Hayatta Kalanlar  Cep Boy

“Bir polis, kızını ateş hattında bulunca hayatının en kötü kabusunu yaşamaya başlar.”

Dunblane – İskoçya, Virginia Tech ve Columbine – Birleşik Devletler, Winnenden – Almanya..

Çeşitli tarihlerde ve farklı kişilerce gerçekleştirilen gerçek okul katliamları.

Dedektif Jakob Striker, altı aylık izninin ardından ilk iş gününde tam anlamıyla bir kâbusu yaşamaktadır. Kızının okulu St. Patrick’s High; mavi, beyaz ve kırmızı hokey maskeleri takmış üç adam tarafından ateşli silahlarla basılmıştır ve katiller önüne gelene ateş etmektedir. Okula yalnızca birkaç dakika mesafede bulunan Striker, derhâl harekete geçer. Olay yerine varmasını takip eden dakikalar içinde katillerden ikisi ölmüş ve bu vahşetin son bulmasına, sadece bir katili yakalamak kalmıştır. Ancak St. Patrick’s de hiçbir şey göründüğü gibi değildir..

“İnsan aklının karanlık taraflarını iyi bilen biri tarafından yazılmış, özgün bir başlangıç kitabı. Şaşırtıcı derece ince bir ironiye sahip, düzgün ve tarz sahibi bir polisiye.

– Daily Mail

“Sean Slater’ın sır dolu polisiye romanı, günümüzün aşırı stresli polis topluluğunun cambaz ipi üzerindeki yaşamını etkileyici bir şekilde ortaya koyuyor.“

– The Hamilton Spectator

“Müthiş bir kitap”

– Daniella Kalla

“Bu romanın itici gücü, anlatılan vahşetten çok, bu vahşetin arkasında yatan trajedi.”

– Sean Slater

Endişelenme, Daha Kötü Olacak

Bir yirmiliğin (Çoğunlukla Başarısız Olan) yetişkinlik denemeleri.

İyi eğitimli, hak ettiği İşi bulamamış ve çoğunlukla akşamdan kalma.

Üniversiteden mezun olup altı ay işsiz gezdikten sonra, insanlar bana, yakınını kaybeden birinin hatırını sorarken kullandıkları aynı ruhsuz tonlamayla “işsiz olmakla nasıl baş ediyorsun?” diye sormaya başladı. Siz sorana kadar gayet iyiydim, teşekkürler… Ekonomi dibi görmüş ve iş bulmak yüzde 80 oranında “doğru insanı tanımaya” bağlı hale gelmiş gibi görünüyordu. Oysa ben kimseyi tanımıyordum. Asla kimseyi tanımaya da uğraşmamıştım çünkü üniversitedeyken, tanıdıklarını kullanıp kendine çıkar sağlayan iğrenç biri olarak yaftalanmak istememiştim. Öyle tipleri bilirsin: Daha öğrenciyken internetten kendine “işadamı” yazılı kartvizitler sipariş eden şu dallamalardan söz ediyorum. Okuldayken hevessiz takıldığım doğrudur; tek hedefim olduysa, o da bu tipler gibi olmamaktı işte. Gerçi istesem de öyle olamazdım çünkü insan ilişkilerim, ipini koparıp anaokuluna dalmış kuduz bir köpek düzeyindeydi. Israrcı olmaktan nefret ederim, nabza göre şerbet vermekten hoşlanmam ve kendi yükümü başkasının omzuna yüklemeye de teşebbüs etmem.

“Büyüleyici… Nugent, keskin, parlak ve muhteşem zekası ile etrafındaki gülünç dünyaya hem aşık oluyor hem birazcık da nefret duyuyor. Mezuniyet sonrası yaşama dair gözlemleriyse aynı anda acı verip içinizi ısıtabiliyor; bu da bu kitabı daha harika kılıyor.”
– Sara Barrom,
People Are Unappealing: Even Me –İnsanlar Hiç Çekici Değil: Ben Bile kitabının yazarı

“İnsanı kucaklayan, tek atımlık viski gibi bir kitap. Zeka dolu ve samimi anlatımıyla Endişelenme, Daha Kötü Olacak bir sayfasında kahkahaya boğarken, sonrakinde gözünden yaş getiriyor. Alida Nugent yaşını aşmış bir bilgeliğe sahip.”

– Maghan Laslocky,
The Little Book of Heartbreak – Kalp Kırıklığının Minik Kitabı’nın yazarı

Kor

“Biz kaçınılmazız Josie. Parktaki ilk günden itibaren birlikte olmamız kaçınılmaz.”

Jace, Ash ve Gabe, zengin ve güçlü üç erkek. İstedikleri her şeyi elde etmeye alışkınlar. Yani hemen hemen her şeyi… Ancak Ash’in arzu ve kontrolle ilgili bildiği her şey bir kadınla beraber değişecek…

Konu seks olduğunda Ash McIntyre her zaman uçlarda yaşamış ve vahşi yanlarını keşfetmişti. İplerin elinde olmasını seviyordu ve buna karşı gelemeyecek kadınları tercih ediyordu. İki arkadaşı da hayatlarını tamamlayan kadınlar bulmuşlardı ve Ash kendini huzursuz ve tatminsiz hissediyordu.

Tesadüfen bir parkta karşılaştığı Josie ise Ash’in servetinin cazibesinden etkilenmeyecekti. Merakı canlanan Ash amansız bir takibe başlayacak, bu kızın elinden kaçmasına izin vermeyecekti. Ash onu arzunun sınırlarına kadar götürecek tek kadının ona hayır diyen tek kadın olacağını daha önce hiç düşünmemişti.

“En soğuk okuyucuyu bile terletecek kadar sıcak!”

– Fresh Fiction

Jakaranda Ağacının Çocukları

“Devrimle bölünmüş bir ülke… Sevgiyle bileşmiş bir halk…”

Nida, Tahran’da Evin Hapishanesi’nde doğdu. Bir gardiyan hücrenin kapısında belirip onu almadan önce annesinin kızını beslemesine yalnızca birkaç ay izin verdiler. Şehrin bir başka kısmında, üç yaşındaki Ümit yemek masasında oturmuş, parmaklarından yoğurt damlarken ailesinin gözaltına alınışına şahit oldu.

Tahran’daki hapishaneler acımasızca ve kanlı bir şekilde temizlendikten yirmi yıl sonra, Şeyda babasının infaz edilen mahkumlardan biri olduğunu öğrendi. Annesiyle arasında yıllar süren sessizliğin nedeni olan bu ölüm sadece üzücü bir kayıp değildi, acı dolu ve korkunç bir cinayetti.

Onlar Jakaranda Ağacının Çocukları. 1983-2011 yıllarında, devrim sonrası İran’da geçen bu ilk romanda tarihin gelgitleriyle bir araya gelen bir grup anne, baba, çocuk, sevgili, akraba ve arkadaşın hayatları tepeden tırnağa değişiyor. En sonunda, yıllar sonra, geçmişin acıları ve ülkelerinin belirsiz geleceği nedeniyle kaçan sonraki nesil, yeni protestolarla politik bir mücadeleye girişiyor.

Altın Yıldız

Burcu, Efe, Gizem, Tolga, Betül ve Cenk…

Ankara’da üniversite sınavına hazırlanan 6 liseli genci sınava haftalar kala Mısır’daki gizemli bir tapınağın karanlık koridorlarına ne sürükleyebilir?

Burcu okulun girişine yakın bir duvara oturmuş annesini bekliyordu; birlikte diş hekimine gideceklerdi.

Bir süre yanına gelen bir sokak kedisiyle oyalandı, sonra okuldan çıkan hocalarına el salladı. Tam nerede kaldığını sormak üzere annesine telefon edecekti ki hızla ona doğru yaklaşan arabayı fark etti. Annesi gelip Burcu’nun tam önünde durdu.

Burcu arabaya binerken, “Nerede kaldın? Çok merak ettim” dediyse de annesi cevap vermedi.

Diş kliniğine giden sapağı hızla geçtiler. “Anne, ne yapıyorsun? Randevuyu kaçıracağız!” dedi Burcu, ancak annesi söylediklerini duymamış gibi sessizce yola devam etti.

Anlaşılan, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Annesinin direksiyonu tutan elleri titriyordu. Son sürat otobana çıktılar.

“Anne, nereye gidiyoruz?”

“Canım, cep telefonunu kapatabilir misin?” Burcu’nun annesinin bir gözü sürekli dikiz aynasındaydı.

“Neler oluyor anne?”

“Hadi bebeğim, söz dinle biraz, lütfen!”

Yol artık ıssızlaşmaya başlamıştı. Burcu koltuğunda huzursuzca kımıldandı.

Soluksuz okuyacağınız bu serüven sizi Altın Yıldız’a ulaştıracak….

Son Turnalar

“Necdet Ekici’nin en önemli özelliği dramı vurucu yerinden yakalayabilmesi ve bunu çarpıcı bir biçimde işleyerek çok sağlam bir zemin üzerine oturtmasıdır.

Ekici’nin hikayelerinde güçlü gözlemler, inandırıcılık, sivrilikleri olmayan bir gerçekçilik görülür. Taşpınar gibi aydınlığı farklı tonlarda anlatan, bir bakıma aydınlığı boyayan yazar, son yıllarda okuduğum hikayeler içerisinde gerçekten klasiğe geçecek örnekler ortaya koymuştur.

Ekici’nin son derece kıvrak kalemi, ayrıntıları yakalayan gözlem gücü, hikayelerindeki sağlam örgü ve dile olan hakimiyeti ‘olay hikayelerini’ çevremekle kalmıyor, insan psikolojisinin derinliklerine de ulaşıyor.

Kısacası Necdet Ekici, milli renklerde hemhal olmuş, kökü mazide olan atinin güçlü bir temsilcisidir.

– Sevinç Çokum (Romancı-Yazar)

Toprağın Çağrısı

Murat, İngiliz bir kadınla evlenir ve bir aile özlemi duymaktadır. Ancak kariyer hedefleri olan eşi sadece bir çocuk sahibi olmayı kabul eder. Murat ise çok çocuklu geniş bir aile istemektedir, tıpkı bir Türk ailesi gibi. Murat her ne kadar bir İngiliz gibi yetiştirilmiş olsa da Türk duygularına sahiptir.

Bu durum evliliklerinde sorunlara yol açar ve boşanma tartışmalarına kadar gider. Murat bu ciddi karar üzerine düşünmek için zamana ihtiyacı olduğuna karar verir ve aile geçmişini araştırmak için Türkiye’de doğduğu köye gider. Türk kökenini tanıtmak istediği 6 yaşındaki oğlu Robert’ı da yanına alır. Kitapta bu süreçte zaman zaman komik olayların da meydana geldiği bir dizi duygusal olaylar anlatılmaktadır. Baba ve oğlu tarafından aile kavramının anlamı ve değerleri tekrar keşfedilir.

Yanındayım

Ve hayat, “Sadece sarılıp uyuyacağız” diyordu…

Her sevda başlangıçta sonsuzluğu hedefler. Gözler hayranlıkla bakarken birbirine, avuç içlerindeki sıcaklığın hep kalacağına inanılır.

Ayrılık kelimesi aklın ucundan bile geçmez.

Hiç düşünülmeyen gerçek olduğunda ise canını dişine takıp hayata tutunmaya çalışır insan.

Yazarımız Selim Akgün; yanındayım diyen ama geride kalanların hikayesini anlatıyor.

Yanındayım

Ve hayat, “Sadece sarılıp uyuyacağız” diyordu…

Her sevda başlangıçta sonsuzluğu hedefler. Gözler hayranlıkla bakarken birbirine, avuç içlerindeki sıcaklığın hep kalacağına inanılır.

Ayrılık kelimesi aklın ucundan bile geçmez.

Hiç düşünülmeyen gerçek olduğunda ise canını dişine takıp hayata tutunmaya çalışır insan.

Yazarımız Selim Akgün; yanındayım diyen ama geride kalanların hikayesini anlatıyor.

Sende Mahsur Kaldım

“Bazı hikayeler yazıldıktan sonra başlar…”

Geçmişte takılıp kalmak, yeni yaşanacaklara tüm yüreğiyle kapalı kalmak, yeni olan ne varsa aşka dair, ürkmek ve usul usul yaklaşmak. Aynı hayal kırıklıkları ile mücadele etmekten köşe bucak kaçmak.

Birilerinde mahsur kalmak, geçmişin izlerinden bir türlü sıyrılamamak, hafızanın bir köşesinde yüreği gasp eden birileri, yaşamaya engel olan sarsıntılar…

Yazarımız Ümit Ziya Altı; Geride bırakılanların unutulamadığını, bu uğurda yaşanacak güzel anıların ertelendiğini vurguluyor. Eskilerde mahsur kalanların duygularını, etkileyici bir şekilde betimliyor.

Tatlı Tehlike

Görevleri, cennetten kovulan iblislere hizmet etmek olan Nefillerden biri olduğunu öğrendiği günden beri hayatı altüst olan Anna, kötülüğe boyun eğmemeye kararlıdır. Ama dört bir yanda kol gezen fısıldayan iblislerin ve acımasız Düklerin dikkatini çekmemek için o da diğer Nefiller gibi çalışmak zorundadır. Bunun için tüm çekingenliğinden sıyrılıp bir parti kızı oluveren Anna artık tüm eğlencelerin aranılan ismidir.

Bu şekilde yaşamaktan nefret etse de o, çok büyük bir amaca hizmet edecek olan “seçilmiş kişidir” ve zamanı geldiğinde ona emanet edilen Erdem Kılıcı ile büyük bir savaşa öncülük edecektir. Ama o güne dek kimliğini gizli tutmalı ve toplayabildiği kadar yandaş toplamalıdır. Bunun için kendisi gibi bir Nefil olan Kaidan Rowe’a duyduğu büyük aşkı bile kalbine gömen Anna, bir yandan “kötü kızı” oynarken bir yandan da iblisleri yeryüzünden silmek için ölümcül bir mücadeleye girişecektir.

Şiirler

Goethe’nin şiir anlayışı; “Şiir özü, hayat özüdür” anlayışına dayanır. Şiir, içten doğar, iç hayatın deyişidir. Yaratıcılıkta hiçbir amaç yoktur. Biçim duygulara dokunur ve şair, kişiliğini bu dokuda ve şair kişiliğini bu dokuda gösterir.

Gerçekten de Goethe’nin bütün şiirleri duyguludur. Kişiliği “kımıldanışı, bir yanyana dizişin durgun aynasında ve coşkun bir karşıya karşıya koyuşun dramatik betimlerinde ” gözükür. Her biri, hayatının canlı yaşayışlarıdır. Renkleri de hayatı gibi çok çeşitlidir. Hikaye, dram, müzik, felsefe ve yergi öğeleri birbirine karışmış, iç içe dolanmıştır.

Artık Benzemiyoruz Sonsuza

Başka bir dünyayı okuyan dokuyan ve yeniden çözen
çok tatlı bir kutsal evrende yaşar onun sakinleri.
Görünmeyende var olan görünürle sezdirilen…

“Susmayı yasaklayan tanrılara bir bakışta inanan.
Bahçesine yıldızları takip eden balık sürüleri gelen…”

Bilmediğimizi bilemediğimizde oluşan dalganın alıp götürmesine izin veren…

Sonrası masala düşüş,
Sonrası oyun ustalığı,
Sonrası söz büyücülüğü…

Sonrası;
Anımsayışın sonsuza kapılarını aralayıp bize seslenişi…

Xezel Bo Ye Gej

Leleya Berri

Wek laleyeke berri sere te
Gehli peş geh bilind
Endemikane ye bina te renge te
Kedi nebe her wiha bimine

Bir Kadının Hayatından Yirmi Dört Saat

Tukunun nasıl öngörülemez nasıl dönüştürücü bir kuvvet olduğunu izliyoruz Stefan Zweig’in usta kaleminden. Bir kumarbazın ve bir kadının tutkusu yirmi dört saatliğine karşılaşıyorlar. Çarpışmaya benzer bu karşılaşmanın sırrı yıllarca suskun bir yürekte, yaşıyor, ta ki ertelenmiş bir yüzleşmeye arındıran bir itirafa dek. Tek bir günün insan yaşamında kaplayabileceği yere, bazı günlerin tüm ömre, tüm günlere ve tüm zamanlara bedel olduğuna dair sarsıcı bir itiraf bu.

 

Tarihe Sığmayan Destan Çanakkale – Dönmeyi Düşünmediler

Eğer Çanakkale Boğazı düşerse, bizim de boğazımız gider, Başkent İstanbul düşer, bir daha belimizi doğrultamayız diyerek Türk, Kürt, Pomak Çerkez dedelerimiz çok şuurlu bir şekilde gelip burada severek ve isteyerek can verdiler, 253 bin bizim şehidimiz var.

270 bin de İtilaf devletlerinin kaybı bulunmakta. Dünya Açısından Gelibolu Yarımadasının önemi, Yarım milyondan fazla gencin bu küçücük kara parçasında can vermesi…

Yeryüzünde bu kadar gencin uğruna can verdiği bundan daha küçük bir kara parçası yok!”

Diyar-ı Manas

ak giymiş derviş gelmiş / derviş sözün söylemiş / “koyunuz adını!”
herkes bağırmış / baş tarafına “mim” gelsin / Peygamber timsali
ortasına “nun” gelsin / alimler timsali / sonuna, “sin” gelsin / aslanlar timsali.

Diyar-ı Manas

ak giymiş derviş gelmiş / derviş sözün söylemiş / “koyunuz adını!”
herkes bağırmış / baş tarafına “mim” gelsin / Peygamber timsali
ortasına “nun” gelsin / alimler timsali / sonuna, “sin” gelsin / aslanlar timsali.

Çanakkale Seddülbahir Kahramanları 1914-1915-1916

Birinci Dünya Harbi Çanakkale Cephesi üç bölgeden oluşur. Bunlar Seddülbahir, Arıburnu, Anafartalar bölgeleridir. Bu kitapta Çanakkale Cephesi Seddülbahir Bölgesi kahraman ve kahramanlıklarını bunların en  büyüğü ezineli Yahya Çavuşun öyküsünü okuyacaksınız.

İlk defa Çanakkale Cephesinde şehit düşen yüzlerce subay ve komutanımızın fotoğraf albümünü göreceksiniz. Bu kitaptaki “Çanakkale Savaş Alanları Rehberiyle” bölgeyi rahatça gezeceksiniz.

Mehmed Akif

Mehmed Akif adlı bu kitap, şair hayattayken yayımlanan onunla ilgili ilk bütünlüklü çalışmadır. Kendisi de şair ve yazar olan Süleyman Nazîf’in eseri, Arap harfleriyle kitap halinde ilk kez 1924 yılında basılmıştır. “İstiklal Marşı” şairinin kişiliği, düşüncesinin kaynakları, şiiri; eserlerindeki insani, vicdanî ve milli tavrı hakkında önemli bilgiler sunan bu eser, devrinde şaire yöneltilen pek çok eleştiriye de cevap vermektedir.

Elinizdeki kitapta, eserin 1924’te yapılan ilk basımı esas alınmış; metin hem orijinali hem de günümüz Türkçesine aktarılmış şekliyle okurun dikkatine sunulmuştur. Metin yayına hazırlanırken bütün yazım ve noktalama özellikleri aslında olduğu şekliyle korunmuştur. Sadeleştirilen metinde ise yazarın cümle yapısı ve akışına elden geldiğince müdahale edilmemiş, sadece bugünün okuru için zor görünen bazı terkip ve kelimeler günümüz diline yakın ifadelerle değiştirilmiş, gerekli durumlarda açıklayıcı bilgiler verilmiştir.

Süleyman Nazîf’in Mehmed Akif’i, şairi olduğu kadar onun 1920’lerde nasıl algılandığını da sergileyen ve dönemini de yansıtan önemli bir kitap olarak öne çıkmaktadır. Kitabın bu basımıyla hem Mehmed Akif’in hem de Süleyman Nazif’in güncellendiği fark edilecektir.

A'mak-ı Hayal (Orijinal Metin)

Şehbenderzade’nin vefatının 100. yılında yayına hazırladığımız bu çalışmanın kusursuz olduğu iddiasında değiliz; ancak A‘mak-ı Hayal’in bugüne kadar yapılan baskılarındaki fahiş hataların, gazete sayfalarında kaldığı tespit edilen kitaba girmemiş parçaların bizi harekete geçmeye adeta zorladığını ifade etmeliyiz.

Sultan Birinci Abdülhamid Han

Yirmi yedinci Osmanlı padişahı ve doksan birinci İslam halifesi olan Sultan Birinci Abdülhamid Han, zamanın büyük alimlerinden aldığı eğitim ve terbiye ile büyüdü. Zor bir zamanda tahta çıkan padişah Rusya, Avusturya ve İran’a karşı mühim mücadeleler verdiği gibi yine bu devletlerin tesiriyle çıkarılan isyanlarla meşgul olmak zorunda kaldı. Osmanlı ordusunun ıslahı için de çok büyük gayretler sarf eden Abdülhamid Han İstanbul’da ve Haremeyn’de de birçok hayır müesseseleri inşa etmiştir.

Sultan Dördüncü Mustafa Han

Yirmi dokuzuncu Osmanlı Sultanı ve doksan üçüncü İslam halifesi olan Sultan Dördüncü Mustafa Han şehzadeliğinde iyi bir eğitim aldı. Mustafa Han, zeki ve tedbirli olmasına rağmen, Üçüncü Selim Han’ın başlatmış olduğu ıslahatları, asilerin tahakkümü dolayısıyla devam ettiremedi.

40 Yaş Kızıma Mektuplar

“Umut kalacağına, emek kalsın”

“Kitap okumayı pek sevmiyoruz. Bu nedenle bu kitabı belki alacaksınız ama okuyacak mısınız? Emin değilim… Ama okumak için gayret edersen veya bir gözatarsan vicdan ve hoşgörü temelli yazılar bulacaksın. Tüm insanların birbirine saygı ve hoşgörü gösterdiği vicdanlı bir dünyada yaşamak dileğiyle iki okumalar dilerim.”

– Dr. Ceyhun İrgil

İlim bil, irfan bil, söz bil.
İkram bil, kural bil, doyum bil.
Usul bil, adap bil, sınır bil,
Yol bil, yordam bil.
Hal bil, ahval bil, gönül bil.
Çok konuşma, boş konuşma, kem konuşma.
Mert ol, yürekli ol.
Kimsenin umudunu kırma.
Sen seni bil; ömrünce bu yeter sana.

– Şeyh Edebali

Sultan İkinci Mahmud Han

Otuzuncu Osmanlı sultanı ve doksan dördüncü İslam Halifesi olan Sultan İkinci Mahmud Han saray geleneklerine uygun çok iyi bir eğitim gördü. Osmanlı sultanları içinde en sıkıntılı devirlerin birinde tahta çıkan padişah, asırlardır biriken dış güçlerin düşmanlığı ve iç gailelerin uçurumun kenarına getirdiği koca devletin yıkılışını engellemek için otuz sene mücadele etti. İkinci Mahmud Han, devletin, teknik ve sanayide devrin seviyesine çıkarılmasını isteyen tedbirli, gayretli bir padişahtı. Onun devrinde orduda, eğitimde, kültür ve edebiyatta çok büyük yenilikler yapıldı.

Sultan Üçüncü Mustafa Han

Yirmi altıncı Osmanlı sultanı ve doksanıncı İslam halifesi olan Sultan Üçüncü Mustafa Han şehzadeliğinde iyi bir eğitim gördükten sonra kırk yaşında Osmanlı tahtına oturdu. Devrinde doğuda ve batıda meydana gelen birçok siyasi hadise ile uğraştı. Onun zamanında askeri, idari ve mali sahalarda birçok yenilikler yapıldı. Kara Harp Okulu ve Deniz Harp Okulları onun zamanında hizmete girdi.

Sultan Üçüncü Osman Han

Yirmi beşinci Osmanlı padişahı ve seksen dokuzuncu İslam halifesi olan Sultan Üçüncü Osman Han şehzadeliğinde Osmanlı sarayında aldığı mükemmel bir eğitimden sonra 1754’te Osmanlı tahtına oturdu. Sultan Üçüncü Osman’ın saltanat zamanı içte yangınlar dışta bir sessizlik devri olarak geçti. Osmanlı tarihinin mâlî yönden en ferah devirlerinden biri de onun devridir. İstanbul’un güzelleşmesi için büyük bir imar faaliyeti başladı ve İstanbul başka bir İstanbul olduğundan yabancı ressamlar gelip günlerce İstanbul’un resimlerini yaptılar. Ağabeyi Birinci Mahmud Han’ın başlattığı cami inşaatını bitirerek Nuruosmaniye adı ile ibadete açtı.

Sultan Üçüncü Selim Han

Yirmi sekizinci Osmanlı sultanı ve doksan ikinci İslam halifesi olan Sultan Üçüncü Selim Han Osmanlı tarihinin büyük şahsiyetlerindendir. Hayatının ilk yıllarında iyi bir eğitim gören Sultan Selim Han Rusya, Avusturya ve Fransa gibi büyük devletlerin hücumlarına karşı devletin sınırlarını muhafaza etmeye çalıştı. Halim, selim ve çok zeki olan Sultan Selim Han Üsküdar’da pek çok hayır eserleri inşa etmiştir. Bunun yanında Üsküdar’da Selimiye Kışlası, Heybeliada’da Deniz Harp Okulu ve Halıcıoğlu’nda Mühendis ve Topçu mektepleri yaptırdı

Ayrılık Mevsimidir Kararlar Almalıyız

Dönüş bir türküdür
Tam bırakıp gittiğin yerde başlar
Sessiz söylenir, gölgeli yoldan geçilir.

Sönüş bir sözcüktür
Bir türlü getiremem sana uyan hecesini
Yarımdır, hiçbir şey anlatmaz, içlendirir yeniden.

Dönüş bir sessizliktir
Kapı açılır yoktur kimseler
Dönüş kadınsız sonrasız bir evdir.

Halkasız Köleler

Sokakta oyun oynamaları okula gitmeleri gerekirken 14 yaşına basmadan kocaya verilen “çocuk gelinler!”

İhanete , şiddete, iftiraya, tacize ve tecavüze uğrayan “halkalı köleler!”

Sırf “dul” kaldıkları için çevre baskıları ve acımasız töreler yüzünden yaşamları adeta cehenneme çevrilen “halkasız köleler!”

Genç yaşta kocalarını kan davasına kurban veren, bebelerine sıkılan kurşunla bedenlerini siper eden “şehit analar!”

Ölümsüz aşklar, yeşermeden soldurulan taze umutlar ve sıcak bir gülüşe adanan koca hayatlar!

“Kadınlar, bizim kadınlarımız…”

Avlulara Bakan Pencere

“Yetişmiyor hiçbir aşkın telaşına;
belki deli tayı çayırlara salsam

bir akşama alışır gibi kulunluyor kısrak
kısık gözlerle göğün yalımına bakarak

ince uçlu kamayı bileyliyor usta
ölüm atı hazırlamış avluda

göğün altında.”

Terapi

Kendinizle yüzleşmeye hazır mısınız?

Tanık yok.

12 yaşındaki Josy tanımlanamayan bir hastalığın pençesindedir. Doktor muayenehanesindeki tedavisi sırasında, ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolur. Dört yıl sonra, Josy’nin babası psikiyatrist Viktor Larenz, bu trajediyle başa çıkabilmek için Kuzey Denizi’nde bir adada inzivaya çekilmiştir.

Ceset yok.

Bir gün güzel bir yabancı, ona sürpriz bir ziyarette bulunur. Anna Spiegel olağandışı bir şizofreni türünden muzdariptir: Kitaplarında yarattığı karakterler gerçek hayatta karşısına çıkmaktadır. Son romanında da, tanımlanamayan bir hastalığa sahip küçük bir kızın, ardında hiç iz bırakmadan ortadan kayboluşunu yazmıştır.

Kız nerede?

Anna’nın hayalleri Josy’nin son günlerini anlatıyor olabilir mi? Viktor, istemeden de olsa, kızının kayboluşunun ardındaki sırrı çözmek için, son şansı olarak Anna’yı hastası olarak kabul etmeye razı olur. Ama kısa bir süre sonra, geçmiş su yüzüne çıktıkça, terapi seansları çarpıcı bir şekilde değişir hem de korkunç sonuçlarla birlikte.

“Sebastian Fitzek’in Terapi’si, karakterlerinin iç dünyalarındaki gerilimleri ve konu ile tempo arasındaki etkileşimi çok iyi yakalayan sofistike ve edebi bir gerilim. Doğrudan, rahatsız edici ve akıcı bir üslupla yazılan bu kitap, eline entrika dolu bir polisiye alıp yatağa kıvrılarak kitap okumayı sevenler ve daha derin bir anlayış düzeyine ulaşmak isteyenler için eşi bulunmaz bir kitap.”

– John Katzenbach 

“Terapi, aslında akıl almaz bir muamma içinde saklı bir bilmece. Okuyucunun elinden bırakamayacağı ve onu sürekli tahminler yapmaya zorlayacak bir gerilim. Psikolojinin ve gerilimin büyüleyici bir karışımı.”

– Paul Carson

“Altında yatan gotik gerilim öğelerinin okuyucuyu tahmin edilmesi imkansız bir sona doğru götürdüğü dahiyane bir psikolojik gerilim.”

– Publishers Weekly 

“Bu yıl içinde okuduğum en iyi suç romanı, insanı kendine esir eden bir hikaye.”

– The Bookseller

“Her sayfayı eliniz heyecandan titreyerek çevireceksiniz.”

– Alex Dengler, Bild

Paramparça

“Komşum, bir zamanlar onların kapı komşusuymuş, gerçekten. Bunlar mülteciymiş. Çetnikler köylerine geldiğinde Mustafa, babasının lağım çukuruna saklandığını görmüş. Adamlar bunların evine geldiğinde Mustafa’nın annesi ile kız kardeşini, herhalde tecavüz etmek için alıp götürmüşler. Ağabeyinin birkaç parmağını, burnunu, kulaklarını kesip gözlerini bağlamışlar ve testislerini bıçakla yarıp içinden çıkanları Mustafa’ya yedirmişler. Korkunç. Bunu hayal edebiliyor musun? Son anlattığımın doğruluğundan emin değilim ama diğerleri kesinlikle olmuş.”

Bosna Savaşı’nın ortasında bir genç… İsmet. Bir havan topu mermisinin oturma odanıza isabet edebileceği, yolda yürürken ayağınızın dibine bomba düşebileceği zamanlar…
İsmet işte bu savaştan kaçtı. Edinburgh’daki festivale davet edilince tiyatro topluluğuyla birlikte İskoçya’ya gitti. Oradan Hırvatistan’a, oradan da Amerika’ya. Fakat geçmişinden ve yaşadığı travmadan kaçamadı; annesi ile sevgilisini ardında bırakmış olmak onu daha da yaraladı. Ve doktoru ona yaz dedi. Aklına ne gelirse yaz. O da yazdı. İsmet’i yazdı. Mustafa’yı yazdı. Sonra belki de Mustafa onun hayatını yazmaya başladı. Ta ki gerçekle kurgu birbirine girene dek…

“Bütün vahşiliği ve içtenliğiyle hakiki bir sanat eseri ve kesinlikle unutulmayacak bir roman.”

– Dinaw Mengestu

“Bu sayfalarda savaşın paramparça ettiği bir hayatı yeniden bir araya getirmeye adanmış, tutku dolu bir kalp atıyor. İsmet Prcic’in ilk romanı Paramparça, kabına sığmayan, şoke edici, üstün bir performans gösteriyor.”

–  Christine Schutt

“İsmet Prcic, savaşın, aşkın, ailenin ve memleketin bütün karmaşıklığını parçalarına ayırıp bu parçaları güzel olduğu kadar insanın içini acıtan bir romana savurmuş.”

– Dinaw Mengestu

“Hem duygusal anlamda ses getirmeyi hem de deneysel olmayı başarabilen çok başarılı bir kitap. Prcic’in eseri bütünüyle kendisine has. Paramparça, Bosna Savaşı’nı ve sonucunda doğan diasporayı gözler önüne seren bir kitap olarak değerlendirilecek.”

– Philipp Meyer

“Hayatta kalmayı başaran birinin bu başarı ve suçluluk öyküsü, yetenek, korku ve hüzünle yazılmış. Prcic’in hassasiyetinde vahşi ve nazik bir komedi var. Görünen o ki bu dünyada insaniyet, onun yokluğunda yaşayanlarda daha fazla bulunuyor.”

– Brad Watson

“Bu roman, aslında aynı adam olabilecek iki genç Boşnak’ın paralel evrenlerdeki yaşamları arasında ezici samimiyetiyle ışık hızında ilerliyor. Tıpkı korku gibi, bu roman da kulaklarınızı iyice açmanıza sebep olacak.” 

– Rae Armantrout

“Bu romanın bu denli iyi, bu denli sert, güzel ve rahatsız edici olmasının nedeni, keskin parçaları bir araya getirmeye çalışan birden fazla İsmet’in var olması. Paramparça, güçlü bir yeni yetenek tarafından hayatın ta kendisinden çıkarılmış bir roman gibi.”

– Ron Carlson

Bir İnkılap Daha Var

1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı ‘Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkındaki Kanun’la bir milletin alfabesi değiştirildikten yıllar sonra, Batı’ nın son büyük düşünürlerinden Jacques Derri da, bir mektubunda, ‘Türklerin harflerinin çalınmasının onlarda bir bellek yitimine yol açtığı’nı söylemişti. Bundan birkaç yıl sonra, merakla beklediğimiz çalışma geldi: Ercan Köksal, sabır ve titizlikle derlediği tanıklıkları, edebi bir dile tercüme etti ve bilincin yaralanmasına neden olan harf darbesinin tarihsel hafızasını tarihe emanet etti. Şimdi bize düşen, Türkiye tarihinin, bu en trajik kırılmasının heybesindeneler olduğunu öğrenmek için, bu güzelim kitabı okumak ve okutmak… Ercan Köksal’ın bin bir emekle ve edebi olanın içinden ortaya koyduğu sosyolojik fotoğrafı tanımak…

– Sadık Yalsızuçanlar

Ormanda “az kullanılan yol”a talip bir adam. Okuyanlara “öykü” dese de, meselenin tam kalbinde bir düşünme payı bırakıyor: Harf İnkılabı Öyküleri … Bu adama kulak vermeli.

– Turgay Yalanız

Sarı Sıcak Bir Yolculuk

“Geçmişin karanlığından ışığa uzanan bir psikoterapi yolculuğu.”

Bilinmezlerle dolu bir içsel yolculuk hikayesi… Geçmişin karanlığında, fotoğraflar, rüyalar ve anılar içinde, kendi gerçeğini ve kimliğini arayan bir kadın… Kimi zaman köklerinin bulunduğu esmer coğrafyaların yakıcı sıcağında, kimi zaman beyaz ve soğuk kentlerin ayazında yürüyor. İstanbul’dan Paris’e, Mardin’den Prag’a, Adana’dan Cordoba surlarına uzandığı bu zorlu süreçte, hikayesinin kayıp parçalarını bir araya getirmeye çalışırken, çocukluğunu, ailesinin geçmişini ve ülkesinin tarihini sorguluyor.

Bugünden 1900’lerin başlarına, şiddetin ve yıkımın kol gezdiği yıllara yaptığı yolculuklarda; çatışmaların, içsel hesaplaşmaların ve toplumsal yüzleşmenin derinliklerinde dolanıyor.  Gerçek bir yaşam öyküsünün anlatıldığı bu psikoterapi romanını okurken, uzak kentlere ve tarihlere doğru soluk soluğa bir yolculuğa çıkacaksınız. Ağlatan, güldüren, isyan ettiren anıları yeniden yaşarken geçmişinize rastlayacaksınız. Satır aralarının, bazen çok uzak, bazen çok yakın bir noktasında kendinizle buluşacaksınız.

Sarı Sıcak Bir Yolculuk, gerçek bir yaşam öyküsünün, kurgu bir karakter ağzından anlatıldığı bir psikoterapi romanıdır. Kitaptaki her bir bölüm, bir terapi seansını anlatmaktadır.

 

Bilge Terzi Mehmet Said Çekmegil

Müslümanların düşünce ve anlayış sorunlarını, engin bir tetkik ve sorumluluk duygusuyla ele alan M. Said Çekmegil İslami düşüncenin temel kaynak merkezinde yeniden uyanışı yolunda bir Müslüman, bir terzi, bir yazar, yayıncı gibi pek çok niteliklere sahip alaylı bir mütefekkirdi.

Hayatı boyunca Malatya’da sürdürdüğü çalışmalarla, kaynaklara dönüşü savunan tecdid hareketinin sesi olmayı amaçlayan kitaplarla, kurduğu fikir kulübü ile katıldığı yurt içi ve yurt dışı konferans ve seminerlerle Müslümanların bozulan temel bütünlüğünü kurmaya çalıştı. Düşüncesiz, dilsiz, kavramsız, eleştirisiz ve sahih bilgiye dayanmayan bir İslam anlayışının felce uğramış bir bilinç,Müslümanların yazgısı olamazdı. Bu düşünce ile bir bilinç dünyası inşa etmek istedi M. Said Çekmegil.

Metin Önal Mengüşoğlu yakından tanıdığı M. Said Çekmegil’i anlatıyor Bilge Terzi kitabında. Çekmegil’in kişiliğinde tanık olduğu son alaylı mütefekkirin ilginç hayat ve düşünce serüvenini bütün boyutlarıyla yansıtıyor. Çok az yazarın yakalayabileceği bir içtenlikle ve duyarlıkla Said Ağabeyini anlatıyor. Ona duyduğu sevgiyi dile getirirken onun fikir dünyasının temellerini de ortaya koyan bir sorumluluk bilinci ile hareket ediyor. Bilge Terzi, hepimizin Said Ağabeyini daha yakından tanımak için…