Sımsıcak Şiirlerim Var

1967 yılında Ankara’da doğdum. Şiirle haşır neşir oluşum mutlu bir çocukluk dönemi geçirdigim ortaokul yılların da başlar.

Çocuk parklarında çekirdek, maç tumuvalarında kola, biraz büyüyünce jeton, bilet, simit satıyordum derken 1998 yılında kendimi Orman Genel Müdürlüğünde çalışıyor olarak buldum. 2012’de emekli oldum. Hiç bıkmadan şiirlerimi yazmayı sürdürüyorum. Şiir sevgidir. Emek İster, yürek ister.

Yüreklerimiz, akıl ve ruhumuz asla susturulamaz, ancak bedenlerimiz hapsedilebilir. Tüm hayatım boyunca haysiyetli yaşamayı, onuru, insan sevgisi ve iyiligi başarıdan üstün tuttum. Sizlere sunacagım şiirlerimde de kılavuzum hep sevgi oldu…

Sevgili okurlar, hadi, size Sımsıcak Şiirlerim var.

Sen Çok Yaşa Babaanne

70’li yılların başında,Alpay tarafından yorumlanarak dilimize yerleşen ve bazılarımızın hala hatırında olan şarkısı vardır ya;

işte o;

“Fabrikada tütün sarar,

Sanki kendi içer gibi

Sararken de hayal kurar

Bütün insanlar gibi

Bir evi olsun ister

Bir de içmeyen kocası

Tanrı ne verirse gider

Yeter ki mutlu olsun yuvası”

Bu kitap için cocukları için,bu coğrafyanın hiç bitmeyen sancılı zamanlarının önemli bir dilimi için konuşan,bu güzel ve cesur kadınların öykülerinin aktarıldığı bu süreçte bana eşlik eden hep bu şarkı oldu.Dilimden düşmedi.

Sen Uzaklardan Gülümse

Şiir bir ruh göçüdür olup olmadık bir zaman ve bir ruh konaklaması bir yerde. Alır bir duyguyu satırlara götürür; yazar, çizer bir resim kor harflerden insan dünyasına, sonra onu yeniden göçürür satırlar taşıdığı sürece.

Salkımlar Ülkesi Salkımya

Salkimlar Ülkesi Salkimya Ilyas Halil`in in besinci öykü kitabi. Buna yarim düzine siir kitabinida ekleyelim; bunlarin hepsi son yirmi bes yilda gün isigina çikti. Elli yildir yasadigi Kanada`da gurbet elde, sanki yazarak soluklaniyor bilge yazarimiz.

Surları Islatan Mecnun

hangi istasyona uğrasam yanlış makastayım
hangi kavşağa varsam sola dönüş yok
beni akşam gibi düşün sevdiğim
kükürt dumanına teslim erzurum gibi
beni diyarbakır gibi düşün sevdiğim
cezalı bir şairin surlara asılması gibi

,ömrüme vurulan çentiklerle geçiyor ergenliğim
her salı gözaltındayım her perşembe vukuat
cuma karakol avluları
beni müebbet aşık düşün sevdiğim

Erciyes Tutkusu

Ünlü tarih romancısı Yılmaz Gürbüz, bu yeni eserinde okurlarını 30’lu yıllarda Kayseri’ye bir yolculuğa çıkarıyor. Atatürk döneminde Kayseri’de açılan Sümerbank Bez Fabrikası ile Uçak Fabrikası’nın öküsü… Bir şehirde verilen sanayileşme mücedelesi… Gerici akımların karşıdevrimciliği ve içlerine yerleşmiş Ermeni dönmelerinin etkisi…

Erciyes Tutkusu aslında sadece bir şehri değil tüm Türkiye’yi, sadece bir dönemi değil Cumhuriyet tarihini anlatıyor. Romanı okuduğunuzda günümüz Türkiye’siyle çarpıcı bağlantılar da kuracak, “Nereden geldik?” ve “Nereye gidiyoruz?” sorularına yanıtlar bulacaksınız.

Pencere

En zor yazı!

Her olaya bir şeyler yazabilirsiniz, her konuya birkaç cümle kurabilirsiniz, Benim hakkımda bir şeyler yaz, diyen bir arkadaş ricasını geri çeviremezsiniz…

Peki ya 17 yıllık hayat arkadaşınız sizden böyle bir yazı isterse ne yaparsınız? Armağan da Penceresi için arka kapağa bir yazı istedi benden. Zor bir durum; ‘hayır’ deseniz, beni tanımıyor mu da yazmıyor düşüncesi oluşacak, ‘evet’ deseniz, nereden başlamalıyım diye aklınızı zorluyorsunuz.

Emir, demiri kesiyor sonunda. Tabii ki ‘evet’ dedim. Başka bir seçenek yok zaten. Elinizde tuttuğunuz, birazdan okumaya başlayacağınız bu kitap tamamıyla ‘el emeği-göz nuru’dur

Bu kitap:

Cesaretli bir kadının, dünyaya bakışını beyin kıvrımlarında şekillendirip sizinle paylaşmasıdır.’İlham alıp, ilham vermeyi’ yaşam felsefesi haline getirmiş bir bireyin aktarımlarıdır. Nicelikten çok, nitelikle uğraşan samimi bir yüreğin dışa açılımıdır. En önemlisi de Armağan’ın özlü sözleridir. Basit, net, kendini anlatan sözler… 

Sonuç olarak Armağan’ın kitabında: O’nun ‘Penceresi’nden, O’nu anlamaya çalışacaksınız. O’nu anlarken aslında çoğunuz birçok değerde ve payda da buluşacaksınız. O, aklınızda olup da, bir araya getiremediğiniz sözcükleri bulup, birbiriyle eşleştirdi. Sonunda da kendi dünyasını oluşturdu ve özetledi.

Evet aslında beni özetliyor, tam da söylemek istediğim buydu, dediğim anlar çok oldu bu kitabı okurken… İlk kitabı ‘Tesadüf’ böyleydi, ‘Pencere’de de böyle oldu. Emin olun siz de ‘Pencere’yi okurken aynı duygulara sahip olacaksınız… Armağan size de çok sıkı ve samimi dokunacak. İyi okumalar..

– Fatih Portakal

Wulf Dorn Psikolojik Gerilim Kutulu Set (6 Kitap)

1- Psikiyatrist

Kimseye inanma

Kendine bile güvenme

Gerçeği arama

Gerçek seni bulacak

O Geldiğinde, Beni Koruyacağına Söz Ver!

Şiddet mağduru bir kadın hasta, psikiyatrist Ellen Rothun kâbusu haline gelir: Kara Adam tarafından izlendiğini iddia eden hasta, gizemli biçimde, iz bırakmadan ortadan kaybolur. Şimdi kendi hayatını da hastasınınkini de tehlikeye atan korkunç bir oyunun ortasındaki Dr Ellen Roth için hiç kimseye güvenemediği umutsuz bir savaş başlamıştır. Şeytani bir yapbozun parçalarını bir araya getirmeye çalışmaktan başka çaresi kalmayan genç psikiyatrist, korku, şiddet ve paranoyadan oluşan bu labirentte çıkış yolunu bulabilecek midir?

İnsan zihninde öyle yerler vardır ki kimse buralara ulaşamaz. Psikiyatrist bizi zihnimizin karanlık tarafına götürüyor.

-Donato Carrisi-

Gerilim romanlarının yeni yıldızı!

-Weltbild-

Sanki David Lynch, Stephen Kingin bir romanını filme almış gibi. Harika!

-Thomas Thiemeyer

Mükemmel bir gerilim romanı: Dorn, okuru ruhun derinliklerine sürüklemeyi çok iyi biliyor.

-Sebastian Fitzek

Psikiyatrist, bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan. Çok iyi bir yazar yetişiyor.

-Wolfgang Weninger

2- Şizofren

Ne kadar zaman geçtiği önemli değil

Ne kadar değiştiğin önemli değil

Sessizlik seni çıldırtmaya devam edecek

Ve dehşetin soğuk pençesini hissedeceksin

Psikiyatr Jan Forstner başarısız bir evlilikten ve işini kaybettikten sonra doğduğu yer olan Kahlenberg’e geri döner. Yirmi üç yıl önce, küçük kardeşi iz bırakmadan ortadan yok olmuş, hemen ardından babası bir araba kazasında ölmüştür. Kardeşinin başına gelenlerle ilgili belirsizlik ve babasının korkunç kaybı Jan’ın ruhsal durumunu belirler ve onu rahat bırakmaz.

Kâbuslarını geride bırakmayı ve tekrar yaşamaya başlamayı istiyordur, ama klinikteki bir hasta intihar edince, Jan kendisini yirmi üç yıldır gizli kalmış korkunç sırrı açığa çıkaracak olan soruşturmanın içinde bulur…

“Dorn’un sürekli heyecan veren tarzı tüylerinizi ürpertecek. Okurlar için tam bir zevk.”

-Amazon.de

“Akıcılığı ve hızlı temposuyla sıra dışı bir roman.”

-Bookreporter

“Sizi ele geçiriyor, şaşırtıcı ve nefes kesici. Okurlara tavsiyemiz!”

-Hörzu

“Wulf Dorn ikinci kitabında da okurlara uykusuz geceler geçirtmeyi başarmış görünüyor. (…) Beni baştan sona heyecanlandıran, sıra dışı bir macera.”

-Uwe Madel

“Wulf Dorn Alman polisiye yazarlarından çok azının farklı bir şekilde heyecanlı, sürükleyici eserler yazabildiğinin bilincinde. Okur, kitabın sonuna dek karanlıkta el yordamıyla ilerliyor. Sonu da oldukça şaşırtıcı ve heyecanlı. Bu polisiye filme çekilmeye değer.”

-Academic World

“Wulf Dorn, ilk romanı Psikiyatrist’in mükemmel başarısından sonra Şizofren’le okuru yine mükemmel bir psikolojik maceraya sürüklüyor.”

-RTL Radio

3- Oyunbaz

Hep seni düşünüyorum, yakında sen de beni aklından çıkaramayacaksın…

Psikiyatr Jan Forstner bir gün beklenmedik bir anda, kimden geldiği belli olmayan güller alır. İlk başta güllerin, kitabını okuyan bir hayranından geldiğini düşünen Jan bir süre sonra kasabadaki korkunç cinayetler ile evinin kapısına bırakılan imzasız mektuplar ve hediyeler arasında bir bağlantı kurar. Ona sırılsıklam âşık olduğunu itiraf eden, hiç tanımadığı bir kadından telefon aldığında da her an takip edildiğinin farkına varır. Ve en kötüsü, bu kadını durdurmanın hiçbir yolu yoktur…

4- Hain Yüreğim

Yüreğimin koridorlarında dolaşan bir canavar… Onu tanımıyorum. Göremiyorum. Ama hissediyorum. Orada… Amansız, Şeytani, Hain…

Doro, küçük kardeşinin ölümünden beri kâbuslarla ve halüsinasyonlarla yaşamaktadır. Kötü anıları geride bırakmak adına annesiyle birlikte başka bir şehre yerleştiğinde hayatında temiz bir sayfa açacağını düşünür ama nereye giderse gitsin geçmiş, bir hayalet gibi onu takip etmektedir. Ve bir gece, haftalar önce intihar ettiğinden herkesin emin olduğu bir gençle karşı karşıya geldiğinde Doro gördüklerinin bir hayal olup olmadığını anlayabilmek için tehlikeli bir arayışın içine girer. Dahası, keşfettiği şeyin gerçek olduğunu herkesten önce kendisine kanıtlaması gerekecektir…

5- Fobi

Fobi kapıları kilitle! Korku soğuk hava gibi içeri sızmak istiyor…

Dondurucu bir kış gecesi kocasının arabası evin önünde durur. Sarah kocasını karşılamaya iner ama mutfaktaki adamın o olmadığını anlar. Yabancı eve arabalarıyla gelmiş, içeri kocasının anahtarıyla girmiş ve onun gibi giyinmiştir. Sarah’nın ise yüzünde yara izleri olan ve kendisine karısıymış gibi davranan bu adama inanmış gibi yapmaktan başka çaresi yoktur, çünkü altı yaşındaki oğlu Harvey yukarıda uyumaktadır. Kendisi ve oğlu kestiremediği bir tehlikenin ortasındadır. Kocası kayıptır. Sarah’nın kâbusu ve mücadelesi işte o gece başlayacaktır…

“Ürkütücü! Dorn okuduktan sonra insan ışığın değerini daha iyi anlıyor.”

-Bunte-

“Dorn okuyucuyu büyülüyor ve korku dolu bu hikâyeyi gerçekte yaşıyormuş gibi hissettirmeyi ustaca başarıyor. Dâhiyane.”

-Paul Cleave

“Wulf Dorn bu işi iyi biliyor. Abartılı bir dil kullanmıyor ve ucuz numaralara kalkışmıyor.”

-Süddeutsche Zeitung

“Çok zekice yazılmış, bir nefeste okunan bir roman.”

-Andreas Eschbach

“Almanya’nın en iyi psikolojik gerilim romancılarından biri.”

-Brigitte

“Wulf Dorn’un yazım sanatı hayatımızdaki deliliğin labirentlerinde gezinerek okuyucularına ipuçları bırakıyor ve gerilim türünü adeta baştan yaratıyor.”

-La Stampa

“Heyecandan ve meraktan sizi uykusuz bırakacak nefes kesici bir gerilim.”

-Ruhr Nachrichten

6- Karabasan

Gece kurtlarındır. Kurtlara yakalanırsan sonsuza dek kaybolmuşsun demektir.

Simon, annesi ile babasının ölümüyle sonuçlanan araba kazasından sağ çıkar ama hayatta kaldığı için kendisini bir türlü affedemez ve gördüğü kâbusların altında ezilmeye başlar. Bir süre psikolojik tedavi gördükten sonra hastaneden taburcu edilir ve halası ile ağabeyinin yanına yerleşir fakat bu yeni hayatına alışmakta bir hayli zorluk çeker. En kötüsü de ürkütücü kâbuslarının gerçeğe dönüşmesidir: Peşindeki hain yaratık uyanmıştır; gözleri, Simon’u çevreleyen karanlığın içinde parlıyordur. Genç bir kızın ortadan kaybolması ise sadece başlangıçtır.

Karanlık, rahatsız edici ve olağanüstü… Wulf Dorn’dan yeni bir psikolojik gerilim!

“Dorn sizi kıskıvrak yakalıyor ve en derinlerde sakladığınız kâbuslarınızı gün yüzüne çıkarıyor.”

-Paul Cleave

“Dorn, okuru insan ruhunun derinliklerine sürüklemeyi çok iyi biliyor.”

-Sebastian Fitzek

“Karanlık, gerilim dolu ve her sayfasında ters köşe yapan bir gerilim.”

-CBT

“Muhteşem. Bir o kadar da korkutucu.”

-Westfalenpost

“Dorn yine harika bir gerilim yazmış. Soluksuz okuyacaksınız.”

-BÜCHER Magazin

“Wulf Dorn’dan yeni bir başyapıt. Okuyan herkes bayılacak.”

-Frankfurter Stadtkurier

“Dehşet verici, şaşırtıcı ve bitirene kadar sizi diken üstünde tutacak bir kitap.”

– lizzynet.de

“Wulf Dorn zekice bir psikolojik gerilim yazmış.”

-hallo-buch.de

Ağustos Aldı Sırlarımı

Ağustos aldı sırlarımı bilirsin ağırlaştı sevabım
Güz gibi yakamdasın tereddütsüz
Hangi adrese uğrasam demirler sürgülü
Hangi dilden konuşsam yasaklı yanım hatırlanıyor
Aşk diye tercüme ediyor peltek tercüman
Mümkünüm oluyorsun
Çünkü savrulduğum her kıyıda sana çıkıyor hikayem
Ondan sığınıyorsun sükutuna tabutlar taşıyan kalabalığın
Eskiyen kafakağıdımı gösteriyorum
Gördüğüm her haydari surata
Yine yalnız sen anlıyorsun lük diye bıraktığım
Akşamla sabahın yer değiştirdiği sonbahar defterime
Anılar eklediğimi de dedemden kalma

Mevlanzade Rıfat'in Anıları

”Evet biz görüyorduk ki Yakova’da bulunan bir Arnavut ile Necd’de bulunan bir Vahhabi’nin; İstanbul’da bulunan efendi ile Yemen’de bulunan bir Zeydi’nin; Selanik’te bulunan bir Yahudi’yle Hicaz’da bulunan bir Bedevi’nin; Konya’da bulunan bir Türk ile Süleymaniye’de bulunan bir Kürt’ün; Adalar’da bulunan bir Rum’la Van’da bulunan bir Ermeni’nin sosyal ve ruhsal durumu, gelenek ve görenekleri bir değildir. Merkezi yönetim, bir kanun hükmünü bu çeşitli unsurlar üzerinde aynı etki ve kuvvetle uygulama kabiliyetine sahip değildir.

Evet biz, kanunların, kavimlerin örf ve adetleri göz önüne alınarak düzenlenmesini ve bütün unsurların yalnız ‘Osmanlı’ yüce adı altında köklü surette bağlanarak birleştirilmesini ve bu suretle öteden beri var olan kavimler arası anlaşmazlıkların giderilmesini istiyor, kavimlerin birliğine göre vilayet dairelerinin genişletilmesi ona göre de kanunlar düzenlenmesini esas buluyorduk.”

Hüddam

Alp Arslan’ın Gaipten Kelimeler serisinin ilk iki kitabı Şipşak ve Vahşi’den sonra üçüncü kitabı Hüddam da yayımlandı. Kısa romanlardan oluşan kendine özgü bu serideki tüm kitaplar fantastik öğelerden oluşuyor ancak hepsi birbirinden farklı tarzlarda yazılmış durumda. Bu fark kimi zaman anlatım dilinden kimi zamansa kitabın türünden kaynaklanıyor. Bir kitapta korku unsurları yoğun olarak kullanılırken bir diğerinde bilimkurguya, başkasında psikolojik gerilime rastlayabiliyorsunuz. Hıristiyan inancındaki yedi büyük günah kavramının işlendiği Hüddam yer yer korku unsurları da içeriyor. Bölümler arası kurgudaki ‘flashback’ yaklaşımı biraz zorlayıcı gibi görünse de dikkatli okuyucu yapbozu kolayca ve keyifle tamamlayacaktır.

“Elindeki demir çubuğu sıkıca kavrayarak tekrar hole çıktı ve alt kata inmeye başladı. Merdivenlerin yarısına gelmişti ki salondaki manzarayı görüp küçük dilini yutacak gibi oldu. Birkaç saat önce Çanakkale’ye uğurladığı arkadaşları yuvarlak masanın etrafına oturmuş ruh çağırma seansına devam ediyorlardı. Bütün mumlar da yanıyordu.”

Ömer Seyfettin / Külliyatına Girmemiş Yazılarıyla

Türk diline emek verenler sıralamasında Ömer Seyfettin’in hiç şüphesiz müstesna bir yeri vardır.

Fakat bugün hala onun yazdıklarının -metin olarak elde edilmesi şöyle dursun- eksiksiz bir listesi bile yapılamamıştır. Bu durumun başlıca iki sebebi var:

Kütüphanelerimizin hazin durumu ve bir de onun imza kullanmaktaki ihmalkarlığı; kendini pek çok rumuz, müstear veya iğreti ad arkasına gizlemesidir.

Tenkitlerinize sunduğumuz bu kitap, bahsedilen zorluklardan bir kısmının ne kadar aşılabildiğini göstermektedir.

Bu kitapta, şimdiye kadar yayımlanan Ömer Seyfettin külliyat ve bibliyografyalarına girmemiş şiir (1), hikaye (4), fıkra (1), dil(4), edebiyat (11), fikir ve siyaset (14) sahalarında toplam otuz beş metin ve bunlar hakkında geniş bir tanıtma ve inceleme yer alıyor.

İs

“İstanbul Boğazı kucakladı doğduğumda, sonra da büyüttü…

Galatasaray Lisesi’nin ardından, Boğaziçi Üniversitesi; Edebiyat… Ardından da eğitim dünyası; karşılıksız sevgiyi öğrendiğim alem…

Hep akışkan, hep dağınık, hep olduğu gibi, hep karışık…

Şiir yazmanın bu denli cesaret gerektirdiğini anladığımda, çok geç olmuştu. Yaşanan yaşanmış, yazılan yazılmıştı… “geldiğin gibi gitmelisin sessiz sakin yok gibi
is bırakmalısın iz yerine” dediğimde ise artık elimdeydi şiirler…

İs bir nefes yolculuğu…

İnişleri çıkışları ve hatta çıkmazlarıyla…

Olduğu gibi;

İlk gençlik değil, son gençlik şiirleri…

Hepimize ait oluyor yazılınca her şey… İs bize dair…”

Şipşak

Gaipten Kelimeler Alp Arslan’ın kaleminden çıkan kısa romanlardan oluşan yeni, kendine özgü bir seri. Serideki tüm kitaplar fantastik öğelerden oluşuyor ancak hepsi birbirinden farklı tarzlarda yazılmış durumda. Bu fark kimi zaman anlatım dilinden kimi zamansa kitabın türünden kaynaklanıyor. Bir kitapta korku unsurları yoğun olarak kullanılırken bir diğerinde bilimkurguya, başkasında psikolojik gerilime rastlayabiliyorsunuz.

Serinin ilk kitabı olan Şipşak zamanlar arası iletişim kuran iki fotoğrafçının fantastik öyküsünü anlatan bir kurguya sahip. Zaman, geçmiş, gelecek gibi kavramları sorgular ve sorgulatırken zamana yönelik müdahalelerin ortaya çıkardığı kelebek etkisini de gözler önüne seriyor. Bununla birlikte bilimkurgu bile denebilecek bu öykünün anlatım dili oldukça samimi, kimi yerde duygusal kimi yerde eğlenceli ve neredeyse konuşma dili sayılabileceği için okuyucuları oldukça özgün bir hikaye bekliyor.

Vahşi

Alp Arslan’ın Gaipten Kelimeler serisinin ilk kitabı Şipşak’tan sonra ikinci kitabı Vahşi de yayımlandı. Kısa romanlardan oluşan kendine özgü bu serideki tüm kitaplar fantastik öğelerden oluşuyor ancak hepsi birbirinden farklı tarzlarda yazılmış durumda. Bu fark kimi zaman anlatım dilinden kimi zamansa kitabın türünden kaynaklanıyor. Bir kitapta korku unsurları yoğun olarak kullanılırken bir diğerinde bilimkurguya, başkasında psikolojik gerilime rastlayabiliyorsunuz.

İkinci kitap şiddet, vahşet, gerilim içeren sahnelere sahip bir kurt adam hikayesi gibi görünse de yazarı daha çok metafor üzerinden yapılan bir sistem eleştirisi olduğunu düşünüyor. Aynı zamanda bir adamın yaşadığı dramın ve oğluyla olan sıkı bağlarının da ele alındığı Vahşi’nin türü hakkındaki kararı tabii ki yine okuyucu verecek.

Deşifre Edilmiş Bir Yürek

Geçmişin küllerini eşelemekten ne zaman vazgeçeceksin? Vazgeç artık, nafile, o küller arasında bir kıvılcım ateş bulamayacaksın. Belki bir zamanlar, bütün resmi tarihi tutuşturacak kadar büyük birer ateştiler. Yana yana kor közlere döndüler ve en sonunda söndüler. Şimdi ise, geriye kalan külleri de rüzgarların önünde savrulup dağılıyor.  

Işığı, boşuna batıda arama, güneş doğudadır. Sığındığın tapınaklar çoktan yerle bir edildi. Kalelerin yıkıldı. Yıkıntılar üzerinde gelecek kurulmaz. Geleceğini, geçmişinin köklerinde ara.  

Işığın kaynağını, köklerinin beslendiği kaynakta ara, suyunu içtiğin pınara eğil ve onun tanıklığını gör, ama suya tükürme.

“Gökyüzü Hala Mavi’de aşklara ve yalnızlıklara ayarlı yüreklerin iç sızılarını, çekilen acıların nasıl birer mücadele azmine dönüştüğünü okuyacaksınız. Firesiz bir dil, usta işi kurgular, incelikler ve kaçınılmaz olarak kırılmalar…”

– Aydoğan Yavaşlı, Ege Telgraf 

“Yazar öykülerini son derece açık bir dil ve samimi bir bakışla yazmış. Anlatılanlar ise yoğunlukla aşka ve sevdaya dairdir. Kişiler mürekkep kokulu mektuplara damıtır sevdasını. Anlatılan aşklar hep bir ayrılığa yazgılı kalır. Ayrılıkların da bir estetiği olduğunu bizlere yaşatmaktan da geri durmaz. Terk edip gittiğinde sevgilisi, yaşadığı kent çirkinleşir gözünde. Beyaz perdeden sokaklarımıza, evlerimize inip aramızda yaşayan kahramanlarla fısıldaşır.”

– Kamuran Akyüz, Radikal kitap

Büyüklere Masallar, Hikayeler, Fıkralar, Atasözleri ve Vecizeler

Masallar, hikayeler, fıkralar, atasözleri ve vecizeler, kabarık kitaplarla anlatılmak istenenleri fazla uzatmadan izah eder.

Geçmişteki insanlar bizlerden çok imkânsızlıklar içinde insanlığa çok yararlı haller düşünmüşler; düşüncelerini masal, hikâye, fıkra ve çeşitli söylemlerle insanlığa duyurmaya çalışmışlardır. Zamanımızdaki imkânları onlarda olsa çok daha yararlı eserler meydana getirir, insanlığa sunarlardı.

Zamanımızda imkan çok, insanımızın çoğunda yararlı olma gaye ve gayreti yok. Gayeler unutulmuş, boş ve hoş olmayan şeylerle vakit israf edilir olmuştur. Her insan, insanlığın bir parçasıdır. Dünyanın imarı, insanlığın ıslahı için gücü nispetinde bir şeyler yapmayı gaye edinmeyi, gayret göstermeyi vazife bilmelidir. Vazifeye yan çizmek bizleri mesuliyetten kurtarmaz. İnsan geçicidir. Eserleri ile hizmeti devam eder. Kısa ömrü uzatmak, insanlığa yararlı olacak bir şeyler yapmakla mümkün olacaktır.

Ömür kısa, onu da zararlı ve boş işlerle israf etmemeli.

Cenazemiz Var

Elinizdeki kitap cenaze hizmetleri, ölüm hakikatı ve mezarlıklarla ilgili bilgi vermekle kalmıyor. Edebiyete uğurlanan insanların ve cenaze yakınlarının enteresan öykülerini de anlatıyor. 

Üstadım Mehmed Akif

  • Mehmed Akif niçin bu kadar sevildi ve daima anılıyor? Çünkü o:
  • Son büyük dine inandı ve Yüce Resul’ün yolundan yürüdü.
  • O yalnız bir “büyük şair” değil; milli bir abidedir.
  • İstiklal Marşı, milli andımız ve Safahat geleceğimizin yol haritasıdır.
  • Gençliğe ışık tuttu; yüce ahlakın ve mertliğin esaslarını gösterdi.
  • İstiklal Savaşı’nın büyük manevi kumandanıdır…
  • Edebiyatın her dalında bir zirvedir; en zoru, kolayca söyler.
  • Soytarılar “san’atkarlık” taslarken; Akif Bey, düz doğruyu konuşur!..
  • Son devir yazarlarında: Edebiyat kültürü var, din kültürü yoktu.
  • Ahlaksız millet yıkılır… Halkın inancı gevşedi mi, istiklal hayal olur.
  • Hidayeti kaybeden medreselilerden, feryatlarına cevap alamadı.
  • Akif Bey’in “Kur’an’dan ilham alalım” demesi ne demektir?
  • Kur’an-ı Kerim, asrın idrakine nasıl söyletilir?
  • Akıllı insan, “medeniyet”in “canavar” olan ikinci yüzünü de görür:
  • “Medeniyet”in laboratuarı, ilaç da yapar, bomba da, zehirli gaz da…
  • Dilimize ve edebiyatımıza en güzel yenilikleri getirdi?
  • Bir saatini boş geçirmedi; eserlerine çok emek verdi.
  • Edebiyat kürsümüzün yegane üstadıdır; hiç eskimez…
  • Onun en yüksek ve tek gayesi, dine ve dindaşlarına hizmettir.
  • Dinde tamamen gerçekçi idi; ama tasavvuf şiirlerini de zevkle okurdu.
  • Şimdi gençler, açık Türkçe bir şiiri bile anlayamaz durumdalar.
  • Bu acıklı hale nasıl düştük?.. Liselere Safahat dersi konulmalıdır.
  • Niçin Safahat?.. Çünkü Akif ve Safahat, Türkçe’mizin kalesidir.

The Picture of Dorian Gray  Cep Boy

Then he looked at Lord Henry. “Dorian Gray is my dearest friend,” he said. “He has a simple
and a beautiful nature. Your aunt was quite right in what she said of him. Don’t spoil him for
me. Don’t try to influence him. Your influence would be bad. The world is wide, and has many
marvellous people in it. Don’t take away from me the one person that makes life absolutely lovely
to me, and that gives to my art whatever wonder or charm it possesses. Mind, Harry, I trust you.”
He spoke very slowly, and the words seemed wrung out of him almost against his will.

Bay Daktilo'dan Mektuplar

Aydan Ay’la aynı yaştayız. Aynı sıralardan geçtik. Matematik dersinde onun parmaklarına inen cetvel benim de parmaklarımı acıttı.

Birçok filmi ve yönetmeni sinema yazarı abisi Taner Ay’dan öğrendim.

Babası yazar Behzat Ay’la ve birçok arkadaşıyla o yıllarda tanışıp aynı masada sohbet etmenin onurunu yaşadım.

Yıllarca Paris’te kalan Aydan’la dostluğumuz dönüşünde yine aynı yerden sürdü. Onun hayat serüveni beni derin hüzünlendirmiştir.

Öykülerinde bunun izlerini sürüyoruz.

– Cezmi Ersöz

Aydan Ay; içinde yıllardır süren yazma isteğini yaşamın gerçekleriyle bastırmaya uğraştıkça, gerçekliğin daha yoğun kuşatma ve basıncıyla karşılaştı. Sonunda, yaşama dair tanıklıklarını başkalarına yansıtarak dışa vurmadıkça gerçeğin yükünü taşıyamayacağını duyumsayıp yazmaya koyuldu. Elinizdeki öyküler böyle oluştu…

Sofi

1943, Konya doğumlu, Milano’da ikamet eder, Kazakistan’da çalışır bir elektrik mühendisi. 1960’da ODTÜ’yü kazandığında zamanın mühendislik fakültesi dekanının “Bok mu var ulan inşaatta? Yaz kızım bunu elektriğe” demesiyle yön bulan hayatı Türkiye’de Izmit, Ankara, İskenderun, Ceyhan, İzmir Aliağa ve Istanbul’da, İtalya’ya yerleştikten sonra ise Milano, Libya, Riyad, AI-Jaff, Shoiba, Katar ve Nijerya’da devam etti. Nijerya’da Port Harcourt’ta çalışırken şirkete yapılan terörist saldırılar nedeniyle 10-15 personel öldürülüp, dördü rehin alınınca eve zorunlu dönüş yaptıysa da çok geçmeden Afrika’nın çağrısına hayır diyemedi. 2007 yılında, bir yıl kadar Kongo Brazzaville’de Pointe Noire’de çalıştı. 2008 de tekrar Nijerya’ya dönüş yaptı. 2009 dan beri de Kazakistan’da Atırau’da çalışmaktadır. O’nu kendi çocukları gibi gören iki çocuğu var. 1969’da evlendiği dünyalar güzeli eşi, büyük bir özveri ile hala ona tahammül ediyor.

Nal Çakan

… Kar sepeliyordu. O gün okula geç kalmıştı. Ömerli’den gelen öteki arkadaşları çoktan derse girmişlerdi. Naile ilişkiyi canlandırmak için fırsat kolluyordu. Naile, Sarıoğlan’ın tek başına süklüm püklüm okula doğru gittiğini gördü. Üstü başı sırıl sıklam, çarıklardan geçen su çoraplarını da ıslatmıştı.

Sarı Sabır

Sarı Sabır, salt acı tütüne güzelleme değil. Toprağa ve toprağın bağrında emekleriyle tutunmaya çalışanların yaşamına dört duvar arasında yaşamı kucaklayan yazarın penceresinden bakılıyor. Yurdun ve insanın geleceğine sahipliğin, aynı yürek pekliği ve sıkıduruşla yaşama sahipliğin öyküleri bunlar. Süleyman Erol, yazının hakkını yazına, insanın hakkını insana teslim eden yazarlar kervanına katılan bir yeni soluk. Yorulmak bilmez bir yazın eseri…

Nanoist Divan

kendi cesedini taşır her ruh çiiplüğünde tarihin utanır kendinden serçenin boynuna inen giyotin
kederleri kardeş olan ıssız bir ülkedir gözlerin unutulmuş bir güvercin kanadında kırık düşlerim
yarın kendi yalnızlığınıa bir koro gibi yürüyeceğim meydanlarda parçalanan yüzümü güldüremezsin

Kapı Aralığı

Aşk yükü paylaşmak demekti, oysa sen kolay olanı seçtin sensizliğe terk ettin. Yitik gecenin derinliğinde yitirdiği aşkıydı dönüp bakmadan gerisine giden Özledim harfleri savruldu yüreğinden yıldız tozlarına karıştı. Benimkisi yitik sevdaydı yitik kalpler ülkesinde kalan Yokluğunda sarmalayacağım havlun, traş kolonyanı eksik etmiyorsam seni beklediğimden değil sensizliğe tahammülsüzlüğümden.

Elinizdeki kitap hayat yolculuğunuzda bunalıpda ne yapacağınızı bilemediğinizde size dostça sayfalarından her kelimesi şifa etkisi muhabetti bulacağınızdır. Şifa kaynağı ise kısaca ‘muhabbet’ dostça konuşma yarenlik etmedir. Çözemediğin çilenin ortasındamısın yüreğin mi sızlıyor, yoksa ‘hep mi insanın bu kadar kötü talihi olur’ diyorsan sayfaları arala. Rastgele okuduğun sayfalar senin içinde bulunduğu ana yön verecektir. Öyküler muhabetin temeli sağaltımın yoludur. Kah gerçek yaşam kah olacak gibi gelen olayların etrafına kurgulanmış öyküler de sevginin attığı yüreklerle tanışacaksınız.

İnsanlığın son perdesi; elde kalmış sevgi kırıntısıyla yeni hayatını oynamaktı İhtiyacı olansa tek nefeste haydiyi duymaktı Ve bu haydi nefesi kendimizden gelen olmalıydı çünkü insan tek yüreğini kandıramazdı. Yolunuz yüreğinizi sevgiye taşısın.