Ayaklandı Gül Bahçeleri

Arala yüreğini ey emekçi Türk
Kürdün inkarı intiharındır senin,
İntiharındır
Sokakları zehirleyen şu ırkçı ulumalar,
Arala yüreğini, bak eşikte bekliyor bahar.

Sana O’nu anlatmalıyım Ali Ekber
Daima yüreği ile yaşayan O’nu
Bir Che değilse eğer
Castro’suzluktandır inan
Bir gün barikat çocukları söyleyecek türküsünü
O zaman
Belki Enver Gökçe düşecek aklına

Asur Mührü

Anadolu haritası üstüne, doğudan batıya ve güneyden kuzeye doğru ortadan bir çizgi çektiğinizde, çizgilerin tam kesiştiği nokta Kalehöyük’tür. Japon Prensi Takahito Mikasa, otuz yıl önce arkeolojik bir kazı için kazmayı buraya vurmuştur. O günden beri arkeolog Dr. Sachihiro Omura, Hititler ve Asurlular’a ilişkin buluntuların, Çağırkanlılar ise oradan çıkacak küpler dolusu altınların peşindedir… Hasan Kıyafet Çağırkan’lıdır. Yani arazinin girdisin çıktısını, köylünün ciğerini bilir. Mercenin Mustafa, uzaylıların düşürdüğünü söylediği uçan dairenin kontak anahtarını ararken de, Hindistan’da yetişen kökleri gökte, meyveleri yerde ekmek ağacı hikayesini anlatırken de, gerçekte onun hangi bedavacılığın peşinde olduğunu da bilir… Bu bilinçle, ta Erken Bronz Çağından günümüze uzanan bir köprü kurar. Yazar, bin bir güçlükle bulunan Asur Mührü’nün, işten atılan biri tarafından bir çekiç darbesiyle tuzla buz edildiğinde ise herkes gibi sarsılmaz : “Yedi kat yerlerin altında, yedi kat göklerin üstünde insana ilişkin bir şeyler ararken, yanı başımızdaki insanı ihmal edersek!…” der. Kısacası o, daha önce DİSK-Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Roman Ödülünü alan romanı “Umut Direniyor”da olduğu gibi, “Asur Mührü”nde de, yeni bir tezle yine ezber bozuyor…

12 Günde 10 Memleket 12 Günde 10 Dilde Barış

Türkiye, Yunanistan, Makedonya, Kosova, Sırbistan, Bosna Hersek, Hırvatistan, Slovenya, İtalya, İsviçre. … bazen yağmurla ıslandık, bazen karla üşüdük, bazen de güneşle gülümsedik… Kardeşliği ve dostluğu paylaştık. En önemlisi; her koşulda barışı savunduk…

Sonsuz Bulutların Ötesinde

Çocukluğumdan pek fazla birşey hatırlamıyorum ben. Onüç yaşımda nişanlandım, onaltı yaşımda evlendim. Öyle ki; ben hep evliydim sanki. Gözümü açtığımda evliydim. “Aşk dedikleri güzel birşey olmalı. Dizilerde seyrettiğim gibi insanı çıldırtan… Hani başımı kaldırıp yıldızlara baktığımda hissettiğim duygu var ya; öyle bir şey olmalı… Kalp çarpıntısı! Aşk dedikleri güzel bir şey olsa gerek… Belki de sadece film karakterlerinin yaşadığı… Gerçekte hiç olmayan, ama herkesin olduğunu sandığı…” Ben Orkun. Yaşım ondokuz. Uzun yıllardan beri aynı yaştayım. Unutuldum mazide, unutuldum hecelerde. Üzgün değilim. Tek kaygım, yarım kalan şiirlerim… Ben ölüyüm, üzülemem Ağlamak istesem ağlayamam Gözyaşlarım donuk… Gülmek istesem gülemem Gülüşlerim kırık Ve şiir yazamam artık Sözlerim ürkek Nasıl özledim bir bilseniz… Yeniden doğsam Sevincinde, üzüntüsünde, hayatın Hep elini tutarım Sevginin, aşkın… Unutuldum mazide, unutuldum hecelerde… Üzgün değilim, Ben ölüyüm ne haddime, Kırgınım soluk alışlara Yemek yemeye… Ben ölüyüm ne haddime Dargınım ölüme… “Orkun’cuğum biliyor musun, okudum” diyorum düşünmeden. “Neyi anne ?” “Ana kitabını. Hem de üç defa.” Orkun hiç şaşırmışa benzemiyordu. “Okuyacağını biliyordum.” “Ben hiç Pelage’ye benzemiyorum. Onun kadar cesur olmak isterdim. Onun gibi savaşabilseydim keşke. Senin için… ” “Bence sen de çok cesursun.” Oğlumun yüzünde hep aynı öpülesi gülümseme.

Kırmızı Kadın

İnsanı hayatta aşk kadar ne besleyebilir? Aşk, resimlerimin çoğalma arzusundan doğan sonuçtur. Ben aşkın şahitlik etmediği bir tuvale çekici bir kadınmış gibi ne bakabilir ne de yalan söyleyebilirim. Bunu ilk benim hissetmem gerekli. Kendimi kandıramam. Sanat aşkın sonucudur. İşte bu yüzden benim güzelimdir ya da değil. Devrim Erbil

Aliya

Ellerimi oksijen çadırının içine sokuyorum, işaret parmağımla okşuyorum. Elleri o kadar küçük ki… Ona değerken, inciteceğimden korkuyorum. Dünya başıma yıkılıyor. Bir annenin böyle bir anda üzüntüden ölmesi mi yoksa tam tersi çok güçlü olması mı gerekiyor? Öteki çocuklar kuş, kedi, köpek, ağaç resmi yaptı ama Aliya’nın yaptığı resim beni çok şaşırttı. Bir çocuk içindeki duyguları bundan daha güzel nasıl anlatabilir? Beynim duruyor, sadece nefes alıp verdiğimi hissediyorum. Bir annenin yaşayabileceği en zor anlardan birini yaşıyorum. Sevinçten hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Ağlamama anlam veremeyen kızım, bana sımsıkı sarılıp gözümdeki yaşları siliyor. O kadar yorgunum ki baba, ruhum öyle şiddetli depremler yaşadı ki… Bunun enkazı da çok büyük oldu. “Fakirlikten başka paylaşacak hiçbir şeyimiz yok” derken, aslında çok şey ifade ediyorlardı. Yoksullukta bile bu kadar cömert olan bu insanların, bizimle paylaşacak daha çok şeyleri olduğunu öğrendim. Ben onu zaten on metreden, güzel kokusundan tanıdım. Hızla yanına yaklaşıp: Anne… Annem… Canım annem… diyerek sarıldım.

Ağrı’nın Öteki Yüzü

Dağlara aktif tırmanan bir dağcı olarak böyle bir eseri son derece etkilenerek ve keyifle okudum. Dağcılığın ruhuna uygun, iyi kurgulanmış bu romanın oluşumundaki cesarete imrendiğimi ve takdir ettiğimi vurgulamaktan memnuniyet duyarım. Türkiye ve dünya dağcılığında bu tür eserlere nadiren rastlarız. Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı’da her an yaşanabilecek bir kazanın öncesinde ve sonrasındaki süreci bir solukta okuyacak, o karlı ortamlara sürükleneceksiniz. Bu eser aynı zamanda dağcılığa yeni başlayanlar için de eğitici ve yönlendirici olacaktır. Bize bu keyfi yaşattığın için teşekkürler Ercan Karaman. -Yılmaz Sevgül-, AKUT Antalya Birim Sorumlusu Üç erkek, üç kadın. Hepsinin yollara düşüş sebebi farklı. Kimi eski aşkını bulmak için çıktı yola, kimi kaçırdıklarını yakalamak için. Kimi ideallerinin, kimi de kendini bulmanın peşinde. Tek ortak noktaları efsane dağ Ağrı’ya olan tutkuları.

Yol Dolayları

“Yol Dolayları”, Yüksel Pazarkaya’nın “Mutluluk Şiirleri” kitabından sonra oluşan şiirleriin toplamı. 1969 yılında “Umut Dolayları” ile başlayan, “Sevgi Dolayları”, “Sen Dolayları”, “Dost Dolayları” ile süren dizinin yeni halkası. Özgün bir dil ve deyişin, çağına kulak veren bir sesin, bireyi ve toplumu şiir ben’inde yansıtan yeni çeşitlemeleri. Mevsimdir Geçen Gönlüm değil mevsimdir gezinen Yaz yakıp geçer aşkından Kış donup geçer hasretinden Ben değilim bahardır güzdür Aşkında gezinen Mevsimler gelip geçer ben geçemem Senden

Karpit

Evet güçlü olmam gerekiyordu, evet kendimi bırakmamam gerekiyordu ama diğer taraftan bu lanet hastalıkla nasıl ilişkileneceğimi de öğrenmem gerekiyordu. Yapmam gereken buydu. Aklıma Türkiye’de hem Adana hem de İstanbul TMŞ’de yaşadığım işkenceler geldi. İşkencede direnen ve direnmeyen insanlar geldi. Yeniden aradaki ayrımı anlamaya çalıştım. İşkence altında dayanamayan insanların bir noktadan sonra direnişlerinin bitmesi, sadece işkencenin yoğunluğuyla ilgili bir durum değildi. Bu aynı zamanda insan psikolojisinin ulaştığı son limit, ölüm sınırının hissedilmesi olduğunu anladım. Evet, polisin yaptığı işkencede direnen ve direnmeyen insanların ayrıştığı nokta, idealleri için ölümü göze alıp almamaları meselesiydi.

Kan Kurumaz

Sağındaki pencerenin erkenden paslanmaya yüz tutmuş kalın parmaklıklarında birer inci tanesi gibi sallanan damlalara baktı. Damlıyordu birer ikişer. Kendilerini biriktire biriktire. Sakince. Tıpkı bizim gibi, dedi içinden. Rüyasını anımsamıştı. Bahçedeki mandalina ağaçları arasında yere yaydıkları yollukta uzanıyorlardı. Birbirine karışan envai çeşit nefis koku, az ötedeki denize düşen ay ışığı, dalgaların ipeksi sesi, yaprak hışırtıları… Tepeleri silme yıldız kaplıydı. Zümrüt’ün başını karnına almış, upuzun saçlarına dokunurken bir şeyler anlatıyordu. Uzak evlerin beyaz badanaları seçiliyordu ileride. Tam da yazdığı şiiri okuyordu ki, birden güm güm güm… Sloganlar… Bağırtılar…

İnsan Yokuşu

Edebiyat bile yaşamı güzelleştiremedi. Her türlü değer güllesi kendi kalesine tosladı. Vücuttaki ağırlıklarının darasını düşmeyi bilemeyenler, cinayetteki paylarını da hesap edemeyerek kendilerini ele verdiler. Demekki kuşku çağı büyüyerek gündemde! İznik Gölü dipten delinip Gemlik Körfezine boşalacak. Tanrı Gürle Dağlarını basamak yaparak yeryüzüne inecek desek, herkes inanacak gibi. O zaman doğru bildiklerimizi de gözden geçirmenin zamanı değil midir? Yoksa görmediğimiz ırmaklarda yıkanıp, tatmadığımız meyvelerle doymaya şimdiden hazır olmalıyız. İnsanoğlu iyi ki yemeden yaşamayı öğrenemedi. Ve de iyi ki kendini yeniden üretmeyi unutmadı. Aksi takdirde uyduruk edebi ninnilerle, kendi beşiğini kendine sallatarak daha çook uyuturlardı. İznik Gölü gibi kuşatılmış işçi sınıfının peşinde okyanuslarca geniş işsiz sınıfının gelişi boşuna değildir…

İçimizdeki Bahar

Aralık’tı! Zemheriydi. Kar tanelerine kan bulaşmıştı. Kandı, zulümdü, ölümdü payımıza düşen. Diri diri yakılsak da, çiğnense de postallar altında bedenlerimiz; inadına sarıldık düşlerimize. Gelincik kızılı düşlerimiz bir bahar dalı olup ısıttı içimizi. Çalamadılar gelecek düşümüzü. Baharın cemresi oldukça içimizde, umut bir erik ağacının dalında filizlenen çiçekler gibi gülümser hayata… Baharın direngen çağrısıyla, kanat çırpıyoruz Öz-gür-lü-ğe! Kanat çırptıkça çoğalıyoruz. Çoğaldıkça umudun sesi, dört mevsim bahar güzelliğinde… Çoğalmalı sesler! Kum taneleri gibi… Nar taneleri gibi.. Kar taneleri gibi.. Hani kar taneleri birbirine kenetlenir ya! Hani her kar tanesinin bir diğerine yapışması gibi… Sonra kar tanelerinin birbirini özümsemesi gibi… Kum tanesi.. Nar tanesi.. Kar tanesi… Sonra karışmak birbirine… Bu kucaklaşma da yeni zamanlar yaratmak. Yaratılan yeni zamanlarda bilinci yükseltmek. daha ileri, hep aynı ileriye koşmalı adımların… Baharın çağrısına kulak vermek sonra.. Hani baharda cemre düşer toprağa, suya ve havaya. Hani bahar da filizlenir ya çiçekler. Doğa tüm güzelliğini kuşanır. İşte öyle cemre düşsün tüm gönüllere! İçimizdeki baharın cemresi…

İçimizdeki Bahar

Aralık’tı! Zemheriydi. Kar tanelerine kan bulaşmıştı. Kandı, zulümdü, ölümdü payımıza düşen. Diri diri yakılsak da, çiğnense de postallar altında bedenlerimiz; inadına sarıldık düşlerimize. Gelincik kızılı düşlerimiz bir bahar dalı olup ısıttı içimizi. Çalamadılar gelecek düşümüzü. Baharın cemresi oldukça içimizde, umut bir erik ağacının dalında filizlenen çiçekler gibi gülümser hayata… Baharın direngen çağrısıyla, kanat çırpıyoruz Öz-gür-lü-ğe! Kanat çırptıkça çoğalıyoruz. Çoğaldıkça umudun sesi, dört mevsim bahar güzelliğinde… Çoğalmalı sesler! Kum taneleri gibi… Nar taneleri gibi.. Kar taneleri gibi.. Hani kar taneleri birbirine kenetlenir ya! Hani her kar tanesinin bir diğerine yapışması gibi… Sonra kar tanelerinin birbirini özümsemesi gibi… Kum tanesi.. Nar tanesi.. Kar tanesi… Sonra karışmak birbirine… Bu kucaklaşma da yeni zamanlar yaratmak. Yaratılan yeni zamanlarda bilinci yükseltmek. daha ileri, hep aynı ileriye koşmalı adımların… Baharın çağrısına kulak vermek sonra.. Hani baharda cemre düşer toprağa, suya ve havaya. Hani bahar da filizlenir ya çiçekler. Doğa tüm güzelliğini kuşanır. İşte öyle cemre düşsün tüm gönüllere! İçimizdeki baharın cemresi…

Hep Aynı İnatla

Kutsiye Bozoklar’ı makaleleriyle takip eden okurlar bilirler; yeni dünya düzeninin gerici saldırılarına karşı direnişin nirengi noktalarını anlatır. Hep Aynı İnatla da bu bağlamda makalelerin derlemesi. Yazarın sunumda söylediği “Tekrar ediyorum yine: Hep aynı inatla” sözleri kitabın ana fikrini özetliyor. Ama kitapta yer alan yazıları yine de üç ana başlık altında toplamak mümkün.

Birinci grup; siyasetin, kültür ve sanatın velhasıl makalelerin her biri yaşamın içinde devrimcilik üstüne yazılar. Bütün boyutları ve olanlarıyla yaşamı devrimci kılmanın, deneylerden süzülerek elde edilmiş bilgiye ulaşmayı sağlıyorlar.

İkinci grup; yaşamı devrimci kılmak uğruna yaşamını feda edenleri anlatan makaleler grubu. Kişisel yaşamlarıyla toplumsal kurtuluşu gerçekleştirme eylemine katılırken yarattıkları yeni değerleri öğreniyoruz bu yazılarda.

Üçüncü grup yazılar öncekilerle kesin sınırlarla ayrılmasa da yenidünya düzencilerinin uğursuz saldırıları, umutsuzluk tellallarının inadına insanlığın büyük ütopyasına, büyük düşlerine büyük umutlarla bağlanmayı, ince ince işliyor. Tarihin ve sınıflar savaşımının son bulduğu iddialarına karşı duruşun ideolojik-teorik çizgisi, birer makale formunda, özellikle genç kuşaklara geleceklerine sahip çıkmayı öğretiyor.

Hep Aynı inatla için söyleyeceğimiz son şey kitabın edebi değeri üzerine olacak. Kutsiye Bozoklar; yazarlık yaşamında dil, uslup, kurgu ve diğer anlatım özellikleri açısından kendini tekrarlamayan, her seferinde yeni açılımlar yapan bir çizgi izlediğini gösteriyor bu kitapta. Sonuçta okur büyük bir özenle yazılmış ve “Gazete sayfalarından kurtarılmış.” bir eseri okumanın tadına varıyor.

Haydari Kampı

Bu kitap, Alman faşizminin insanlığa karşı suçlarının en vahşilerinden birini işlediği Ege’de bir adayı ve oradaki esirleri anlatıyor. Nazi orduları Yunanistan’ı işgal ettiklerinde diğer ülkelerde yaptıklarını tekrarladılar. Komünistleri, yurtseverleri ve Yahudileri kamplara toplayıp çeşitli biçimlerde imha ettiler. Haydari Kampı da bunlardan biri fakat o diğerlerinden farklı olarak Merlin işkence hanelerden direniş destanı yazanların rehin tutulduğu bir kamp. Bir laboratuar; Yunan halkına, nihayetinde insanlığa boyun eğdirme, teslim alma, kişisel ve ulusal özelliklerini yok etme, sınıf ve insan bilinçlerini dumura uğratma deneylerinin yapıldığı yer. Haydari Kampı’nda daha ilk günden teslimiyet kadar direniş de var olur tıpkı Merlin Sokağı’nda olduğu gibi. Tüm insanlık adına tüm Yunan, Sovyet, Alman ve diğer dünya halkları adına 226’lık bir müfreze direnir burada.

Hayatım Güneş Dansım

1976’dan bu yana hapiste bulunan Leonard Peltier’in serbest bırakılması için dünya çapında yürütülen kampanyaya biz de Türkiye’den destek veriyoruz. Onun özgür olması için ABD Başkanı Barak Obama’yı af yetkisini kullanmaya çağırıyoruz. Leonard Peltier Kızılderililerin hak arama mücadelesinin önde gelen aktivisti. 1975 yılında Kızılderililere ayrılmış Pine Ridge koruma bölgesini silahlı çetelere karşı koymak için orada görev alır. FBI polisi ve çetelerin saldırısı sırasında iki FBI polisinin ölümünden sorumlu tutulur ve iki ömür boyu hapse mahkûm edilir. Daha sonra FBI yetkilileri o iki polisi kimin öldürdüğünü bilmediklerini açıklamasına karşın Leonard Peltier 1976 yılından bu yana hapistedir. Bu kitapta Leonard Peltier bir Kızılderili olarak yaşadıklarını, mücadelesini ve sahteliklerle mahkum edilmesini anlatıyor.

Aden Bahçesi

“Rab Tanrı Doğu’da, Aden’de bir bahçe dikti… Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu… Üçüncü ırmağın adı Dicle’dir… Rab Tanrı Aden Bahçesi’ne bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu…” Yaratılış/Genesis…

Ağlayan Kaya

Deniz hırçındı Kıyıya vurdu dalgalar Köpük içinde kaldı koca kayalar Dinledi Ağlayan Kaya bir ilahi ses Gitar yalvardı, flütten gizemli bir nefes Rüzgâr uğuldadı Deniz hala hırçın ve çalkantılı Hiç kıpırdamadan kulak kesildim Büyülenmiş gibi dinledim İçimde nice gizli saklı coşkular Şile’de gene ağladı kayalar

Ağlamak İçin Doğmadık

Başıboş bulutlar gibi dolaşsam da, hep bulut yalnızlığı yaşıyordum. Akşam olunca artık onu görmekten umudumu keserdim. Yarın yeniden gördüğümde, önce gözlerindeki o yaprak yeşilini arıyordum. Yakınımda sessizliğinin yankısını duyunca gözlerine bakarak bir gonca gibi gülümsüyordum. İçimin o bitmeyen sızısı dinmese de, ablamın acı sonu artık beni korkutamıyordu. Akşam saatlerinin esmer vaktinde aşkımın bizim evin önünden geçmesini bekliyordum. Bazı akşamlar kuşlar uyuduğunda bile o hâlâ geçmezdi. Ben günün eksikliğini hissettiğimden avunmak için gece boyu yıldızları gözlerdim. Yalnızlığım içimde dolunay gibi büyürdü.

Aga

Altı vakitte, Mardin‘de altı aile… Aralarındaki bitmeyen egemenlik savaşı… Ankara‘ya uzanan aşiret ve siyaset bağlantıları. Sınır şehrinde, görevini kötüye kullanan ve gücünü suistimal etmekten çekinmeyen bir asker ve yasadışı ekibi… Bu kurtlar sofrasında o, bir yandan şanını büyütmeye çalışırken, diğer yandan sevdiği kıza kavuşmanın hayallerini kuruyordu. Kader sevdiği kızı, hasmının kollarına doğurmuştu. Kazanan olacak mıydı? Olacaksa kim?…

Afat

Bir cenaze taşıyıcısının edebî kimliğini, onu hiç tanımadan açımlamak ne kadar mümkündür? Hele bir kefen terzisininkini? Bu romanın kahramanlarından biri ve belki de en gizemlisi bu kişidir. Fakat ne adını biliyoruz ne de romanda bu karaktere rastlıyoruz. Cache-cache oynayan bir varlıktır. Onun evrenine doğru sürüklenmek istemiyorsanız kendi kefeninizi kendinizin dokumanızı teklif ediyorum. Tutkunuzu sınamak isterdim, size ulaşma zorluğum olduğu için deneklerimi kendim seçtim. Rüyanızda annenizi öldürüp yaktığınızı, ve bundan ne kadar korktuğunuzu biliyorum fakat boynunuzda keskin bir hançer gibi dolaşan 600 kanatlı cinnetin sizi gezdirdiği masal âlemlerinin hiçbirinden haberdar değilim. Kendime almak istediklerim arasında kimlerin hâk sahibi kimlerin sahtekâr olduğunu da bilmiyorum ve üstelik böyle bir hüküm vermeyi de doğru bulmuyorum. Başka karakterleri iç dünyalarından koparıp onların enerjileriyle besleniyorum, onlardan geriye kalan ise ürpertici bir kıskançlık. Yetmezlikler ve kat‘l fantazmları istihbarat raporlarına, kimseye hissettirmeden, böylece giriyorlar, özellikle de yüksek bir sahnede hikâye anlatıcı “narratör” üstlerini sürekli öldürdüğünü yaşıyor ve yaşadığını anlatıyor. Bu arada şehrin tam ortasında hayâletler birbirlerine kurşun yağdırıyorlar. Şehir, bir kurşun tabuttur artık ve enfeksiyon riski bulunmamaktadır. Dış dünyaya kayıtsızdır. Eskide kalan ne varsa hasretle ve âyinle anılıyor, matemler düzenleniyor. Birbirinden hiç ayrılmayan aşk ve ölümün keskin kokusuna karşı insan burnunun geliştirdiği adaptasyon aslında bir hissin iptalinden başka bir şey değildir. Scriptum geçmişi ölümsüzleştirebilir ve yeniden yaşatabilir. Özellikle de kara yazılı geceleri hortlatabilir. Onirik bir sahnede geriye itilmiş arzular tatmin bulabilirler, semboller rollerini en güçlü ve en özgür biçimde oynayabilirler. Ve ölüm ucu açık bir ebediyet tercihinin ilkelerini vâ‘zeden el yazması eserler arasında loş bir ziyanın altında medfundur.

Adsız İnsanlık

5000 yılında, iki yüz gezegene yayılmış iki trilyondan fazla insandan oluşan Birlik, demokrasi-ötesi yönetim sistemi Üstün Temsil ile yönetiliyor. Herkesten uzakta, insanlığın adını ve kurtuluşunu arayan bir grup idealist ise kendi Proje‘lerini uygulamaya koyuyor. Gidilmeyen bir yere gitmek için… Tertemiz bir başlangıç için… Adsız İnsanlık‘ın herkesten gizli Proje‘si başarıya ulaşacak mı? Adsız İnsanlık‘ın içine sokulan Birlik ajanı Juna adlı kadın, geçirdiği değişimden sonra artık kendi kimliğinden bile emin değil. Doğrular nerede bitiyor, yalanlar nerede başlıyor? Bütün bunların ortasında, gerçek birer insan yanılsaması yaratacak kadar yetenekli, fakat başkaları tarafından fark edilmeyecek kadar dikkatli program parçacıkları olan İd‘ler insanların arasında, insandan farksız olarak yaşıyorlar. İd‘lerin gerçek amacı ne? Ne kadar ileri gidecekler? İd‘leri ortaya çıkarmaya çalışan bir avuç insan ile İd‘ler arasında bir sürek avı başlıyor. Birlik ile Adsız İnsanlık arasında tansiyon yükselirken, herkes tarafını seçmek zorunda. Bir komplo ne kadar büyük olabilir? İnsan doğruları için neleri feda edebilir? Bilim kurgu Türkiye‘den yükseliyor. Gelecek Türkçe yazılıyor.

Çiroken Geleri

Berhevkare van çirokan di navbera salen 1992 – 2002’yan de di zindane de maye u we deme ji hundir ev çıroken ku ji çavkaniyen curbecur berhev kirine u ji derudora xwe bihıstine şandiye navenda Nubihare. Bi vı awayı gelek çıroken ku di ve kitebe cih digrin di wan salan de bi nave “Çiroken Gelerı” di jimaren curbecur yen Nubihare de weşiyane.

Alman’ın Mehmetçikleri

Türklerin İkinci Dünya Savaşı‘nın dışında kaldığı söylenir hep. Peki bu gerçekten doğru mu? Elinizde tuttuğunuz kitap, İkinci Dünya Savaşı‘nda, önce Sovyet sonra da Alman Ordusu emrinde savaşmış yüz binlerce Türk gencinin bilinmedik hikayesini konu etmektedir. Savaş boyunca Türkiye toprakları dışında yaşayan yüz binlerce Türk genci, silah altında oldukları orduya göre ya Sovyetlere ya da Almanlara karşı savaşmış; maalesef çoğu ölmüş veya esir alınarak zor şartlar altında yaşayacakları kamplara atılmışlardır. Tamamı gerçek, yaşanmış olaylara dayalı bu macera romanında, anavatandan kilometrelerce uzakta yaşayan bir garip Türk gencinin Sovyet Ordusu‘nda başlayıp, düştüğü esaret sonrası Alman Nazi Ordusu‘nda devam eden; Rusya steplerinden Doğu Avrupa ile Türkiye‘ye, Avusturya ve İtalya‘dan Arjantin‘e kadar uzanan inanılmaz yaşam öyküsünü bulacaksınız. Ana kahramanı gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanmış, yüzlerce belgenin, fotoğrafın titizlikle incelenmesi, onlarca değişik mekânın ve ülkenin gezilmesi sonucu vücut bulmuş bu tarihi ve yaşanmış olaylara dayalı romanı bir solukta okuyacak, konuyla ilgili çok önemli bir kaynak olarak daima el altında tutacaksınız.

Allah’ı Tek, Tanrısı Çok Dünya

Allah‘ı tek, Tanrı‘sı çok bu dünyaya sığamadım bir türlü. Ağrı Dağı‘nda bin yıllık acılarımı bırakarak geldim buralara… Nasıl unutabilirim Sinek Yaylası‘nı, Kılıç Gediği‘ni, Zilan Deresi‘ni Ölülerim sahipsiz kaldı oralarda, Ege‘de daha dün kazdık ilk mezarımızı. Duygularımız gurbet hasretinde sürgün. Özlemişim vallahi Murat Nehri‘ni Yavaş akardı, derinden… Sazan balıklarının kokusu hala tüter burnumda. Çiriş otunu, dağ mantarını yerdim, kızıl şilan şerbeti içerdim. Şubat soğuğunda al al olurdu yanaklarım. Yine de zatürree etmezdi beni insafsız zemheri… Şimdi Ege‘de yaşıyorum. Denizi, plajı, zeytin bahçeleriyle her bir köşesi bir cennet parçası… Narenciye bahçelerinde geziniyorum, yine de gözlerim arıyor, arıyor fakat bulamıyor kardelenleri. Şimdi de diyorum ki kendime: Kır, parçala üzerindeki tunçtan zırhını. Aç yüreğinin kapılarını Taşır sabrını… İçindeki zehirleri akıt Boşalsın çileli hasretlerin, dinmeyen öfkelerin… Bak orada nasıl yeniden filizlenir sevgi tomurcukları… Dünkü çocuksun sen. Her şeye gücün yetmez, düşünme fazla. Bent olma dertlerin nehirlerine. Dertler aşar bendini, kalırsın kumların arasında sahipsiz; arayanın, soranın olmaz… Unutulursun ebediyen… Karanlıktan çevir yüzünü…. Güneşe doğru… Bak güneş parıldıyor, dünyayı kucaklamış… Sen de güneşi kucakla, sonsuz günbatımı yakın… Yüreğini ısıt, ısıt ki aşkla dolsun… Kurumuş duyguların yeniden yeşersin.

Akıl Ermez İşine Dünya

Uzunca bir zaman düşündükten sonra nihayet karar verip internet aracılığıyla ulaştığım Cinius Yayınları’nın kapısına heyecanla vardım. Bir muama gibi duran, ortadan ikiye ayrılmış perdeli girişten içeri girdiğimde ise duyduklarımla gördüklerim yerini umuda bıraktı. Şiirlerimin kitaplaşma süreci böyle başladı. Bileceli (Bingöl/Kiğı) Gülşah olarak naçizane şiirlerimle aranızdayım, merhabalar!

Ahşap Adamın Gölgeyle Dansı

Hayatının Ne Zaman Değişeceğini Bilemezsin Tutmak isteyip tutamayanlara Görmek isteyip göremeyenlere Duymak isteyip duyamayanlara Söylemek isteyip söyleyemeyenlere Koklamak isteyip koklayamayanlara Olup da kullanamayanlara Bir gül Bir ses Bir Aqua permanens Never-ending water Bitmeyen su…