Budala

Dostoyevski Budala’da, sara hastası Prens Mişkin’i eserinin merkezine yerleştirir. Tedavi için gittiği İsviçre’den dönen Prens ikiyüzlülük, entrika, ahlaki yoksunluk üzerine kurulu bir dünyada; iyi yürekli, dürüst ve açık bir insan olmanın zorluklarıyla mücadele eder. Dürüst olmak “budala” olmaktır çünkü., Dostoyevski’nin en önemli kadın kahramanlarından, tutku ve güzelliğin sembolü Nastasya Filopovna’ya duyduğu aşk, Prens Mişkin’i 19. yüzyıl Rus edebiyatının kült kahramanlarından birine dönüştürürken Budala’yı da gelmiş geçmiş en güzel aşk romanları arasına ekler. 

“Bir ‘budala’, sara hastası, aynı zamanda sıra dışı ölçüde zeki olan Prens Mişkin, başkalarından oldukça farklıdır; ‘bilinçdışı’yla çok daha yakın ve engelsiz bir ilişkisi vardır. Aşkın bir hale yükseldiği, idrak anları yaşar. Aydınlanma anlarında gelmiş geçmiş tüm varlıkları, duyguları, çekilen acıları ve kavrayış tecrübe eder. Bütün bunların dünyaya ait olduğunun farkındadır. Büyülü varoluşunun özü buradadır işte. Bu mistik bilgelik, kendi çabasıyla elde ettiği ya da ona bahşedilen bir birikim değildir; o bunu arzulamamıştır bile. Yalnızca tecrübe eder. Dahası rastgele gelişen bu duygu ve düşüncelere de sahip değildir. O tam anlamıyla, her şeyin kabul gördüğü, sadece en uzak düşüncelerin değil, aksinin bile doğru olabileceği büyülü sınırlarda birden fazla kez dolanır.”

Herman Hesse – “Thoughts on The Idiot of Dostoevsky”

Sarıkamış

Askere gitmemek için bedel ödeyenlere inat,

yaşadığı yetmiş yıllık ömrünü gün gün,

saat saat bedel ödeyerek geçiren,

hayatının sonunda ise yakasında

bir Gazi Madalyası bile bulunmayan

Dedem Hafız Halil (Kara Halil) ve bu vatan için

Bedel ödeyenlerin aziz hatırasına…

Gün Sesi

Temiz bir köşede

Gördü kalbini

Kardeşi zamanın

Eşdeğer göründü ay

Sessiz gemiydi çocuğun gözleri

Bilenlere sordu açısını zamanın

Sır taşıyan gemiler

Açılırdı kıyılara…

Biraz Artık Biraz Keskin

Asıl siz günahkârsınız

Eti aşktan teni tinden ayırıyorsunuz

Anlaşılmaz parçalanmışlığınız

Yalınlığımdan korkuyorsunuz

Size hiçbir düşün

Olmayacak bilirim aydınlığım

Bu yüzden devam eder

Sapkın şiirler sanıklığım

Ben bildim

Cebir nedir bilmiyor şeytan

Yoksa nasıl bulur insan torlak ruhunu

Yangın içi gül bahçesinde

Gecenin Masumiyeti

Bir çiçeğin masumiyetine kan sıçradığında kaçacak yer kalmayacak

“Her sene, çiçeklerin açtığı o gece, Kızılderili halk toplanıp, Geri Getirilen Çocuk ve cesur büyükannesi Beyaz Saçlı Yaşlı Kadın’ın hikâyesini anlatır. Ve bu dostum, sana anlattığımla aynı hikâyedir.”

Kızılderili Tohono O’odham halkı, yılda bir kez açan kutsal çiçek Gecenin Masumiyeti için geleneksel bir tören düzenler. Ancak bu kutlamalardan biri silah sesleri ve kanla bölünür. Yaşanan vahşetin tek şahidi ise, sarsıcı gecenin ardından yetim kalan küçük bir kız çocuğudur.
Geçmişten bugüne pek çok karanlık olayın üstünü örten Kızılderili bölgesi, bu defa Beyaz bir katille karşı karşıyadır. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bu topraklar, azılı katil ile masum bir kızın sıra dışı hikâyesine tanıklık etmek üzeredir.

Geçmiş ile gelecek, vahşet ile masumiyet arasında gidip gelen
nefes kesici bir gerilim romanı…

Yorumlar:

“Jance sıkça karşılaşılmayan, okurun hoşuna gidecek bir keşmekeş sunuyor; sürükleyici bir gerilim romanı.”
Kirkus Review

“Yazar, Gecenin Masumiyeti ile başarılı bir kitaba imza atmış. İç içe geçmiş, çarpıcı hikâyeler kitabı elinizden bırakmayı imkânsız hale getiriyor.”
RT Book Review

“İçten ve son derece heyecanlı bir roman. Takdire şayan bir gerilim ve derinlik sunuyor.”
Washington Times

Sultan 2. Murat

Padişahım, dedi. “Dış güçler olsa halletmek kolay da yara içten olunca teşhis etmek zor oluyor. Susmamızın sebebi budur.”
Murat Han;
“Paşa, dedi. Büyük devlet olmanın bir nişanesi de budur. Yaralar hem içten olur, hem de dıştan. Önemli olan yara büyümeden onu tedavi etmektir. Kangren olunca kesmekten başka çare yoktur. Hele de bakalım; içten olan bu yara hangi safhada? Tedavi mi gerekiyor, yoksa kesilecek mi?” Siz anlatın. “Karar Padişahın. Karardan dönmek yoktur; sonu ölüm bile olsa…”

Kurt Seyt & Murka

Nermin Bezmen kapanan sınırların birleştirdiği Kurt Seyt ve Murka’nın aşklarına rağmen aşamadıkları yalnızlık ve anlaşılmazlığı, gururun sevgiyi yoran inadını ve kaderin ne denli acımasız olabildiğini anlatmaya devam ediyor…

‘Uyandıran Aşk’ adlı şiir kitabı ile edebiyat dünyasına “Merhaba” diyen ve ilk romanı ‘Kurt Seyt & Shura’ ile kısa zamanda okurlarının kalplerini fetheden Nermin Bezmen, bu defa Kurt Seyt’in hayatının bir başka perdesini açıyor sizlere. Kurt Seyt ve ailesi Eminof’larla beraber 1877’den itibaren Çarlık Rusyası’nda başlayan yolculukta, gerçek kahramanların, gerçek öykülerini onlarla beraber soluyarak yaşamıştınız. 1924’ün İstanbul’unda biten bu serüveni takiben, sizleri aynı yerden alıp 1945’lere taşıyarak bir başka zaman yolculuğu bekliyor ‘Kurt Seyt & Murka’nın satırlarında. Seyit’in dinmeyen özlemle soluyuşunu Pera’nın o masal günlerinden esintilerle okuyacaksınız. İnişli çıkışlı hayatını, kaderi ve kendisiyle olan kavgalarını, hayata küsüşünü izlerken Kurt Seyt’i daha iyi anlayacak, onu daha çok seveceksiniz. Kurt Seyt’in çocuk yaştaki eşi Murka’nın, hem kocasını anlamak hem hayatı göğüslemekteki mücadelesini okurken, romanın kahramanlarına kah kızacak kah acıyacaksınız… Ve onlarla gülüp, onlarla ağlayacaksınız. Kapanan sınırların birleştirdiği iki insanın, aşklarına rağmen aşamadıkları yalnızlığı ve anlaşılmazlığı, gururun sevgiyi yoran inadını ve kaderin ne kadar acımasız olabildiğini anlatmaya devam ediyor ‘Kurt Seyt & Murka’. Seneler süren araştırmaların ışığında, nakış gibi işlenen detaylar, tarihin sessiz kalmış gerçekleri, titizlikle aktarılan karakter tahlilleri ve gerçekçiliğin vuruculuğu ile Kurt Seyt & Murka, yine düşlerinizde canlandıracağınız, yine satırlarında kendinizi bulacağınız bir yaşam ve ölüm hikayesi. Elinizden bırakmak istemeyeceksiniz.

Yazar Hakkında:
Minyatür ustası, özgün baskı sanatçısı, restoratör ve yazar Nermin Bezmen,
uzun zaman sanayi dünyasında yönetici asistanlığı, pazarlama-satın alma
görevlerini yaptıktan sonra atölyesinde yetişkinlere ve çocuklara 27 yıl
resim dersi verdi. Yoga eğitmenliği, TRT’de canlı yayın sunuculuğu, çeşitli dergilerde köşe yazarlığı, dizi röportajlar, halkla ilişkiler ve panel-organizasyon yönetimi de yapan Nermin Bezmen roman yazmaya 1991 yılında başladı. Daha çok uzun süren araştırmalardan sonra yazdığı tarihi romanlarıyla tanınan Nermin Bezmen, roman ve öykülerindeki karakter analizleri, gerçekçi anlatımı ve ustalıklı kurgusuyla kısa sürede azımsanmayacak bir hayran kitlesi edindi; kitapları aylarca çoksatanlar listelerinde kaldı.

Kurt Seyt ve Shura

Büyük bir aşkın, harbin, ihtilalin, hasret ve hüzünlerin hikâyesiyle, okuyucuyu baştan sona kendine has bir tat, merak ve heyecanla sürükleyen, uzun süren sabırlı araştırmaların gerçeklikle aktarıldığı, titiz, olağanüstü bir roman

Nermin Bezmen’in, Türk edebiyatının klasikleri arasında yerini alan romanlarından biri olan “Kurt Seyt & Shura”da, Çarlık Rusyasının debdebeli yaşantısından, Bolşevik ihtilaliyle, İstanbul’a sürüklenen hayatlar anlatılıyor.

Tarihi bir gerçeğin öyküsü olan bu romanla, 1892’nin Yalta’sından St. Petersburg’un saltanat günlerine, Karpatlar cephesinden ihtilalin cehennemine ve nihayet, işgal altındaki İstanbul’a 1920’lerin Pera’sına macera dolu bir yolculuk yapacaksınız. Romanın kahramanlarıyla beraber polkaların, troykaların sihirli âlemini, ihtilalin ve savaşın acımasızlığını, parçalanmış Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerini yaşayacaksınız.

Kurt Seyt… Mirza Eminof’un oğlu olarak, servet ve unvanla doğmuştu. Yakışıklıydı, hırslıydı, cesurdu. Çar Nichola’nın Muhafız Alayında genç bir üsteğmen oluşu, onu Bolşeviklerin ölüm listesine dahil etmişti. Kaçarken getirdiği bir taka dolusu silahı, Mustafa Kemal’in Kuvayi Milliye’sine teslim ettiğinde, karşılık istemeyecek kadar gururluydu. Hayatına sıfırdan başlarken, elinde kalan serveti, sadece, gururu ve aşkıydı.

Shura… Tchaikovsky nağmelerinin romantizmiyle sarılmış karlı bir Moskova gecesinde, henüz on altısındayken, saf güzelliği ve beklentisiz aşkıyla Seyit’in dünyasına girdi. Ailesinin unvanı, serveti onun da ülkesinden kaçmasını gerektirdi.

Sevdiği erkekle atıldığı bu macerada, bir daha hiç görmeyecekleri vatanlarının, ailelerinin, artık yaşayamayacakları geçmişlerinin hasretlerini, çaresiz hüzünlerini, birbirlerinin aşklarında dindirmeye çalıştılar.

Yazar Hakkında:
Minyatür ustası, özgün baskı sanatçısı, restoratör ve yazar Nermin Bezmen,
uzun zaman sanayi dünyasında yönetici asistanlığı, pazarlama-satın alma
görevlerini yaptıktan sonra atölyesinde yetişkinlere ve çocuklara 27 yıl
resim dersi verdi. Yoga eğitmenliği, TRT’de canlı yayın sunuculuğu, çeşitli dergilerde köşe yazarlığı, dizi röportajlar, halkla ilişkiler ve panel-organizasyon yönetimi de yapan Nermin Bezmen roman yazmaya 1991 yılında başladı.Daha çok uzun süren araştırmalardan sonra yazdığı tarihi romanlarıyla tanınan Nermin Bezmen, roman ve öykülerindeki karakter analizleri, gerçekçi anlatımı ve ustalıklı kurgusuyla kısa sürede azımsanmayacak bir hayran kitlesi edindi; kitapları aylarca çoksatanlar listelerinde kaldı.

Yamalı Hayaller Sahnesi

Bazı hayallerin rengi pembedir,
bazılarının ise puslu bir gri…

Annesi tarafından küçük yaşta terk edilen Trixie, kaderini baştan yazma hayaliyle yaşadığı yeri, ilk aşkını, hatta ismini bile geride bırakarak yeni bir hayata adım atar.
Ünlü bir oyuncu olmak uğruna pek çok şeyden vazgeçen Trixie’nin yıllar sonra yolu tekrar doğduğu yere düştüğünde ise, o artık bambaşka biridir. Ancak geçen zamana rağmen ilk aşkın tadı hep canlı, hep akılda kalandır.
Genç kadın, çok istediği fakat birini seçmek zorunda olduğu iki tercih arasında sıkışıp kalır: Bir yanda şöhret olma hayalini gerçekleştirebileceği, göz kamaştıran, lüks bir hayat; diğer yanda yorgun kalbine iyi gelecek, huzur dolu gerçek bir aşk vardır. Şimdi bu zor kararı verme vaktidir.

O. Ç.

Sonbahar yaprakları beni etkilemedi hiç, barlarda aşkından ölmedim o kadının. Olmak istediğim adamı oynadım hep ama asla olamadım. Çalma rüyaların kuytularında kaybettim çocukluğumu. Pompalı tüfekle herkesi vurabilecek kadar nefret doluyken nasıl sevebilirdim seni; sevmedim. En çok kendimi sevmedim. Rüzgâra inanıp rotamı değiştirdim. Ağzımı küfürle doldurup boşaldığım sonsuzluğa benden hiçbir şey gönderemedim. Ceplerime sığdırdığım koruyucularımla ve güvende olmanın huzuruyla daldığım tenlerde unuttum geçmişi. 

“O.Ç.” dedi bana hak etmediğim; dindirilemeyen öfkesiyle ve seviyorken delicesine. İncinmedim…

Huriler ve Gılmanlar

Abdullah Rıza Ergüven, günümüzün ozan, yazar, denemeci, eleştirmen ve düşünbilimcilerinden. 1925’te Avanos’ta doğdu. 1952’de İstanbul Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nü bitirdi. Resmi bir kurumda çalışırken çeşitli baskı ve yıldırılar karşısında görevini bırakmak zorunda kaldı. 1967’de İsveç’e gitti. Wennergrens Center (1968-71)’de İsveç Dili ve Yazını öğrenimi yaptı. Bir süre çevirmen olarak çalıştı (1972-77). 1978-90’da Stockholm Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi, Lektor i turkologi ve Araştırıcı olarak çalıştı. 1990’da emekliye ayrıldı. Çeşitli gazete ve dergilerde şiir, çeviri, inceleme-araştırma, eleştiri, deneme ve düşünbilimsel yazılarını yayınladı.
‘Yasak Tümceler’ romanında konusal açıklamalar “dine hakaret” ve “Anadolu insanını uyandırıyor” gerekçesiyle yaklaşık iki yıla mahkûm oldu. ‘Dinlerin Kökeni ve İslam’da Reform’ yapıtına soruşturma, ‘Gece de Güneş Doğar’ romanıyla Papirüs dergisinde çıkan bir yazısı da özdeş suçlamayla yargılığa verildi.
Abdullah Rıza Ergüven, 16 Ağustos 2001’de yaşamını yitirdi.   Abdullah Rıza Ergüven’in, “Bu kitabımı; ezilen, aşağılanan, horgörülen kadınlık onurunu korumak için savaşanlara sunuyorum.” dediği Huriler ve Gılmanlar bir destan. ‘Zaman’ ve ‘mekân’ın insanlık tarihiyle birlikte aktığı o derin yatakta, kadının nasıl görüldüğünün destanı. Sözlerle, yazılarla ve eylemlerle karanlık dünyalarına hapsedilen ve insanın olmazsa olmaz yarısı, anası, sevdalısı kadınların, kendilerini bulmalarının ateşleyicisi olan bu şiirler, her dizesinde bir isyan çığlığı gibi silkeliyor insanlığın suskun yüreğini.
Kendilerini doğuran kadınları bile, çıkarlarının doymak bilmez dehlizlerine sokmaya çalışan erkek egemen yapı, bu yolda her şeyi, dini bile kullanmaktan geri durmamaktadırlar. Ayetlerle, hadislerle kadın üzerindeki baskının sürdürücüsü olan bu kimlik, aslında kendinin hapishanesini de inşa etmektedir.
Huriler ve Gılmanlar, karanlığı yıkan şiir balyozudur, gürzüdür, rüzgârıdır.
Abdullah Rıza Ergüven’in bu aydınlanmacı yolculuğunda siz nerede olacaksınız?

Huriler ve Gılmanlar

Abdullah Rıza Ergüven, günümüzün ozan, yazar, denemeci, eleştirmen ve düşünbilimcilerinden. 1925’te Avanos’ta doğdu. 1952’de İstanbul Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nü bitirdi. Resmi bir kurumda çalışırken çeşitli baskı ve yıldırılar karşısında görevini bırakmak zorunda kaldı. 1967’de İsveç’e gitti. Wennergrens Center (1968-71)’de İsveç Dili ve Yazını öğrenimi yaptı. Bir süre çevirmen olarak çalıştı (1972-77). 1978-90’da Stockholm Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi, Lektor i turkologi ve Araştırıcı olarak çalıştı. 1990’da emekliye ayrıldı. Çeşitli gazete ve dergilerde şiir, çeviri, inceleme-araştırma, eleştiri, deneme ve düşünbilimsel yazılarını yayınladı.
‘Yasak Tümceler’ romanında konusal açıklamalar “dine hakaret” ve “Anadolu insanını uyandırıyor” gerekçesiyle yaklaşık iki yıla mahkûm oldu. ‘Dinlerin Kökeni ve İslam’da Reform’ yapıtına soruşturma, ‘Gece de Güneş Doğar’ romanıyla Papirüs dergisinde çıkan bir yazısı da özdeş suçlamayla yargılığa verildi.
Abdullah Rıza Ergüven, 16 Ağustos 2001’de yaşamını yitirdi.   Abdullah Rıza Ergüven’in, “Bu kitabımı; ezilen, aşağılanan, horgörülen kadınlık onurunu korumak için savaşanlara sunuyorum.” dediği Huriler ve Gılmanlar bir destan. ‘Zaman’ ve ‘mekân’ın insanlık tarihiyle birlikte aktığı o derin yatakta, kadının nasıl görüldüğünün destanı. Sözlerle, yazılarla ve eylemlerle karanlık dünyalarına hapsedilen ve insanın olmazsa olmaz yarısı, anası, sevdalısı kadınların, kendilerini bulmalarının ateşleyicisi olan bu şiirler, her dizesinde bir isyan çığlığı gibi silkeliyor insanlığın suskun yüreğini.
Kendilerini doğuran kadınları bile, çıkarlarının doymak bilmez dehlizlerine sokmaya çalışan erkek egemen yapı, bu yolda her şeyi, dini bile kullanmaktan geri durmamaktadırlar. Ayetlerle, hadislerle kadın üzerindeki baskının sürdürücüsü olan bu kimlik, aslında kendinin hapishanesini de inşa etmektedir.
Huriler ve Gılmanlar, karanlığı yıkan şiir balyozudur, gürzüdür, rüzgârıdır.
Abdullah Rıza Ergüven’in bu aydınlanmacı yolculuğunda siz nerede olacaksınız?

Köleler Ayaklanır

Dicle ve Fırat akarsularının döküldüğü yerde oluşan verimli topraklar, Halife Osman’dan sonra yandaşlara ve rüşvet verenlere, yüz binlerce dönüm olarak çiftlik yapmak üzere verilmişti. Sulak arazide şeker kamışı ve pirinç yetiştiren çiftlik ağalarının her biri binlerce işçiye gereksinim duyuyordu. Bunları Afrika’dan getirttikleri, satın aldıkları kölelerle sağladılar.
Bu roman, hurma ile un karışımı bulamaçla beslenen, veba ve sıtma ile boğuşan, evsiz ve giysisiz, kırbaçla dövülerek çalıştırılan milyonlarca kölenin ayaklanmasının öyküsüdür.
Bu roman, ayaklanmayı başlatan Muhammed Ali ile ona yol gösteren Hallac’ı Mansur’un bilinmeyen ya da yanlış anlatılan yaşam öyküleridir.
Bu romanda, Sabii, Zerdüşt, Karmati, Alevi mezhep ve dinlerine ait bilgi ve kıyaslamalar yapma olanağına sahip olacaksınız.
Bu romanla, bu güne kadar gün ışığına çıkmamış, Abbasilere karşı ayaklanan ve devlet kurarak on beş yıl egemenliğini sürdüren Zenci Köle Devletinin savaş öykülerini okuyacaksınız.
Bu romanla, Hallac’ı Mansur ile Beyza Hatun’un, Muhammed Ali ile köle Sallame’nin büyük aşklarını öğreneceksiniz.

 

Anka'nın Kanatları

“Fırsat vermediler sana, ‘sen’ olman için… Ve sen, ‘sen’ olamadın, yaşamın boyunca… Gelenekler, görenekler, inançlar, arzular, huylar ve alışkanlıklar yaşadı da üzerinden; bir ‘sen’ yaşayamadın… Vakti değil midir artık, kabuğunu kırmanın? Zamanı gelmedi mi, küllerinden doğmanın?”

“Anka’nın Kanatları”; tasavvuf geleneği, aydınlanma, bilgelik (irfan) öğretileri, Sufizm, Müslümanlık, Hristiyanlık, Musevilik, Uzak Doğu felsefeleri, Zen, Budizm, Tao, Hinduizm, Şamanizm ve varoluş felsefeleri ile kişisel ve ruhsal gelişim alanlarını disiplinler arası bir yaklaşımla birleştirerek ele alan, hepsinin kaynağında yer alan özü açığa çıkarırken, kendi hakikatini arayan insanın en derin köklerine temas edebilmesi için yürünecek yola dair bir harita sunan ve yabancı dillerde de yayımlanarak okurlarıyla buluşan serinin ilk kitabı…

Tanıdığı herkes gibi, sorgulanmamış yaşamını tüketip, zamanı dolduğunda kendi varlığına ve içinde yaşadığı varoluşa ait hiçbir gerçek cevaba ulaşamadan dünyayı terk edecek bir bireyin; dünyayı ve kendini sorgulamaya başladıktan sonra dâhil olduğu gizemli bir sohbetle başlayan ve tüm varlığını dönüştüren yolculuğu…

İsimlerin ve cinsiyetlerin açığa vurulmadığı; varoluş, insan, yaşam, ölüm, anlam, dinler, felsefeler, aydınlanma ve hepsinin ardında yatan Hakikat üzerine süren tarifi zor diyalog, okuyucuyu -Mevlana ve Yunus Emre’lerin de içinde yoğrulduğu- varlıksal öğretinin kendine has atmosferi içine alarak derinleşirken; zamanı ve mekânı aşkın bu sohbetin cevap makamında oturan ve “O” olarak geçenin ‘kim’ veya ‘ne’ olduğunun keşfi ise, okura bırakılan bir sır olarak kalıyor…

Kıyamet Geçidi

Şeref Yılmaz, “Herşey Senin İçin” ve “Hüznü Çalan Mevsimler” isimli şiir kitaplarının ardından, merakla beklenen şiirlerini 14 sene sonra kitaplaştırdı. Şairin “Kıyamet Geçidi” adını verdiği şiir kitabı ustalık döneminin izlerini taşıyor. Gerek edebi gerekse estetik açıdan oldukça yukarıda duran şiirler, özgün söyleyişler içermesi bakımından edebiyat ve şiir çevrelerinin dikkatini çekecek özellikler taşıyor. Şiirleriyle 2000’li yıllarda dikkat çeken Şeref Yılmaz, “Kıyamet Geçidi” isimli yeni şiir kitabında dilin imkânlarını zorlamakla kalmıyor, Türkçenin engin ve zengin söyleyişlerine kapı aralayarak şiirin büyüsünü okura gösteriyor. “Kıyamet Geçidi”ni önceki kitaplarından ayıran bir diğer özellik ise kitabın sonunda şairin kendi şiir anlayışı olan “poetika”sının yer alması… Zihni düşünmeye sevk eden ve düşünceyi derinleştiren poetikasında şair, şiire dair görüşlerini ileri sürerken kaleminin gücünü ve düşünce dünyasını şekillendiren temel taşları da ortaya koymuş oluyor. Sıkça göndermelerin bulunduğu şiirler, yer yer tezat sanatıyla da beslenerek zenginleştirilmiş. “Kuru kütükten yükselen iniltide yedim ilk vurgunu” dizeleri, İslam tarihindeki önemli bir olaya ustaca gönderme yapmaktadır. “Yitik sütunların iniltisi damlar gözümden” ifadeleri ise bir medeniyet tasavvuru ortaya koyması bakımından anlamlı durmaktadır. “Zakkumlar sağaltır beni merhamet toprağında” gibi dizelerin yanı sıra “Hurma dallarını okşar sükûtun çığlıkları” gibi ifadeler de tezat sanatının başarılı örnekleri arasındadır. Türkçenin potasında eritilerek şekillendirilmiş muhteşem ifadeler, uzun bir aradan sonra okurla buluşmuş oldu.

Aşk Burcu

Gönlümü emzirir bir ulu anka kuşu mavi doymuşlukta,
Kaf dağına masalımsı yolculuğun dokunaklı şiir görkeminde.
Gece gezginine gönüldaş olunmuşsa şimşekli yağmur coşkunluğunda,
Sıradanlığın fevkinde ve sarılmışlığın kalpten zevkinde.
Güzel duygu mecburiyetinin ahu enin tahtının süzülmüş hassaslığında,
Can kaybolmaz, canan kaybedemez varolmuş menekşe saffetinde…

Hakas Destanı – Altın Taycı

Destan, bir milletin duygularını, hayallerini, hayatı algılayış biçimlerini, mücadelelerini, inançlarını her türlü kültürel kodlarını yansıtır. Bütün Türk toplulukları gibi Hakas Türklerinin de oldukça zengin halk edebiyatı ürünleri vardır.

Hakas Türkçesindeki destanlar (alptığ nımah), hikâyeler, masallar (nımah), atasözleri (tahpah), türküler (ır), bilmeceler (tapçan nımah), şarkılar (küg, ün) gibi halk edebiyatı ürünleri, birçok etnograf, Türkiyatçı, tarihçi ve halkiyatçı tarafından toplanmış ve incelenmiştir. Bu konuda en önemli çalışmalar, M. A. Castren, W. Radloff, V. İ. Verbitskiy, N. F. Katanov tarafından yapılmıştır.

Güney Sibirya Türklerinin sözlü kültür ürünleri içerisinde destanların ayrı bir yeri vardır. Bu Türk toplulukları, destanlardaki başkahraman aracılığı ile geçmişte yarattıkları kahramanlıklarını çağlar ötesine aktarmışlardır.

Sibirya Türk topluluklarının destanlarında olduğu gibi Hakas Türk destanlarında ve burada, başkahramanın yanında onu büyüten, yönlendiren ve ona akıl veren bir kadın kahraman ile başkahramanın sadık bir atı vardır.

Bu kahramanlık destanlarında görülen bir diğer ortak nokta ise çok güçlü savaş ve doğa tasvirlerinin var olmasıdır. Bu destanların filmlerinin çekilmesi veya romanlara aktarılarak daha geniş kitlelere ulaştırılması gerekmektedir. Çünkü günümüz gençliği fantastik ve olağanüstülük taşıyan eserleri ve filmleri çok sevmektedir. Türk dünyasına yönelik bu tür çalışmaların hem gençlerimizin Türk dünyasını ve eserlerini tanımalarına hem de dil, halk edebiyatı,

mitoloji gibi alanlarda çalışacaklara katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.

Köksüz Hayatlar

Bir gece kendini tıpkı bir kale gibi gördü Su.

Kimler geldi kimler geçti…

Kimisini buyur etti kalbine, ruhuna, kimisi selam bile veremeden gitti. Kolay mıydı yıllardır hırpalanmış, yara almış, her yarasına kendi pansuman yapmayı öğrenmiş bir kadının kalbine girebilmek !

Zordur yalnız kadın olmak, gelen her darbe ile mücadele etmekten gövdeniz kalınlaşmıştır, her darbede kabuk tutmuştur tıpkı ağaç gövdesi gibi… Her dalgada sallanan, fırtına da çıtırdayan ama daha da sağlamlaşan gemiler gibi güçlüdür artık. Lakin her seferden sonra huzurlu bir liman arar demirini atacak, yeni filizlenen bir ağaç gibi kök salacak güvenli topraklar arar. Ama kök salamaz hiç bir ağaca, umutlarının çiçek olup açmasının hayali yaşatır onu.

Kök salamayan ağaç gibi ‘‘Köksüz Hayat’’ tır yalnız kadın olmak.

Aşk-ı Kabristan

AŞK-I KABRİSTAN
Onunla birlikte sanki her şey antika kesilmişti bana. Bir eski zaman gibi esiyordu rüzgâr. Eşyalar, yollar, kaldırımlar, mezar taşları antika. Bir kaç yüzyıl ardına konmuştu âdeta zaman. Yaşanası bir zamana… Sanki süslü faytonlar geziniyordu sokaklarda. Sokaklarda şerbetler dağıtılıyordu. Gül kokuyordu ortalık. Sanki arabaların arkasında, kısa etek çağrıştıran, şehvet çağrıştıran “Liselim” değil de, asaletli bir “Medreselim” yazıyordu. Kapılarda çift tokmak mı vardı? Erkek misafir gelirse kalın tokmağa vuracak ve evin erkeği açacak kapıyı, ince tokmak vurulursa bilinir ki gelen misafir kadındır ve kapıyı evin hanımı açacaktı?
Onun hallerinde kapılar namahrem bir zamana vuruyor, kapılar bir eski zamana tıklıyordu.
Yoksa ben, Cumbalı, kafesli, payandalı ahşap bir evde mi oturuyordum? Kapımın üzerinde geniş bir saçak mı vardı, yoldan geçenleri yazın güneşten, kışın yağmurdan koruyacak? Saçağın altında duran misafirlere yazın soğuk ayranım, kışın sıcak çayım mı vardı? Güzel temenniler, hoş sözler mi vardı ağızlarda? İki kelimenin biri küfür olmaktan firar mı etmişti? Güven mi veriyordu en ıssız en kuytu yerler bile? Kapılar sadece bir mandalla mı tutturulmuştu? Mal, ırz, namus o kadar güvende miydi? Bir kandilin ışığında sohbet ederken mi dinleniyordu insanlar? Boyunlarına Mushafları asmışlarda Kur´an öğrenmeye mi koşuyordu çocuklar? Feraceli kadınlar mı dolaşıyordu sokaklarda? Kadınlara bir kere olsun bakmaya hayâmı ediyordu erkekler? Her şeyden bir sadelik mi akıyordu? Sadaka taşları dolmuş taşmış da akçeler yerlere mi düşüyordu? Zekât verilecek insan bulunmuyor muydu? Kıraathanelerde kitaplar mı okunuyordu? Mescitler genç, yaşlı dolup dolup boşalıyor muydu? Her mekân ismine lâyık mı yaşıyordu? Huzurevleri henüz açılmamış, yaşlıların yeri çocuklarının torunlarının yanımıydı? Leyleklere kadar vakıflar, han kâhlar, kervansaraylar mı kurulmuştu? Sürre alaylarımı düzenleniyordu hicaza?
Bir eski âlem esiyordu onun namahrem bakışlarından.

Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?

Daha çok Yılgın Türkler ve kitaplarından tanıdığımız benzersiz üslûbu yaşayışı cesareti sert tavırları ve bağımsız kalemiyle ses getiren ezberleri bozan Bülent Akyürek”in bu kitabı da çok okunacak çok tartışılacak…

Modernizmin trafiğin gürültünün önümüzden akıp giden sosyal medya gevezeliklerinin arasında kulaklarımız ezanı duymaz oldu.
Artık insanlar akşamları televizyon izleyip gece yarılarına kadar tartışma programlarını takip ediyor daha sonra sabaha kadar internetin başından ayrılamıyorlar. O sırada okunuyor namazlarını kılıp uyuyorlar ve bu arada öğlen ile ikindi namazı kaçıyor.

Sabah namazını ayakta karşılayan ümmet maşallah akşama kadar uyuyor. Bu kitap sabaha kadar oturup akşama kadar uyuyanların canını acıtacak.Yine bir klasiği yine yıllarca unutulmayacak makaleler cümleler girecek hayatımıza.O Allah’a inanan ama kitaptan uzaklaşan insanlar için bir ışık olabilir kanaatindeyiz…