Jack London’un meşhur romanından Fransız çizgi roman dünyasına kazandırılan bu önemli eser, Sırtlan Kitap etiketiyle, ülkemizdeki edebiyat ve çizgi roman severlerle buluşuyor. Fransız çizgi romanının en önemli çizerlerinden biri olan Riff Reb’s, bu eşsiz esere gerek çizimi, gerek renklendirmesiyle, bambaşka bir hava katmış.

Bu kitapta, bir edebiyat eleştirmeninin, geçirdiği deniz kazası sonucu bir fok gemisi tarafından kurtarılması ve doğanın çetin şartlarıyla savaşarak katı bir insana dönüşmüş entelektüel kaptan Kurt Larsen ile olan ilişkisi anlatılıyor. Jack London’ın alışılagelmiş insanın doğayla savaşı vurgusu, Riff Reb’s’in görkemli çizimleriyle birleşiyor.

Bu eserin sayfaları, 2013 yılının Eylül ve Ekim aylarında, Uluslararası Hamburg Denizcilik Müzesi’nde sergilemiştir.

Merhamet

Afro-Amerikan edebiyatının gelişmesinde ve görünür kılınmasında büyük katkısı bulunan Nobel ve Pulitzer ödüllü yazar Toni Morrison, Amerika’da köle ticaretinin palazlandığı 1600’lü yılların sonuna çeviriyor bu kez gözünü; insan hayatının hiçe sayıldığı, özgürlüğün bir kavram olarak bile düşünülemediği bir dönemde, sefalet içindeki yolculuklara ve pazarlıklara konu olan insan bedeninin hayatla, doğayla ve kendisiyle ilişkisine odaklanıyor.

Her şeye rağmen kendini gerçekleştirme adına tutunacak bir dal bulan kadınların dünyasıyla, efendi ile köle, ticaret ile tarım, özgürlük ile kâr arasında ikiye ayrılan erkeklerin dünyası bir çiftlikte çakışıyor. Dini, kültürel, bölgesel, mezhepsel farklılıklar ve insanlığın kölelikle ilişkisi panoramik bir biçimde sunularak tablo tamamlanıyor.

Morrison, beyazların insanı dahi ticari bir unsur olarak gören sınırlı dünyasında ister çiftliğin hanımı, ister hizmetçi ya da köle olsun, hep yan rollere itilen kadınların iç çelişkilerinin, arzu ve sevgiyle mücadelelerinin etrafında masalsı ama bir o kadar gerçek bir hikâye anlatıyor.

Bir

Rüyagül’ü göğsüne bezle bağlayıp felçli annesini de sırtına alıp yola koyuldu. Yolun yarısına gelmemişlerdi ki Belkıs:

“Ahmetim sen yorulmuşsundur, biraz dinlenelim şurada.”

“Yok anne, yorulmadım” Ahmet’in artık dizlerinin bağı çözülmüştü. Annesine belli etmemeye çalışıyordu. Oğlunun gücünün azaldığını anlayan Belkıs:

“Oğlum ben yoruldum.” Annesini yerden bir metre kadar yüksek bir duvarın üzerine oturttu. Altı aylık bebeğini, bağladığı bezi çözüp annesinin kucağına koydu. Duvarın dibine boş bir çuval gibi yığıldı. Nefes alması normale dönünce annesini ve kızını alıp yoluna devam etti.

Belkıs: “Oğlum her gün bu şekilde taşımayla olmaz. Sen beni at bir kenara, bırak git arkana bakmadan. Rüyagül ile bir başına perişan oluyorsun artık ben sana yük olmayayım.”

“Annem bu sözlerin şuan bana vücudundan daha ağır geliyor. Sen sımsıkı sarıl, benim dengem bozulmasın. Bendeki iki ayak üçümüze de yeter.”

Matematikçi arkadaşıma ufak bir hatırlatma:

“Rakamlar bir araya gelince sayı, sözcüker bir araya gelince cümle oluşturur. Sayılara hükmediyor olman kelimelere de sözünü geçireceğin anlamına gelmez.”

– Hayati Çelik

Bir

Rüyagül’ü göğsüne bezle bağlayıp felçli annesini de sırtına alıp yola koyuldu. Yolun yarısına gelmemişlerdi ki Belkıs:

“Ahmetim sen yorulmuşsundur, biraz dinlenelim şurada.”

“Yok anne, yorulmadım” Ahmet’in artık dizlerinin bağı çözülmüştü. Annesine belli etmemeye çalışıyordu. Oğlunun gücünün azaldığını anlayan Belkıs:

“Oğlum ben yoruldum.” Annesini yerden bir metre kadar yüksek bir duvarın üzerine oturttu. Altı aylık bebeğini, bağladığı bezi çözüp annesinin kucağına koydu. Duvarın dibine boş bir çuval gibi yığıldı. Nefes alması normale dönünce annesini ve kızını alıp yoluna devam etti.

Belkıs: “Oğlum her gün bu şekilde taşımayla olmaz. Sen beni at bir kenara, bırak git arkana bakmadan. Rüyagül ile bir başına perişan oluyorsun artık ben sana yük olmayayım.”

“Annem bu sözlerin şuan bana vücudundan daha ağır geliyor. Sen sımsıkı sarıl, benim dengem bozulmasın. Bendeki iki ayak üçümüze de yeter.”

Matematikçi arkadaşıma ufak bir hatırlatma:

“Rakamlar bir araya gelince sayı, sözcüker bir araya gelince cümle oluşturur. Sayılara hükmediyor olman kelimelere de sözünü geçireceğin anlamına gelmez.”

– Hayati Çelik

Sahra Grisi

Kimse ölmek istemez. Ama kimi zaman yaşamak daha kötü görünür.”

Bir adam çaresiz kalmadığı müddetçe düşmanlarına çalışmaz. Fransız İstihbaratı adına çalışmak zorunda kalan Bernie Günther ya onlara çalışacak ya da cinayetten asılacaktı. Görevi Almanya’ya geri dönen savaş esirlerini karşılayıp aralarındaki Alman Wehrmacht subayı kılığına girmiş bir Fransız savaş suçlusu ve SS mensubunu bulmaktı. Fransızlar bu adamı ele geçirip hak ettiğini düşündükleri sonla buluşturmak istiyordu. Ama Bernie’nin geçmişi bu sefer de yakasını bırakmayacaktı, hem de hiç tahmin edemeyeceği bir şekilde.

 “Basmakalıp İkinci Dünya Savaşı tarihlerine ustaca meydan okunmuş.”

– The Times

 “Kerr zamanın ruhunu canlandırmanın üstadı.”

– Financial Times

 “Zengin, zorlayıcı, güzel kurgulanmış ve başkahramana hayran olmamak elde değil.”

– Daily Mail

Glee William McKinley Lisesi Yıllığı

Evet! Evet!

Bu gerçekten de McKinley Lisesinin yıllığı!

Evet!

Tam istediğiniz gibi. Rengarenk, cıvıl cıvıl!

Renkli ve kaliteli baskısıyla, en özel Glee anlarını bulabileceğiniz bu yıllık tam da sizin için!

Dostluk

“Dostluk”, mistik bir hikayeden oluşmaktadır. Ali Muezzini, bu hikayede Nemrut ile Hz. İbrahim’i anlatıyor. Nemrut, saltanatını yok edecek bir erkek çocuğun doğacağını büyücülerden öğrenince, yeni doğan bütün erkek çocukların ve hamile kadınların öldürülmesini emreder. Durum böyle devam ederken, bir gün Nemrut’un canı sıkılır ve gezintiye çıkar. Kapkaranlık bir mağara gözüne ilişir. Bir meşaleyle içeri girer. Bir anne ile çok güzel bir oğlan görür ve onları beraberinde götürür…

Ey karanlıklarda gezenler, kendinize gelin ve cahilliğinden kendini tanrı ilan eden o nankör kulum Nemrud’un yaptığı gibi yapmayın. Belki ibret alır diye ben onun yok oluşunu rüyasında kendisine gösterdim. Rüyasında, gökyüzünde güneş ve ayın parlaklığını örten bir yıldız ışıldattım ama Nemrut daha da kibirlendi. Rüya tabircileri “O yıldız, bu yıl doğacak sonra seni ve saltanatını yok edecek bir çocuktur.” dediklerinde, “Yılın başından beri dünyaya gelmiş olan ve yılın sonuna kadar doğacak olan bütün çocukları öldürün.” diye bağırdı. Kederinin şiddetinden tacını yere fırlattı ve üstünü başını yoldu. “O çocuğun kafasını ellerimde sıkıp yok etmediğim sürece huzur bulmayacağım.” dedi.

“Onun gönlümde coşan sevgisini önemsememeliyim. Bu bir büyüdür. Yoksa onun gibi bir çocuk, nasıl bir insandan doğmuş olabilir? Bu büyüyü etkisiz hale getirmeliyim.”

Dede Korkut Hikayeleri

Akibet, uzun yaşın ucu ölüm, sonu ayrılık.

Dua edeyim hanım: ölüm vakti geldiğinde arı imandan ayırmasın. Ak sakallı babanın yeri cennet olsun. Ak bürçekli ananın yeri cennet olsun. Kadir Mevla seni namerde muhtaç etmesin. Ak alnında beş kelime dua kıldık, kabul olsun. Amin amin diyenler Tanrı’nın yüzünü görsün. Derlesin toplasın günahınızı Muhammed Mustafa’ya bağışlasın hanım hey!…

Yaz Gecesi Rüyası

Sensizliği tattığımda ben;
Sanki boğazımda bir şey var
Ne tükürebiliyorum
Ne de yutabiliyorum.
Ne nefes alıyorum
Ne de nefessiz kalıyorum.
Ne yaşıyorum
Ne de ölüyorum
Ne varım
Ne de yok
Ben sensizlikle beraber ölümü de tattım…

Viktor Petroviç Astafyev'in Öykülerinde Köy Teması

Viktor Petroviç Astafyev, 1 Mart 1924 de Krosnayarsk’a yakın Yenisey ırmağı kıyısındaki Ofsiyanka köyünde, fakir bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelir. Yazarın zorlu yaşamı daha yedi yaşındayken başlar. Bu yıllarda, annesi Lidiya (1901-1932) Yenisey ırmağında boğularak ölür. Bu olay, ileride yazacağı öykülerde ve kişisel yazılarında sık sık vurgulanacaktır. Anne sevgisinin insan yaşamında, özellikle de çocukluk yıllarındaki gerekliliğine değinmediği öyküsü yok gibidir. Ancak, gerek öykülerinde gerekse kişisel yazılarında annesinin tasvirini ayrıntılarla dile getirmek istemediği için, annesi onun yaşamında sadece, temiz bir ışık ve iyilik sembolü olarak kalır.