Karl Marx: 19. Yüzyılda Yaşanmış Bir Hayat

Belki de 19. yüzyılın ilk yarısındaki koşulları ele alan Marx’ı, geçmişe
bakarak geleceğe ışık tutan biri olarak anlamak, onu tarihsel gelişmelerin
öngörüsü sağlam bir yorumcusu olarak anlamaktan daha yararlı olacaktır.
JONATHAN SPERBER
Karl Marx hakkında hâlâ öğrenecek bir şey kalmış olabilir mi? Tarihçi
Jonathan Sperber’in eseri, bu sorunun cevabının evet olduğunu
kanıtlıyor. Düşüncesi ve eylemiyle modern çağın kutup yıldızlarından
olan Karl Marx’ın hayatını, farklı açılardan görmemizi sağlayan bir kitap
Sperber’inki
Bu biyografi her şeyden önce, klişeleşmiş ifadesiyle, insan olarak Marxı
tanımayı sağlıyor. Romantize etmeden, mitleştirmeden, zaafları içindeki
büyüklüğünü anlatarak İnsanlarla ilişkilerine, hırslarına, kaygılarına,
bu arada örneğin hayat yoldaşı Engels’le dostluğuna ışık tutarak Kitap
elbette büyük düşünürün sadece özel hayatına değil, düşünce ve siyaset
hayatına da bütün ayrıntısıyla eğiliyor. Onun Hegel etkisiyle müsbet
bilimlerin ve pozitivizmin cazibesi arasındaki enerji akımıyla oluşan
düşünce dünyasını da inceliyor Sperber. Kitabın belki en özgün yanı şu:
19. yüzyıl Avrupası uzmanı olan yazar, Marx’ın hayatını, düşüncesini ve
eylemini, yaşadığı dönemin koşullarına oturtarak anlamaya eğiliyor. Büyük
bir titizlikle, ayrıntı ve hakikat sevgisiyle yapıyor bunu. Marx’ı bir 19. yüzyıl
romanının içinde okuyoruz!
Sürükleyici, kılı kırk yaran bir araştırma
New York Times
Olağanüstü ayrıntılı

Daisy Miller

Romanlarında toplumun dayatmalarını tanımayan ve sırrı çözülemeyen Amerikalı kadın figürünü yakından inceleyen Henry James, bu konuyu ilk defa 1878 tarihli Daisy Miller’da eşsiz bir incelikle resmetmiştir. Ailesiyle birlikte Avrupa’da seyahat eden Daisy Miller, etrafındakileri hayrete düşürmektedir. Frederick Winterbourne onu çözmekte herkesten çok zorlanır: Bu genç kız görgüden habersiz midir, yoksa bilerek mi bu kuralları altüst etmektedir?

Cenevre Gölü’nden Roma’nın sokaklarına uzanan hikâye, bir gece yarısı Kolezyum’da doruğa ulaşır: İtalyan bir gençle yakınlık kuran Daisy, kendisini ödemekten kaçtığı bedellerce kıstırılmış bulacaktır. James’in edebiyat çevrelerinde adını duyurmasını sağlayan bu kısa romanı, genç kızlara kötü örnek olduğu gerekçesiyle çok da eleştirilmiştir.

“Öyle ince bir zekâya sahipti ki, onu hiçbir fikrin bozması mümkün değildi. James romanlarını yazarken, kendi görüşünü kaleme alan değme Fransız eleştirmene benzer; bir başka parazit fikrin esamisi bile okunmaz.”

– T.S. Eliot

Aşk Yüzünden

“Yalan kaçmış kulağınıza!” diyor doktor.
Yalana bakıyorum.
Küçücük bir şey gibi gözüküyor.
“Vay be! Günlerdir kulağımı kaşındıran bu muymuş?
Hangi yalan peki?” diyorum.
“Durun, bekleyin” diyor doktor. “Dikkatli olmamız lazım.
Tekrar kulağınıza kaçabilir. Önce şu deney tüpünün içine koyalım. Sonra serbest bırakırız.”
Yalanı tüpün içine koyuyor.
Kapağını da kapıyor tüpün.
Serbest kalıyor yalan.
“Seni seviyorum” diye cılız bir ses geliyor tüpün içinden.
“Yalanmış ha?” diyorum.
Kulağım bile anlamış, kalbim hâlâ anlamıyor…

“Başka bir dünyaya ait hikâyelerin yazarı Evren Yiğit. Yumuşak anlatımıyla düş dünyasından çekip çıkarıveriyor öykülerini… Masal denizine daldırdığı oltasıyla, öyküler avlıyor yetişkinler için.”

– Remzi Kitap Gazetesi

Biri Varmış Biri Yokmuş

Bir gün o kadar büyümüş olduğumu Fark ettim ki, masallarım nerede kaldı. Merak ettim. Bakınmaya başladım etrafıma. Meğerse sadece kendimi değil, masal kahramanlarımı da getirmişim yanımda. Her birine kulak kesildim, hepsinin hikâyesini dinledim. Hikâyeler “Yazbizi” dediler. Yazmaya başladığımda ise ilk bunlar döküldü kalemimden:

“Herkesin hayatımız da bir yeri var. Kimi dev, kimi cin, kimi cüce, kimi kötü kalpli kraliçe. Hayat da bir masal değil mi zaten? Evvel ve ahir zaman içinde…”

İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..

İşte, selvilerin gerisinden ateşler, kıvılcımlar yükseliyor. Dağıla dağıla, uçuşa uçuşa, Ayasofya’ya kadar uzanıyor ve Ayasofya’nın beyaz minareleri pespembe kesiyor. Şimdi sis perdesi kalkmaktadır. Kubbeler mavimsi, gümüşleniyor, birçok minare, aydınlık çoğaldıkça, kıpkırmızı. Tepeler pembe pırıltılı, sahiller mavimsi ve morumsu. İstanbul adeta taptaze. Selim ileri, İstanbul Kitaplığının altıncı cildi İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..’da romanlarda, şarkılarda, filmlerde kalmış o kente, artık hayal İstanbul’a götürüyor bizi, büyülü bir yolculuğa davet ediyor.

İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..

İşte, selvilerin gerisinden ateşler, kıvılcımlar yükseliyor. Dağıla dağıla, uçuşa uçuşa, Ayasofya’ya kadar uzanıyor ve Ayasofya’nın beyaz minareleri pespembe kesiyor. Şimdi sis perdesi kalkmaktadır. Kubbeler mavimsi, gümüşleniyor, birçok minare, aydınlık çoğaldıkça, kıpkırmızı. Tepeler pembe pırıltılı, sahiller mavimsi ve morumsu. İstanbul adeta taptaze. Selim ileri, İstanbul Kitaplığının altıncı cildi İstanbul’un Tramvayları Dan Dan!..’da romanlarda, şarkılarda, filmlerde kalmış o kente, artık hayal İstanbul’a götürüyor bizi, büyülü bir yolculuğa davet ediyor.

Sakız Sardunya

İstanbul’da sakin bir mahallede bir kız çocuğu yaşardı. İsmini hiç mi hiç sevmeyen… Hem akıllı, hem meraklıydı. Çok da konuşkandı. Anne babasına ve öğretmenlerine durmadan sorular sorardı. Zavallı büyükler, onun zekâsına yetişmekte zorlanırdı! Bir atlası vardı sürekli karıştırdığı ve pek çok kitabı…. Hayaller kurmaya bayılırdı. Bir gün okulun kütüphanesinde hiç beklemediği bir sürprizle karşılaştı. Rafların arasında tuhaf bir küre parlıyordu. Bulan herkesi unutulmayacak bir yolculuğa çıkaran sihirli bir küre! Efhima, yani Efsaneler, Hikâyeler ve Masallar Ülkesi’ne uzanan rengârenk bir maceraya atılmaya hazır mısınız? Usta yazar Elif Şafak çocuklar için sıcacık ve sıradışı bir öykü yazdı! Dostluk, paylaşım, hayal gücü, kitap ve doğa sevgisinin özenle işlendiği Sakız Sardunya, soluksuz ve keyifli bir okuma süreci vadediyor.

Strasbourg doğumlu Elif Şafak, çocukluğunu ve gençliğini Ankara, Madrid, Amman, Köln, İstanbul, Boston, Michigan ve Arizona’da geçirdi. ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi, yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümü’nde, doktorasını ise siyaset bilimi alanında tamamladı. İlk romanı Pinhan’la 1998 Mevlana Büyük Ödülü’nü aldı. Bunu Şehrin Aynaları ve Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü’nü kazandığı Mahrem izledi (2000). Ardından her ikisi de çok satan ve geniş bir okur kesimine ulaşan Bit Palas (2002) ve İngilizce kaleme aldığı Araf (2004) yayımlandı. Med-Cezir’de (2005) kadınlık, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat konulu yazılarını topladı. 2006’da senenin en çok okunan kitabı olan Baba ve Piç yayımlandı. Ardından aylarca satış listelerinden inmeyen ilk otobiyografik kitabı Siyah Süt’ü yazdı. Doğan Kitapçılık tarafından 2009 martında yayımlanan Aşk Türk yayıncılık dünyasında önemli bir rekora imza atarak, en kısa sürede en çok satan roman oldu. Tüm eserlerinden seçkiler niteliğinde olan Kâğıt Helva aralık 2009’da yine Doğan Kitapçılık tarafından yayımlandı. Eserleri otuz dile çevrilen Elif Şafak’ın romanları dünyanın en önemli yayınevlerinden Farrar, Straus and Giroux, Viking ve Penguin tarafından yayımlanmaktadır.

Bilgelik Hikayeleri – 2

İlk kitabımızda olduğu gibi, bu kitabımızda da sadece filozoflar değildir kitabımızın kahramanları. Onların sözlerinden, öğütlerinden veya hayatlarından kesitler okurken, aslında kendi duygularınızın, tecrübelerinizin ve inançlarınızın arasında bulacaksınız kendinizi. Mutasavvıflar da sizinle beraber yolculuk edecektir bu hikmet yolunda.

Hz. Peygamber’in sevgisinin sıcaklığını onu sevenlere dâir anekdotlarla içinizde hissedeceksiniz. “Belki ben de böyle biri olabilirim, neden olmasın ki ?” diyeceksiniz. Hayatınızın kodlarını, bakış açısının önemi üzerinde tekrar kodlayacaksınız. Ama her şeyden önce ve her şeyden öte, felsefe diyarından hikmet yurduna bilgelik rehberliğinde seyahat ederken, hayatınızda pek çok şeyin bu kesitlerle beraber akıp gittiğini göreceksiniz. Tekrar oturup düşüneceksiniz ve diyeceksiniz ki; demek ki felsefe, hayatımızın tam ortasındaymış… Demek ki felsefe, hayatın ta kendisiymiş…

Ölüm'ün Hizmetkarları 2 – Karanlık Zafer

Genç, güzel ve zalim.

Sybella, Ölüm Tanrısı Aziz Mortain’in manastırında bir suikastçı olarak eğitilmiş ve sonrasında Breton sarayına gönderilmişti. Şimdi çok tehlikeli bir görev için sarayın karanlık dehlizlerinde dolaşıyor. Yüzüne taktığı maske ile o artık, Ölüm’ün en tehlikeli silahı.

Babasını gazabı ürkütücü ve kardeşinin sevgisi tekinsiz. Sybella her şeye rağmen, uğruna yaşayacağı bir amaç bulunuyor.

Ölüm’ün Hizmetkarları üçlemesinin ikinci kitabı olan Karanlık Zafer tehlikeli bir kaçış, karanlık güçler ve tarafını seçmek üzerine…

Küçük Yürek

Anne-çocuk ilişkilerinde yepyeni bir yaklaşımı, “doğal annelik” kavramını hayatına taşıyan bir anneden çocuk yetiştirmenin ipuçları…

Çocuğunu yetiştirmek için kentin kaosundan kaçıp doğanın kucağına yerleşen Umut Akyüz Çerezci ve ailesinin öyküsü… “Çocuğunuzla güzel anlar yaratın” düsturuyla yola çıkan yazar, sıradan bir yaşamı sıradışı yapan anlar yaratmanın peşine düşmüş ve bu projesini “anne-çocuk” ilişkisinden temellendirmiş.  Çiçeğin kokusunu, rüzgarın esintisini, doğanın renklerini, özetle doğanın bütün hallerini bir Ege kasabasından, çocuğunun gözleriyle bir kez daha keşfeden Çerezci, kitabında oyunları doğayla biçimlenen, kendisiyle ve çevresiyle barışık çocuk yetiştirmenin ipuçlarını anlatıyor.

Çocuğuyla yaşadığı deneyimi fotoğraflarla ve anekdotlarla aktaran yazar, tüm anneleri doğayı ve “doğal annelik” kavramını tekrar keşfetmeye çağırıyor!

Kaddish

Altıkırkbeş yayın bir şiir kuşağı olan Beat sürecini hakkıyla kitaplaştırmaya devam ediyor :

Allen Ginsberg’in Uluma şiiri her ne kadar popüler bir devasalık kazandıysa Kaddish (Kadiş) şiiri ve kitabı da onun edebi gücünün devleşmesi ve Amerikan – Dünya Edebiyatı’ndaki yerinin silinmezliği anlamına geliyordu!

“Bütün Beatler delilik metaforunun farkındaydı; onu uyuşturucularla, yoksulluk ve çileyle, sonunda da yazarak kışkırttılar. Gerçek delilik her durumda trajik ve insanı sakat bırakan bir şey olmasına rağmen, asi bir akıl fikrinde romantik bir his var. Deli bir akıl dürüst ve Zen yalınlığındadır; bu büyüleyici yalınlığı “Kaddish”te, Naomi Tanrı’ya bir kase mercimek çorbası ikram etmekten bahsettiğinde görürüz. Normal dünyanın yozlaşmış olduğunu düşünüyorsanız, delilik saflığa giden bir yoldur. Birinin gerçekten delirmeyi isteyebileceğini düşünmek zordur (bu kişi daha önce hiç gerçek bir deliyle karşılaşmamışsa başka). Ama Beatler akıl sağlığının gizlediği hakikatleri açığa çıkarmak için yanıp tutuşuyordu.

Ginsberg başlangıç rahmi canavarından, Burroughs çatalımızın ucundaki çıplak şölenden, Kerouac titreyen etin gebe kalma çarkından bahsediyordu. Doğum ve ölüm, ikisi arasındaki bütün o tuhaf şeyler… hepimiz kırılganız, akıllılar ve deliler, sonunda hepimiz en azından gizli ya da küçük bir şekilde deliliği deneyimleyeceğiz. Bu şiir Ginsberg’in annesi için bir dua olarak başlıyor ama hepimiz için bir dua – her birimiz.”

– Levi Asher

 

1 Rüya 2 Yanlış

Ya sizde her gece aynı rüyayı görseydiniz… Her seferinde tanımadığınız bir kadın zorla bir arabaya bindirilip kaçırılıyor ve muhtemelen öldürülüyor… Max her gece aynı rüyayı gören eski bir alkoliktir. Alkolü bıraktığından beri gerçek ile hayal arasındaki çizgiyi görmekte zorlanan Max, bu rüyanın anlamını çözmek içinrüyasındaki kadını bulmalıdır.Herkes rüyalarının gerçekleşmesini ister, ama Maxrüyası gerçekleştiğinde tek bir şey dileyecektir: Tüm bunlar keşke bir rüya olsa…”

Lagün'ün Çağrısı

Tharbea’nın altı kıtasında biri olan Sentgar’la unutulmuş bir peygamberin yazmalarını bulan bir çoban kendini Ruud soyunun peygamberi ilan ederek tüm tanrıları yok edip tek tanrı inancını yymaya çalışmaktadır. Ancak eski bir lanet soyunun denize girmesine engeldir. Peygamber laneti kaldırmak için suyun tanrısı Lagün’ü öldürmeyi planlamaktadır. Böylece kutsal topraklar olan denizin ötesindeki Anath’ı istila edebilecektir.

Roman peygamberin planlarından haberdar olan büyücülerin eski öğrencilerini çağırmasıyla başlıyor ve Nuzu adlı bir çocuğun üzerine kurgulanıyor. Suyun tanrısı Lagün’ü duyabilen Nuzu’nun yolu bir büyücüle kesişiyor. Birden kendini büyük bir savaşın ortasında bulan Nuzu suyun tanrısını korumak için birleşen yoldaşlığın içinde kendini keşfetmeye başlıyor. Bu süreçte üvey babasının sakladığı bir sırrı öğreniyor, tanrıların hükümlerini kullanabilen ‘ Sahipler’le tanışıyor ve efsanefi savaşçılar olan Ateş Taşıyanlarla savaşa katılıyor.

Kendini keşfetmeye, birlik olmanın önemine büyümeye ve inancın ne olduğuna dair size sorular sorduracak bir kitap, Lagün’nün Çağrısı. Onbinlerce insanın öldüğü bir savaşta, kazanmak için bir çocuğun yaşamasını sağlamak zorunda onların hikayesini anlatıyor. 

Acı Hayatlar

Nedim Gürsel Acı Hayatlar’da kimi zaman şehvet kimi zaman boğuntuyla yaşadığı yere damgasını vuran yazarların peşinde bir yolculuğa davet ediyor okuru.

Aynalarda balıketi, yapay sarışınlar, az sonra görkemli asansöre binip aile babalarıyla odaya çıkacak orospular makyaj tazeliyorlar. Derken görüntüye Justine de gelip yerleşiyor. Belki bir orospu değil o, sarışın da değil. Ama bir dönemin en cazibeli, en gizemli, en belalı kadınlarından biri. Onun, bugüne dek tanıdığım roman kahramanları arasında çok özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Belki şehveti değil de düpedüz nemfoman oluşu bende bu düşünceye yol açıyor.

İskenderiye’yi kucaklamak, kollarımın arasına alıp onda Justine’i bulmak, onunla hemhal olmak, Justine’de İskenderiye’yi yaşamak istiyorum, bu isteğin yalnızca bir hayal, boşa harcanmış bir gençlik tutkusu olduğunu bilsem de. İskenderiye ve bu kente ismini şehvetle nakşetmiş olan “belalı güzel” Justine’in yaratıcısı Lawrence Durrell. Ömrünü bu kentte tüketmiş, genç oğlanlara düşkün Yunanlı şair Kavafis. Beyaz gecelerin kenti Moskova ve “ölü canlar”ın avcısı Gogol. Genç ve güzel karısının uğruna düelloda can veren Puşkin, “aşkın kayığı hayatın kayalığına çarpınca” canına kıyan Mayakovski. Cezayir’in ikinci büyük kenti Oran ve bu kenti “sıkıntının başkenti” ilan eden Camus. Pula ve James Joyce. Frankfurt, Weimar ve Goethe. Paris yakınlarındaki Vendôme ve Honoré de Balzac’ın yatılı okul yılları. Madam Bovary’nin yazarı Flaubert’in izinde Deauville ile Trouville…

Nedim Gürsel Acı Hayatlar’da kimi zaman şehvet kimi zaman boğuntuyla yaşadığı yere damgasını vuran yazarların peşinde bir yolculuğa davet ediyor okuru. Bir dedektif özeniyle bir kentin o yazarın önce ruhuna, sonra metnine sızan özünü yakalıyor. Edebi bir yolculuk bu, okudukça içinde kaybolacağınız…

Yazar Hakkında:

Nedim Gürsel 1951’de Gaziantep’te doğdu. Galatasaray Lisesi’ni ve Paris Sorbonne Üniversitesi Modern Fransız Edebiyatı bölümünü bitirdi; aynı üniversitede Nâzım Hikmet ve Aragon üzerine Prof. Etiemble’ın yönetiminde karşılaştırmalı edebiyat doktorası yaptı. Halen CNRS’te (Fransa Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi) araştırma başkanı olarak görev yapmakta ve Paris INALCO’da (Doğu Dilleri Yüksek Okulu) Türk edebiyatı dersleri vermektedir.

Edebiyatın hemen her dalında ürün veren Nedim Gürsel’in kitapları Fransa başta olmak üzere yirmi beş ülkede yayımlandı, bazı öykülerinden yapılan tiyatro uyarlamaları Türkiye ve Avrupa ülkelerinde oynandı. Yazar DAAD adlı kurumun davetlisi olarak bir yıl Berlin’de kaldı; Fransa, Almanya, İtalya ve Türkiye gibi pek çok ülkede hakkında incelemeler ve doktora tezleri yapıldı, belgeseller çekildi.

Nedim Gürsel’in aldığı ulusal ve uluslararası ödüller şunlardır:Türk Dil Kurumu Ödülü (1976), Abdi İpekçi Barış Ödülü (1986), Fransız PEN Kulüp Özgürlük Ödülü (1986), Haldun Taner Öykü Ödülü (1987), Struga Altın Plaket Ödülü (1992), Radio France Internationale Öykü Ödülü (1992), France-Turquie Ödülü (2004), Fransa Hükümeti Edebiyat Şövalyesi Nişanı (2004), Mevlâna Dünya Kardeşlik Ödülü (2009), Türkiye Yayıncılar Birliği İfade Özgürlüğü Ödülü (2009), Balkanika Vakfı Uluslararası Roman Ödülü (2012), Fransa Akdeniz Roman Ödülü (2013)

Lubitsch

İngilizcede (ve Fransızca’da) aşkı tarif ederken “düşmek” fiilini kullanırız: to fall in love (aşka düşmek).

Alain Badiou bu konuda kaleme aldığı o harika Aşka Övgü kitabında, “aşka düşmek” ile ilgili çöpçatanlık ajansları ve uzmanlar aracılığıyla “uygun bir partner bulma arayışı”nı karşı karşıya koyar: Böyle bir arayışta, düşüş olarak yerleşik olarak hayatımı rayından çıkaran ve yeni bir özne olarak yeniden doğmama vesile olan çılgın bir olay olarak aşkın kendisi büsbütün kaybolur.

Lubitsch’in Ninotchka’sındaki ikili düşüşle olan şey bu değil midir? Ninotchka çılgınca gülmeye başladığında hem kahkahaya hem de aşka düşer.

Aranmayan Özellikler

Hepsi bir yerlerinden yaralı, zaaflarıyla yetenekleri arasında sıkışmış, tükenmeye mahkûm kahramanlarıyla, her şeyin paraya dönüşebilme gücüyle sınandığı günümüze uygun bir roman.

Çağımızın Ölü Canlar’ı

Deneyimli finans danışmanı Faruk, global bir enerji şirketinin insan kaynakları biriminde gerçekleşmiş bir dizi yolsuzluğun izini sürmektedir. Şirkete yıllar boyu sahte işe alımlar yapılmış, gerçekte çalışmayan insanlar çalışır gibi gösterilmiş ya da yalancı özgeçmişlerle yüksek pozisyonlarda istihdam edilmiştir. Faruk bu isimlerin bir kısmına ulaşmayı başarır. Karşısına çıkanlar, bazı olağanüstü yeteneklerine karşın, yenik, kenara itilmiş, kullanılmış ya da hastalıklı kişilerdir. Bütün bulgular, şirketin eski bir çalışanı olan Süleyman Kara’yı ve merkezde onun tedirgin edici kişiliğinin bulunduğu karmaşık bir ilişkiler ağını göstermektedir.

Yazar Hakkında:

Selçuk Orhan, 1977 Afyonkarahisar doğumlu. 1995’ten beri çeşitli edebiyat dergilerinde öyküleri ve eleştirel denemeleriyle görünüyor. Kansızlık (2000) ve Taş Kayık (2003) adında iki öykü kitabı ve 40 Hadis (2010) adında bir romanı bulunuyor.

Eğlencesini Yitiren Ülke

Betonun, makinenin, soğuk teknolojinin kararttığı şehir hayatının gündelik ama sıradan olmayan ayrıntıları… Savaşın, diktatörlüklerin gölgesindeki uzak şehirler… Sokaklar, evler, neon ışıklarının renklendiremediği bir örnek hayatlar… Avm’ler, ufku kaplayan gökdelenler, artık bizim olmayan parklar, semtler, mahalleler…  Birbirinin sonunu hızlandırmak için kavgaya tutuşan siyasetçiler, bağırtılar, vasatistler.  Partililer, cemaatçiler, operasyonlar, algılar…

Bir ülke hızla yitiriyordu eğlencesini… ve gazeteci yazıyordu bu yitirilmiş eğlenceyi, yeni gelen hüznü, içinde taşıdığı umudu…“Yeni Türkiye”nin eski hikâyesini.

Örümceklerin Yuvalandığı Patika

Calvino, bu romanında, Pin adında yetim, ağzı bozuk, sokakları herkesten iyi tanıyan, yaşıtlarıyla değil büyüklerle arkadaşlık eden saf ve cahil bir çocuğun üzerinden savaş, zulüm ve meydan okumayı anlatır. İkinci Dünya Savaşı sırasında, 16 yaşındayken, faşist Mussolini’nin ordusuna girmeyi reddederek direniş mücadelesine katılan Italo Calvino’dan masalsı ve yürek burkan bir hikâye…

Yusufi Öyküler

“Zindan, ah’lar ve of’lar yeri değildir. Zindan; dünyaya bakış açısına göre anlam kazanan, dolayısyla insan zerinde etki bırakan bir mekandır. Dört duvar arasına, demir parmaklıklar arasına girmektir. Kimine göre ibadethane, tefekkürhane, davasına hayata geçirmek için girilen bir süreç, bir berzah, mecradır. Kimine göre de dostlarından, sevdiklerinden kopmaktır.

Zindanı, ölümcül hastalıkları tedavi eden acı ilaçla da kıyaslayabiliriz. İlaç acıdır; ama hastalıkları tedavi eder.

Zindanın karanlığı meyve yetiştiren tohumları gizleyen teprağa benzer. Gizlilik, görünmezlik ihlası çağrıştırır. İhlas ise kurtuluşu müjdeler. Zaten ilkin kendilerini sonra da toplumlarını değiştirmek için inzivaya çekilme, insanlık tarihi ile yaşıttır.”

Komançi 2

Hermann ile Greg’in gelmiş geçmiş en büyük çizgi western’lerden sayılan Komançi’sinin devam maceraları YKY tarafından Laramie’nin Kızıl Semaları (1975), Asi Öfke (1976) ve Işıksız Çöl (1976) Komançi-2’de toplandı.  Çiftlik 6 6 6’nın inatçı, cesur patroniçesi Komançi, kızıl kovboy Red Dust’tan bir mektup alır. Son macerada Dobbs kardeşlerin peşine düşen alev kafalı, şüpheli bir katilin önüne çıkan herkesi öldürerek 6 6 6’ya geldiğini haber vermektedir… 

Wyoming’in kalbinde vahşiler, haydutlar, kızılderililer sürekli olarak savaşırlarken Asi Saç Clem, Kara Surat Toby ile On Galon’un yardımlarıyla bir zamanların küçük virane çiftliği 6 6 6 gittikçe büyümekte ve gelişmektedir. Posta, tren gibi yeniliklerle bölgenin de kaderi yavaş yavaş değişmektedir. Sonunda, Vahşi Batı da uygarlıktan payını alacaktır. Red Dust, Vahşi Batı’nın insanlıktan nasibini almış şerefli kovboyu, her zaman her türlü mücadeleye hazırdır…

Komançi’yi yazan Michel Greg, çizgi dünyasında bilinen adıyla Greg, 250’yi aşkın çalışmasıyla en hızlı üreten yazar/çizerlerdendi. Albümün çizimlerini ise Hermann, tam adıyla Hermann Huppen üstlemişti. Hermann da Greg gibi çizgi dünyasına hem yazarak hem çizerek emek vermiş bir Belçikalı ustaydı.

Komançi 2

Hermann ile Greg’in gelmiş geçmiş en büyük çizgi western’lerden sayılan Komançi’sinin devam maceraları YKY tarafından Laramie’nin Kızıl Semaları (1975), Asi Öfke (1976) ve Işıksız Çöl (1976) Komançi-2’de toplandı.  Çiftlik 6 6 6’nın inatçı, cesur patroniçesi Komançi, kızıl kovboy Red Dust’tan bir mektup alır. Son macerada Dobbs kardeşlerin peşine düşen alev kafalı, şüpheli bir katilin önüne çıkan herkesi öldürerek 6 6 6’ya geldiğini haber vermektedir… 

Wyoming’in kalbinde vahşiler, haydutlar, kızılderililer sürekli olarak savaşırlarken Asi Saç Clem, Kara Surat Toby ile On Galon’un yardımlarıyla bir zamanların küçük virane çiftliği 6 6 6 gittikçe büyümekte ve gelişmektedir. Posta, tren gibi yeniliklerle bölgenin de kaderi yavaş yavaş değişmektedir. Sonunda, Vahşi Batı da uygarlıktan payını alacaktır. Red Dust, Vahşi Batı’nın insanlıktan nasibini almış şerefli kovboyu, her zaman her türlü mücadeleye hazırdır…

Komançi’yi yazan Michel Greg, çizgi dünyasında bilinen adıyla Greg, 250’yi aşkın çalışmasıyla en hızlı üreten yazar/çizerlerdendi. Albümün çizimlerini ise Hermann, tam adıyla Hermann Huppen üstlemişti. Hermann da Greg gibi çizgi dünyasına hem yazarak hem çizerek emek vermiş bir Belçikalı ustaydı.

Spinoza'nın Günlüğü

Çok sayıda karakterin çok boyutlu ve kanlı canlı öyküsü! Bu hayatların bazen iç içe bazen teğet geçen kurgusu, sürprizlere açık… Kardoxileri, Zex’i, Deşta Kûr’u, bildiğimiz bilmediğimiz halkları, bildiğimiz bilmediğimiz kentleri, büyülü coğrafyalarda anlatan, “kara yılanın eksik olmadığı, güvercin peşinde bir roman: Yasîn, Peyman, Simko, Helbest, Bala ve diğerleri…

Sanatçı, sanat eleştirmeni ve yazar Şener Özmen, Kürtçe yazdığı ilk romanı Spinoza’nın Günlüğü ile kuşağının yazın eleştirmenlerinin dikkatini çekti. Eser, dili, konusu, kurgusu ve karakterleri ile “şoke edici bir hamle”, “yerleşik anlatı biçimlerini altüst eden cesaret verici bir roman” olarak karşılandı. Kimilerine göre Kürtçe romanda bir kilometre taşı, kimilerine göre de Kürtçe edebiyatın kanonlarından biri olarak kabul edildi.

“Şener Özmen sert bir kinaye, keskin bir mizah, net bir estetik dil, son derece eleştirel ve tahrik edici bir üslupla, var o t an koşul ve durumların, otoriter yapıların ve halihazırda hayatımızda hüküm süren tabuların tek anlamlılığını sorguluyor. Öncelikli ve şiirsel eserleri dikkatimizi sanat bağlamının algısı ve değişimlerine yoğunlaştırmakla kalmıyor, sanatçının tavır aldığı ve tepki gösterdiği toplumsal gerçeklik sorunlarına eleştirel bir bakış da atıyor.”

-Barbara Heinrich

Dubrovski

Rus edebiyatının kurucularından ve en büyük isimlerinden biri olarak görülen Aleksandr Puşkin, 1837 yılında bir düello sonucu vakitsiz ölünce, yapıtları yarıda kalmıştı: Haksızlık karşısında isyan eden ama aşk karşısında boyun eğen romantik kahramanıyla Dubrovski de son döneminde yazdığı, ölümünden sonra basılan bu yapıtlardan biriydi.

Puşkin, Çarlık Rusyası’ndaki büyük çiftlik sahiplerinin kaprisli ve hırslı ilişkilerini, toprağa bağlı köylülerin birer mal gibi alınıp satılabildiği koşullarını ve malikâne sahiplerini tedirgin eden köylü ayaklanmalarını ele alır. Ayaklanmanın önderliğini, soylu ve subay olmasına rağmen adalet için insanlarıyla birlikte Robin Hood’vari bir “zenginden alıp yoksula verme” düzeneği kuran Dubrovski’ye vermesiyle yazar, dönemine göre ilerici yanını da göstermiştir.

“Çetenin lideri zekâsı, cesareti ve soyluluğuyla ün yaptı. Onunla ilgili mucizeler anlatılıyordu; Dubrovski adı bütün dillerdeydi, herkes cesur canilere öncülük edenin ondan başkası olamayacağına inanıyordu.”

Kızıl Dosya

Aklın çözemeyeceği hiçbir vak’a yoktur, aklı Sherlock Holmes kadar iyi kullanan başka biri de yoktur.

Edebiyat tarihinin en ünlü dedektifi Sherlock Holmes ve en yakın dostu Doktor Watson’la tanıştığımız ilk yapıt, Kızıl Dosya’dır. Bir kimya laboratuvarında tanışan kahramanlarımız, meşhur Baker Sokağı 221B adresindeki evi tutmalarıyla ayrılmaz bir ikili haline gelir. Holmes, zamanının büyük kısmını kendisini geliştirmekle geçirirken bir yandan da emniyet teşkilatına zor davalarda yardımcı olur.

Üstün zekası, ayrıntılı gözlem gücü, sıra dışı merakları, akıl yürütme yeteneği ve sonuçtan sebebe ulaşma yöntemiyle Sherlock Holmes, en anlaşılmaz ve çözülmez gözüken vakaları neredeyse hiçbir efor sarf etmeden kolayca çözebilir. Bu dahi dedektifin Doktor Watson’la birlikte tanık olduğumuz ilk macerası Kızıl Dosya, zamanla dizinin en beğenilen örneklerinden olmuştur.

Beyaz Diş

Köpeklerin huysuzluğu giderek artmaya başlamıştı. Ani bir korkuyla ateşe yaklaşıyor, adamların ta burunlarının dibine kadar yaklaşıyorlardı. Hele içlerinden biri paniğe kapılarak ateşe öyle fazla sokuldu ki içine düştü. Düşer düşmez de acı ve korkuyla havladı. Aynı anda kavrulan tüylerinin kokusu kapladı ortalığı.

Sonrası Yok

Gidiyorsun madem…

İyi çiğne bu aşkı, boğazında kalmasın, yüreğine

oturmasın…

Kalem çekmeyi unutma gözlerine, bakışların

yüzüme işlesin iyice. Sen titrek ellerle dövme

yapar gibi işle tenime öncesi hiç, sonrası yok olanı.

Tenimden çıkamasın yokluğun…

Sanki hiç olmamıştı.

San ki şimdi başladı…

Daire 16

Edgar Allan Poe geleneğiyle Stephen King’in tarzını birleştiren yeni bir yetenek!

Londra’nın zengin bir muhitinde bulunan Barrington House’da boş bir daire vardır. Daire 16’ya elli yıldır kimse adım atmamıştır ve bunun bir sebebi vardır. Bazı şeylerin gizli kalması gerekmektedir. Fakat daha sonra Amerikalı genç bir kadın olan Apryl, büyük teyzesi Lillian’dan kendisine kalan mirası teslim almak için Londra’ya gelir. Apryl çok geçmeden Barrington House’un geçmişini araştırmaya başlar. Araştırmaları onu en sonunda daire 16’ya yönlendirir. Kapı aralandıktan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır… 

“Aynalarınızın üzerini örtün, gece lambalarınızı yakın ve tüyler ürpertici bir yolculuğa hazır olun.”

– Hagel.rat.blogspot

“Daire 16’nın karanlık atmosferini her an üzerinizde hissedeceksiniz.” 

– Rue Morgue

“Nevill’in bir dönem gece bekçisi olarak çalıştığı düşünülürse ana karakter Seth’in bu kadar gerçekçi olması şaşırtıcı değil.”

– Fantasybookreview.co.uk

“Stephen King’in O romanını aratmayacak kadar başarılı. Kesinlikle okumalısınız.”

– Fantasy Book Review

“İlginç karakterler, ürpertici olaylar, dehşet anları ve sürpriz bir son… Daire 16’yı mutlaka okumalısınız.”

– Horrornews.net

“Bu kitabı okuduktan sonra evinizdeki ışıkları söndürmek istemeyeceksiniz.” 

– thefringemagazine.com

“Nevill’in tarzına hayran kalacaksınız. Kâbuslarla dolu, karanlık bir dünyanın içinde kaybolmaya hazırlanın.”

– Speculative Book Review

“Ürpertici, zekice yazılmış, sürükleyici ve gerilim yüklü… Bir korku romanından başka ne bekleyebilirsiniz ki? Daire 16, ilk sayfadan itibaren sizi etkisi altına alacak.”

– lecbookreviews.com

“Romanın başarısı, Neville’in gerilim ve korkunun dozunu çok iyi ayarlamasında ve anlatısını ustalıkla kurgulamasında yatıyor. Daire 16, giderek artan bir korku ve karanlık hissinin sizi içine aldığı, tüyler ürpertici bir kitap. Kesinlikle okumalısınız.”

– sfrevu.com

Dul Kadının Oğulları

İşaretleri bilirseniz onları görebilirsiniz!
Neden kendilerine ”dul kadının oğulları” diyorlar?
Nasıl örgütleniyor, nasıl haberleşiyorlar?
Gizli şifreleri, esrarengiz işaretleri nelerdir?
Ergenekon’un masonik şifreleri!
150 yıl sonra hortlayan esrarengiz örgüt Ercümen-i Daniş!
Çırak dereceli ünlü mason!
Çekirdek kadrodaki şaşırtıcı isim: Doğu Bey!
TBMM’deki esrarengiz işaretler, kim tarafından nasıl konuldu?
Meclis binasını yapan mimarın büyük sırrı neydi?
Mimar Sinan’ın kafatası nasıl kayboldu, şimdi nerede?
Cadde ve sokak adlarını dahi onlar koyuyor, peki nasıl?
28 Şubat’ın arkasındaki kilit isim bir masondu!
Onları nasıl tanırsınız?
Nihai hedefleri ne?
İlk kez belge ve fotoğraflarıyla tarihin en gizemli örgütünün
şaşırtıcı hikayesi
Yıllar süren bir araştırmanın ürünü olan bu kitap hayata ve
olaylara bakışınızı değiştirecek.

Taş Dile Geldiğinde

Kaybedildiler…

Yoktular…

Sessizdiler…

Birden ortaya çıktılar…

Sokaklarda göründüler…

Duyguları, düşünceleri, öfkeleri taşlaştı; o taşı “sisteme” attılar. Yaşamları paramparça edildi, onlar yaşamlarını sahiplendiler. Onlar, sokakta, taşla; özneleştiler. Sokaklarda, toplumsallaşmış varlıklarının en kristalleşmiş siyaset biçimiyle, taş atarken gördük onları. Bu yüzden tek dertleri “taş” sanıldı, “taş atan çocuklar” denildi kolayca, çoğunlukla da yargılayarak ve onlar adına düşünerek. Halbuki onlara sormak lazımdı, nedir bu taş? Bir taş nasıl olur da bambaşka bir çocukluk yaratır, öğrenmek gerekti ve düşüldü Amed sokaklarına…

Bu kitapta, Amed sokaklarında gezineceksiniz. Savaşın çocukları, yoksulluğun çocukları, dilsizliğin çocukları hüzünlü tebessümleriyle bakacak gözlerinize… Ellerindeki taş anlatacak size onları, hemhal olacak vicdan arayacaklar hepinizde. Çocukların ellerindeki taş, umut olacak hepimizin geleceğine.

Kipat

“Bazen bir kelebek kadar manalı ve manasızdır her şey, bazen de hiçbir şey…”

Hiç bilmediğim masal ülkesinde kendi masallarımı yaratayım istiyorum.
Sen de benimle gel. Birlikte bir Anka Kuşu’nun sırtına binip Kaf Dağı’nın ardına gidelim.
Orada aynı bir Anka Kuşu gibi tekrar ölüp tekrar dirilelim. Sonra çocuk olup birbirimizi büyütelim.
Birbirimizin elini hiç bırakmayalım ve korkmayalım.
Seninle ben bir yolculuğa çıkalım.
Geçmişe, en eski hikâyelere, masallara gidelim birlikte.
Sonra da gelecek düşlerine, tasvirlerine… İnanalım ve sevelim.

9,75 Santimetrekare

Rüzgârın uğultusu, son köpeğin telaşlı adımları, kuzeyde kırık bir şimşeğin sessiz resmi, uykusu bölünmüş bir tarla faresinin kuşkuyla çevresini koklayışı, uçamayan bir kuşun ötüşü, buzlaşmış karın hışırtısı ve az ötede ince, öfkeli bir ses; çocuk sesi:

“…Ba-bam tö-rö-ist be-nim. Ba-bam öldö-recek seni…”

İstanbul öksürüyor, Taksim’de barikatlar… Cümle isteyen GV, dağınık yatak, eksik defter, Leyla Sayar afişi, Marilyn kapıya gelmiş, Ahmet Abi Zinar’la konuşuyor. Serap sorular soruyor. Cihangir’de bir apartman, Basmahane’de bir tren, roman içinde roman…

2013 Haziranı’nda insanlar iyimserken, umutluyken, devran başka türlü dönerken…

Yaralı bir adamı anlatıyor Mehmet Eroğlu. Sokaktan gelen çocuğu, ruhu bereli olanı, İsa’nın Meryem’i öldürdüğünü gören bebeği, unutmaya ve arınmaya çalışan bir yazarı. “Sağlığına Cyrano.”

9,75 Santimetrekare, Mehmet Eroğlu dünyasının sıcak ve yaralı yüzü.

Tatil Diyalogları

Elinizde tuttuğunuz bu kitap önemsiz şeyler anlatan önemli bir kitaptır ama tatilde yurtdışına gitmek istiyorsanız bu kitabı sakın okumayın! Yeni pasaport alıp, Şengen vizesi için tüm mal varlığının tomografisini çektirmek zorunda kalan, taharet musluksuz tuvaletlerde işkence çeken, kahvaltıda aradığı sele zeytini bulamayan, domuz eti var diye hiçbir şey yiyemeyen, yabancı dil bilmediği için derdini anlatamayan, alışverişte “made in Turkey” ürünler satın aldığını sonradan anlayan, tüm okul hayatı boyunca çözemediği çarpım tablosu sorununu Euro’yu TL’ye çevirirken çözen, BİM’den iki koli makarna alabileceği parayı bir tabak makarnaya ödemek zorunda kalan vatandaşlarımızın 299 Euroya satın aldıkları 3 günlük Roma turunu anlatmaktadır.

Alocu Tilki'nin Serencamı

“Ne zaman ve nereden edindiğimi hatırlamadığım kelepçeyi ellerine
arkadan taktım. Sürükleyerek içeri götürdüm. Kollarım kalınlaşmıştı
ama ayağımda hastabakıcıların giydiği mavi terliklerden vardı.
Afallamıştım. Allahtan Can Alan kıpırdayacak halde değildi. Yine
nereden geldiğini bilmediğim bir koli bandı elimdeydi şimdi. Salonun
ortasındaki halının üzerine bıraktığım adamın ağzını kapatacak şekilde
koli bandını başında birkaç kez dolaştırdım. Sıra paketlemenin son
aşamasına gelmişti. Avucumun içiyle Can’ın yüzüne, yüzünün ortasına
birkaç kez vurdum.
‘Kımıldama, sıkarım kafana, ayaklarını birleştir!’
Ayak bileklerini sıkıca bantlayıp dış kapıya yöneldim. Dışarıda başka
biri duruyordu, bu adam bendim, üstelik tekerlekli sandalyedeydim.
Genç bir dolandırıcı, İmparator’un yeğeni Tilki Sadık, bir gün, hiç
ummadığı biçimde vurulur. Belkemiğine oturan bir kurşunla, bir kara
deliğe düşer gibi hayatı değişir. Senelerce Aloculuk yapmış, rol kesmiş,
yemlemiş… Tilki’nin günleri, titanyuma mı vidalandı? Yoksa artık
sandalyede dik oturmalı, on beş dakikada bir push up mı yapmalı?
Emrah Polat, garip, yaralı, kahırlı, vicdanı unutan ve hatırlatan bir
hikâye anlatıyor.
Alocu Tilki’nin Serencamı, kirli bir adamın küskünlüğünü, iç
dökmelerini trajikomik bir dille resmediyor. Muzip, karanlık ve soğuğu
bilen bir soğuklukla.

Dil, Tarih, Kültür ve Edebiyat Araştırmaları – 2

Dil, Tarih, Kültür ve Edebiyat Araştırmaları – II, Prof. Dr. Necati Demir’in kaleme aldığı makalelerin bir kısmının bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur. Kitapta toplam altmış bir makale yer almaktadır. 

Makaleler, konuları bakımından dört bölüme ayrılarak sunutmuştur.Birinci bölüm “Dil Araştırmaları” olup on dokuz makale, ikinci bölüm “Tarih Araştırmaları” olup on iki makale; üçüncü bölüm “Edebiyat Araştırmalan” olup yedi makale;  dördüncü bölüm “Kültür Araştırmaları” olup yirmi üç makaleye yer verilmiştir. 

Dil araştırmaları bölümü; Türkçenin yazı öncesinden başlayıp günümüze kadar gelen serüvenini değişik açılardan ele atan çalışmalardan oluşmaktadır. Yazı öncesi tarih (petroglif), Türkçede arkaik unsurlar, köken bilgisi, yer adları  ele alınan konulardan bazılandır. Tarih araştırmatan bölümü, Türk tarihinin karanlık noktalanndan başlayıp günümüze kadar olan süre içerisinde dikkat  çeken bazı konulan içermektedir. Edebiyat araştırmaları bölümünde ise Anadolu’da teşekkül eden Türk destanlan, mensur şiirler konularına yer verilmiştir. Kültür araştırmaları bölümünde ele alınan konular ise şöyledir: 

Türk Kültürü ve Siyaset, Horan, Ahşap Camiler, Serenderter/Serendiler, Kırk Kızlar Efsanesi, Su Değirmenleri, Nakışlı Çoraptar, Çepni Kilimleri, Bileki,  Beşik, Tulum, Kurt Ağzı Bağlama, Güneş Duası, Hardama, Istek Dili, Kaval, Otçu Göçü… 

Yemin

Gururu, sahip olduğu tek şeydi.  Aşk için ondan vazgeçebilecek miydi? 

Alexi de Warenne’in Çin’den İngiltere’ye rekor sürede yaptığı gemi yolculuğunun ardından hissettiği zafer duygusu çabucak kaybolur. Çünkü Alexi’nin denizde geçirdiği zaman yüzünden onu cezalandırmak isteyen, büyüleyici güzelliğe sahip çocukluk arkadaşı Elysse O’Neill, Alexi şerefine düzenlenen partide genç adamın dümencisiyle flört eder. Fakat Alexi, Elysse’i adamın kollarından kurtulmaya çalışırken görünce ortalık karışır. Alexi genç kızın onurunu kurtarmak için birkaç gün içinde onunla evlenir ancak hemen ardından yeni bir hayata başlamak üzere onu terk eder. 

Elysse de Warenne zekâsı ve zarafetiyle tüm sosyeteyi etkilemektedir fakat “terk edilmiş gelin” dedikodusu bir türlü peşini bırakmaz. Üstelik genç kız kocasını altı yıldır görmemiştir ve ilk gecelerini birlikte geçirmemişlerdir bile! Alexi beklenmedik bir anda İngiltere’ye geri döndüğündeyse Elysse kocasının kalbini kazanmak ve yanında yer alabilmek için ne gerekirse yapacaktır… 

“Aşkın, trajedinin, zaferin ve mutluluğu yakalamak için geçmişi geride bırakmanın hikâyesi. Macera, romantizm ve yeni başlangıçlardan keyif alanlar kaçırmamalı.” 

– My Book Addiction 

“Joyce’un, okuyucularını fırtınalı bir yolculuğa çıkarırken yarattığı karakterler tutku, kıskançlık ve öfke dolu.” 

– Romance Novel News